Ali Ruhi Bey

Ali Ruhi Bey,(1853-1890)- Divân şairidir. Bağdat’ta doğdu. Babası, Kayseri Mutasarrıfı iken ölen Darbazzâde Veys Paşa’dır. Ali Ruhî Bey, İkinci Abdülhamid döneminin renkli, “nev’i şahsına münhasır” simalarındandı.

Çocukluğunda Bağdat’ta özel hocalardan ders aldı. Düzgün bir öğrenim görmedi. İlk gençlik çağlarında İstanbul’a geldi. Fâtih Câmii hocalarının ve bazı tarikat önde gelenlerinin derslerine devam etti. Ateşli ve kararsız ruh yapısına sahipti, serüvenden hoşlanırdı.

Hoca Şakir Efendi’nin gönüllü bölüğü ile Sırp Savaşlarına katıldı. Aleksinaç’ın fethinde bulundu, nişan aldı. Dönüşünde önce Şehremaneti Mektubî Kalemine sonra Bayezid Belediye Dairesi Başkâtipliğine tâyin edildi.

1879’da hacca gitmek için memuriyeti bırakarak Hicaz’a hareket etti, fakat yarı yolda Kudüs’den geri döndü. “Lemeât” (Pırıltılar) adlı bir divançe yayınladı. Bu eser zamanın edipleri arasında olumlu etki uyandırdı. Muallim Naci Tercüman-ı Hakîkat’te onun edebî yönünü öven yazılar yazdı.

Bir Şuâra Tezkiresi yazmayı tasarladıysa da tamamlayamadı. Japonya İmparatoruna Osmanlı imtiyaz nişanını götürmek üzere Türk denizcileriyle yola çıkan Ertuğrul gemisine, geminin Seyahatnamesini yazmak için girdi.

Yolda ağır hastalandı. Singapur’da kaldırıldığı hastanede öldü. Bir söylentiye göre, 19 Eylül 1980 tarihinde Japonya’da Osima adası kayalıklarına çarparak batan Ertuğrul gemisi şehitleri arasında o da vardı. Süleyman Nazif, Ali Ruhî Bey’in hastanede öldüğü görüşündedir.

Ahmed Râsim bir yazısında Ali Ruhî’nin portresini başarı ile çizmiş ve onun delidolu karekterini kıvrak bir üslûpla gözler önüne sermiştir. Ahmed Râsim, “Muharrir, Şair Etlib” de diyor ki:

“….Ali Ruhî, asabı, hoşgû idi. Yüzündeki Bağdad çıbanının enli nedbesi, sakalının bir kısmını kazımış, yanağının bir kısmını yiyip çökertmiş olmakla beraber veçhen sevimli idi. Bir gün “Gül-şen” nüshalarından birinde münderic armudî dizilmiş bir manzumeyi görünce, “Bunlar şair değil, manav” diyerek cümlemizi güldürmüştü.”

Râsim, bir gün sokakta giderken arkasından Ruhî’nin koşarcasına geldiğini anlatarak, “Zekâyı harikulâdesile beraber o zekâya yakışan biraz kaçıklığı olduğunu bildiğim içün birdenbire çıldırdığına hükmetdim” diyor.
Muallim Naci de “Tercüman-ı Ha-kikat’e yazdığı bir makalesinde:

…Ruhî yalnız şu beyitleri söylemiş de susmuş bir adam olsaydı, yine kendisinin büyük bir şair olduğunu tasdik ederlerdi:

“Yoktur bilen, cihane gelenlerde mebdei,
Bilmez meadi bezm-i fenâdan giden dahi,
Bir keşfeden hakakik-ı ekvam var mıdır,
Zarınım budur ki zandadır erbab-ı fen dahi.”

(İbnülemin Mahmud Kemal, “Son Asır Türk Sairleri” 12 Cüz, (İstanbul 1930-1942).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir