1929 Dünya Ekonomik Krizi

1929 Dünya Ekonomik Krizi,Kriz, büyük bir hızla dünyaya yayıldı. 1929’da Kanada altın ödemelerini sınırladı: Arjantin ve Uruguay da bu tür ödemelere ara verdi.

1930’da bütün amerika ülkeleri, Avustralya ve Yeni Zelanda krize kapıldı ve paralarının değerini yüzde 8 ile yüzde 50 arasında düşürmek zorunda kaldılar.

1931’e kadar direnen Avrupa, aynı yılın mayısında, Viyana’nın en önemli bankası olan Kredit Anstalt’ın kapanmasıyla para krizinin içine düştü. Bunun yarattığı panik Orta Avrupa’ya, Almanya’ya, Fransa’ya yayıldı. Fransa’da birçok banka güç duruma girdi.

Kriz dalgası İngiltere’ye geç ulaştı, fakat 1925’te yapılan para değeri tespiti (Gold Standard acı) çok yüksek seviyede tutulduğu için, şiddeti de aşırı oldu.

Bütün bu ülkelerde, 1929 Dünya Ekonomik Krizi belirtileri aşağı yukarı aynı idi: fiyatların düşmesi (1929-1932 arasında, toptan fiyatlar indeksi 100’den İngiltere’de 67’ye, Fransa’da ve A.B.D.’de 68’e, Almanya’da 70’e düştü, hammadde fiyatları en az yüzde 50 oranında düştü v.b.); borsa değerlerinin düşmesi (1929-1932 arasında A.B.D.’de yüzde 25, Fransa’da yüzde 50 oranında düşme); sanayi üretiminin kısılması (1929 – 1932 arasında dünya ölçüsünde yüzde 38, A.B.D. Ye Almanya’da yüzde 50); işsiz sayısının artması (Almanya’da 6 milyon, İngiltere’de 3 milyon, A.B.D.’de 12 milyon); iflasların artması (Fransa’da B.N.C.. Citroen v.b.); milletlerarası takasların kesilmesi (yüzde 80 oranında); tarım ürünleri satışında durgunluk. Daha önce benzeri görülmeyen bu krizin nitelikleri, evrensel, kuvvetli ve uzun süreli olmasıdır.

Sebeplerinin başında, yüksek konjonktürden alçak konjonktüre geçiş gelir. Bu durum kapitalist iktisat sisteminde olağandır. Ancak, bunun yanında iki yanlı bir tüketim azlığı buhranı da vardır.

Nitekim Avrupa’da savaş sonrası imar hareketlerinin bitmesiyle tüketim kapasitesi daraldı. Oysa güçlü bir sanayi kurulmuştu ve ürünlerine sürüm alanı bulmakta zorluk çekiyordu.

Asya, Afrika ve Amerika’nın az gelişmiş ülkelerinde yaşayan insan yığınlarının satın alma gücü ise çok azdı; bu yüzden, imkanlarını kaybeden avrupalı ve amerikalı tüketicilerin yerini dolduramıyorlardı. Böylece, tüketim azlığı krizi, üretim fazlası krizi şeklini aldı.

Kriz, sanayi kesiminde büyük bir hızla gelişti. Yatırımlar 1919’a kadar bu kesimde çok yüksek oranlara ulaşmıştı (özellikle petrol ve kömür üretiminde).

Ağır maden sanayiinde (1910’da 6 milyon ton döküm; 1929’da 98 milyon ton) ve mamul mallarda da durum farksızdı. Metotların rasyonelleşmesi ve krediye daha fazla başvurulması, mamul malların arzını çoğattı. Krediler, krizi şiddetlendirdi.

Borç alanlar, aylık ödemeleri gelirlerine eş veya daha yüksek olduğu için, satın almalarını durdurmak zorunda kaldılar.

Bunun sonucunda işsizlik arttı; krediyle mal alanlar ödemelerini de durdurunca maliye ile ilgili güçlükler ortaya çıktı; birçok üretici firma iflas etti, öte yandan, tarım ürünlerinin sürümü de güçleşti.

Tarımın sıkıntılı bir döneme girmesinde amerika piyasasının teşkilâtsızlığı ve tropikal ülkelerin tek tip ürüne bağlanmaları rol oynadı; tropikal tarımın 1925’ten 1928 sonuna kadar olağanüstü mahsul alması da durumu ağırlaştırdı. Kanada’da buğday ürünü, 1914’teki miktarın iki misline çıktı ve sürüm imkânı kalmadı.

Diğer önemli alanlarda da krizler başgösterdi: Brezilya’da kahve (dünya üretiminin dörtte üçü), Afrika’da kakao, Küba ve Cava’da şekerkamışı. Ürününü satamayan köylünün parası tükendiği için, gübre ve tarım malzemesi sanayileri de krize sürüklendi.

Böylece her kriz, yeni bir kriz doğurmaya başladı, içine düşülen fasid daireden kurtulmak için birçok çare düşünüldü ve uygulandı, ilk çözüm yolları para ile ilgili (kambiyo denetimi; İngiltere [21 eylül, 1931].

İngiliz Milletler topluluğu üyeleri, iskandanav ülkeleri ve A.B.D.’nin altın esasını bırakmaları) ve İktisadidir (ödenek ve yardımlar, stok tesisi, aşırı stokların yok edilmesi v.b.).

Fakat bu çareler geçiciydi, gerçek çözüm yolları İktisadi yapıda köklü değişiklikler yapılmasını gerektirdi, önce üretimin düzenlenmesi ele alındı.

Bu davranışın amacı, arzı, hem milletlerarası çapta (şeker, kauçuk, kalay konusunda yapılan konferanslar, katılmayan ülkelerin konulan kotalara uymaması yüzünden, başarı kazanamadı), hem de milli sınırlar içinde azaltmaktı (gümrük vergilerinin artırılması, ithalâtın kontenjanlara bağlanması, yurt içi üretimin azaltılması, tavan fiyat tespiti).

Sayılan çarelerin A.B.D. (Roosevelt’in New Deal’i), İngiltere, Fransa, Almanya ve Orta Avrupa ülkelerinde uygulanması, bu ülkelerin İktisadi yönden kendi kendine yeterli olmasına yolaçtı. Türkiye’yi de etkileyen bir krizin sonucunda 1930 yılında döviz işlemleri izne bağlandı.

Ayrıca, İktisadi dolaşımı canlandırmak için, devletler, bayındırlık işlerine girişmek ve işsizliği azaltarak İktisadi faaliyetin yeniden başlamasını sağlayan bir silâhlanma siyaseti gütmek yoluyla, üretimlerine yeni sürüm alanları açmaya çalıştılar.

Diktatörlükler tarafından ortaya atılmış olan ve demokrasiler tarafından belli bir gecikmeyle benimsenen bu metotlar, İktisadi bozukluğu gidermekte etkili oldu, ama aynı zamanda dış piyasaları ele geçirmek için yapılan mücadelenin pekiştirdiği bir savaş tehlikesini de ortaya çıkardı.

Bu yarışta demokrasiler daha talihliydi; çünkü sömürgelerinde (İngiltere, Fransa ve Belçika’nın bu çeşit sömürgeleri vardı) ve Güney Amerika’da (A.B.D.’nin bu kıtada pazarı vardı) hazır pazarları bulunuyordu.

Buna karşılık, kalabalık ve sömürgesiz sanayi ülkeleri, gittikçe kuvvetle uyguladıkları «damping» sistemine rağmen elde edemedikleri pazarları kuvvet zoruyla yaratmaya giriştiler; bu da, diktaların emperyalizmine yolaçtı (Japonların Çin’de, Almanya’nın Orta Avrupa’da yayılması).

1929 Krizi, basit devri kriz niteliğini aştı, kapitalist ekonominin yapısını etkileyen bir olay niteliğine büründü; sonuçları büyük ölçüde siyaset alanına taştı: A.B.D. (dolar bloku), İngiltere (sterling bloku) ve Fransa (altın bloku) çevresinde rakip para bloklarının oluşmasına yolaçtı. Böylelikle demokrasiler, diktalar karşısında bölünmüş oldu.

Dikta rejimleri krizden fazla zarar gören ülkelerde umutsuzluğa kapılan halk yığınlarının, kendilerine bir kurtarıcı aramasıyla ortaya çıkmıştı. Bu özellikleriyle, 1929 krizi, 1939 savaşının sebeplerinden biri olarak görülebilir.

Bir yandan da, kriz kapitalist dünya ekonomisinin evriminde bir dönüm noktası oldu. Bunun sebebi, liberal ekonomi yerine güdümlü ekonomiye başvurma gereğinin açıkça ortaya çıkmasıdır.

Devletin birçok üretim kesimine müdahaleye başlaması da bu gereğin belirtisidir. A.B.D.’de Roosevelt’in New Deal’i, Fransa’da «Halk cephesi» siyaseti, dikta rejimlerinde «İktisadi yeterlik» sistemi, bu müdahalenin örnekleridir.

1929 Krizinden sonra Kore savaşı sırasında da bir dar boğazdan geçildi. Türkiye zaten İkinci Dünya savaşı sonunda (1944) üretiminin daralması ve hazine kefaletini haiz iskonto bonolarının iskontolarının artış göstermesi, para iç değerinin yükselmesi, dış değerinin durması yüzünden bir krizle karşılaşmış ve bu kriz aynı yıl yapılan bir devalüasyonla giderilmeye çalışılmıştı.

1951 Yılında patlak veren Kore savaşı, ülkeyi yine bir krizle karşılaştırdı. Dünyada, özellikle A.B.D.’de fiyatlarda büyük artış olmuştu.

Bu da Türkiye’ye giren ithal malı fiyatlarını ve bunun yanı sıra ülke içi fiyatları artırdı. Maliyet artışı yüzünden fiyat artışlarını körükleyen bu durum, bir bakıma 1954-1958 yılları arasındaki krizin de sebebini teşkil etti.

Sürekli bütçe açıkları, İktisadi devlet teşekküllerinin artan finansman ihtiyacı, çiftçilerin olağanüstü yüksek taban fiyatlarıyla desteklenmesi gibi etkenler bu krizin belli başlı sebepleriydi.

Buna paralel olarak dış borçların artış göstermesi ve ödemeler bilançosunun sürekli açık vermesi, krizi körükleyen etkenler arasındaydı.

Bunun sonucu 1958 yılında fiili devalüasyona gidildi ve bazı tedbirler alınarak İstikrar (4 Ağustos istikrar programı) sağlanmaya çalışıldı. Ayrıca 1959’da dış borçlar için alacaklı ülkelerle bir konsolidasyon antlaşması yapılması gerekti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir