Ahmed III

 

Ahmed III Osmanlı padişahı (Hacıoğlupazarı 1673-lstanbul 1736). Mehmed IV’ün Rabia Gülnuş Emetullah Sultandan olan ikinci oğlu.

Pazar gecesi, babasının Lehistan seferi dolayısıyl  Hacıoğlupazarı’nda bulunduğu sırada doğdu. Bu sebeple Hacıoğlupazarı’nda, Babadağı kasabasında ve Biladı Se-lase’de (üçbeme, Istanbul-Edirne-Bursa). üç gün üç gece şenlik yapıldı.

Edirne’de, 26 mayıs 1675’te başlayan ve 15 gün devam eden düğün sonunda, ağabeyi ile birlikte sünnet edildi, 9 ağustos 1679’da Boğaziçi’nde, İstavroz (Beylerbeyi) bahçesinde düzenlenen özel bir törende, Seyyid Feyzullah Efendiden ilk dersini aldı. 8 Kasım 1687’de, babası tahttan indirildiği zaman, on dört yaşında bulunuyordu.

Amcaları Süleyman ve Ahmed II ile kardeşi Mustafa Il’nin saltanat devirlerini, Sarayda kafes arkasında geçirdi. Nihayet, Osmanlı tarihinde Edirne vakası veya Feyzullah Efendi olayı adı verilen ve İstanbul’daki Cebecilerin ayaklanması ile başlayan isyanın sonunda, Edirne’ye giden zorbalar tarafından, 22 ağustos 1703’te, Çarşamba günü, Edirne sarayında tahta çıkarıldı. Bu yüzden ilk günlerinde, devlet işlerine asiler hakim bulunuyordu.

Birçok kimseler, bunları arzusu ile görevlerinden u-zaklaştırılmış veya hapsedilmiş, eski şeyhülislam Feyzullah Efendi de sokak ortasında linç edilerek, ölüsü Tunca nehrine atılmıştı (3 eylül 1703).

Ahmed III

Ahmed III daha sonra, yine zorbaların himayesi altında ve bütün saray halkı ile birlikte İstanbul’a göç etti.

Davutpaşa’dan doğruca Eyüp’e giderek, Eyüp camiinde kılıç kuşandı ve oradan törenle Sarayı Hümayun’a geldi.

Yeni padişahın, İstanbul’da karşılaştığı ilk olay saray bostancılarının, cebecileri örnek tutarak, yeni bir isyana teşebbüs etmeleri oldu. Fakat Ahmed III, bunlara karşı şiddetle mukavemet gösterdi ve 700’den fazla bostancıyı saraydan uzaklaştırarak ilk başarılı ıslahatı yaptı.

Daha sonra kız kardeşi Hatice Sultanın kocası, Morali Enişte Haşan Paşanın yardımları ile, Şeyhülislam Mehmed Efendi ve Çalık Ahmed ile Kavanoz Ahmed Paşalar gibi zorba reislerinin baskısından kurtuldu.

Kısa süreler içinde değiştirdiği, Kalaylıkoz Ahmed Paşa ve Baltacı Mehmed Paşanın sadrazamlıkları döneminde, daha çok Osmanlı devletinin iç olayları ile meşgul oldu. Avrupada süregelen ikinci dönem İspanya Veraset savaşları ile isveç-Rusya Kuzey savaşlarının ilk devirlerinde, tarafsız bir siyaset gütmeye çalıştı.

Ancak, sadrazam Çorlulu Ali Paşanın, özi valisi Yusuf Paşa aracılığıyla ve kendisinden habersiz olarak İsveç kralı Karl XII ile resmi olmayan münasebetler kurması (1707) ve bunun sonunda Karl’ın Osmanlı devleti topraklarına sığınması yüzünden, 1711 yılında Rusyaya karsı savaş açmak zorunda kaldı.

Her ne Kadar Anmea III sonradan, Ali Paşanın başka entrikalarını da haber almış ve onu sadaret makamından uzaklaştırmak suretiyle yerine Köprülüzade Numan Paşayı getirmişse de (16 haziran 1710), mukadder olan bir Türk-Rus savaşını önleyemedi.

Aslında, antlaşmalara sadık kalmayarak, Kırım yarımadasının kuzeyinde tahkimat yapan ve Sırbistan ile Karadağ bölgesinde mahalli isyanların çıkmasına sebep olan Rusya’ya karşı bir savaş açmak zorunlu hale gelmişti.

Rus çarı Petro, Eflak ve Buğdan prensleri ile gizli bir antlaşma imzalamıştı, öte taraftan İstanbul’da bulunan Fransa elçisi, kendi devletinin mentaati gereğince Osmanlı imparatorluğunu, Avusturya ve onun dostu Rusya aleyhinde harbe teşvik ediyordu, özellikle Macaristan meselesini öne sürmek ve Erdel beyi Rakoczi için yardım istemek suretiyle, Ahmed III’ten harp kararı almasını istiyordu.

Sonunda bu neviden daha bazı sebeplerle Padişah, 18 ağustos 1710’da ikinci defa sadarete getirdiği Baltacı Mehmed Paşayı, 9 nisan 1711’de, Davud Paşa sahrasından, rus seferine gönderdi.

Prut savaşı adı ile anılan bu meşhur muharebenin sonunda, osmanlı ordusunun galip gelmesine rağmen, imzalanan Prut antlaşması ile 23 temmuz 1711’de elde edilen sonuç, umumi efkarı ve özellikle Baltacı’nın düşmanlarını tatmin etmediği için, Ahmed III, veziriazamını Edirne’ye dönüşünde azletti.

Daha sonra kendisini tahtından indirmek üzere askeri isyana hazırladığı yolunda ihbarlar yapıldığından, onu Midilli kalesine sürdü. Yerine geçen Gürcü Yusuf Paşanın sadareti döneminde rus çarı Petro, antlaşma hükümlerini uygulamak istemediği için, iki devlet arasında meydana gelen olaylar. Padişahı huzursuz etti.

Ahmed III, 1712 ilkbaharında yeni bir rus seferine karar verdi ve bu maksatla Edirne’ye kadar gitti. Fakat İngiltere ve Hollanda elçilerinin aracılığı üzerine, İstanbul’da 16 nisan 1712’de yapılan görüşmeler sonunda, antlaşma hükümleri, kısmen yerine getirildiğinden, yine seferden vaz geçildi.

Karl XII’nin Türkiye’den çıkması ve memleketine dönmesi meselesi, Padişahı, daha bir süre meşgul ettiğinden, Ruslar ile zaman zaman çatışmalar çıktı ve bu dert, Yusuf Paşa ile Süleymah Paşanın ölümlerine sebep oldu. Ancak Damad Ali Paşanın sadareti zamanında, aradaki anlaşmazlık halledildi.

Edirne’de imzalanan Edirne antlaşması ile Osmanlı-Rus mücadelesi ortadan kalktı (24 haziran 1713). İsveç kralı memleketine döndü. Azak, Osmanlı sınırları içine girdi. Eflak ile Buğdan’a bundan sonra Fenerli Rum Beyleri gönderilmesi usulü ortaya çıktı.

Ahmed III, 1699 Karlofça barışı ve onu takip eden 1700 antlaşması ile terk edilen topraklardan, küçük de olsa bir kısmını geri almış ve böylece mukaddes ittifakın (kutsal birleşme) galebesine bir darbe indirmiş bulunuyordu.

Sıra, Rusya’dan sonra Venedik’e gelmişti. Karadağ dolaylarındaki iç olayları tahrik ve bunların elebaşılarından, kendi taraflarına sığınanları himaye eden Venedik’e karşı bir sefer yapmak ve Mora yarımadasını kurtarmak gerekiyordu.

Aslında 1714’te, Köprülüzade Numan Paşanın Karadağ’da giriştiği harekat da, Venediklilerin asilere yardımı dolayısıyl  istenilen neticeyi vermemişti. öte taraftan, Enişte Haşan Paşanın eşyasını nakleden bir türk gemisi Venediklilerin hücum ve yağmasına uğramış bulunuyordu.

Bu sebeple, Ahmed III, kızı Fatma Sultanın kocası olan sadrazam Ali Paşayı, Venedik meselesini halletmeğe memur etti. Kendisi de osmanlı ordusu ile birlikte Edirne’ye kadar giderek, Ali Paşayı buradan, nisan 1715’te, Selanik yolu ile Mora üzerine gönderdi.

Kapdanıderya Canım Hoca Mehmed Paşanın büyük bir donanma ile denizden katıldığı bu sefer sonunda, Mora yarımadasının tamamı alındığı gibi, Girit’te Venediklilerin elinde bulunan, Suda ve Spinalonga kaleleri zaptedildi. Böylece Girit adasının fethi de, Ahmed III zamanında bitirilmiş oldu.

Bu arada Çuha (Çerigo) ve İstendil (Tinos) adaları da işgal edilmişti. 1716’da Korfu adasının zaptı ile Venedik ve Dalmaçya meselesi tamamen halledilecekti. Fakat AvusturyalIların Venedik savaşına karışmaları ve Damad Ali Paşanın Avusturya cephesine giderek, Peterwarden’de, 5 ağustos 1716 tarihinde şehit düşmesi, Ahmed III devrinin batıdaki başarılı savaşlarına ani şekilde son verdi.

Ahmed lll’ün zorluklar içinde iş başına getirdiği sadrazam Halil Paşa ve Mehmed Paşa zamanlarında gösterilen gayretler, Macar mültecilerinden Erdel beyi Ferenc kakoczi II’nin, Macaristan’da bir ihtilal hazırlaması amacıyla Fransa’dan getirilerek Edirne’de Padişahın huzuruna çıkarılması ve sonra Eflak sınırına gönderilmesi gibi bazı teşebbüsler, hiç bir sonuç sağlamadı. AvusturyalIlar, Belgrad önlerine geldiği gibi, biraz sonra bu önemli serhat şehrini, Türklerin elinden aldılar.

Öte taraftan Timişoara kalesi düştü. Düşman Niş önlerine kadar geldi. Ancak, Nevşehirli Damad İbrahim Paşanın yapmayı başardığı, 21 temmuz 1718 Pasarofça (Passarowitz) barısı sonunda, Ahmed III, Avusturya sınırlarında daha fazla toprak .kaybını önleyebildi.

Bu arada Venedikliler, Dalmaçya kıyılarında ve hatta Çanakkale boğazı önlerinde bazı faaliyet gösterdilerse de, herhangi bir başarı elde edemediler ve sonunda Pasarofça antlaşmasıyle Osmanlı-Venedik münasebetlerini normal bir düzene soktular. Haziran 1719’da İstanbul’a gelen rus elçisi Aleksi Daskov ile yapılan görüşme ve Ruslara tanınan bazı haklar sonunda, Osmanlı-Rus münasebetleri iyi bir safhaya girdi.

Ahmed III saltanatının sen on iki yılını, damadı Nevşehirli İbrahim Paşanın İstanbul’da devleti idare etmesiyle geçirdi. İbrahim Paşa daha çok barış taraftarı bir vezir olduğu için de Ahmed III’ü batıda meşgul edecek meseleler çıkmadı.

Ancak, İran’ın iç durumu, Şirvan ve Dağıstan bölgesindeki sünni müslümanların bir hanlık halinde, Osmanlı devletinin yardımını istemeleri; Rusya’nın Hazar denizi batısından İran’a inmek için teşebbüsü ve yeniçerilerle İbrahim Paşanın barış siyasetine karşı olan bazı kimseleri tatmin edebilmek için batıda kaybedilen toprakların doğuda kazanılması yoluna gitme arzusu sonunda, İran savaşlarına karar verildi. Fakat 1722’de başlayan bu mücadelelerin ilk yıllarında, Derbent ve Baku meselelerinden dolayı, ani olarak OsmanlIlar ile Ruslar, yeni bir savaşa girecek duruma geldiler.

Bununla beraber, fransız elçisi Marquis de Bonnac’ın aracılığı sayesinde, İstanbul antlaşması’nı (veya İran Mu-kasemenamesini) imza ederek, aradaki anlaşmazlığı yine hallettiler (23 haziran 1724). Osmanlı devleti, bu arada, çeşitli kollardan yaptığı hücumlar sonunda 1723-1724’te Gence, Nahcıvan, Hoy-Çors, Tasuç, Merent, Selmas, Sine ve Kirmanşah ile Nihavent ve Hemedan’ı almış, Ahmed IlI’ün ismi, hutbelerde okunmağa başlanmıştı.

Padişah ise, İstanbul’da, başta İbrahim Paşa olmak üzere, diğer damatları ve devlet adamları ile birlikte, her gün gelen bu zafer haberlerini, Lale devrinin’ türlü eğlenceleri ile kutlamaktaydı. Tamamen sınır valilerinin eline bırakılan osmanlı ordusu, doğuda zaferden zafere koşuyor ve Şah Hüseyin’in oğlu Tahmasb II’ye İstanbul antlaşması hükümlerini fiilen kabul ettirmek için son defa Revan ve Tebriz kalelerini de zaptediyordu. Tebriz’in fethi haberi İstanbul’a geldiği zaman (e-kim 1725) Ahmed III Sadabad’da bir ziyafetteydi ve duyduğu sevincin ifadesi olarak, kendi giydiği kürkü arkasından çıkardı, sadrazamı İbrahim Paşaya giydirdi.

Bu başarılar, 1725 yılı sonlarında, Ruznam-çeievvel Mustafa Efendinin elçiliği ile, Tahmasb II’ye resmen kabul ettirileceği sırada, ortaya, İran’ın hakimi olarak Efganlı Eşref Şah çıktı ve böylece İran savaşları ikinci bir döneme girdi.

Eşref’in, Batı İran’dan, Osmanlıların aldıkları şehirleri geri istemesi ve bu sebeple, Nihavent civarında, Andican’da yapılan savaşı (kasım 1726), Bağdat valisi Eyyubi Haşan Paşazade Ahmed Paşayı yenerek kazanması, Osmanlı devletinin doğu savaşları ve Ahmed lll’ün saltanatı için bir dönüm noktası oldu. Her ne kadar Hemedan barış antlaşmasıyle (4 ekim 1727) taraflar arasında geçici bir barış sağlandı ise de bundan sonra, Ahmed IlI’e ve damadı İbrahim Paşaya karşı, memlekette düşmanlık artmaya başladı.

Birçok kimse, sünni müslümanların oturduğu Dağıstan bölgesini^ Ruslara bırakıp, Şiiler ile iskan edilen diğer İran şehirlerinde savaşa devam ettiği için, Ahmed III’ü tenkit ediyorlardı..

Tahmasb II’yi himaye eden, Afşar Türklerinden Nadir Ali’nin ortaya çıkması ve Eşref Şah’ı İran’da hezimete uğrattıktan sonra, Tahmasb adına, Türklerin aldığı Batı İran şehirlerini geri istemesi ise, Ahmed III devrinde, Iran savaşlarının, üçüncü dönemini teşkil etti. Bu devrede osmanlı kuvvetleri çeşitli bölgelerde yenilgiye uğradıkları için, özellikle İstanbul’da huzursuzluk çok arttı.

Bu siyasi olaylar yanında, savaşlar dolayı-sıyle vergilerin arttırılması; Anadolu reayasının mahalli eşkıyalar yüzünden, çiftini bozup İstanbul’a dolması; İstanbul’da ve diğer bazı şehirlerde, esnaf teşkilatının bozukluğu sonucu, işsizliğin artması; buna karşılık İstanbul’da belli bir zümrenin refah içinde yaşaması Ahmed III’e ve bazı devlet adamlarına karşı memnuniyetsizlik duyulmasına sebep oluyordu.

Ahmed III’ün damadı Nevşehirli İbrahim Paşayı ve şeyhülislamı Yenişehirli Abdullah Efendiyi, on iki yıldan çok aynı makamda tutarak, yerlerine başkalarını tayin etmemesi de, özellikle ulema zümresi arasında, ona karşı düşmanlığı çoğalttı.

Sonunda Nihavent, Hemedan ve Tebriz’de meydana gelen kanlı olayların, yani İranlIların Türkleri kestikleri haberinin İstanbul’da duyulması halkta büyük tepki yarattı. Ahmed IIl’ün tahtından indirilmesine sebep olan Patrona* Halil isydnı böylece çıktı (28 eylül 1730).

Ahmed III bu sırada İran üzerine yapılması düşünülen sefer dolayısıyla  Üsküdar tarafına geçirildiği için, kız kardeşi Hatice Sultanın sarayında bulunuyordu. Vakanın patladığı günün akşamı, gizlice ve deniz yolu ile Yenisaraya (Topkapı sarayı) getirildi. Hadise süresince, sadrazamı İbrahim Paşayı ve diğer vezirlerini vermemek için çok mücadele etti; fakat muvaffak olamadı. Sonunda çok sevdiği, yenilik taraftarı olan damadının feci şekilde ölümünü gördü. Daha sonra asilerin ısrarı karşısında-, tahtını, ağabeyi Mustafa H’nin oğlu Mahmud I’e bırakarak, 1 ekim 1730 günü akşamı, Saraydaki tahttan indirilen padişahlara ait daireye çekildi. Bir süre sarayda kapalı bir hayat yaşadı ve 1 temmuz 1736’da, 63 yaşında öldü. Bahçekapı’da Valide Sultan türbesinde (Yenicami yanında) yatar.

Ahmed III, paradan ve kadından hoşlanan bir padişahtı. Savaşı sevmiyordu. Yirmi yedi yıllık saltanatı döneminde, gerek batıda, gerek doğuda yıllarca çeşitli savaşlar olmasına rağmen, hiç birine bizzat katılmadı.

Batıdaki savaşları Edirne sarayından takip etmekle yetindi. Bununla beraber sosyal alanda yapılan yeniliklere geniş ölçüde yer verdi, özellikle Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi ile oğlu Said Efendinin Paris seyahatinden sonra, İstanbul’da plan ve resimleri Avrupa’dan getirtilen, yeni saray ve köşklerle bahçeler yapılmasına başlanıldı.

Kağıthane’nin düzenlenmesi Fransa’daki örneklerine uygun şekilde gelişti. Beşiktaş, Ortaköy, Bebek, Rumelihisarı ve Üsküdar büyük ölçüde imar edildi. Fenerbahçe, Aynalıkavak, Sadabad, Kanlıca’da Mirabad, Bebek, Kalender, Sultaniye ve Florya kasırları bu devirde yapıldı.

Fransız mühtedilerinden Gerçek Davud Ağa, ilk tulumbacı ocağı teşkilatını bu padişah zamanında kurdu (1722). Türkiye’de ilk matbaa onun devrinde, macar mühtedisi İbrahim Müteferrika tarafından kuruldu (1727).

Rochfort adında bir subay mühendis getirtilerek, ordunun düzenlenmesi ve yeni bir ocak tesisi için teşebbüste bulunuldu. Yalova’da kağıt ve İstanbul’da, Tekfursarayı’nda da bir çini fabrikası açıldı.

Dokumacılıkta büyük gelişmeler oldu. Kıyafet ve eğlence şekillerinde, hatta yemek usullerinde yenilikler görüldü. Ahmed III sanata ve sanatkarlara değer veren bir padişah idi. Bu sebeple saltanatının özellikle son yıllarında, şairleri, edipleri, hattatları ve tarihçileri çok korudu.

Devrinin bilginlerinden bir .komisyon kurup, doğu Ye batı dillerinden tercümeler yaptırdı. Topkapı sarayı içindeki kütüphaneden başka İstanbul’un çeşitli semtlerinde dört kütüphane daha inşa ettirdi.

Yazı sanatına, çok meraklıydı. Aklamı Sidde denilen altı çeşit yazıyı meşhur hattat Hafız Osman Efendiden, Talik yazıyı da Veliyüddin Efendiden öğrenen Ahmed III’ün bırakmış olduğu birçok eser arasında en meşhuru taş üzerine, Babı Hümayun dışında kendi yaptırmış olduğu çeşme üzerindeki tarih yazısı ile Topkapı Sarayı Müzesi Arz odası üzerindeki besmelesidir.

Yine Topkapı sarayı eski yazılar salonunda sergilenen levhaları ve özellikle kendi kurduğu Ahmed III kütüphanesinde 3 652 numarada kayıtlı 14 sahifelik Sülüs celisi ile yazılmış 1136 tarihli murakka’ı vardır ki, bu murakka gerek kabının çok meşhur bir lake tezhipçi sanatkar olan Ali Üsküdarı tarafından yapılmış olması, gerek Ahmed III’ün en iyi yazılarından meydana gelmesi bakımından önemlidir.

Ahmet III bu murakka’ yazdığı zaman devrin ünlü hattatlarını toplayarak eserini onların tenkitlerine sundu. Fakat murakka, mecliste o kadar beğenildi ki zamanının şairlerinden Vehbi 12 mısralık, meşhur şair Nedim de 18 mısralık birer tarih söylediler. Ahmed III şiirlerini Necib ve Ahmed Han mahlasları ile yazdı.

Bilinen on dört eşinden, 22 erkek ve 25 kız çocuğu oldu. Bir kısmı çok küçük yaşta öldü. içlerinden Mustafa III ile Abdülhamid

I padişah oldu. 1715’te, Galata sarayı dışında bir cami yaptırdı. Galata kulesini tamir ettirdi. 1716’da Bebek camii’ni ve etrafındaki külliyeyi yaptırdı. Ahmet III, bunların dışında anılmağa değer çeşitli eserler bıraktı. Bunların başlıcaları şunlardır:

Ahmed III çeşmeleri, bunlardan ilki, Topkapı sarayı meydanında, Babı Hümayun önündedir. Türk rokoko tarzının en güzel eseri olan çeşmenin yapımı 1729’dur.

İtalyan edibi Edmondo De Amicis çeşme için İnsan elinin oyup işlemediği yer yoktur, Zerafet, servet ve sabrın bir harikasıdır. Hiç tereddütsüz billur bir fanus altında muhafaza edilmeye değer. Bu koca pırlanta ilk günü kim bilir nasıl parlıyordu onu bir defa görmek, hayalinin ölünceye kadar hafızadan silinmemesi için yeterlidir. Başka hiçbir şey onu unutturamaz» der. Yapıda geniş saçaklı bir çatı altında som mermerden dört çeşme ve köşelerinde dört sebil vardır. Tarih kasidesi Seyyid Vehbi’nindir. Kitabelerin yazısını Ahmed III yazmıştır.

Çeşmelerin İkincisi Üsküdar’da İskele meydanındadır. 1720’de yapılmıştır. Bütün cephe nefis sülüs yazıyle çevrelidir. Bu yazıyı Nevşehirli Damad İbrahim Paşa yazmıştı. Ahmed III ün Kağıthane’de, Çağlayan önünde bir çeşmesi daha var (1722). Bu, Lale devrinden kalmış eserlerin sonuncusudur. Teknesi yarım ay şeklindedir.Türk rokoko tarzının en güzel örneklerinden biridir. Şair Nedim’in ünlü şarkısında sözünü ettiği «Çeşme-i nevpeyda» budur.

Ahmed III çadırı, sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşanın İran seferi için yaptırmış olduğu sırma işlemeli Otağı Hümayun (XVIII. yy.). Türk çadır sanatının bir şaheseri olan bu otağ 1730’da Patrona Halil isyanı çıkmadan önce Üsküdar’da kurulmuş, halk günlerce seyretmişti.

Ahmed 111 köşkü, Sarayburnu’nda yapılan küçük bir köşk (1709). 1733’te Mahmud I bu köşke bazı ilaveler yaptırdı (1733). 1863’te köşk Topkapı sarayında çıkan bir yangında yandı.

Ahmed III kütüphanesi, Topkapı sarayının üçüncü avlusunda, Arz odasının önünde (1719). Bu binanın yerinde evvelce Selim II’nin Mimar Sinan’a yaptırdığı Havuz köşkü diye anılan köşk bulunmaktaydı. Ahmed III kütüphanesi türk mimarisinin kütüphane yapısında en güzel örneklerinden biridir. Kütüphanenin büyük bir kubbesi ve bu kubenin arka ve iki yanında birer tekne kubbesi vardır.

Kubbelerin üzeri kurşun levhalarla örtülmüştür. Merdivenlerden çıkılınca istalaktit başlıklı dört sütunun taşıdığı sivri kemerlerle çevrilmiş, üzeri üç kubbeli bir sahanlığa girilir. Bina, kuruluş ölçüleri, mermer işçiliği, alçı kabartmaları, çinileri, alçı camları, sedef ve bağa işleri ve kitabeleriyle Lale devri yapı tarzının en güzel örneklerini teşkil eder. Topkapı Sarayı Müzesi Enderun kitaplığı adı ile de anılır. Kütüphanede yirmi bilim dalıma ait 4 364 cilt kitap vardır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir