Arkeoloji Nedir,Tarihçesi,Çalışma Alanları

Arkeoloji Nedir,Arkeoloji toplum bilimlerinden biridir ve eski insanlardan kalma gereçlerin incelenmesini konu alır.

Benjamin Franklin “İnsan alet yapan hayvandır” demiştir; arkeoloji de, insan kültürünün ortaya çıkardığı alet ve yapıtlarla ilgilenir

Arkeolojinin Çalışma Alanları

Arkeoloji çok geniş ve büyük bir alanı kaplayan bir bilim dalıdır. Yaklaşık 3 milyon yıllık bir zaman dilimini, yani insanoğlunun ortaya çıkışından günümüze kadar uzanan dönemi içine alır.

Yazı ve ona bağlı olarak yazılı tarih, günümüzden yalnızca 5 000 yıl önce, Dicle ve Fırat ırmakları arasındaki vadide, Mezopotamya’da (günümüzdeki Irak bölgesi) ve Mısır’da Nil vadisinde ortaya çıkmıştır.

Arkeolojide, kabaca iki dal ayırdedilebilir: En erken dönemden yazının ortaya çıkışına kadar uzanan dönemi kapsayan arkeoloji ya da Tarihöncesi arkeolojisi; yazının ortaya çıkışıyla başlayan arkeoloji ya da bazı bilim adamlarının verdiği adla “metin destekli arkeoloji”.

İlk arkeolojinin içerdiği dönem -yazı öncesi dönem- için Fransız bilim adamları daha XIX. yy’ın başlarında “Tarihöncesi” (Prehistorya), terimini kullanmışlardır.

Dünyanın İngilizce konuşulan bölümündeyse, bu terimin kullanılması İskoçyalı arkeolog Sir Daniel Wilson’ in; (1816-92) yazdığı bir kitapla başlamıştır: The Archaeology and Prehistoric Annals of Scotland (İskoçya’nın Arkeoloji ve Tarihöncesi Yıllıkları, 1851).

Günümüzde Tarihöncesi arkeolojisi, antropolojinin daha geniş bir dalı sayılmaktadır.

Tarihöncesi ile tarih arasındaki sınır, zaman açısından bölgeden bölgeye farklılık gösterir.

Yakındoğu ve çevresinde Tarihöncesi, İ.Ö. 3000İ yıllarında sona erer. Avrupa’nın bazı bölgelerindeyse Tarihöncesi, hıristiyanlığın başlangıcına kadar sürer; bazı bölgelerde de daha geç dönemlere kadar uzanır.

Tarihöncesi ile tarih arasında kesin bir geçiş yoktur; daha çok arkeoloji kalıntılarının ham bilgilerden yazılı kaynaklara ve gereçlere dönüştüğü uzun bir geçiş süreci vardır. Bu dönem için bilginler “protohistorya” terimini kullanır.

Arkeolojinin içindeki, yaklaşık 3 milyon yılı kapsayan Tarihöncesi dönem süresince insanoğluna ilişkin bilgiler konusunda tek kaynak, araç-gereç kalıntılarıdır.

Arkeoloji buluntuları ve yazılı kaynaklar birleşerek protohistorya döneminde insan kültürünü ortaya çıkarmışlar, tarih dönemi boyunca, yazılı kaynaklar her geçen gün daha çok önem kazanmışlardır.

Sözgelimi Güney Fransa’da ve Kuzey İspanya’da, Cilalı taş devrinden kalma mağaralarla ve Meksika’daki Ölmek uygarlığıyla ilgili çalışmalar, doğrudan doğruya Tarihöncesi çalışmalarıdır.

Bu bölgelerle ilgili tek bilgi kaynağı, arkeolojidir. Mezopotamya’da ve Mısır’da, köydeki yaşam dışında kent yaşamının da geliştiği İ.Ö. 2500-İ.O. 3500 yıllar arasından sonraki ilk uygarlıklarsa, protohistoryanın konularıdır: Arkeoloji buluntularının yanı sıra, Mezopotamya’da çivi yazısıyla, Mısır’da hiyeroglifle yazılmış yazıtlar.

Normanların İngiltere’yi ele geçirmelerine ilişkin çok iyi yazılı kaynaklar vardır.

Ailesel, askerî ve dinsel alanlara ilişkin arkeoloji buluntuları, tarihsel kayıtlar için çok değerli kaynaklardır.

Arkeolojinin Temel Yöntemleri

Arkeologlar geçmişi yeniden yapılandırma çabaları sırasında, kazı alanlarını ve çıkarılan buluntuları sistemli biçimde karşılaştırarak, tarihlendirerek ve çözümleyerek çalışırlar.

Arkeolojinin ve tarihin alt dallarında, araştırma ve uzmanlaşma için ayrı ayrı pek çok bölüm vardır: Mısır bilim ya da Eski Çağ Mısırı üstüne çalışmalar; Mezopotamya arkeolojisi; klasik arkeoloji ya da Eskiçağ Yunanistan ve Roma dünyaları üstüne çalışmalar; Orta Çağ arkeolojisi; Amerika arkeolojisi; vb.Yöntem bilim açısından, arkeolojinin tarihten çok, doğa bilimleriyle ortak noktaları vardır.

Kazı raporlarının yerbilimcilerin, coğrafyacıların, mineraloji uzmanlarının, bitki bilimcilerin, hayvan bilimcilerin, fiziksel antropoloji uzmanlarının, kimyacıların, fizikçilerin ve öbür uzmanların görüşleri anılmaksızın bir değer taşımaları günümüzde olanaksızdır.

Arkeoloji yöntemlerindeki son gelişmeler, akademik eğitim ve meslekteki günlük pratiğin birleşmesinden ortaya çıkmaktadır.

Profesyonel arkeologlar ve amatör arkeologlar -uzun süre boyunca amatör arkeologlardan başka arkeolog yoktu- alanların belirlenmesinde, arkeoloji buluntularının araştırılmasında, kazı alanlarında yapılan kazılarda, birlikte önemli rol oynarlar.

Ünlü İngiliz antropologu ve arkeologu Louis S.B. Leakey, Tanzanya’da Olduvai boğazında, günümüzden 2 milyon önce yaşamış insana benzer yaratıkların fosil kalıntılarını ortaya çıkarmıştır.

ABD’de Williamsburg’da, Anderson konağının önünde kazı yapan bu arkeologlar, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi döneminden buluntular elde etmeyi ummaktadırlar.

Alanı ortaya çıkarma: Pek çok arkeoloji alanı rastlantıyla ortaya çıkarılmıştır.

Bazen, aşınma gibi doğal olaylar sonucunda, buluntular ortaya çıkmıştır. Fakat genellikle arkeoloji alanlarının rastlantıyla ortaya çıkması, tarlalar sürülürken, su yolları açılırken, karayolları açılırken, binaların, sarnıçların temelleri kazılırken olur.

Bu nedenle yakın dönemde “kurtarma arkeolojisi” adı verilen yeni bir dal doğmuştur.

Kentlerdeki modern projelerin sonuca varabilmesi için çabuk araştırma ve sonuca varmanın gerçekleştirildiği bu dal, dünyanın her yanında yaygınlaşmaktadır.

Bazen, yüzey etkileri nedeniyle arkeoloji alanları daha aşağılarda, örtülü biçimde bulunurlar.

Eski kayıtlarla, yer adlarıyla, yerel folklorla ilgili çalışmalar yapılması, arkeoloji alanlarının ortaya çıkarılmasına yardımcı olabilir.

Arkeoloji Araştırması

XX. yy. boyunca arkeolojiden ayrı bir dal gelişmiş ve “arkeoloji araştırması” diye adlandırılmıştır.

Bu dalın en önemli özelliği belirli bir alan içinde sistemli keşfin yapılabilmesidir. Bu alanda hava fotoğrafçılığı devrim yapmıştır.

İlk olarak Birinci Dünya Savaşı sırasında, sınırlı bir ölçekte uygulanan hava fotoğrafçılığı, daha sonra 1920-1940 arasında İngiltere’de, O.G.S. Crawford ve başka araştırmacılarca geliştirildi.

İkinci Dünya Savaşı boyunca, Fransa, Kanada, ABD ve İngiltere’de arkeologlar, yerbilimciler ve coğrafyacıların askerî haber alma örgütleri tarafından işe alınarak hava fotoğraflarının açıklanmasında kullanılmalarıyla, büyük bir atılım yaptı.

Son otuz yıldaysa, hava fotoğrafçılığındaki gelişmeler sayesinde, önceleri bilinmeyen binlerce arkeoloji alanı bulundu.

Bu alanlardan bazıları, toprak yüzeyine yakın oldukları için yüzey araştırmalarında da bulunabilirlerdi; fakat pek çoğu, yukardan fark edilebilen gölgeler ve toprak işaretleri gibi arkeoloji bulgularının ayırdedilmesi sayesinde ortaya çıkarıldı.

Hava fotoğraflarıyla kara parçasının yüzey araştırması, eksiksiz olarak yapılabilir, çünkü hava fotoğrafı, yerden bakıldığında görülemeyen, toprak rengi ve bitki örtüsü, hayvan topluluğu farklılıkları (eski yapıların toprağın akaçlanma yeteneğini etkilemesinin sonucudurlar) gibi bazı ayrıntıları açık-seçik ortaya koyar.

Hava fotoğrafçılığı arkeoloji araştırmalarında bir devrim yapmıştır. Mesela 1920’lerin ortalarına kadar, İngiltere’deki Tarih öncesi’nden kalma çember biçimi sıralanmış kayalar, arkeoloji kalıntılarının bir parçası sayılıyordu.

1927’de arkeolojiyle ilgilenen bir askerî pilot, Güney İngiltere’de Salisbury ovasındaki Stonehenge yakınlarında hava fotoğrafları çekip, söz konusu kaya dizilerini “mezar tepecikleri” diye tanımladı.

Daha sonra bu bölgede bir dizi kazı yapıldı ve Tunç Devri’nin başlangıcından kalma bir mezar üstünde delikler ortaya çıkarıldı.

Sir Thomas Kendrick (1895-1979), bu anıta Woodhenge adını ekledi. Birkaç yıl sonra aynı pilot, başka bir yerde benzer anıtlar buldu.

Bu buluşlar sonucunda, arkeologlar mezar anıtlarının çevresinin kazıldığını ve tahta direklerle ya da taş direklerle tutturulduğunu çok daha iyi anladılar ve ve İngiltere’deki ünlü çember biçimli taş dizilerinin, tahta direk çemberlerinin bir başka biçimi oldukları ortaya kondu.

Arkeolojinin ve Tarih öncesi’nin bu bölümü hava fotoğraf makinelerinin güçlü ve etkili mercekleri olmasa, asla ortaya çıkarılamazdı.

Arkeolojik Alanın Kazılması

Arkeoloji kazısının amacı, alanın temel işlevini inceleyerek ortaya çıkartmak ve ortaya çıkarılan buluntular üstünde çalışmaktır.

Alanda, dikey ve yatay kesitler üstünde yapılan araştırmalar, arkeologların yapıların boyutlarını ve toprağın tabakalaşmasını anlamalarına yardımcı olur.

Yüzey araştırması yapılıp, topraktan örnekler alınarak, açmalar açıldıktan sonra, alanın yaklaşık büyüklüğü konusunda bilgi edinilebilir.

Pek çok kazı dikkatli bir biçimde elle, mala ve kürek yardımıyla yapılmalıdır.

Kazı makineleril genellikle, işe yaramayan üst toprağın çabucak alınması için kullanılırlar.

Bütün buluntular, ortaya çıkarılır çıkarılmaz kaydedilir. Uzunlamasına ve enlemesine bütün kesitler belli bir ölçeğe göre çizilir ve fotoğrafı çekilir.

Önemli buluntuların öbürleriyle ilişkileri ortaya çıkarılır ve bulundukları derinlikler belirli bir noktaya göre hesaplanır.

Genellikle toprağın üstündeki yükseltilerin dış çizgileri harita üstünde gösterilir, lalanın ölçülü çizimleri bir haritaya geçirilir.

Bütün buluntular, tam yerleri olabildiğince doğru biçimde kaydedildikten sonra, temizlenip çözümlenmesinin yapılıp güvenli bir yerde saklanmaları için, bulundukları yerden alınırlar.

Tabakalaşmanın çok karışık olduğu kazı alanlarında, kazma işlemi tabaka tabaka, doğal taban toprağı bulunana kadar yapılır. Genellikle, kazı tamamlandıktan sonra, ortada görülebilen yapıtların restorasyonu yapılır.

Önemli bir alanın tümü kazılamazsa, bazen bu alanın bir bölümüne hiç el sürülmez.

Böylece daha sonraları, gelişen yöntemler sayesinde açılmayan bölümde neler olduğunu anlama şansı, bir sonraki kuşağa bırakılmış olur.

Sualtı Arkeolojisi

Kazı yalnızca karada yapılmaz. Sualtı arkeolojisi özellikle XX. yy’da gelişmiştir.

Su altındaki çalışmalar da karada olduğu gibi benzer gözlem ve kazı teknikleriyle yapılır.

Ancak bu işle uğraşmak isteyenlerin önce dalgıç olarak eğitilmiş olmaları gerekir.

Akdeniz’deki ilk önemli sualtı araştırmalarını sünger avcıları yapmışlardır. 1942’de Jacques-Yves Cousteau, “Scuba” adı verilen, sualtında solunum yapmayı sağlayacak bir aygıt geliştirmiştir. Bu aygıtın en çok kullanılan tipi oksijen tüpüdür.

Marsilya yakınlarında Cousteau’nun öncü çalışmaları, daha sonra da ABD’li arkeolog George Bass’ın (1932- ) ve Peter Throckmorton’un (1928- ) Türkiye kıyılarındaki çalışmaları, su altındaki arkeoloji çalışmalarının şaşırtıcı sonuçlar verebileceğini ortaya koymuştur.

1961 ‘de Türkiye’de Yassıada açıklarındaki bir Bizans gemi kalıntısı üstünde yapılan çalışmalar, gemi kalıntılarının fotometri haritalarının gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

1964’te Asherah adı verilen, arkeoloji araştırmaları için özel olarak hazırlanmış iki kişilik denizaltının suya indirilmesi de bu konudaki gelişmelerin öncülerindendir.

Arkeolojik Buluntuların Açıklanması

Bir alanın bulunması ve kazılması arkeolojinin birincil ve en önemli bölümü olmakla birlikte, arkeologların daha farklı işleri de vardır.

Kazı tamamlandıktan sonra, arkeolog mutlaka, elde edilen sonuçları geliştirmeli ve açıklamalar getirmelidir.

Belirli bazı buluntuların çözümlenmesinde, arkeologların genellikle doğa bilimleriyle ve öbür bilim dallarıyla uğraşan araştırmacılarla düşünce alış-verişinde bulunmaları gerekir.

İngiliz yerbilimci H.H. Thomas (1876-1935), 1920 yıllarında yaptığı çalışmalar sonucunda, Güney İngiltere’de Stonehenge’deki yapılarda kullanılan “göztaşı”nıni 320 km uzakta, Galler Bölgesi’nin güneybatı kesiminde yeralan Preseli dağlarından getirilmiş olduğunu kanıtlamıştır.

Batı Avrupa’daki bulunan bazı kazı alanlarında ortaya çıkarılan Cilalıtaş devrinden kalma el baltalarının nerelerde yapıldıkları konusundaki araştırmalarda, petroloji incelemeleri, arkelologlara yardımcı olmuştur.

Tayf öçümü yöntemleri sayesinde obsidyen taşının yer bilimsel kaynakları konusunda, Dileşimindeki elementler sayesinde bilgiler edinilmiştir. Obsidyen volkanik bir camdır ve Tarihöncesi dönemde alet yapımında çok bol kullanılmıştır.

Buluntular üstünde yapılan araştırmalarda, obsidyenin Akdeniz ve Yakındoğu’da İ.Ö. VIII. binyıldan başlayarak yaygın biçimde kullanıldığı ortaya çıkarılmıştır.

Arkeologların kazdıkları alanlar ve ortaya çıkardıkları buluntular üstüne ileri sürdükleri görüşler, daha önce bilinenlerden bağımsız olamazlar; mutlaka çevredeki düzene ve gereçlere uymalıdırlar.

Son yirmi-otuz yıldır, çevrebilim çalışmaları, son derece önemli ve ilgi çekici gelişmelere yol açmıştır.

Botaniğin özel bir dalı olan, “polen bilim” (çiçektozlarının incelenmesi) diye adlandırılan dal da arkeolojiye önemli katkılarda bulunmaktadır.

Kazı alanından alınan çiçektozu örnekleri sayesinde, alanda yaşanan dönemde doğal çevrenin nasıl olduğu konusunda bilgi edinilmektedir.

Hayvan bilim de, kazı alanında bulunan kemiklerin incelenmesiyle, o bölgede avlanan ya da evcilleştirilmiş hayvan türlerini ortaya çıkarmaktadır. Günümüzde arkeoloji, yer bilimsel geçmişi gösteren fiziksel coğrafyayla ve paleocoğrafyayla da yakından ilintilidir.

Tarihlendirme

Arkeolojide en önemli sorun, tarihlendirme sorunudur. Arkeologların eski Mısır ya aa eski Yunan kalıntıları üstünde ya da Avrupa’daki katedraller, şatolar üstünde çalışırlarken ellerinde genellikle, başvurabilecekleri ya zılı tarihler vardır.

Fakat Tarihöncesi dönem Avrupa’sında ve Afrika’sında, Roma döneminin ilk yarısına kadar hiçbir yazılı belge yoktur.

Aynı Piçimde Kuzey Amerika ve Avustralya’da da Kolomb’un ve kaptan Cook’un keşiflerine kadar hiçbiri yazılı belgeye rastlanmaz. Arkeologlar için Tarihöncesi kalıntılarının nasıl tarihlendirileceği, bu yüzden büyük bir sorundur. Stonehenge, Machu Picchu, Mohencodaro ya da Easter adalarındaki dev heykeller anlamlı bir zaman perspektifinin içine yerleştirilemez.

Günümüzde iki tarihlendirme yöntemi geçerlidir. Bunların birincisi görel kronolojiye, öbürü kesin kronolojiye dayanır. Görel kronolojide arkeoloji nesnesinin başka bir nesneyle bağlantısı bulunur ve belirli bir nesnenin öbüründen daha eski olduğu söylenebilir; ama söz konusu nesnenin öbüründen kaç yıl eski olduğu söylenemez. Kesin kronolojideyse, arkeoloji nesnesinin yıl olarak gerçek yaşı hesaplanır.XIX. yy’da Sir Flinders Petrie, çapraz tarihlendirme tekniğini buldu.

Bu tekniğe göre, tarihlendirilmemiş buluntuların, Yakındoğu’da yazıyla tarihlendirilmiş nesnelerle ilişkileri saptanarak, yapıldıkları dönem belirleniyordu. Petrie,Mısır ürünlerini Mykenai’de,Miykenai seramiklerini de Mısır’da bulunca, Mykenai uygarlığının tarihlerinin eski Mısır’ınkilerle kesiştiğini ortaya koymuştur.

Çapraz tarihlendirme tekniği, Güneydoğu Avrupa ile eski Mısır arasında, İsveçli arkeolog Oscar Montelius tarafından ve daha sonra bunlara Kuzey Avrupa, Orta Avrupa ve Batı Avrupa’yı ekleyen V. Gordon Childe tarafından kullanılmıştır.

Çapraz tarihlendirme yöntemi yoluyla göreli kronoloji son derece sınırlıdır. Sözgelimi 1930 ve 1940 yıllarında, tarımın başlaması ve megalitlerin yapımının başlaması için arkeologların verdikleri tahmini tarih, İ.Ö. 2000-İ.Ö. 3000 biçimindeydi. Yani bin yıllık bir zaman sürecine yayılıyordu.

İnsanın olmadığı döneme ilişkin kesin kronoloji çalışmasını, ilk olarak İsveçli yer bilimci ve arkeolog Baron Gerard Geer toprak tabakalarını sayarak yaptı ve yönteme jeokronoloji adını verdi.

Bu yöntem, Buzul çağının sonunda buzulların erimesiyle ortaya çıkan tabakaların sayılması ilkesine dayanır. ABD’de 1929’da A.E. Douglass’ın ortaya attığı ağaçların gövdelerindeki yıllık gelişme dairelerini saymaya dayanan yöntem de “dendrokronoloji” diye adlandırılır.

1948’de Willard F. Libby’nin bulduğu karbon-14 tarihlendirmesiyse (ya da karbon-14 yöntemi), arkeolojide bir devrim gerçekleştirmiştir. Radyoaktif karbon -14’le organik gereçlerin ölçülmesi temeline dayanan bu yöntemle, 50 000 yıl öncesine kadar kesin tarihlendirme yapılabilmektedir.

Yeryüzü ürünlerinin tarihlendirilmesinde kullanılan termolüminesans yöntemi ve potasyum-argon tarihlendirmesi de, yakın dönemde geliştirilmiş tarihlendirme yöntemleridir. Potasyum argon tekniğiyle, Doğu Afrika’da insanın ortaya çıkışının en az 3 milyon yıl önceye dayandığı kanıtlanmıştır.

Arkeolojinin Tarihçesi

Mısır piramitleri, Stonehenge, Hadrianus suru gibi geçmişten kalma anıtlar üstünde tartışmalar, yüzyıllar boyu sürdü. Ortaçağ’daki ve daha sonraki Eskiçağ araştırmacıları, arkeolog değillerdi. Eski Çağ yapıtlarını yazılı kaynaklardan yararlanarak açıklamaya çalıştıklarından, eski anıtları Sezar ya da Tacitus’un kitaplarından ya da İncil’den okuduklarıyla açıklamaya uğraştılar.

Klasik yazarlar Fransa’nın ve İngiltere’nin Roma öncesi halklarını betimlerlerken, hep din adamı, yargıç, öğretmen, büyücü ve bilge işlevlerini üstlenmiş “Dravidler” diye adlandırdıkları bir topluluktan söz etmişlerdir.

Bu yüzden XVII. ve XVIII. yy’larda eski anıtlarla uğraşan Fransa’daki megalitleri ve İngiltere’deki Avebury çemberlerini, New Grange’ı, Stonehenge anıtlarını yapanların Dravidler olduklarına karar verdiler. Oysa arkeolojinin temeli eski araç-gereç kalıntılarının doğrudan incelenmesine dayanır.

Bu modern anlayışa göre arkeolojinin uygulanmasına, 150-200 yıl kadar önce İngiltere, Fransa ve Danimarka’da ilk dikkatli kazıların yapılmasıyla başlandı ve Eskiçağla ilgili ilk değerli gözlemler ortaya kondu.

Buna örnek olarak, Fransız araştırmacıların yayınladıkları Description de l’Egypte (Mısır’ın Betimlenmesi, 1809-13), adlı değerli çalışma gösterilebilir.

Klasik Arkeolojinin Kökenleri

Arkeoloji sözcüğü “eski şeyler konusunda konuşmak” anlamında iki Yunanca sözcükten türetilmiş, XVI. ve XVII. yy’larda yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Eski uygarlıklara ilişkin gereç kalıntılarının tümü değerli olmakla birlikte, başlangıçta öncelikle araştırılan şeyler maddi değeri yüksek olan altın ve gümüşten yapılma eşyalar, takılar, paralar, vb. olmuştur.

Rönesans boyunca eski Yunan ve Roma dünyalarına özellikle sanat açısından ilgi duyulmuş (sanatın içine her türlü yazılı çalışma ve heykelcilik ile mimarlık da giriyordu), bu sanat yapıtlarının araştırılması ve toplanması, arkeolojinin en eski dalı olan klasik arkeolojiyi ortaya çıkarmıştır.

XV.yy’da İtalyan hümanistleri Eskiçağ heykellerini toplamaya başlamışlardı ve Roma’da bulunan Laocoon grubu çok büyük bir ilgi uyandırdı.

Eski Çağ yapıtlarıyla ilgili ilk sistemli koleksiyon çalışması 1635’te Collegium Romanum’da başladı. “Klasik arkeolojinin kurucusu” diye adlandırılan J.J. Winckelmann’ın çalışmalarıyla, klasik arkeolojinin tarihsel-sanatsal dönemi doruğuna ulaştı.

M.S.79’da Pompei’yle birlikte Vezüv’ün püskürmesi sonucunda yok olan Eski Çağ kenti Herculaneum’un yerinde, 1711’de Eski Çağ’dan kalma heykeller bulundu.

1748’de Napoli kralı Carlo IV (sonradan Carlo III adıyla İspanya tahtına çıktı), Pompei’de kazı çalışmalarını başlattıysa da, uzun yıllar süren bu kazılar sırasında hiçbir sistemli yöntem uygulanmadı.

Pompei ve Herculaneum’la ilgili ilk ciddi bilimsel araştırmaları 1861’de Guiseppe Fiorelli başlattı: Buluntuların yerlerini dikkatli bir biçimde kaydeden ve bulduklarını restore etmeye çalışan ilk kişiydi.

XIX. yy’ın ortalarından başlayarak Akdeniz bölgesi boyunca, önemli, büyük ölçekli kazılar yapılmaya başlandı.

Artemis tapınağı kalıntıları ve Efes, 1869-74 tarihleri arasında kazıldı. Günümüzde Bergama müzesinde bulunan Zeus Tapınağı’nın ortaya çıktığı Bergama kazılarını Karl Human (1839-96) başlattı.

1873’te bir Fransız arkeologları topluluğu Delos adasında Alman arkeologu Alexander Conze (1831-1914) de Semadirek adasında kazılara başladılar.

1875’te Alman arkeologu Ernst Curtius’un Olympia’da başlattığı kazı, ilk eksiksiz ölçekli arkeoloji projesi oldu.

Arkeolojinin Doruk Dönemi

Zeki ve zengin tüccar-bilim adamı Heinrich Schliemann ve danışmanı Wilhelm Dörpfeld, Truva yöresinde araştırmaları başlattılar. Schliemann iyi kazı çalışmasının temel ilkelerinin biçimlenmesine katkıda bulundu.

Ortaya çıkan her buluntuyu, jgeçmişin arkeolojik resminin önemli bir ayrıntısı olduğunun farkına vararak, çok iyi korudu; bütün buluntuların çizimlerini yapıp fotoğraflarını çekti ve hemen bir kitap halinde yayınladı.

Bütün çabası Homeros’un anlattığı Truva öyküsünün gerçe olduğunu kanıtlamak, bu arada da Truva hazinelerine ulaşmaktı.

1870’te Hisarlık köyünde Truva surlarının kalıntıları ortaya çıkarıldı. Schliemann, 1874’te Mykenai’de ünlü kral mezarlarını, 1884’te de Tiryns’i kazdı. Bu kazılar, Ege uygarlığının tanınmasında önemli rol oynadı.

Daha sonra kazmayı planladığı Girit’iyse kazamadı. Buradaki çalışmaları sürdüren İngiliz arkeologu Arthur Evans, XX. yy’ın başlarında, labirent biçimindeki büyük sarayı Knossos’ta ortaya çıkardı. Yine aynı yerde, Minos uygarlığının kalıntılarını buldu.

1952’de İngiliz mimarı ve kriptografı Michael Ventris, Evans’ın Knossos’ta bulmuş olduğu kil tablet üstündeki iki çeşit hiyeroglif yazısından birini çözmeyi başardı.

Mısır bilimin temelleri, 1798’de, Napolyon’un ordusuyla birlikte Mısır’a giden bilim adamları tarafından atıldı.

Nil deltasındaki Reşit’te (Batı dillerinde Rosetta) bulunan ve “Reşit taşı” ya da “Rosetta taşı” adı verilen tabletteki aynı metin, üç farklı abeceyle yazılmıştı: Hiyeroglif, demotike yazısı, eski Yunanca.

1822’de Fransız bilim adamı Jean Champollion, Reşit taşından yararlanarak, Mısır hiyerogliflerini okumayı başardı.

Cize’de Petrie gözetiminde 1880’de başlatılan ilk bilimsel kazılar, 1919’da Howard Carter tarafından Krallar vadisine kaydırıldı ve 1927’de, XX. yy’ın en büyük buluntusu ortaya çıkarıldı:Tutankhamon’unel değmemiş durumda mezarı.

Yakındoğu’daki arkeoloji araştırmaları, Pietro della Valle’nin XVII. yy’da Persepolis’i ziyaretiyle başladı. Perslerin bu eski başkentini daha sonra Jean Chardin (1643-1713) ve Engelbert Kempfer (1651-1716) kazmaya başladılar.

Georg Friedrich Grotefend, Persepolis’te ortaya çıkarılan çivi yazılı tableti,’İran’da Behistun’da ortaya çıkarılmış üç dilde yazılı tabletin çözülmüş biçimiyle karşılaştırarak çözdü.

Çivi yazısının tam anlamıyla okunmasını, 1846’da H.C. Rawlinson başardı. Yakındoğu’da ilk sistemli kazı XIX. yy’da yapıldı. 1843’te Paul Emile Botta, Horsabad’da yüzey araştırmasını başlattı.

1845’te A.H. Layard da, Nemrud dağında bir yüzey araştırması yaptı. 1890-1900 arasında ABD’li araştırmacılar Nippur’da, 1899-1914 arasında da Alman Robert Koldewey Babil’de çalışmalarını sürdürdüler.

Alalah’ta (Tell Açana) ve Mezopotamya’da Ur kentinde (1922-34) Leonard Woolley önemli çalışmalar yaptı. Bu çalışmaların en önemlisiyse, İbranice Lut gölü el yazmalarının

XVIII. yy’da yaşamış Alman sanat tarihçisi Johann Joachim Winckelmann, eski Yunan sanatı konusunda yapıtlarıyla halkın ilgisini arkeoloji kazılarına çekmiştir.

Komik olan, Winckelmann’ın ömrü boyunca eski Yunanistan’la ilgili hiçbir yapıt görmemiş olmasıdır.

Alman tüccar ve dil bilimcisi Heinrich Schliemann, klasik yapıtları dikkatlice okuması sayesinde birkaç arkeoloji alanının yerini belirlemiş, 1870’te Türkiye’de başlattığı araştırmalar sonucunda, Truva kenti ortaya çıkarılmıştır.

İngiliz arkeologu Arthur Evans, Girit’te Minos uygarlığının Knossos sarayını bulmuştur.

Tarih öncesi arkeolojisinin gelişmesi: Tarih öncesi arkeolojisine ilişkin düşünceler, Avrupa’da XIX. yy’da ortaya çıktı.

Eskiçağ yapıtlarıyla ilgilenen kişilerin İncil’den yararlanarak yaptıkları tarihlendirme denemelerine göre, insanın kökeni çok kısa bir süre önceye, İ.Ö. 4004’e dayanıyordu.

Genellikle XVIII. yy. yer bilimcileri de bu görüşe uyduklarından, kayaların tabakalaşmasını, akarsulara bağlamışlardı.

Bu görüşün kaynağı, Reliquiae Diluvianae; or Observations on the Organic Remains Contained in Caves, Fissures, and Diluvial Crave! and on Other Geological Phenomena Attesting the Action of an Universal Deluge( Kutsal Kalıntılar ya da Tufan Tabakalarındaki Organik Kalıntılar ve Evrensel Bir Tufanın Etkisini Doğrulayan Başka Olaylar Üstüne, 1823) gibi kitaplar yazan yer bilimci William Buckland’dı.

Ne var ki, öğrencisi Charles Lyell, onun yerbilim olaylarını afetler yardımıyla açıklama görüşüne karşı çıktı.

James Hutton da, Theory of the Earth (Yer Kuramı, 1785) adlı kitabında kayaçların ırmakların, göllerin, okyanusların etkisiyle oluştuklarını zaten farketmiş olduğunu belirtti.

Doğal olayların nedenlerinin yine doğal yollardan açıklanması kuramı, bu araştırmacının kitabıyla başladı.

Lyell’in Principles of Ceology (Yerbilimin İlkeleri, 1830-1833) adlı yapıtı da Charles Darwin’e, kuramını geliştirmesinde yardımcı oldu.

Tarihöncesi arkeolojinin alanı, bir önceki yüzyılın araştırmacılarının ileri sürmüş oldukları kadar kısa olamazdı.

XIX. yy’ın başlarında yerbilimin yanı sıra arkeoloji de, özellikle İskandinav arkeologların ortaya çıkardıkları yeni buluntular sayesinde gelişti.

XVIII. yy’da kazı yapanlar, buldukları taş, demir ve tunç nesneleri tarihlendirmeyi başaramıyorlardı.

İskandinav arkeologları, geçmişteki düşünceleri silip, gelişmeyi aşama aşama gösteren bir sıralama yaparak bir devrim gerçekleştirdiler. C.J. Thomsen toplanan gereçleri sınıflandırdı ve Kopenhag müzesinde 1819 yılında gösterime sundu.

Sınıflandırmasına göre teknoloji dönemi üçe ayrılıyordu: Taş, Tunç ve Demir devirleri.

Öğrencisi J.J.A. Worsaae yaptığı kazılarla öğretmeninin varsayımlarının doğruluğunu kanıtladı.

Bunların doğru olduğu, İsviçre’de yapılan araştırmalarda da ortaya koydu. Thomsen, uygarlıkların birbirlerini izlemiş olduklarını gözlemiş ve üç devir sistemini ortaya koymuştu.

Worsaae, eski insanlardan kalma yerleşmelere tabaka bilimi uygulamıştı. Artık arkeoloji de, yerbilim gibi, tabaka bilim gözleminden sonuçlar çıkarmaya başlamıştı.

Tarih öncesi arkeolojisi üç devir sistemiyle başlamış oldu. Lubbock Prehistoric Times (Tarihöncesi Zamanlar, 1885) adlı kitabında, Kabataş ve Cilalıtaş terimlerini ortaya attı ve üç devri dört devre çıkardı.

Hodder Wes-tropp, 1866’da Orta taş (Mezolitik) terimini ortaya attı ve Avrupa tarih öncesi, beş devire ayrıldı: Kabataş devri (Paleolitik), Orta taş devri (Mezolitik), Yeni taş ya da Cilalı taş devri (Neolitik), Tunç devri, Demir devri.

Augustus Pitt-Rivers, Tarihöncesi arkeolojisinde çok iyi yöntemler kullandı. İngiltere’de 1880-1900’da yaptığı kazılarda özellikle tabaka bilim gözlemi, tanımlama, ayrıntılı kesit planları, açmaların planları, vb. konularda çok değerli çalışmalar yaptı.

1887-1898 arasında yazdığı Exacavations in Cranborne Chase(Cranborne Chase Kazıları, 4 cilt) adlı yapıtında verdiği bilgileri, daha sonra Mortimer Wheeler, Archaeology in Earth (Dünyada Arkeoloji, 1954) adlı yapıtında düzeltti ve yeni bilgilere uyarladı.

Diğer Alanlar

Amerika’da eski uygarlıklara ilişkin ilk raporu, İspanyol serüvencisi Hernan Cortes yazmıştı.

Güney Amerika’ya ve Orta Amerika’ya Alexander von Humbold başkanlığında yapılan ünlü keşif gezisi (1799-1804), bu bölgeye ilgiyi yeniden canlandırdı.

Kont J.F.M. de Waldeck (1766-1875) ve J.L. Stephens, Maya kentleri üstüne ilk çalışmaları yaptılar. 1912’de Hiram Bmgham, Peru’da Urubamba vadisindeki İnka kenti Macchu Picchu’yu buldu.

Afrika’da Zimbabve’de (eski Rodezya) Zambezi ve Limpopo ırmakları arasındaki yaylada, tahkimli büyük bir yerleşmenin kalıntıları bulundu. “Zimbabve yıkıntılarının yerel halk tarafından yapılamayacağı, bölgeye daha önce başka yerlerden gelmiş, daha gelişmiş bir halk tarafından yapılmış oldukları yolunda tartışmalar ortaya çıktı.

1929’da Dr. Gertrude Caton, 1964-1970 arasında Thompson ve Peter Garlake tarafından yapılan kazılarda, bölgede i.S. 330-1450 arasında oturan bir halkın tarımla uğraştığı ve Güney Afrika’yla ticaret ilişkisi kurduğu ortaya kondu.

Son 200 yıldır sanayide gerçekleştirilen gelişmeler, yeni bir bilim dalının doğmasına yol açmıştır. “Sanayi arkeolojisi” adı verilen bu dal, taştan yapılmış ilk aletten dün yapılan herhangi bir alete kadar, bütün aletlerin incelenmesini içerir.

Günümüzde Arkeoloji

Lascaux ve Altamira’daki mağara resimleri, Maya tapınakları, Malta’daki megalitler, eski Yunan mimarlığı (Atina’daki kent kirlenmesine ve Akropo|is’in ana bölümlerinin zarar görmüş olmasına karşın), İskit ve Kelt sanatı, Orta Çağ’dan kalma katedraller ve şatolar Rönesans yapıtları, vb. insanlığın ortak mirasıdır ve iyi korunmaları gerekir.

Sonra da bu ortak miras aydınlatılmalı, insanın geçmişi araştırılmalıdır. Arkeolojinin ve çeşitli bilimlerin başarıları sonucunda, bu geçmiş aşağı yukarı kusursuz bir biçimde ortaya konmuştur.

İyi tarihilendirilmiş buluntulara göre, insan tarihi şöyle açıklanabilir: (1) İnsanlar alet yapabilen hayvanlardır; günümüzden 3 milyon yıl önce ortaya çıkmışlardır; (2) günümüzdeki beden görünümüyle modern insan, Homo sapiens sapiens’tir (eskiden Kromanyon insanı denirdi) ve en az 50 000 yıl önce ortaya çıkmıştır; bu dönemdeki insanlar, ölülerini gömmüş, sanat yapıtları üretmiş, günlük eşyaları süslemeye başlamışlardır; (3) insanlar avcılık, balıkçılık ve toplayıcılıktan hayvan evcilleştirme ve tarım dönemine dünyanın her yanında ağır ağır, V. Gordon Chılde’ın “Cilalı taş devrimi” adını verdiği dönemde geçmişlerdir; (4) bu dönemden sonra, tarım toplulukları, kent topluluklarına dönüşmüş ve daha da gelişerek ilk uygarlıkları oluşturmuşlardır; Eski, Dünya Mısır, Mezopotamya, Kuzeybatı Hindistan uygarlıkları; Yeni Dünya’daki Olmek, Maya ve And dağları uygarlıkları, bazı uzmanların “kent devrimi” diye adlandırdıkları bu dönem, Eski Dünya’da 5 000 yıl önce Yakındoğu’da ortaya çıkmıştır; Amerika’daki en eski uygarlık olan Olmec uygarlığının ortaya çıkış tarihiyse M.Ö. 1200’e doğrudur.

Bu bilgiler, insan tarihinin arkeolojiyle ilgili bölümünü oluşturur ve kuşkusuz bunlara daha pek çok ayrıntı ve buluntu eklenecektir.

Sözgelimi, sürdürülmekte olan çalışmalara göre, Japonya’da bilinen en eski seramik İ.Ö. 10 000’den kalmıştır ve Avustralya’da insan, günümüzden 40 000 yıl önce ortaya çıkmıştır.

XIX. yy’da arkeolojinin ortaya koyduğu değişikliklerin doğası konusunda sonu gelmez tartışmalar yapılmıştır.

Taş devrinden Tunç devrine ve Tunç devrinden Demir devrine geçiş bütün insan toplulukları için geçerli midir? Kültür evrimini biyoloji evrimi mi izlemiştir? Tekniğin yayılması tek bir merkezden mi olmuştur? Bağımsız evrimi ve yayılmanın tek bir merkezden olduğunu savunanlar, görüşlerini bir şeyin ikinci kez keşfedilmeyeceğine dayandırmışlar, Elliot Smith, Taş devrinin sonu kökenli bütün buluşların, Eskiçağ Mısırı kaynaklı olduklarını ileri sürmüştür. Fakat bu aşırı yayılmacı görüş günümüzde pek kabul edilmemektedir.

Yerini, 1920-1930’larda V. Gordon Childe’ın ortaya attığı orta dereceli yayılma görüşü almıştır. Buna göre, Kabataş devri sırasındaki gelişmeler (Cilalı taş devrimi ve kent devrimi), Güneybatı Asya’da birkaç merkezden kaynaklanmıştır.

Yakın dönemde Afrika, Çin ve Amerika’da yapılan Tarihöncesi araştırmaları, bazı düşünce ve süreçlerin yayılmış olmasına ve Tarihöncesi dönemde insanların yaygın bir biçimde yer değiştirdiklerinin tartışma götürmemesine karşın, dünyanın çeşitli yerlerinde birbirine benzer paralel kültürlerin aynı anda ortaya çıkmış olduğunu göstermiştir

Özet olarak, arkeoloji her geçen gün, tarihi daha ilgi çekici ve daha anlaşılır kılmaktadır.

Pitt Rivers’ın yaptığı arkeoloji ayrıntılarını gösteren üç boyutlu kazı çizimi. Pitt-Rivers’ın arkeolojide bilimsel yaklaşımın gelişmesine yaptığı katkıların en önemlileri tabakabilim verilerini arkeolojiye uyguladığı önemli çalışmalar ile kazı yerinde elde edilen kalıntıların eksiksiz biçimde kaydedilerek hemen yayınlanması yöntemidir.

İngiliz tarihçisi ve generali Augustus Henry Pitt-Rivers, İngiliz arkeolojisine önemli katkılarda bulunmuş, Wiltshire’deki Roma ve Sakson yerleşme alanlarında yaptığı kazılarda bilimsel yöntemler kullanmıştır.

Meksika körfezi kıyısı yakınında, Olmec Kızılderilileri tarafından bazalttan oyulmuş dev boyutlu baş. Günümüzden 3 000 yıldan eski bir dönemde ortaya çıkan Olmec uygarlığı, Orta Amerika’daki önemli uygarlıkların gelişmesinde temel rol oynamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir