Araplar

Araplar Kimdir,Arabistan yarımadasında yaşayan ve Samîlerden bir kavim.  Bunlara ayrıca, İsrail işgali altındaki topraklarda yaşayan 1 800 000 Filistinli’yi ve İsrail uyruğu 700 000’i aşkın Arabi da eklemek gerekir. Böylece, söz konusu ülkelerdeki toplam Arap nüfus 175-200 milyonu bulur.

Arapların çok büyük bölümü müslümandır; ama Mısır’da (Kopt ya da Kıpti kilisesi), Lübnan’da, Suriye’de ve Filistinliler arasında az sayıda hıristiyan Arap da vardır. Coğrafi terimlerle “Arap dünyası”, Kuzey Afrika’yı ve Türkiye, İsrail, İran dışında Ortadoğu’nun büyük bölümünü içerir. Bu bölge, Tarihöncesi çağlardan bu yana bir uygarlık merkezi ve ticaret yolları kavşağı olmuştur.

Arap Tarihi

İlk Arapların, yani Arapça konuşan ilk halkların, adlarını taşıyan ülkeye ne zaman ayak bastıkları bilinmez. Ama İ.Ö. IX. yy’dan kalma Babil ve İbrani dillerinde yazılmış metinlerde, günümüzdeki Arabistan yarımadası çöllerinde yaşayan “Arab” ya da “Arabu” adlı bir halktan söz edilmektedir.

Günümüzde Arapların karşısındaki sorunlardan biri, Batı dünyasının teknolojisini alırken, istenmeyen Batı değerleri ve etkisinden kaçınmayı başarmaktır.

İslâm’dan önce Araplar: Söz konusu “Arap’lar çadırda yaşayan, deve sırtında yolculuk eden, koyun yetiştiren göçebelerdi. Günümüzdeki Bedevilerin ataları olan, çok yoksul, ama son derece savaşçı bu halk, birbirini izleyen işgalcilere, özellikle de Asur kralı Salmanasar ll’ye karşı sürekli ayaklandı ve yağma akınları düzenledi.

O dönemde seyyit adı verilen bir reisin başkanlığındaki ailelerden oluşan Arap aşiretleri, birçok tanrıya tapmaktaydılar. Bu tanrıların en büyüğü Allah, yeryüzünün yaratıcısı ve insanın koruyucusuydu. Ayrıca birçok tanrıçaya, özellikle çoban yıldızının simgelediği Ellât’a ve alınyazısı tanrıçası Menat’a tapılırdı.

Çeşitli Arap aşiretlerinin yaşama koşulları birbirinden farklıydı; çöldeki Bedeviler arasında sık sık açlıktan ölümlere rastlanırken, Güney Arabistan’daki komşuları olan yerleşik çitfçi Araplar daha zengindiler: Daha yağışlı olan toprakları, taraçalı tarıma olanak verirdi.

Nitekim,” İ.Ö. IX. yy’da baharat, güzel kokular, altın ve değerli taşlar yüklü deve kervanlarıyla kral Süleyman’ı ziyarete giden Saba melikesinin şatafatı, günümüze kadar söylenegelmiştir. Zenginliğiyle ün salan bu bölgeye (aşağı yukarı günümüzdeki Yemen toprakları), eski Yunanlılar “mutlu Arabistan” adını takmışlardır.

Üçüncü bir Arap aşiretleri topluluğu Anadolu’ya, Filistin’e giden kervanların yolu üstüne yerleşmişti. İ.Ö. VI. yy’da bu aşiretler, Karadeniz kıyısında Nabat Krallığını kurdular. Krallığın başkenti olan taş site Petra, ¡.S. 106 yılında Roma imparatoru Traianus tarafından alındı.

Ticaret sitesi Palmyra da bir Arap krallığının başkentiydi. Hattâ 218’de, Roma tahtına Suriyeli bir Arap olan Elagabalus çıktı.

Bununla birlikte “mutlu Arabistan’ın gücü gün geçtikçe azalmaya, buna karşılık Bedevi tüccarlar zenginleşmeye başlamışlardı. Çöller ortasındaki Mekke, önemli bir merkeze dönüşmekteydi. Dinsel alanda Araplar o dönemde, museviliğin ve Bizans İmparatorluğu’nun her yanına yayılmış olan hıristiyanlığın karşıt etkileri altındaydılar.

İslâm’ın doğuşu: İ.S. 57’de, karışık bir dönemin ortasında, Mekke’de ülkesinin bütünlüğünü sağlayacak ve İslâm dininin önderi olacak Hz. Muhammed doğdu.

610’da Tanrı’dan ilk vahyini alıp, Kureyş kabilesinin eziyetleri karşısında, kendine ilk inanan birkaç kişiyle Medine’ye göçmek (Hicret) zorunda kalarak, orada temeli İslâm dinine dayanan küçük bir devlet kurdu.

İslâm dini yavaş yavaş yayıldı ve 630’da Hazreti Muhammed, ordusuyla Mekke’ye yürüyüp, Mekke ileri gelenleriyle yapılan görüşmeler sonunda, savaşmaksızın Mekke’ye girdi. Kabe’deki bütün putlar kırıldı. Çok geçmeden Arabistan’ın tümü İslâm ordularına boyun eğdi ve Araplar, İslâm dinini kabul ettiler.

Hazreti Muhammed’in 632’de varis bırakmadan ölmesi üstüne, yerine kayınbabası Ebubekir halife seçildi. Bir süre sonra fetihler yeniden başladı ve 640’ta Arap ulusunun birleşmesi gerçekleşti.

656’da halifeliğe Hz. Muhammed’in damadı Ali’nin seçilmesi, Suriye ve Filistin valisi Muaviye’nin ayaklanmasına yol açtı. Muaviye 661’de, Emevi sülalesini kurdu.

750’ye kadar Şam’da hüküm süren Emevi halifeleri döneminde fetihler sürdü ve Arap İmparatorluğu en geniş boyutlarına ulaştı, ispanya, Akitanya, Kuzey Afrika, Mezopotamya ve İran’ı içine alan bu uçsuz bucaksız imparatorluk, Atlas okyanusundan Hindistan’a kadar uzanıyordu.

Ama VIII. yy’da, Abbasi’lerin Emevileri devirmesiyle (755), imparatorluk bölündü. Abbasiler Bağdat’ı başkent yaparken, Emevi sülalesinden sağ kalanlar İspanya’ya göçerek Kurtuba Emirliği’ni kurdular. Abbasiler hanedanı, 1258’e kadar (otuz yedi halife) hüküm sürdü.

İslam Çağı

Abbasiler döneminde, ele geçirilen bütün ülkeler İslâmlaştırıldı. Binbir Gece Masalları’na konu olan Harunurreşid döneminde Arap, daha doğrusu İslâm uygarlığı doruğuna ulaştı. İslâmlaştırılan ülkelerde Araplar büyük bir dinsel hoşgörü uygulamaktaydılar.

İslâm dininin benimsenmesi öğütleniyor, ama zorunlu tutulmuyordu; ayrıca Araplar, yendikleri halkların geleneklerine saygı gösterdiler ve onların ileri oldukları yönleri benimsemeyi bildiler.

Böylece Mısır ve Mezopotamya’nın usta çiftçilerinden sulama kanalları açmayı öğrenerek, eskiden çöl olan bölgelerde bu tekniği ve öğrendikleri yeni tarımları uyguladılar.

Bilim ve sanat alanında da aynı açık görüşlülüğü uygulayan Araplar, eski Yunan dünyasından kalan yapıtları topladılar; eski Yunan düşüncesi, Orta Çağ Avrupası’na çoğu zaman Arapların bu tür çalışmalarıyla girdi.

Abbasi halifesi Memun’un buyruğuyla Arap yazarları, Aristoteles, Galenus ve Hippokrates’in yapıtlarını Arapça’ya çevirerek tıp bilgilerini geliştirdiler.

Arap gökbilimcileri, matematikçileri, hekimleri ve simyacıları Avrupa’nın her yanına ün saldı. Bilgin ve düşünürlerinin çoğu Avrupa’da tanınıyor, İbni Sina, İbni Rüşt’ün yapıtları hayranlık uyandırıyordu.

Arap İmparatorluğu’nun bu parlak döneminde İslâm sanatının en güzel örnekleri verilmeye başlandı. Dinsel sanat ön plana geçerek, her yerde camiler yapılidı. Bu camilerin minarelerinde (“manar” = “fener”), eskiden dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye fenerinden esinlenilmişti.

Camilerin iç süslemelerinde de Mezopotamya, Babil ve Mısır sanatlarının etkileri seziliyordu. İslâm dini insan resmini yasakladığından, sanatçılar süslemelerinde Arap abecesinin harflerinden, özellikle de birbirine geçmiş (arabesk) ya da soyut denecek kadar üsluplaştırılmış bitki motiflerinden yararlanmaktaydılar.

Bu uçsuz bucaksız imparatorluğun bütünlüğünü korumak çok güçtü. Önce, başkent Bağdat ile İspanya ve Afrika’daki uzak eyaletlerin bağları gevşedi. Bağdat halifeleri, daha 800 yılında, Kuzey Afrika ve Mısır’ın bağım yerel hanedanlar kuruldu: Fas’ta Marakeş’i kuran (1062) Murabıtlar; Kuzey Afrika’da ve Endülüs’te onların yerini alan Muvahhitler (1147-1269).

Öte yandan Mısır’da Abbasilerin yerini 909 yılında Fatımiler aldı. Başkenti Kahire (969’da kuruldu) olan imparatorlukları, Mısır, Suriye, Kuzey Afrika, Malta, Sardinya ve Sicilya’yı kapsıyordu. Fatımiler sülalesi de, 1171 ‘de, Eyyubiler sülalesinin kurucusu Selahattin Eyyubi tarafından devrildi.

Mısır’da 1250’ye kadar tutunmayı başaran Eyyubilerin yerini, o tarihte Asya’dan gelme paralı Türk askerleri, yani Memlûklar aldı. Bu karmaşık dönemde İslâm dünyasının tek Arap halifesi Bağdat halifesiydi; ama büyük ölçüde İran uygarlığı etkisindeki bir ülkeye egemendi.

Zaten içerden parçalanmış olan büyük imparatorluğa, dıştan da saldırılar başlamıştı. “Katolik krallar” Ispanya’yı geri alırlarken, Cengiz Han’ın soyundan gelen Moğollar da Irak ve İran’ı tehdit etmekteydiler. İç güçlüklerden yararlanan Haçlılarsa, bu arada geçici başarılar kazanıyorlardı.

Araplara Osmanlı Egemenlği

Osmanlıların 1453’te İstanbul’u fethetmesinden sonra, Yavuz Sultan Selim 1517’de Memlûkların son kaleleri olan Mısır ve Suriye’yi ele geçirdi. O tarihten sonra Arap İmparatorluğu ortadan kalktı. Birinci Dünya Savaşı’na kadar, yani üç yüzyılı aşkın süre Arap dünyasına egemen olan Osmanlı İmparatorluğu savaşa girer girmez, Arap ülkelerinde yer yer ayaklanmalar başladı.

Arapları özellikle İngilizler ve Fransızlar desteklemekteydiler. 1916’da İngiliz albayı T.E.Lawrence’in kışkırttığı Araplar, Osmanlılara ağır kayıplar verdirdiler. 1918’de Şam düştü. Ama savaştan sonra, Müttefikler Araplara verdikleri bağımsızlık sözünü tutmadılar.

Günümüz Arap Dünyası

Günümüzün Arap dünyası, Osmanlı împaratorluğu’nun çöküşünün, onu izleyen Arap sömürgeciliğinin ve Arapların Avrupalılara karşı bağımsızlık savaşımının sonucudur. Birinci Dünya Savaşı’mn başında Fransızların (Cezayir, Tunus ve Fas), İngilizlerin (Mısır) ve İtalyanların (Libya) işgal ettikleri Arap toprakları, savaştan sonra da Milletler Cemiyeti tarafından İngilizler ve Fransızlar arasında bölüştürüldü.

1932’de Suudi Arabistan bağımsızlığa kavuştuysa da, öbür ülkelerin “manda” konumları İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürdü. İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde İngilizler, Fransız mandaları olan Lübnan ve Suriye’nin bağımsızlıklarını kazanmalarına yardım ederek, Arapları kendi saflarına çekmeye çalıştılar.

Arap devletlerini birleştirme yolunda ilk adım 1945’te Kahire’de atıldı: Arap Birliği. Ama aynı dili konuşan ve İslâm dinini benimsemiş bütün ulusların bağımsızlığını amaç alan Arap ulusçuluğu henüz hedefine ulaşmamıştı. 1958’de Suriye ile Mısır birleşerek Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni (BAC) kurdular.

1962’de sosyalist eğilimli Cezayir, Fransızlara karşı uzun bir savaşımdan sonra, BAC’nin de desteğiyle bağımsızlığına kavuştu. Ama Birleşik Arap Cumhuriyeti, iç güçlüklerden dolayı bölündü.

1948’de Arap topraklarında İsrail’in kurulması ve Filistinlilerin topraklarından çıkarılmaları, henüz çözüme kavuşturulamayan (ama FKÖ ve İsrail’in 1993’te birbirlerini tanımalarıyla önemli bir adım atılmıştır) büyük bir sorun ortaya çıkardı.

Günümüzde Arapların birlik özlemi sürmektedir. Dil ve uygarlık birliklerinin bilincinde olan, derin izler bırakmış Avrupa egemenliğinin doğurduğu kinle bilenmiş bu halklar arasında İslâm dini, birdin olmasının yanı sıra, ulusal bir değerdir.

Ama ortak bir ideoloji bulunmaması, siyasal parçalanma, ekonomik azgelişmişlik ve teknik düzeyin düşüklüğü, Arap ulusu düşüncesinin, Arap birliğine dönüştürülmesini güçleştirmektedir.

Suudi Arabistan, vb. Basra körfezi kıyısı ülkelerinde, petrol gelirleri aynı zamanda da, çölün yanı başında görkemli modern kentler kurmaya yatırılmıştır. Ama Arap ülkelerinde, özellikle 1970’ten sonra petrolden çok büyük gelirler elde edilmesine karşın, bu gelirler küçük bir kesime yaramıştır ve günümüzde Arapların çoğu hâlâ yoksuldur.

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir