Arzuhalcilerin Tarihçesi

Arzuhalcilerin Tarihçesi Resmi devlet dairelerine, ya da özel kişilere başkaları yerine ve adına mektup veya dilekçe yazarak geçinen kişiler. Osmanlılar döneminde, eski İstanbul’da okur ve yazar sayısı çok azdı. Bu yüzden arzuhalcilerin sayısı çok, müşterisi bol ve yaptıkları iş önemliydi. Bunların her sınıf ve tabakadan, kadın erkek çok çeşitli müşterileri vardı. II. Sultan Ahmed devrinde arzuhalciler imtihan edildikleri gibi doğru ve ahlak sahibi olmalarına dikkat edilirdi. Bunların Arzuhalcibaşıları, kahyaları, çavuşları, teşkilatı vardı. Halkın devlete ait işlerde nerelere başvuracaklarını arzuhalciler bilirlerdi.

XVIII. yüzyıldan itibaren de arzuhalcilik ciddi ve sert; bir takım kurallara bağlandı. Arzuhalcilik yapmak isteyenler “Arzuhalcibaşı’na başvururdu. Arzuhalcibaşı ile çavuşlar emini ve katibinden oluşan bir kurul önünde imtihan verilir ve “izin tezkeresi” alınırdı. Arzuhalcilik yapacak kişinin yazısının güzel olması, kanunları ve şeriat kurallarım iyi bilmesi, çevresinde namuslu ve dürüst olarak tamnması gerekirdi. Bu nitelikleri olmayanların arzuhalcilik yapmalarına müsade edilmezdi.

Arzuhal özel kağıtlara yazılırdı. Kağıt, önce ortasından ve üst kısmından ikiye bükülür, bu çizgi üzerine Besmele-i Şerif yerine geçmek üzere bir işaret konulurdu. Kağıt sonra boylamasına ikiye, sonra dörde katlanır, en üst bölüme “elkab” denilen her makama, makam sahibinin rütbesine göre değişen ve yazılması mecburi olan deyimler yazılırdı.

Daha sonra yazı ve konuşma dilinden tamamen ayrı bir üslup olan “resmi kitabet” üslubuyla arzuhal kaleme alınırdı. Arzuhaller, “Maruz-ı çaker-i Kemineleridir ki” diye başlar, “Ol babda ve katibe-i ahval de emr-ü ferman hazret-i menlehü’l-emrindir” diye sona ererdi.

XVIII. yüzyıla kadar arzuhalciler daha çok resmi dairelerin önlerinde, yakınlarında, medrese ve cami avlularında, kahvehane ya da dükkan köşelerinde iş görürlerdi. Geçen yüzyılda ise Yeni Cami çevresinde, Sultanahmet Meydanında, Bayezid’da Veznecilerde Ayasofya Camii önünde açık havada çalışırlardı. Arzuhalciler, küçük hasır iskemlelerde oturur, önlerinde, üzerine kamış kalem, siyah mürekkep hokkası gibi yazı araçlarının durduğu, bir rahle bulunurdu.

Bazılarının hokkaları ve rıhdanlıkları çok güzeldi. Mini mini hokkalarının üstleri minelerle süslü idi. Hokkalarla rıhdanlıklar gene oya gibi işlenmiş olan ve uzunca bir tabakta dururdu. Uçları maktalanmış kalemlerle çukur bir tabağa doldurulmuş rıh, Çanakkale işi allı, kırmızı çiçekli mürekkep hokkası bu arzuhalcilerin demirbaş eşyalarındandı. Rahlenin yanında müşterilerin oturmaları için bir kaç da hasır iskemle koyarlardı. Bazılarının önünde de portakal, limon sandığından yapılmış bir masa taslağı, etrafında kısa bacaklı bir kaç sandalye bulunurdu.

Bazılarının da küçücük, eski bir deyimle sefertası gibi dükkancıkları vardı.
Arzuhalcilerin içinde mahkeme, tapu, vergi işlerinde, pul hesaplarında adeta uzmanlaşmış ve bu yönleriyle ün yapmış olanlar da vardı. Tanzimat devrinin ünlü arzuhalcisi Ali Efendi bunlardan biriydi.

Kanuna aykırı başvuruları kabul etmez, özel damgasını taşıyan kağıtlar kullanırdı. Onun yazdıkları resmi dairelerde hürmet görür, arzuhal sahibinin isteği kolaylıkla yerine getirilirdi. Tanzimat döneminden sonra herhangi bir sebeple devlet dairesindeki görevinden ayrılan memurlar genellikle arzuhalcilik yapmaya başladılar.

1908 Meşrutiyeti’nde, devlet dairelerindeki tensikatta açıkta kalanlar da aynı yola başvurdular. Asker mektubu ya da name yazan arzuhalcilerin klişeleşmiş formülleri vardı. Okuyup yazması olmayan aşıklar sevgililerine bu klişeleşmiş mektupları yazdırırlardı, “tende canım, gonca dehanım, ruh-i revanım, serv-i endamım, sevgili canım” gibi basma kalıp sözler her aşk mektubunda yer alırdı.

İhtiyar analar, beli bükülmüş babalar, Yemen illerinde, Arabistan’ın haşin ve yakıcı çöllerinde ömürlerini yıpratan, gençliklerinin en sıcak günlerini öldüren “ciğer parelerine gönderecekleri mektuplarım buradaki arzuhalcilere yazdırırlardı.
Harbiye erlerinin, yıllarca tezkere alamayan nizamiye askerlerinin “tezkere bırakmış” onbaşıların analarına babalarına yazdırdıkları mektuplar: “Evvela mahsus selam edip hatır-ı naziganelerimi sual ile mübarak ellerinizden busederim. Bizleri sual edecek olursanız vücudumuz Allaha şükür sıhhat ve afiyet üzere olup sizden başka bir düşüncemiz yoktur. Ol tarafta falana filana… çok çok selam eder, Ratır-ı şeriflerinizi sual eylerim. Bu mektubumuzu dinleyip de bize de selam yok mu diyenlerin cümlesine firade firade selam eylerim”’ diye uzar giderdi.

Arzuhalci müşterilerini dinler, sonra bu formüllerden birine uygun olarak arzuhali kaleme alırdı. Okuyup yazma bilmeyenler imza atmak yerine özel mühürlerini kullandıklarından hemen her arzuhalcinin yanında bir de mühürcü bulunurdu. Arzuhalciler, yerli ve yabancı yazarlara ilham kaynağı olacak kadar ilgi çekici kişilerdi. Allom ve Preçyozi, C. Bisco, Zonaro gibi ünlü ressamların fırçalarında ölümsüzleşen bu arzuhalcilerden Galata Kılıç ali Paşa avlusundaki birinden Mareşal Moltke Türkiye ve İstanbul hatıralarında şöyle söz etmektedir.: Camiin latif medhalinin avlusu, kemerli güzel dükkanlarla müzeyyendir.

Kemerlerden birisinin altında dizinde kağıt, elinde kamış kalem olduğu halde bir arzuhalci oturmuştur. Sade feraceleri örtülmüş, ayaklarında papuç, yüzleri gözlerine, kadar mestur kadınlar meramlarını arzuhalciye kemal-i tehalükle ve elleriyle bir çok işaretler yaparak anlatırlar. Arzuhalci sükunet-i dem ile davayı mutazammın istidayı veya atabe-i ulyaya istirham-nameyi veyahut vuk ‘u-ı irtihale dair bir mektup kağıdım kemal-i itina ile mühürleyerek felaketengiz bir haber için 20 para ücret alırdı. ”
Ercümend Ekrem Talu Arzuhalci adlı yazısında arzuhalcileri şöyle anlatmaktadır:
“Mahalle mektebini bitirmiş, bazen rüştiye tahsili de görmüş, herhalde el yazısı güzelce.. Kaideli. Buna mukabil imlası hak getire ama, kulaktan kapma bir kaç tertip, ibare bellemiş.
-Kaleminden kan damlar.. İnci döker.. Dokunaklı yazar! diyorlar.
O halde niçin bir baltaya sap olmamış da böyle sokakta arzuhalcilik ediyor? diye dilinizin ucuna bir sual gelir, değil mi? Ona da cevap vereyim. Devlet kapısı, iltimassız, arkasız girilmeyen bir yerdir. Sonra da adama bağlanan cuz’i bir aylık, senede ya üç, ya dört defa, o da cülus-ı Hümayun gibi. Ramazan, bayram gibi sayılı günlerde. İyisi mi? Arzuhalcilik şüphesiz daha karlı.
-Ne yazdın bakayım?
Diye merakla ve sabırsızlıkla soran ihtiyar nineye:
-Sen oğluma mektup yaz demedin mi? işte yazıyorum., der.
-Bana para yollasın, buralarda sürünüyorum, sersefil kaldım. Bunları da yaz emi?
-Peki valde hanım.
Lakin o gene bildiğini yazar… ”
1928’den sonra arzuhalcilerin sayısı azaldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir