Arnavutköy Tarihi

Arnavutköy Tarihi Kuruçeşme ile Bebek arasında olup köprüye uzaklığı 8530 metredir. Hıristiyanlıktan önce adı “Hestai” idi. Köyün kurulduğu bayırlarda kireç ocakları bulunduğu için bu adla anılmaktaydı.

Bizanslılar zamanında buraya pek çok kilise ve manastır yaptırıldı. Büyük Konstantin tarafından yaptırılan “Arhangelos” adlı kiliseden sonra köye, bu kiliseye izafeten “Asomatos” yani “ruh-i latif” (Melekler) köyü denildi. ‘ Arnavutköy ü ’ ’ adının kesin olarak ne zaman verildiği bilinme mekle beraber Evliya Çelebi, Seyahatnamesinin birinci cildinde burada oturanların Rum ve Yahudi olduğunu kaydetmekte ve Amavutköyü’nü şöyle anlatmaktadır:

-“Leb-i deryada bin kadar bağlı bağçeli mamur haneleri vardır ki cümle Rum ve Yahudiye mahsus olup cami, mescid, imaret yoktur. Bir küçük hamamı vardır. Dükkanları dar mahalde vaki olduğundan bağ ve bahçesi vardır. Ekmeği ve peksimedi beyazdır. Yahudileri sahib-i zevk ve ehl-i sazdır. Rum Hıristiyanlarının ekserisi kavmi-i lazdır. Cemaat-i müslim gayet azdır.”

-Bazı kaynaklarda burasının evvelce Amavud halkla meskun olduğundan dolayı köye “Arnavutköy” adı verildiği ileri sürülür. Fakat, XVI. yüzyılın ortalarında İstanbul’a gelmiş olan
Rierre Gylli, böyle bir addan söz etmediğine göre, Arnavutköy adının XVI. yüzyılın sonlarına doğru verilmiş olması mümkündür. Arnavutköy’de dört ayazma vardır.

Bunlardan biri vadinin içindedir. Peygamber Eliya adını taşır, diğer ayazmalar, Aya Kiryaki, Aya Paraskevi, Paşa mahallesindeki de Ayios Onufrios adlarını taşırlar. P.Ğ. İncicyan “18. Asırda İstanbul” adlı eserinde köy halkının tamamıyla Rum olduğunu kaydeder. Hadikatül-Cevami ise, bura halkının hemen hemen hıristiyanlardan oluştuğunu “Kariye-i mezburede cami ve mescid olmadığını yazar. Bazı kaynaklarda bu köy “Megali Revna” (Büyük akıntı) diye de anılır. İdvin A. Grosmenor’un İstanbul hakkındaki incelemesinde Fatih Sultan Mehmed’in kendisine başkaldıran ve yıllarca Arnavutluk’a hakim olan ünlü İskender Beyle mücadelesi sırasında ve İskender Beyin ölümünden sonra Arnavut esirlerini bu semtte iskan ettiği için semte Arnavutköyü adı verildiğini ileri sürer. Bazı kaynaklarda da bu ismi 1468 yılında aldığı ve o yıllarda semtin çok bakımsız ve harabe halinde bulunduğu gösterilmektedir.

Arnavutköy’de Bizans devrinde Estisay, Anoplop denilen kiliseler 1204 ydında, Haçlılar tarafından yağma edildi. Kiliseler yeniden ihya edilince Rumlar buraya daha fazla önem verdiler, bağ ve bağçeleri geliştirdiler. Bizans zamanında tepede bir kilise vardı. Burada bulanan “Profilis Ayazması” çok ünlüydü. Metrepolit İliupoleus Yenadiu üzerinde otuz yıl çalışarak hazırladığı “İstoria Tot” adlı 225 sayfalık kitabında Arnavutköyü en ufak ayrıntılarına kadar anlatır.

1568 tarihli II. Selim zamanına ait bir belgede Arnavutköyü bağlarının güzelliğinden, bağlarında, ormanlarında avlanılmasının yasaklandığından söz edilmektedir. Bu konuda Bostancıbaşıya yazılmış bir hüküm bile vardır. Hükümde:

-“Arnavutköyü bağlarında şikar edildiği istima olunmakla”
Diye başlıyarak menedilmesi emrolunmaktadır. Buradaki bağlara bir aralık “Patrik Bağları ”da denildi. 1859 yılında patrik Kistontion burada oturdu.

Ayios Mihalis Kilisesi, Büyük Kostantin tarafından yaptırddı ve Jüstinyen tarafından mozaiklerle süslenerek tamir ettirildi. Bugünkü büyük kilise (1870) Paskal adında bir mimarın eseridir.
İdvin A. Grosmenor ise “Contantinople’ adlı kitabında köyün harabe halinde olduğunu, ancak 1468 yılında Arnavutların buraya yerleştirilmesinden sonra geliştiğini yazar.

Arnavutköyü akıntısı dünya denizcilik tarihinde yer almaktadır. Miladdan sonra ikinci yüzyılda Polivivus akıntıdan bahsederken küçük gemiler için tehlikeli olduğunu işaret eder. Arnavutköyü’nün bir özelliğini de şöyle belirtmektedir.
“Balıkların gerek Karadeniz’den Marmara’ya, gerek Marmara’dan Karadeniz’e geçişlerinde Boğaziçi sularının rengini değiştirecek kadar renklendirir. Sahilden balıkların geçişi seyredilir. Buraya “Zengin Deniz” de denmektedir. Tarihçi Ahmed Refik “Onüçüncü Hicri Asırda İstanbul Hayatı” adlı kitabında Arnavutköy’de avlanma yasğından bahsederken şöyle yazıyor:

“Balık avlayanlardan ücret alınırmış. İstiridyesi de çok meşhurmuş.
Kandilli ormanlarında bülbüllerin ötüşü Arnavutköyü sırtlarından dinlenirmiş. Havası için ise, “Cennet havası var” denirmiş. Geçişini anlattığımız balık palamuttur.”

Arnavutköyü kilisesi ile Moldavya kiliseleri arasında bir yakınlık ve dostluk vardı. Moldavya’dan yazlığı gelenler büyük yekün tutardı. Birçok prensler kış yaz kalırlar, yılda 200 kuruş öderlerdi.

Arnavutköyü meyhanelerini, hovardalarını, mehtaplı gecelerini çok iyi bilen ve orada ömrünün büyük bir kısmını geçiren yazar Münir Süleyman Çapanoğlu, Boğaz’ın bu şirin köşesini şöyle anlatıyor:
Amavutköyü, Boğaziçi’nin basamağıdır. Akıntıbumu’nu dönünce hakiki Boğaz’a kavuşulamaz Burada iki burun vardı; Akıntıburnu, Sarrafburnu…

Amavutköyü kısmen poyraz alan, fakat gün doğuşunu tamamen kucaklıyan bir köydür. Üçte ikisi yamaçta üçte biri bayırdadır.
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u zaptetmeden evvel, buraya (Ataplos) ve (Hestia) derlerdi. İmparator büyük Kostantin, Hazret-i Mikail adına bir kilise yaptırınca kilisenin adı olan (Viküs Mihaeliküs) demeğe başladılar.
Akıntıbumu’ndaki sedler o devirden kalmadır. Burada ahşap bir saray da vardı, yandı.. Köşedeki güzel minareli cami yi ikinci Mahmud yaptırmıştır.

Bir zamanlar Amavutköyü İstanbul’un başta gelen mesirelerindendi. Zevk ehli kimseler Akıntıburnu’na koşarlardı. En sıcak ve en durgun havalarda bile burada serin, latif esintiler ve meltemler vardır. Böyle günlerde sıra gazinoları hıncahınç dolar, boşalırdı.
Gazinoların köşesinde yaprak tezyinatıyle süslü, yaprakların bir kısmı kanat gibi ikiye yatmış, bir takımı da istalakit gibi aşağı sarkmış mimari bakımından kıymetli bir çeşme vardı.

Eskiden buranın eğlencesi yalnız cuma ve pazar günlerine mahsus değildi. Yaz aylarının insanı bunaltan sıcak günlerinde de gazinolar dolup boşalırdı.

Gazinolardan taşan şarkı, güzel sesleri, kıvrak ve neşeli havaları, yaz gecelerinin güzelliğini ve şiirini arttırırdı Akşam saatlerinde rıhtım piyasalarının, mehtaplı gecelerde sandal gezintilerinin başka bir zevki vardı. Gitara ve mandolin seslerine genç kızların şakrak ve cilveli sesleri karışırdı.

Amavutköyü’nün başlıca eğlencelirinden biri de Rumların denize haç atma töreninden sonra gazinolarda yapılan çalgılı, içkili alemlerdi.
Arnavutköyü’nde büyük panayırlar yapılırdı. Panayırlarda, denetleyici Türk bulundurma mecburiyeti vardı. 18. yüzyılda Panayır Akçesi” alınmaya başlandı, 1774 yılında son buldu. Bostancıbaşı 20, Haseki 5, Kuşcubaşı, Yasakçı ve Kahyalar üçer kuruş alırlardı, Panayırlar 1938 yılana kadar sürmüştür. Panayırlardan kiliseye varidat alınırdı.

Münir Süleyman Çapanoğlu, Arna-vutköyü panayırlarını da şöyle anlatıyor:
“Buranın panayırı meşhurdu. Panayır gecelerinde köy, baştan başa ayaklanır, çalgı seslerine çocukların sevinç sadaları, satıcıların yayvan, dik ve sert sesleri, sarhoşların naraları, genç kızların çığlıkları karışırdı. Gezici zurnacılar, kılarnetçiler meyhane meyhane dolaşır, avurtlarını şişire şişire çiftetelli, sirto, kasap havaları çalardı.

Dolapderesi’nden, Kılbumu’ndan ve Yenişehir’den sazını kapıp defini, santurunu, kemanının ve udunu koltuğunun altına yerleştirerek yola çıkan çalgıcılar, soluğu Arnavutköyü’nde alırlar, kuytu bir meyhane köşesinde eğlenenlerin çağırmalarını bekleyerek bütün içkili yerlere girip çıkarlardı.

Latarna seslerine mandolin nağmeleri, mandolinlerin çapkın nağmelerine gitarların ağır ve melankolik sesleri karışır, sandallarda okunan Rumca şarkılar, Türk bestelerine uydurulmuş, Türk bestelerinden aparılmış Rumca gazeller karışırdı. Kuklacıların, gezginci canbazların hünerlerini gösterdikleri yerler, çocuklarla tıklım tıklım dolar, nişancıların önü insanlardan geçilmezdi.

Niyetçiler, “bir koy iki al” diyerek tavalık yapan açıkgözler, birtakım saf adamlarla çocukları ökseye düşürürler, fırıldakçılar, lokum paketlen gümüş taklidi sigara tabakalarıyla, levanta şişelerle para çantalarıyla, süslendikleri tablaların üstünde habire demir çubukları çevirip dururlardı.

ateş geceleri, öbek öbek yanan ateş kümelerinin üstünden atlamaya savaşan genç kızlarla delikanlıların kahkaları şurada burada sokak aralarında ve nihayet denizin boşluklarında sonsuz akisler bırakırdı.

Alevler, geç kızların eteklerini ateşli dudakları ile öperken, delikanlılar da sanki etekleri tutuşmuş gibi atılırlar, olgun ve dolgun baldırlarını okşamaya savaşırlardı.

Amavutköyii İstakozuyla çileği pek meşhur olduğu için Beyoğlu ‘nda akşamdan kalan rakıcılar, umumi evlerde sızıp kalanlar, çalgılı gazinolardan geç vakite kadar kafayı tutanlarla adamakıllı kafayı tutmayanlar deniz havası almak, yarım kalan eğlencelerini tamamlamak ve İstakoz yeyip çilekle rakı içmek için arabalarla sonraları otomobille buraya gelirler, sabahın mahmur sisleri denizin üstünden sıyrılmadan demlenmeğe başlardı. ”

Bir zamanlar “Küçük Beyoğlu” denen Amavutköy, XVI. yüzyılda İstanbul’un en ünlü mesire yerlerindendi. Köyün bağları ve bahçeleri çoktu, çileği dillere destandı. Konakları ve köşkleri genellikle meyva, sebze ve çiçek bahçeleri ortasındaydı. Çiftesarayların arkasında, tepe üzerinde Vezir Köşkü denilen yerde ünlü Mehmed Ağa denen bir köşk vardı ki çok güzeldi. Harem ve Selamlıklı bu büyük köşkün avlusunda bir de havuz bulunuyordu. Bundan başka köyün sırtında saltanat hanedanına mahsus (Hasan Kalfa Köşkü) vardı. Yaz günleri sultanlar, sultanzadeler buraya gelip hava alırlar, eğlenirlerdi. Deli Hüseyin Paşa bağı da meşhurdu. Arnavutköyünün bağları ve bahçeleri Kanuni Süleyman zamanından itibaren imar edilmişti. Elçiler çoğu defa burada avlanırdı.
Fenni, “Hasan Kalfa Köşkü” için şöyle diyor:
Hu çeker ruh-u Hasan Kalfa neva-yi meste,
Pişigahında okundukça hüseyni beste.

İşte dünkü Amavutköyü…
Arnavutköyü hakkında da Fenni’nin iki beyti vardır:
Takılır ardına al ile rakıb-i napak
Emebud kariyyesine gitmiş o şuh dellak.
Yareli bir güzellik aşkı ile dide-i ter
Emebud köyü akmdısı gibi durmaz akar.

Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde, Köyün deniz kenarına yakın yerinde 1000 kadar bağlı bahçeli evler bulunduğunu anlatır. Boğaziçi günümüze kadar çok değişiklikler geçirdi. Birçok köşk, konak ve yalı yıktırılarak yerine beton binalar yaptırıldı. Bir çoğu da ihmal veya yangın yüzünden yok olup gitti. Bir zamanlar Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy arasında ünlü yalılar vardı. Ortaköy’den Arnavutköy’e kadar uzanan yol pek dardı. Bu yolun deniz tarafındaki binaların bir kısmı istimlak edilerek yıktırıldı.

II. Mahmud döneminde düzenlenmiş bir Bostancıbaşı deflerinde Arnavutköy akıntısından Bebek’e kadar yan yana yalılar şu şekilde sıralanmaktadır:

Beyhan Sultan’ın Ma-ı Leziz çeşmesi ile sahil sarayı, Halil Paşazade Nuri Paşa. Yalısı, Arif Molla Yalısı, Biniş-i Hümayuna Mahsus Mehmed Paşa Kasrı, Hekimbaşı Necip Efendi-Haznedarbaşı Şakir Ağa Yallıları, beylik peksimet fırını, Sadrazam Selim Paşa Yalısı, Dürrizade Abdullah Molla,Müderris Mustafa Efendi, Yesarızade İzzet Efendi Yallıları vs.

Arnavutköy’ün çeşmeleri de, suyu da çok güzeldi. Bazı çeşmeler dağ sularıyla beslenirdi. Tepedeki Çorlulu arazisinde çok leziz bir menba suyu bulunuyor, bu su Çorlulu Ali Paşa Çeşmesi’ne veriliyordu. Köy’deki Virdnaz Kadın Çeşmesi’nin suyu Ayazma civarındaki bir menbadan gelmekteydi, yine Esma Sultan’ın dadısı olarak ün yapan Zeynep Hatun’un yaptırdığı çeşmenin suyu da Arnavutköy’deki “Sucu bahçesi ”nde bulunan membadan beslenmekteydi.

Arnavutköyü’nün suları, çeşmeleri, bağları, bahçeleri, köşkleri ve yalıları yerli ve yabancı yazarlara, ressamlara bitmez tükenmez ilham kaynağı oldu. B

oğaziçi’nin eşsiz güzelliklerini dile getiren Divan Şairleri pek çoktur.
XIX. yüzyılın başlarında İstanbul’a gelen Miss Pardoe Arnavutköyü hatıralarında şöyle anlatır.
“Biz, elçilerin çadırına vardığımız zaman, geçit törenine ait belirti olmadığı için, Arnavutköyü sırtlarında bir at gezintisi yaparak orada toplanan halkı seyretmekle vakit geçirmeye karar verdik. Bu gezi ne kadar hoş oldu! Türk hanımları, erken saatlerde evlerinden çıkmalarına vesile olan bu gibi fırsatı kaçırmazlar ve bütün gün, açık havadan faydalanırlar.
Dolmabahçe’den Arnavutköy sarayına kadar uzanan yol kenarlan, seyir cilerle dolmuştu. Bu saha üzerinde gölge verecek bir ağaç bulanlar, kilimlerini, seccadelerini yere sererek güneşten korunuyorlardı. Bu da insanın pek keyfine giden güzel bir etki yapıyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir