Ayasofya Kilisesi,Tarihçesi,Mimari Özellikleri

Ayasofya Kilisesi Doğu Roma imparatorluğu devrinde İstanbul’da yapılan en ünlü bizans kilisesi.

Ayasofya Kilisesi Tarihçesi

Theophanes Nikephoros, gramerci Leon gibi VII. yy. dan sonra yasamış olan tarihçiler, imparatorluğun başkentini Byzantion’a getirerek şehri imar eden büyük Konstantinus devrinde yapıldığını (M.S. 326), daha önce yaşamış tarihçiler ise (başta Sokrates) kiliseyi imparatorun oğlu Konstantinus’un yaptırdığını ve 15 ekim 360 yılında Tanrı’ya adandığını yazarlar.

İlk yapı üzerinde kesin bilgi yoktur. Ancak duvarları taş, çatısı ahşap bir bazilika olduğu sanılmaktadır. Yeni kilise şehrin ve sarayın en büyük kilisesi olduğu için Megalo Ekklesia (Büyük kilise) diye anılmıştır.

Ancak daha sonraları, V yy.dan başlayarak Teslis’in ikinci elemanı Oğul’un niteliği olan «Hagia Sofia» (Kutsal bilgelik) adını aldı ve bütün bizans devri süresince bu adla anıldı. Türkler zamanında da Ayasofya’ya çevrildi.

Bu adın II. yy.da Roma’da Hıristiyanlık uğrunda ölen Sofia adındaki kadınla bir ilgisi yoktur. V. yy.ın başlarında dindeki taassubuyle ün yapmış İstanbul piskoposu ioannes Khrysostomos’un imparatoriçeye karşı hücumlarından kurtulmak için onu sürgüne gönderen Arcadius’a kızan halk ayaklanarak Ayasofya’yı yaktı (20 haziran 404). imparator Theodosius II, kilisenin yeniden yapımı işini mimar Roufinos’a verdi.

Ayasofya

Yine bazilika örneğine göre yapılar kilise M.S. 8 ekim 415’te halka açıldı. Bu kilisenin kalıntıları bugünkü Ayasofya Kilisesi’nin batı avlusunda 1935 yılında yapılan kazıda ortaya çıkarılmıştır.

Toprak yüzünden iki metre aşağıda bulunan kalıntılardan yapının eninin 60 m kadar olduğunu öğreniyoruz. Günümüzdeki Ayasofya’nın tehlikeye düşeceği düşünülerek kazı doğu yönünde uzatılmadığı için yapının boyu hakkında bir bilgi edinilemedi.

Batı yönünde beş basamaklı bir merdivenle çıkıldıktan sonra yapının bu yüzünü süsleyen 5,5 metre derinliğinde bir revaka varılıyor; revaktan üç kapı ile narteks’e (son cemaat yeri) geçiliyordu. Bunun gerisinde beş sahınlı esas yapı geliyordu. Kilisenin üç kapısı vardı, bunlardan biri imparator kapısı idi.

Kazılarda batı revakı ile onun gerisindeki narteksin duvarlarının bir kısmı ve Ayasofya Kilisesi’nin batısındaki sütun başlıkları bulunmuştur. Bu sütun başlıklarından ve üzeri süslü baştaban taşlarından olan diğer mimarî unsurlardan, orta kapının öbürlerinden daha yüksek alınlıklı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kilisenin çatısı ahşaptı.

Mimar Roufinos’un yaptığı Ayasofya Kilisesi’nin da ömrü oldukça kısa oldu. Monophysisçilere eziyet ediliyordu, onlar da Hippodrom’daki partilerle birleşerek Nika isyanı denilen ayaklanmayı yaptılar (13/14 ocak 532), şehri ateşe verdiler; bu arada Ayasofya kilisesi de yandı. Başkaldırma 18 ocakta kanlı bir şekilde bastırıldı. İmparator lustinianos Ayasofya’nın yeniden ve o güne kadar görülmemiş bir zenginlik ve büyüklükte yapılmasına karar verdi ve çalışmalara hemen başlanıldı. Yapının planının çizilmesi ve gerçekleştirilmesi işi büyük bir matematikçi olan Tralleis’li (Aydın), Anthemios ile Miletos’lu (Milet) Isidoros’a verildi, imparator kilisenin Kudüs’teki Süleyman tapınağından daha büyük ve daha süslü olmasını istiyordu.

Ayasofya

Yanan kilisenin alanı böylesine büyük bir yapı için yetersiz olduğundan yeni istimlâklar yapıldı ve işe hemen başlayabilmek için de yangın yerinin temizlenmesine gidilmeyerek alan düzeltildi. Bu yüzden yeni kilisenin zemini eskisinden 2,5 metre kadar yüksekte kalmıştır.

Justinianos yeni yapının yangın ve depremlere karşı dayanıklı olmasını istediğinden, kilisenin tonoz ve kubbelerle örtülmesine ve elden geldiğince az ahşap kullanılmasına karar verildi. Bundan ötürü filayakları ve hatıllar kesme taştan, sütunlar, başlıklar, kaplamalar, söğeler v.b. unsurlar beyaz veya renkli mermerden; yapının ana duvarları, kubbe, tonoz ve kemerleri tuğladan yapıldı.

Yapıda bin usta ve on bin amele çalıştırıldı. 23 şubat 532’de başlanan kilise 27 ocak 537’de büyük bir törenle halka açıldı. Yapıya yaklaşık olarak, bugünkü rayiç ile yetmiş beş milyon dolar harcandı. Dört atlı zafer arabasıyla törene gelen imparator büyük kubbenin altında kendinden geçerek, ona böylesine büyük bir kilise yaptırma fırsatını verdiğinden dolayı Tanrı’ya teşekkür etti ve gururla «Ey Süleyman, seni geçtim» diye bağırdı.

Yeni Ayasofya Kilisesi günümüzdekinden biraz değişikti; kubbesi daha basık ve dışarıdaki destek duvarları yoktu. Ancak daha lustinianos ölmeden, yapımından 22 yıl sonra bir yer sarsıntısı sonucunda büyük kubbenin doğu bölümü yıkıldı (22 mayıs 558).

Bu defa İmparator Ayasofya Kilisesi’nin mimarı isıdoros’un yeğeni genç Isidoros’a kubbenin onarılma görevini verdi. Genç isidoros yapıyı inceleyince kubbenin çok basık olduğu hükmüne vararak depremden kurtulan bölümlerini de yıktırdı ve yeni kubbeyi eskisinden 20 kadem (6,25 metre) daha yüksek yaptırdı ve kubbenin yatay kuvvetlerini karşılamak için yanlara destek duvarları ekledi.

Kilise ikinci defa büyük bir törenle açıldı (2 aralık 562). Ancak bu onarımla da yapı gerekli statik dayanıklılığa erişememişti. Basileios I devrinde bir yer sarsıntısı sonucu batı yarım kubbesi yıkılma tehlikesi geçirdi (9 şubat 869) ve onarıldı. Aynı yüzyılda Venedik docu Orso Patricieni’niri hediye ettiği çan, batıdaki destek duvarlarına eklenen kuleye kondu.

25 Ekim 986’da bir yer sarsıntısı sonucu kubbenin bir kısmı yıkıldı, bir duvar çatladı ve yapının durumu tehlikeye girdiğinden kilise kapatıldı. Onarımı Tiridodos adlı bir mimar yaptı ve Ayasofya 13 mayıs 994’te yeniden halka açıldı.

Dördüncü haçlı ordusuyle İstanbul’a giren batılı hıristiyanlar Ayasofya’yı sanki başka bir dinin tapınağı imiş gibi yağma edip yıktılar; askerler, imparator kapısının yanındaki altın yaldızlı gümüş levhaları, altın ve gümüş haçları, her türlü değerli eşyayı soyarken rahipler de dinî eşya yağmasına giriştiler (1204).

Bu yüzden Ayasofya’ya en büyük kötülüğü batılı hıristiyanlar yapmış oldu. Paleologlar şehri geri aldıkları zaman (1261) imparator Mihael VIII, kilisenin onarımını aynı zamanda rahip olan mimar Ruçhas’a verdi.

Batı yüzündeki destek duvarları bu sırada yapıldı. Kilisenin çevre duvarları, özellikle kubbenin yatay kuvvetlerinin etkisi altında dışarı doğru eğilen kuzey ve güney duvarları Andronikos II devrinde (1317) dışarıdan piramit biçimindeki destek duvarlarıyla güçlendirildi; ancak 31 yıl sonra kubbenin doğusunda bir parça yıkıldı ve halktan alınan yardımla onarılabildi (1354).

Ayasofya XV. yy.ın ilk yarısında bakımsız ve harap bir durumdaydı. Castilla kralının elçisi İstanbul’a geldiğinde (1402) yapıyı, kapıları düşmüş, yerlerde sürünür durumda gördü. 1453’te Türkler İstanbul’u aldıkları zaman Ayasofya’yı bu durumda buldular. Fatih ilk cuma namazını burada kıldı ve kilisenin camiye çevrilmesini emretti. Doğuya bakan abside Kâbe’ye bakan bir mihrap kondu. Batıdaki büyük kubbenin yanındaki kubbeciklerden biri delinerek buraya ahşap bir minare oturtuldu. Ayasofya’nın esas yapısına ve içini süsleyen insan figürlü mozaiklere dokunulmadı. Bunların badanayla örtülmesi daha sonra, Kanuni devrinde olmuştur. Gene Fatih devrinde tuğla minare denilen güney batıdaki minare yapıldı ve doğudaki ikinci dayanak duvarı eklenerek yapı onarıldı. Kuzeybatıdaki ince minare Bayezid II devrinde (1506), batıdaki kalın minare ise, Selim II devrinde Mimar Sinan tarafından eklendi ve çevrede yapıya âdeta yapışacak kadar yaklaşan evler yıktırıldı.

Mimar Sinan çökme tehlikesi gösteren Ayasofya’yı, Murad III devrinde imparator Andronikos’un yaptırdığı destekleri yeniden ördürerek ve yeni dayanak duvarları ekleyerek yıkılmaktan kurtardı. Helenistik devre ait mermer iki küp Bergama’dan getirtilerek gene bu devirde imparator kapısının sağına ve soluna kondu ve filayaklarının önündeki ince işçilikleriyle gözü çeken müezzin mahfilleri yaptırıldı. Mihrabın iki yanındaki iki büyük şamdanı Kanunî Süleyman Budin’den,getirdi. Bıçakçızade Mustafa Çelebinin yazdığı âyetler ve mermer minberle büyük kubbenin altında solda bulunan mermerden yapılmış vaiz kürsüsü Murad IV zamanında yaptırıldı. Sultan Ahmed III zamanında yıkılan sıralar onarıldı ve yapının içine, büyüklüğüne uygun sekiz köşeli büyük bir top kandil konuldu; ancak bu kandil 1847-1849 yıllarında yapılan tamir sırasında kaldırılarak yerine günümüzdeki top kandil takıldı.

Ayasofya

Yapının güney galerisinin gerisinde İznik çinileriyle süslü otuz bin kitaplık kütüphaneyi (1739-1742), XVIII. yüzyıl türk mimarlığının en güzel örneklerinden biri olan şadırvanı (1740) ve Muvakıthane ile Sıbyan okulunu (1742) Mahmud I yaptırdı; ancak bu okulun ilk kuruluşu Fatih devrinde oldu. Osmanlı imparatorluğu devrinde, Ayasofya’nın en büyük onarımlarından biri Abdülmecid zamanında yapıldı (1847-1849). İstanbul’daki Rus sefareti binasını yapmış olan isviçreli mimar Gaspar Fossati yönetiminde iki yıl süren çalışmalar sırasında kubbe, dibi çift demir çemberle çevrilerek sağlamlaştırıldı, kurşunları yenilendi, birinci kat galerisinde iğrilerek tehlikeli bir durum yaratan on üç sütun düzeltildi, sıvalar tazelendi, mozaikler açılarak bozuk yerleri onarıldı, içinde haç ve insan figürleri olanlar yeniden kapatıldı, geri kalanların üzeri açık bırakıldı; mihrap, mimber ve mahfiller tamir edildi. Ahmed III ve Mahmud I devirlerinde bazı değişmeler gören hünkâr mahfili de bu onarım sırasında günümüzdeki biçimini aldı.

Gene bu sırada Ayasofya’nın içindeki ikinci kat galeri hizasında duvarlara asılı olan 7,5 m çapındaki Çeharı yârı güzin levhalarını kazasker hattat Mustafa izzet Efendi yazdı; büyük kubbenin içini süsleyen âyet de gene aynı hattat tarafından yazıldı. Yapının dışı sıvandı ve günümüzdeki minareler onarıldı. Ayasofya’nın çevresini saran ahşap yapılar bir yangını önlemek amacıyla yıktırıldı. Ayasofya, İstanbul’daki yapıların büyük bir kısmını tehlikeye düşüren ve bir dakika süren deprem sırasında (10 mayıs 1894) büyük zarar gördü; bozulmuş mozaiklerin bir kısmı döküldü. Ancak bu zarar kısa bir süre içinde giderildi.

Ayasofya

Cumhuriyet devrinde Mühendis mektebi profesörlerinin de bulunduğu bir uzmanlar kurulunun 1926’da yaptığı altı aylık bir inceleme sonucunda, yapının kaya üzerine oturduğu, temellerinin sağlam olduğu anlaşıldı.

Güneydoğudaki ana ayak biraz zayıf görüldüğü için birinci kattaki bir geçit kapatıldı ve ayak demir kama ile perkitildi. Demir bir çember ile kubbesi sağlamlaştırıldı ve su sızmasını önleyecek bütün onarım yapıldı. Atatürk’ün isteği üzerine Bakanlar kurulunun bir kararıyle Ayasofya 24 ekim 1934’te müzeye çevrildi. Bu sırada müzeyi saran yapılar istimlâk edilerek yıktırıldı, çevresindeki dükkânlar onarıldı ve Ayasofya bütünüyle günümüzdeki biçimini aldı.

Ayasofya’nın Mimari Özellikleri

Kilisenin batı yönünde önce ortasında fıskiyeli bir havuzu bulunan 2/3 oranında, dikdörtgen biçiminde büyük bir avlusu vardı. Ancak, 1935’te yapılan kazılarda bununla ilgili bir kalıntı bulunamadı. Avlunun doğusundan üç kapı ile 1/9 oranında dar bir dikdörtgen olan dış nartekse geçilir. Çok sade olan bu bölümün üzeri manastır tonozlarıyla örtülmüş, duvarları ise badanayla boyanmıştır. Yapının esas eksenine göre enine yerleştirilmiş ve böylelikle avludaki enlilemesine etki bir kat daha artırılmıştır.

Zamanında bu dış narteksin yedi kapısı vardı. Sonradan bunların ikisi kapatıldı, ikisi ise salonlara açıldı. Kapıların kanatları da sonradan yapıldı. Buradan beş kapıyle 1/6,5 oranında ve gene enine yerleştirilmiş olan iç narteks’e geçilir.

İç narteks’in üzeri mozaiklerle süslü tonozlarla örtülüdür ve duvarları mermer levhalarla kaplanmıştır. Esas kiliseye açılan kapılarının dışında biri kuzeyinde, diğeri ise güneyinde iki ayrı kapısı daha vardır. Kuzeydeki kapıdan üst kattaki galeriye çıkılır.

Güneyindeki kapı ise günümüzde giriş kapısı olarak kullanılmaktadır. Iç narteksten dokuz kapıyla ana şahına geçilir. Güneydeki üç kapı halk için, ortadaki üç kapı imparator ve yanındakiler için, kuzeydeki üç kapı ise sığmak arayanlar için yapılmıştı. Kuzey ve güneydeki kapıların biçimi sadedir. Ortadaki üç kapıdan tam eksen üzerinde bulunan imparator kapısının çerçeveleri altın yaldızlı tunçtandır; üst pervazının üzerindeki bir madalyonda bir masa üzerinde açık bir kitap ve bir güvercin işlenmiştir.

İmparator kapısının iki yanındaki kapıların çerçeveleri ise yeşil mermerdendir. Kareye yakın dikdörtgen bir alana oturan asıl kilise kubbeli bazilika biçiminde yapılmıştır. Bir orta şahın ile iki yan şahından meydana gelmiştir. Orta şahmın eni 32,27 m, yan sahınlarınki ise 18-19 metre ve 18,70 metredir.

Orta şahının absidden imparator kapısına kadar uzunluğu 79,29 metredir; iç ve dış nartekslerin ölçüsü ve ara duvar kalınlıklarıyla birlikte 99,013 metreyi bulur. Bu geniş alanın ortasında 24,30 metre yükseklikte dört fil ayağına oturan ve çapı 33 m olan büyük bir kubbe vardır; çeşitli onarımlar gören kubbe biçimini değiştirerek tam yuvarlak olmaktan çıkmıştır (kuzey-güney yönünde 31,877 m doğu-batı yönünde 30,876 m, ortalama çap 31,36 m). Kubbenin yerden yüksekliği 55,60 m, kendi yüksekliği ise 13,80 m’dir; kubbenin tuğladan yapılmış 40 kaburgası vardır; bunlar 1,10 m genişliğinde kırk ayağa oturur; ayakların arasında kırk pencere vardır; bunlardan dördü kapalıdır.

Büyük filayaklarını birbirine bağlayan ve kubbeyi taşıyan dört büyük kemerin birleştikleri noktalarda (15,65 yükseklikte) üç köşeli birer bingi ile yuvarlak plandan kare plana geçilmiştir. Kubbenin doğurduğu yatay kuvvetler doğu ve batı yönlerinde birer yarım kubbe ve daha küçük kubbeciklerle, kuzey ve güney yönlerinde iki katlı galeriler ve büyük dayanaklar ile karşılanmıştır.

Burada kemer ve kubbelerin çeşitli yönlerde meydana getirdikleri yatay kuvvetlerin bir birleriyle karşılaştırılarak azaltılıp toprağa aktarıldığı görülmektedir. Doğuda bulunan küçük yarım kubbelerin ortasındaki yarım kubbe, absidin üzerini örter. Batıda orta yarım kubbe daha küçüktür ve iç narteksten esas kiliseye geçişi sağlayan üç orta kapının üzerini örter.

Yapı 107 adet sütun üzerine oturtulmuştur. Altta 40, üstte ise 67 sütun vardır. Orta şahını yan sahınlardan ayıran yeşil somaki mermerden yapılmış sekiz büyük sütun Ephesos’taki Artemis tapınağından getirtilmiştir.

Dört tanesi küçük yarım kubbeyi taşıyan vişne rengi sekiz porfir sütun ise eski bir Mısır tapınağından alınmış, önce Roma’ya götürülmüş, sonra Ayasofya’da kullanılmak için İstanbul’a getirtilmiştir.

Bu sütunlar gerek taşınma gerekse depremlerden zedelendiği için madenî çemberle perkitilmiştir. Yapının köşelerindeki dörtköşe kesitli sütunlar, üzerlerinde lustinianos ile karısı Theodora’nın monogramları işlenmiş bütün sütun başlıkları, sütun kaideleri ve yerlere kaplanmış olan mermer levhalar Marmara adasından (Prokonnesos) getirilen beyaz mermerden yapılmıştır.

Orta şahının duvarları, galeri katı hizasına kadar çeşitli taşlarla kaplıdır. Bunların arasında yeşil Tesalya mermerinden yapılmış şeritler, koyu vişne renkli ve Mısır’dan getirtilen porfirler, altın sarısı Libya, pembe damarlı Frigya, açık yeşil damarlı Karystos, fildişi renkli Kappadokia mermerleri meşhurdur.

Taşlar, levhalar halinde kaplanmış ve bazıları simetrik olarak konulmuş ve böylelikle bazı soyut biçimler elde edilmiştir. Kaplamalar üstte bir şerit ve bir çıkıntıyle biter. Zamanında mermer levhaları altın yaldızlı ve dişli çıtalar çevrelerdi. Ayasofya’nın duvarlarına büyük bir ustalıkla açılan pencereler hem yapının ağırlığını azaltır, hem de içeriye bol ışık verir. Yapı kendi ışığını kendi yaratır gibidir. Gerçekten içeri girenleri ilk etkileyen, ışık oyunlarıdır.

Dışarıyı gösteren bir pencere göze çarpmaz, bununla beraber dört bir yönden gelen ışık içeride bir renk cümbüşü yaratır; ancak günümüze eski bizans camlarından bir örnek ulaşamamıştır; zamanında bunların renkli mi yoksa beyaz mı olduklarını bilemiyoruz.

Mermer kaplamaların üst bölümleriyle bütün kemer, tonoz ve kubbelerin içi mozaiklerle süslenmiştir. Mozaiklerde kullanılan küçük parçacıklar ya renkli camlardan veya tabii renkli taşlardan yapılmıştır; altından yapılmış mozaik parçaları ise altın varakların üzerine ince cam yapıştırılarak yapıldığı için cam, altını dış etkilerden korumuş ve bozulmasını önlemiştir. Aynı teknikle yapılmış gümüş mozaikler de kullanılmıştır.

Ayasofya Kilisesi Efsaneleri

Folklor. 921 Yıl kilise, 481 yıl cami olarak kullanılmış bu büyük yapı üzerine benzerlerinde de olduğu gibi birçok efsane söylenmiştir. Bunların bir kısmı Hıristiyanlık devrinde, bir kısmı ise fetihten sonra doğmuştur. Hıristiyanlık devrinden kalan efsanelerin büyük bir kısmı Ayasofya Kilisesi’nin yapılışı üzerinedir.

lustinianos kiliseyi yaptırmağa karar verir, ancak hiç bir mimar isteğine uygun bir plan çizemez. Birgün imparator âyin sırasında elinden yere düşürdüğü kutsal ekmeği bir arının kapıp kaçırdığını görür. Ekmeği peteğin içinden bulup getirecek kişiye büyük bağışlarda bulunacağını ilân eder.

Biri kilise maketine benzeyen bir petek getirir; mihrap yerinde kutsal ekmek durmaktadır. İmparator bu peteğe benzeyen kiliseyi yaptırır. Başka bir efsaneye göre bir melek Ayasofya’nın planını imparatora rüyasında verir. Ayasofya Kilisesi’nin yapılışı sırasında meleklerin yardımını anlatan efsaneler vardır. Kubbenin yapılacağı sırada lustinianos’un parası tükenir. Beyazlar giymiş bir delikanlı katırlar yükü altını imparatora getirir.

İmparator bunu herkese anlatınca tılsım bozulur, bir melek olan beyazlı delikanlı kaybolur. Birgün işçiler ve ustalar iş yerinden ayrılırlar; bir melek ustalardan birinin oğlunu işçileri çağırmağa yollamak ister, çocuk yapıyı beklediğini söyleyerek gitmez, melek de «sen dönünceye kadar ben beklerim» der. İmparator çocuğu bir meleğin yolladığını anlayınca melek dünya durdukça kiliseye baksın diye çocuğa bol para vererek uzak bir ülkeye yollar.

Günahkâr bir kadın olan ve güzelliğinden başka birşey düşünmeyen imparatoriçe Theodora öldükten sonra vücudunu yılanların yiyeceğini düşünerek büyük korkular geçirirmiş. Bir rahip kurşun bir lahit içine konulan cesedinin kilisenin büyük kapısı üzerine gömülmesini sağlık verir. Theodora ölümünden sonra bu biçimde gömülür. Ancak iki yılan bu lahide birer delik açarak girer ve imparatoriçenin cesedini yer. Giriş kapısı üzerinde görülen delikler bu efsaneye bağlanır.
Terleyen direk efsanesi, yapının kuzeybatı köşesinde gözenekli bir taştan yapılmış olan sütunun kılcal borular olayından ötürü zemindeki suyu emmesi ve üzerinin devamlı olarak terlemesi yüzünden doğmuştur. Halk bu sütunu kutsal saymış, üzerine parmak dokuna dokuna bir delik açmıştır. Söylentiye göre kilise camiye çevrildiğinde Hızır gelerek parmağını bu deliğe sokmuş ve kiliseyi Kabe yönüne çevirmiştir. Bu sütuna «Ağlayan direk», «Uğurlu direk» de denir.
Evliya Çelebi’ye göre ortadaki büyük kapıyla kıble yönündeki kapı Nuh’un gemisinin kalıntılarından yapılmıştır. Gene Evliya Çelebi’ye göre Ayasofya Kilisesi’nin içinde hastalıktan kurtaran ve tabiatüstü yetenekleri olan yerler vardır: caminin kuyusundan su içen kimse kalp çarpıntısı illetinden kurtulur, altın topun altında gerektiği gibi dua eden kimsenin istekleri yerine gelir ve o insan bunaklık, unutkanlık derdinden kurtulur.
Gene bir söylentiye göre Kadir gecesi Hızır buraya gelirmiş. Doğudaki duvarın güneyindeki bir dolap kapağına para girecek kadar bir delik açılmıştır. Rivayete göre bu delikten para atılınca ses gelirse insanın dileği olurmuş. Fetihle ilgili efsaneler hem hıristiyan hem de İslâm kaynaklarından gelir.
Hıristiyan kaynaklarından gelen söylentilerin başında «açılmaz kapı» efsanesi vardır. Güneydeki ufak bir koridorun sonunda örülmüş bir kapı görünür. Söylentiye göre fetih günü patrik kalabalık bir halk kitlesiyle Ayasofya Kilisesin’de dua ediyormuş. Türk askerleri kiliseye girdikleri zaman patrik bu kapıdan kaybolmuş ve bu kapı bir daha açılmamış, her paskalyada da bu kapının önünde kırmızı yumurta kabukları bulunurmuş.
Türkler İstanbul’u aldıktan sonra güya Ayasofya’yı bir gemiyle götürmek istemişler, ancak gemi Marmara denizinde batmış. Bu yer belli imiş, hiç dalga tutmaz ve etrafına çok güzel kokular yayarmış.
Bir başka efsaneye göre de Kanunî devrinde bir gece Ayasofya’ya ibadet etmek için gelen dervişler caminin bütün ışıklarının yandığını görmüşler ve içeriden birtakım seslerin geldiğini duymuşlar. Padişaha giderek olayı anlatmışlar; padişah ve adamları geldiği zaman caminin dışında aynı olaylara şahit olmuşlar, ancak içeri girdikleri zaman karanlık ve boş olduğunu görmüşler. Söylentiye göre bu, ölülerin âyini imiş.
Ayasofya Kilisesi’nin bazı yerlerindeki izler de efsane konusu olmuştur. Yapının güneydoğusundaki büyük ayağın porfir sütunlara bakan yüzünde 6 m kadar yükseklikte ele benzeyen iz, söylentiye göre, fetih günü atıyla kiliseye giren Fatih veya Yâvedud Sultan cesetler üzerinde dolaşırken atı ürkmüş ve Fatih veya Yâvedud Sultan da kanlı eliyle kemere dayanırken öbür elindeki kılıcı duvara çalmış, atının nalı ise sütunun kaidesini zedelemiştir.
Yüksek yerdeki el izine benzeyen bu lekeye «pençe nişanı» denir. Kapanmaz kapı efsanesine gelince: islâm kaynaklarından çıkmış olan bu efsaneye göre İstanbul’un fethine katılanlardan biri kapıyı bir vuruşta toprağa gömmüş, kapı o günden sonra bir daha kapanmamış.
İmparator kapısında yapının ortasına kadar olan bölümün altında büyük bir sarnıç olduğu söylentisi de vardır. Ancak eski müze müdürlerinden Muzaffer Ramazanoğlunun yaptığı kazılarda yalnız bu bölümün kuzeydoğusunda ve güney batısına rastlayan yerlerde, içlerinde dokuz metre yüksekliğe yakın su bulunan iki büyük kuyu bulunmuştur.
Günümüzde giriş kapısının doğusundaki duvarda basit ve kötü bir işçilikle yapılmış bir mihrap vardır. Fatih Sultan Mehmed, 1 Haziran 1453 cuma günü camiye çevrilen Ayasofya’ya ilk namazı kılmak için geldiğinde bu mihrabın kullanıldığı söylenir.

Ayasofya Kilisesi Kütüphanesi

Sultan Mahmud I tarafından kuruldu (1742). Ayasofyanın içinde, iki büyük istinat duvarının arasındaki boşluktadır. Dikdörtgen şeklinde büyük bir okuma odası vardır. Bir duvarındaki sel-vili çini pano dikkati çeker. Mahmud I, 4 863, şeyhülislâm Saadeddin Efendi 113 yazma eser vakfetmiştir. Çok değerli tek nüshalar vardır.
Kitaplar 1968 haziranında Süleymaniye kütüphanesine nakledildi. Orada ayrı bir kolleksiyon olarak muhafaza edildi. Kütüphanede kayıtlı kitapların sayısı şöyledir: yazmalar 451 türkçe, 6 677 arapça, 1700 farsça; basmalar, 294 eski harfli türkçe, 25 arapça.

Ayasofya Müze Kütüphanesi

Ayasofya müzesine bağlıdır. Mevcut 630 kitabın çoğu sanat tarihi (özellikle bizans sanatı) ve arkeolojiyle ilgilidir. Ayrıca ansiklopediler, arkeoloji ve etnografya dergileri, çeşitli dünya müzelerinin yıllıkları, yayınları v.b. bulunur.

Ayasofya Tamir Madalyası

Altın, gümüş ve bakırdan yapılmıştır. Sultan Abdülmecid (1839-1861), Reşit Paşa’nın aracılığıyla, Ayasofya’nın esaslı bir şekilde onarılmasına karar verdi. Bu sıralarda Şeyhülislâm Mekkizade Mustafa Asım Efendi vârissiz öldü. Hâzineye geçirilen serveti paraya çevrilerek Ayasofya’nın onarımına tahsis edildi. Bu arada bir de madalya çıkartılarak tamire iştirak için para verenlere tahsis edildi. Tamir, mimar Gaspar Fossati’nin nezaretinde iki yıl sürdü.1849 yılında büyük bir merasimle yeniden ibadete açılarak selâmlık resmi yapıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir