Ayvansaray Tarihi

Ayvansaray Tarihi İstanbul Haliç’in güney kıyısında, Yedikule sahilinden başlayarak Topkapı ve Edirnekapı yönünden gelen sur ile Eminönü, Fener, Balat yönünü Haliç boyunca izleyen surun birleştiği yerde, sur içinde ve dışında yer alan eski bir İstanbul semtidir.

Semtin adı Farsça, “eyvan’ sözcüğüyle başlamaktadır. Eyvan, büyük kemerli yüksek bina anlamım taşımaktadır. Bizans imparatorlarının büyük ve görkemli Blakherna Sarayı bu yörede bulunduğundan bu semte Eyvansaray denilmiş, zamanla bu deyim Ayvansaray’a dönüşmüştür.

Balat’tan gelen Demirhisar Caddesinin devamı olan Ayvansaray Caddesi ile Eyüp yönüne giden Yavedud caddelerinin güneyinde, Edirnekapı ve çevre yolunun doğusunda bulunan engebeli alan, Karabaş, Atik Mustafa Paşa ve Abdülvedud mahallelerini içine alır. Balat’tan Eyüp yönüne doğru uzanan Demirhisar Caddesi, Kalafatçı Hüsnü Sokağı kavşağında biter.

Buradan sonra Ayvansaray Caddesi başlar. Caddesi sahil suru ile deniz arasında uzanır. Asfalt döşeli olan yol yaklaşık 7.5 metre genişliğinde olup dar kaldırımlıdır. İlerdeki Bayram Sokağı, gemi yapım kızaklarının bulunduğu yerdir.

Kalafat yeri olarak adlandırılan bu alan Balat Musevi Hastanesi’yle Ayvansaray vapur iskelesi arasında ufak bir koy ve yarımadayı oluşturan kıyı kesiminde yer almaktadır. Kalafat yerinde yaklaşık 300 tona kadar gemiler yapılmakta ve denize indirilmektedir. Ayvansaray İskele Sokağı’nda yeralan irili ufaklı tekne yapım atelyelerinde del 5 kadar her çeşit tekne yapılmaktadır. Eskiden beri Ayvansaray yapısı tekneler İstanbul’da ün kazanmıştır. Devlet memurlarının ileri gelenleri ve kentin zenginleri kayıklarını Ayvansaray’da yaptırmakla övünürlerdi.

Ayvansaray Caddesi’nin Eyüp’e doğru devamı olan Yavedud Caddesi’nde 9 numarada Yavedud Mescidi yer alır. Eskiden hemen camimin karşısında bulunan Abdülvedud Türbesi, yolun genişletilmesi ve çevre yolu girişinin açılması sebebiyle 20 metre kadar geriye alınmıştır.
Türbeden Ayvansaray yönüne doğru gidildiğinde, sağ köşede taş yapık harap bir çeşme yer almaktadır. Tarih yazısı 1123 Hicri yılım göstermektedir. Çeşmeden sonra sağda Kuyu Sokağı, solda Ayvansaray İskele Sokağı’na gelinir. Kuyu Sokağı’nın sol köşesinde susuz olan İskender Bey Çeşmesi görülür.

Yapılış tarihi H.975 yılıdır. Çeşmenin üstünde Korucu Mehmed Ağa’nın yaptırdığı mescid bulunmaktadır. Ayvansaray İskele Sokağı sonunda ufak ahşap ve eski bir bina olan vapur iskelesi yer alır.
Kuyu Sokağı’nın sonunda yol ikiye ayrılır. Tam karşıda Aya Blakherna Ayazma Kilisesi’nin demir kapısı ve yüksek, taştan örülmüş bahçe duvarı görünür. Ayazmanın kapısından içeri girildiğinde, üç metre kadar genişlikte asfalt düz bir yol, yolun her iki yönünde alçak taş duvarlarla sınırlanmış geniş ağaçlıklı büyük bir bahçe göze çarpar.

Yolun elli metre kadar ilerisinde Aya Blakherna Kilise ayazması ve müştemilat binaları yer alır. Ayazmanın suyu dar bir tünelden gelmektedir. Şifalı olduğu söylenen bu su, bina içindeki havuzu doldurmaktadır. Zamanın ünlü ve görkemli kiliselerinden biri olan Aya Blakherna Kilisesi yıkıldıktan sonra ayazması yerinde kalmıştır. Kilise şimdi pek boş kalmış olan bu büyük alanı dolduramamaktadır.

Ayazma kapısı karşıya alındığında sol taraftaki yol Mustafa Paşa Bostanı Sokağı, sağdaki yol Dervişzade Yokuşu’dur. Mustafa Paşa Bostanı Sokağı sahildeki Ayvansaray Caddesi’ne paralel olarak doğuya yönelir. Bu sokağın solunda, Çenber Sokağındaki Hazret-i Cabir Camii yer almaktadır.

Sokağın sağ tarafında bulunan dik ve geniş beton merdivenlerle Atik Mustafa Paşa Mahallesine ve Eğrikapı’ya çıkılır. Bu yol Blakherna Sarayı ile Blakherna Kilisesi’ni ve sahilde bulunan Ayazma iskelesini birbirine bağlamaktaydı. Oldukça dik olan bu merdivenli yolun orta yerinde Hançerli Hamamı yer alır.

Merdivenlerin bittiği hamamın önünden irili ufaklı parça taş döşeli çok dar bir yol yukarı doğru uzanır. Yolun bitiminde bir meydana varılır. Üç yol ağzı olan bu küçük meydan kavşakta sağda İvazefendi Camii yer alır. Güneye giden yol İğrikapiya, sağdaki Dervişzade Yokuşu sahile, Ayvansaray’a iner.

Cami, demir parmaklıklı duvarla sınırlandırılmış ağaçlıklı bir alanın or tasındadır. Atik Mustafa Mahallesi denilen bu yöre bütün Haliç’e hakim bir tepededir. Camii önünden sahile inen Dervişzade Yokuşu’nun başlangıç kısmı parke döşeli, yokuşun bitiminden sonra asfalt kaplıdır.
Merdivenli yolun altında bulunan Dama taşı Sokağı’nın sol tarafında girişi olan Marul Sokağı’nın sağ köşesinde Ebüzer Gaffari Dede’nin Türbesi yer almaktadır. Türbe ve küçük mezarlığı demirparmaklıkla çevrilmiştir.

Türbenin üstü ve etrafı açıktır. Hemen sağda, içerlek bir yerde kitabesiz, taş yapılı sade bir çeşme olan Ağaçlı çeşme bulunmaktadır. Çeşme terkos suyuna bağlıdır. Çeşmenin tam karşısında Esnaf Loncası Sokağı sahile paralel olarak doğu yönüne uzanır. Lonca denilen çingene mahallesi bu sokak çevresinde bulunmaktadır. Sulukule’den sonra Çingene toplumunun en kalabalık olduğu yöre burasıdır.

Sahilde Ayvansaray Caddesinde olduğu gibi bu sokakta da bir çarşı meydana getirilmiştir.
Ayvansaray’ın kıyı kesimi daha çok büyük ardiyeler, fabrikalar, değirmen ve gemi yapım tezgahlarıyla kaplıdır. Bu sebeble, genellikle dar gelirli yurttaşların hayatlarını sürdürdüğü bu yörede, İstanbul’un bir çok semtlerinde görülen çok katlı apartmanlar büyük mağazalar ve pahalı eğlence yerleri yoktur.

Hele Lonca Mahallesindeki çingene evleri çok basit ve küçük yapılardır. İstanbul’un fethinden sonra Haliç’in bu kıyısında Eminönü’nden Ayvansaray’a doğru kalabalık bir yerleşme devam etmektedir.

Ayvansaray tarihi yapılarıyla İstanbul’un en zengin semtlerinden biridir. Ayvansaray ve Eyüp tarafları konak ve yalılarla dolu idi Bütün konak ve yalılar çeşitli yangınlarda yok olup gitti.

Bizanslıların Atmeydanındaki büyük saraylarından sonra ikinci derecedeki sarayları Ayvansaray ve Balat sırtlarında bulunmaktaydı. Bugün ancak bu sarayların duvar enkazlarıyla temel izlerine rastlamaktayız. “Balat” Arap dilinde “saray” manasına geldiği ve Ayvansaray sözcüğünde saray kelimesi açıkça görüldüğü için Bizans saraylarının daha çok kentin bu semtinde toplanmış olduğunu kabul edebiliriz.

Bizanslıların yaşayış tarzlarına, dini inançlarına, gelenek ve göreneklerine göre çeşitli dönemlerde yaptırılmış olan bu saraylar, Türklerin milli karakterlerine ve zevklerine uymadığı için onları zamanın, özellikle zelzelelerin tahribatına terketmiş olduklarına hiç şüphe yoktur. Ayvansaray’ın sarayları arasında en önemlisi “İmparatorlar Sarayı” da denilen “Blakhema Sarayı” idi 1434 yılında çıkan bir yangında kül olan bu saray hakkında İspanyol gezgini Claviyo, “Timur Devrinde Semerkant’a Seyahat” adlı kitabında geniş yer vermektedir. İmparator Il.Vasilis’in XI. yüzyılın başında yıktırıp yeniden yaptırdığı ayazma binasının içi altın ve gümüş eşyalarla süslü idi.

Halen kutsal ayazma olarak ziyaret edilen bu yer, 1869 yılında Ortodoks Hıristiyanlarının Kürkçüler Cemiyeti tarafından yeniden inşa ettirilerek bugünkü durumuna getirilenidir. Blakherna mıntıkasında ayrıca aya nicolaos, Aya Saros ve Theotokos Kiliseleri bulunmaktaydı. 626’da Avarların müttefiki olan Solavonlar, Haliç’ten Blakherna mıntıkasına saldırarak buradaki kiliseleri yağma ettiler.

İmparator Heraklius, saldırıları gözönünde bulundurarak, Aya Demetrius Kilisesi ile sahil arasını kapamak için bir dil halinde uzanan surları yaptırdı. Bu surlar üzerinde 12 burç vardı. Burçlar dört köşeli idi. Deniz kenarında olanlar şevli (inişli, çıkışlı) olarak yapılmıştı. Surların yapıldığı zemin, Haliç’in doldurduğu kısma rastladığından yeter derecede oturmamıştı. Bu sebeble surlar nisbeten alçak yapılmıştı. Surlar, zemin hizasında genel olarak 2-3 metre kalınlıktaydı. Yukarı kısımları ise bir metre kadardı.

Ayvansaray’ın Bizanslılar zamanından günümüze kadar ayakta kalan en önemli yapılarından biri de Anemas zindanlarıdır. Ivaz Efendi Camii avlusunun yanında ve yan yanya toprak altında gömülü bulunan Anemas zindanları surlara bitişik durumdadır.

Ayvansaray’ın Atik Mustafa Paşa Mahallesi’nde bulunan ve bir Bizans kilisesi iken camiye çevrilen Atik Mustafa Paşa Camii içinde, Arap orduları İstanbul’u kuşattıkları sırada şehid düşen sahabeden Hazret-i Cabir bin Abdullahin mezarı vardır.

Osmanlılar, İstanbul’u fethettikleri zaman, sahabeler için başta Hz. Halid bin Velid olmak üzere kutsal makamlar ve türbeler yaptırmışlardır. Hz. Cabir bin Abdullah’ın cami içindeki mezarır da bu amaca yöneliktir. Ayrıca, her mahalleyi kuran ve orada bir cami yaptıran ve kendisine verilen bir kiliseyi camiye çevirmiş olan kimse ölünce camiin uygun bir yerine gömülerek, ruhaniyet yaratılmak istenmiştir.

Ayvansaray’daki Aya Tokli Manastarı, sonradan Toklu Dede adıyla müslümanlığa mal edilen mabedlerden biridir. Toklu İbrahim Dede kabrinin yanında Hz. Peygamber’in Halime’den olan sütkardeşleri Ebu Şeybetü’l-Hudri ile Hamdu’llahi’l-Ensari’nin kabirleri ve kutsal makamları vardır.

Kamus mütercimi Asım Efendi’nin belirttiğine göre, Arap ordularıyla İstanbul’un kuşatmasına katılan epeyce ashab-ı kiram bulunmuşsa da burada vefat edenlerin kabirleri Hazret-i Mihmandar Halid bin Eyyub el-Ensari’nin kabri gibi kesin olarak bilinmemektedir. Mesela, Ayvansaray kapısı dışında ashab-ı kiram dan Muhammedül Ensarı’ye, Beylik değirmeni civarında, Yavedud Mahallesi’nde yine sahabeden Ka’b’a ait kabirler vardır.

Bu gibi kabirlerin herbiri kutsal makamlardır. Tarihler, kuşatmalar sırasında, sahabelerin şehid düştükleri mevkileri genellikle Eğrikapı ve Ayvansaray olarak kaydetmektedirler. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi sırasında da Haliç surları yanında ve Ayvansaray civarında pek çok Türk askkeri şehit düşmüştür. Yalnız Lonca adını alan Ayvansaray’ın iç kısmında çoğunluğu çingeneler meydana getirmekteydi. Bugün de durum hemen hemen değişmemiş gibidir.
Lonca Çingeneleri
Ayvansaray, çengileriyle, sazendeleriyle ün salmıştır. Bunları Lonca yetiştirmektedir. Kemani Aşkı Efendi, Kemani Tahsin Efendi, Kemani Salih Efendi, Kemani Kani, Kemani Menduh Bey, Kemani İhsan Efendi, Klarnet İbrahim Efendi, Kanuni Ahmed, İsmail, Kemani Ali Tetik, Cünbüş Ali, Hanende İhsan, hep buradan yetişmişlerdir. Lonca çengileri, İstanbul’u yıllarca eğlendirmişler, mesire yerlerine ve kibar konaklarına zevk ve neş’e katmışlardır.

Çengiler, kolbaşları aracılığı ile tutulurlar evlenme ve sünnet düğünlerinde oynatılırlardı. Kır kahvelerinde ve mesirelerde avami keyif yolunda oynatılan çengi kız ve kadınlarına gelince, hepsi basma entarili, basma şalvarlı, başları yemenili, ayakları çıplak göçebe çingenelerdi.

Refik Ahmed Sevengil, “İstanbul Nasıl Eğleniyordu?”1 adlı eserinde! Ayvansaray’ın çengilerini şöyle anlatır:
“Özel eğlenceler düğünler düzenleyen kimseler,kadın toplantılarında çengiler bulundurmak istedikleri zaman keselerine göre Lonca kolbaşlarından en ünlüsünün veya bir diğerinin evine gidip, pazarlığa girişir, ücrette uyuşma olunca kolbaşı çengi heyetini alır düğün evine giderdi.

Kolbaşı kadın çengi ile yardımcısı çengi başlarına yaşmak, ayaklarına sarı çizme giyerler, ellerinde bir yelpaze bulundururlardı. Çengiler ince yaşmaklar tutunurlar, allı-morlu, sarılı rengarenk feraceler giyerlerdi.

Bir çengi kolunun sokaktan geçişi hayli eğlenceli olurdu. ” Ayvansaray çengilerinin yaşayışları ünlü romancılarımıza ve şairlerimize de ilham kaynağı olmuştur. Osman Cemal Kaygılı “Çingeneler ” adlı eserinde Lonca çingenelerini en ufak ayrıntılarına kadar anlatır. Tarihte, Ayvansaray ’ daki bir çingene düğününden söz edilir ki, İstanbul’u adeta ayağa kaldırmıştır:
Emsalsiz oyunları ve eşsiz güzelliği ile İstanbul’da dillere destan olan Köçek İsmail, şöhretinin en parlak devrinde evlenmek istedi ve İstanbul’da şöhretli güzel oğlanın şanına denk bir çingene kızı bulunamadı:
Edirne şehrine gitti pederi Gezdi hep andaki çingeneleri Kalbur üstünde kalan kıptiden Buldu bir duhter-i pakize beden
Edirne’de bulunan güzel bir çingene kızı, bir boz eşek üstünde ve kalabalık bir çingene alayı ile İstanbul’a getirildi. Köçek damad da gelini, İstanbul çingenelerinden kalabalık bir kafile ile sur dışından karşıladı, boz eşeğin yularını eliyle tutarak gelin kızı indirdi:
Kurulur çergileri sahrada Canib-i semt-i Davudaşa’da O civan aldı eliyle reseni Harden indirdi o nazik bedeni
İstanbul halkından binlerce meraklı, “Kişmir Şah”ın düğün alayını seyretmek için Davutpaşa sahrasına gitmişti. Ayrıca bir de nikah çadırı kurulmuştu. Nikahı da oba çingenelerinden “Orman Şeyhi” ve “Kıbtıler Müftüsü” denilen bir ihtiyar kıydı: Kurulur encümen-i akd-i nikah Çağırılır meclise pir-i seyyah Yani ol şübhe küsa-yi çingan Kıbtiyan Müftüsü Şeyhi Orman Sedre geçdi o kitabsız hace
Sırtında koç derisi ferrace

Oğlan kıza ağırlık olarak bir el değirmeni, bir tarak verdi ve nikahta şart koşuldu ki, İsmail karısını boşayacak olursa, güzel uzun saçlarını kestirecek ve o saç tellerinden bir kıl elek yaptırıp verecektir.

Fazıl Bey’in alayı da olsa da pek şirin Gelin tekrar boz eşeğe bindirildi, önde Lonca’dan gelmiş davulcular ve zurnacılardan bir mızıka takımı, düğün alayı şehre girdi, gelini Lonca’ya, Ayvansaray’a getirdi. Eğri Kapı’dan Ayvansaray’a kadar bütün sokaklar seyirci ile dolmuştu. Lonca’nın sokaklarında düğün sofraları kurulmuştu. İstanbul’un bütün seçkin akşamcıları, bütün meyhaneciler, bütün köçek oğlanlar ve çalgıcılar İsmail’in düğününe davetli idi. Enderunlu Fazıl Bey de aralarında:
Çekdi bir sofra-i şahane nizam Ta ki yaran didi israf haram!
Bir hay huy ile yenilip içildi Bir şevk ve şetaret içinde gece yarısı oldu.

Tam Köçek İsmail zifafa konulacak, kızın babası bir aksilik çıkardı:
Pederi geldi misal-i ejder Haneye girdi elinde hançer Özge feryad li figan eyleyerek Yüz yemin ile bunu söyleyerek:
Virmezem kızımı ben öldürürüm Yüzerim postunu da tuz doldururum!
Çingene geleneği, düğün danışıldı döğüş, muazzam bir çingene kavgası gösterisi ile sona erecekti. Bir tarafta Edirneliler, öbür tarafta Loncalılar, öylesine bir kavga yaptılar ki, gulgulesi gece yarısı gökyüzünü tuttu. Davetliler gülmekten kırılır, bayılıp katılırdı.
Nihayet:
Kodular bir odaya ol mihr-i mehi Sarılup yasemene servi sehi Açdı Tayindeki püşidesini Evvela öpdü iki didesini.
Fakat bu düğün Köçek İsmail’in güzelliği ve hünerli oyunları için bir dönüm noktası oldu. Edirneli gelin çok ateşli idi, Loncalı oğlan narin ve çelimsizdi:
Ma hasal soldu gül-i handanı Kalmadı cazibe-i hüsn-i anı Kalmadı raksa dahi imkanı…
Bugün artık, çengilerin o saltanatlı günleri yoktur.

Lonca’da vaktiyle bulunan meyhanelerden ve kahvehanelerden pek çoğu kapanmıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki, İstanbul’da özellikle XIX.yüz yılda en ünlü çengiler Lonca’dan yetişmiştir. Taşralı Türk kızlarından yüzyıllar boyunca tek bir çengi çıkmamıştır. Daha evvelki, çengi kiptiler, Rumeli’nden Bulgaristan’dan, Trakya’dan, Suriye’den de Şam’dan getirildi.
Ayvansaray Yangınları Bizans evleri tümüyle ahşaptı.

Fakat, İstanbul’un Bizanslılar devrinde kaç defa felaket gördüğünü pek bilmiyoruz. Eski tarihçiler arasında İstanbul yangınlarından ilk söz eden Naima olduğu için 1591 tarihinden önceki yangınlar hakkında bilgi edinmek de zordur. İstanbul’da yangın ve zelzelelerden en fazla zarar gören semtlerin başında, Ayvansaray, Balat, Cibali semtleri yer alır.
Bu bölgede bilinen önemli yangınlar şöyle sıralanabilir:
1633 tarihinde Cibali’de çıkan yangının bir kolu Aya Kapı’dan Ayvansaray’a kadar uzanmıştır.

1142 Muharrem’de Balat’ta çıkan yangın Ayvansaray’a kadar yayılmış, özellikle bu bölgedeki Aya Dimitriyos Kilisesini tümüyle kül etmiştir. ‘‘‘Fatih’inOğlu Bayezid ‘in Su Yolu Haritası Dolayısıyla 140 Sene Önceki İstanbul” adlı eserde bu yangından şöyle söz edilmektedir;
“1142 Muharrem iptida günü ki, Çarşamba idi. Saat 12 de Balat’ın Taşrasında manav mağazasından keskin bir poyraz hava ile bir harik-i azim ki harik-i kebire müşabih zuhur eyleyip beş-altı kol olup, def’i ber veçhile mümkün olmayıp, ukul-i beşeriyyeden hariç bir musibet olup, bir ucu Fener Kapı -sı’na varup ve bir ucu Ayvansaray Kapısı’na varup Tekfur Sarayı erbaasında yanarak..”
1755 yılı 7 Şaban gecesi yangına Sur içinde bulunan bir evden Pazar gecesi çıkan yangın sert poyraz rüzgarının tesiriyle çabucak genişledi Birkaç mahalleyi harab etti, bu yangın Hekimoğlu Ali Paşa’nın sadrazamlıktan düşmesine sebeb oldu.

22 Ekim 1861 (1278) yangım: Lonca denilen çingene mahallesinden çıkan bu yangında, 210 ev tamamen yandı.
31 Temmuz 1863 1280) yangını, Yine Lonca’da bir evden çıkan bu yangın aynı mahallede 79 evin yanmasına sebeb oldu.
19 Nisan 1878 (1296), yangını: Bu yangında yine Lonca mahallesinde 67 ev yandı.
3 Eylül 1958 ymangını Yavedud Caddesi’nde bulunan küspe ardiyesinde çıkan yangın sonucunda, ardiye tamamen, Yavedud Mescidinin çatısı, kağıt deposu ve kumaş boyahanesi kısmen yandı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir