Bab-ı Hümayun (saltanat kapısı)

Bab-ı Hümayun Topkapı Sarayı’nın Ayasofya ve III. Sultanahmed Çeşmesi’ne bakan birinci kapısıdır. Saltanat Kapısı da denilir. Kelime, Farsça, “yüksek”, “kutsal”, “uğurlu”, “mutluluk” anlamına gelen ve Pers mitolojisinde, gölgesi kimin üzerine düşürse onu yüceltip talihini açacağına inanılan “Cennet kuşu” olan “hüma” kelimesi ile “yun” ekinden ve “kapı” anlamına gelen “bab”kelimesinden türemiştir.

Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırıldı (1459). “Sur-i Sultani” diye anılan saray surunun üzerinde, şehre açılan en büyük, bir anıt görünümündeki tören kapısıdır.

Adı “kapı”olmakla birlikte bir geçit taki, iki yanında kubbeli iki koğuş, birer mahzen, iki yandan merdivenlerle çıkılan bir asma katta üç nöbetçi odası, iki ayakyolu ve gusul haneden oluşan bir yapılar bütünüdür. Giriş kısmı yapının tam ortasında değildir; yapının sağ yanı sol yanından daha uzundur.

İnşasında bir kale burcu olduğu gözönünde tutulduğundan kalın ve sağlam duvarlar kullanılmış, saray ile ilişkisi de unutulmayarak zarif yazılarla süslenmiştir. Binanın eskiden bir de üst katı vardı. Eski gravür ve fotoğraflardan anlaşıldığına göre bu katın Ayasofya Meydanı’na bakan iki sıra pencereleri mevcuttu.

Üst sırada altı pencere, alt sırada, en ortadaki çok büyük, yedi pencere bulunuyordu. Burasının Fatih Sultan Mehmed’in köşkü olduğunu öne sürenler de vardır. Üst kat 1867’de yandı. Bunun yerine teras inşa edildi ve bir de korkuluk eldendi. Yapı kesme küfeki taşındandır. iç duvarlar kesme taşlardan olup kemer ve kubbeler düzgün, usta bir işçiliğin ürünüdür. İç kapı ve hücre kemerleri tuğladan, merdivenler küfeki taşındandır.

Kapının kemer taşları da mermerdendir. Kapı ise döğme demirden mamüldür. Eski dönemde kapının süslemeleri verantik iki kum saatiyle stalaktikli başlıklardan, sövelerindeki püsküllü koltuklardan ve kitabelerden ibaretti. Kapının üzerindeki kemerin üstünde celi müsenna hatla yazılmış ve etrafı kırmızı bir şeritle çevrilmiş (Besmele) “inne’l-müttekine ficennati” ayet-i kerimesi yazılıdır. Yapılış kitabesi mermer üzerine celi sülüs ile dört satırdır. Arapça olan metnin Türkçesi şöyledir:

“Bu mübarek kaledir ki, Allah’ın teyid ve rızasıyla kuruldu. Ve erkan-ı emn ü amanıyla kuvvet buldu. İki kıt’a sultanı, iki cihanda Allah’ın gölgesi, su ve toprak kahramanı, Konstantiniye kalesi fatihi Sultan Mehmed Han’ın oğlu, Murad Han’ın oğlu Ebul-feth Sultan Mehmed Han’ın Allahu Teala saltanatını daim eylesin ve mevkiini kuzey yıldızlarının üstünde etsin. Sekiz yüz seksen üç senesi mübarek Ramazan ayında yapıldı.”

Kapının sağında elli santim çapındaki bir çember içine müsenna olarak: “Nasrün mine’ilahi ve fethün karib ve beşşiri’l-mü ‘minine ya Muhammedi” ayet-i çelilesi, solda da aynı biçimde ve yine müsenna olarak: “Ketebehu ez’-afü’l-abd Ali bin Müridü’s-sofi” yazılıdır. Diğer süsler ise Sultan Abdülaziz dönemine aittir.

Ve kayda değer sanat kıymetleri yoktur. Ön cephede kemer anahtar taşına Sultan II. Mahmud’un tuğrasının sonradan konulduğu anlaşılmaktadır. Sultan Abdülaziz döneminde yapılan yan hücrelerin sağ taraftakinde celi sülüsle “es-Sultanu zı’llullahi fi’l-arz” sol taraftakinde “Ya veliyhü ey i külli mazlum 1285” yazılıdır.

Diğer yazılar ise şunlardır: Kemer üstünde “Nasrün mine’llahi ve fethun karib ve beşşiri’l-mü-müne ya Muhammed, nemeka Abdül-fettah Sikkezen 1284” Sağ hücrede “La ilahe illallah el-Melikü’l-Hakkü’l -Mübin ”. Sol hücrede “Muhammed Resullullah Sadikü ‘l- Va’dil-Emin ’Med-halin iki yanındaki çeşmeler ise Sultan Abdülaziz tarafından yaptırıldı.

Bab-ı Hümayun’un ikinci katını teşkil eden bu kısma Yavuz Sultan Selim döneminde Mısır’dan getirilen hakkak kuyumcu ve nakkaş gibi zenaatkarlar yerleştirildi. Ancak, kısa süre sonra bunların gece gündüz saray kapısından girip çıkmaları hoş görülmeyerek başka yere nakledildiler. Ve Bab-ı Hümayun odaları “Defter-i Hakani Mahzeni” yapıldı; yüzyıllar boyunca da bu hizmet için kullanıldı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul’un işgali sırasında Bab-ı Hümayun’a bir Fransız Senagal müfrezesi yerleştirildi. Bunlar, 1924’te İstanbul’dan ayrılmadan önce kubbe ile müştemilatı yaktılar .

Bab-ı Hümayun, eski Osmanlı Saray Teşkilatı’nda orta kapı ile birlikte sarayın dış muhafız ocaklarından “Kapucular Ocağı” tarafından korunurdu. Ocakta sayıları 300’ü bulan Yeniçeri, “Saray-ı Hümayun Kapıcısı” adıyla görev yapardı. Bunlar gece ve gündüz burasını nöbetle beklerlerdi.

Ocağın amiri “Kapuağası Ağa” idi. Ayrıca Bostancıbaşı Ağa da Topkapı Sarayı’nın topyekin korunmasıyla görevli olduğundan, Bab-ı Hümayun’u da dikkatle gözetim altında bulundururdu.

Sabah ezanıyla açılan Bab-ı Hümayun, yatsıdan sonra kapanırdı. Gündüzleri, özellikle Kubbealtı’nda Divan-ı Hümayun toplandığı günler, her hafta Salı günleri, sarayda işi olanlar, sarayın gündelik işleriyle ilgili esnaf, zenaatkar, tüccar, sarayın dış ocaklarıyla Enderun-ı Hümayun’ daki yakınlarını görmeye gelenler, geliş sebebini ve kimi göreceğini bildirerek Bab-ı Hümayun’dan içeri girebilirlerdi. Sadece vezirler, ulema ve yabancı devlet elçileri buradan atla geçerek orta kapıya kadar gidebilirdi.

Devlet teşkilatında yer alan önemli subaylarla ilgili törenlerin başlangıç yeri bab-ı Hümayun’du. Burası ayrıca yüzyıllar boyu hafızalardan silinmeyecek birçok tarihi olaylara da sahne oldu.

Kapının yanlarındaki çeşmelerin önünde bulunan taş babaların üzerine İmparatorluğun uzak ülkelerindeki ayaklanmalara elebaşılık edenlerin kelleleri konularak teşhir edilirdi. Sarayda ya da İstanbul’un başka bir yerinde başları kesilen yüksek derecedeki devlet görevlileri (sadrazam, vezir vb.) için de aynı şekilde davranılırdı. Taşra’da kafası kesilen asilerin kıldan bal torbalarına konulan kelleleri İstanbul’a getirtilerek önce padişaha arz olunur ondan sonra kapı önündeki setlerin üstüne bırakılırdı. Bazen kesik baş, bir mızrak üzerine saplanarak teşhir edilirdi. Özellikle XVII. yüzyılın ilk yarısında Anadolu’daki Celali ayaklanmalarında İstanbul’a o kadar çok kesik kelle yollandı ki, bunlar Bab-ı Hümayun önünde bazen küçük tepecikler görünümünde birikti. Kesik kelleler, başlı ve başsız cesetler bu kapının önünde günlerce kalır, bunları kaldırmaya hiç kimse cesaret edemezdi.

Ancak gerekli emir çıktıktan sonra temizlik yapılabilirdi. Köprülü Mehmed Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Anadolu’da isyan etmiş olan Abaza Hasan Paşa ve taraftarları Halep’te pusuya düşürülerek topluca öldürüldü. Ayaklanmanın bu şekilde bastırılmasından sonraki günlerde Bab-ı Hümayun önünden her gün on beş yirmi kesik kelle eksik olmadı. Bu kellelere İstanbul’da idam edilenlerinkiler de dahildi.

Sonunda bir gün kapının önüne Abaza Hasan Paşa’nın ki ile birlikte tam beş yüz baş konuldu. Kellelerden bazıları yaftalarıyla birlikte mızrakların uçundaydı.

Mızrak başlarında şunların kelleleri vardı: Abaza Hasan Paşa, Sadrazam Tayyar Mehmed Paşa, Şam Valisi Ahmed Paşa, Ahmed Paşa’nın kardeşi Rakka Valisi Mustafa Paşa, eski Kaptan paşalardan Sarı Kenan Paşa, Deli Ferhad Paşa, Ferhad Paşa’nın oğlu Yahya Bey, Konya ayanından Türkmen Ağası Hasan Ağa, Hasan Ağa’nın dört oğlu, Abaza Hasan Paşa’nın kahyası Köse Ali Ağa, Kapıcılar Kethüdası Mahmud Ağa, Türkmen ağalarından Bekirzade, Ankara ayanından Ali Ağa, Mardin Voyvodası Siyavuş Ağa, Hamideli eşrafından Satılmış Ağa, Satılmış Ağa’nın kaynatası Vehab Efendi, Erzurumlu Balizade Nebi Ağa, Bektaşi Ömer Ağa, Tayyarzade Mustafa Paşa Kethüdası Osman Ağa, Şam eşrafından Reşid Çorbacı. Köseoğlu Hasan Ağa, Maraşlı Ösmanbeyzade, Konakçıbaşı Abaza Mustafa, Kilis ayanından Ali Ağa, Sis Sancak Beyi Bekir Bey… Bu otuz beş adet uçlarında kesik kelle bulunan mızrağı ve öbek öbek yığılmış öteki asilerin kellelerini İstanbul halkı günlerce dehşet içerisinde seyretti.
İstanbul’da Osmanlı İmparatorluğu dönemi boyunca baş gös teren ayaklanmalarda ilk hedef hep Bab-ı Hümayun idi.

Genç Osman’ı tahtından indiren ve Yedikule’de boğularak öldürülmesiyle sonuçlanan 1622 ayaklanmasında, IV. Murad’ın ilk saltanat yıllarında çıkan kanlı ayaklanmalarda, saray kendisini savunamadı ve ihtilalciler Bab-ı Hümayun’dan kolaylıkla içeriye girdiler. 1648’de Sultan İbrahim’e girişilen darbe harekatında, hükümdar direnmek istediyse de bunu başaramayarak tahtından ve hayatından oldu.

Bir çok önemli tarihi olaya sahne ve tanık olan Bab-ı Hümayun’un Divan Edebiyatı’nda ayrı bir yeri vardır.

1951 yılında eski görünüşünün kazandırılması için Bab-ı Hümayun restore edildi. Cephe taşları değiştirilerek üzerleri tamamen eski durumuna getirildi. Böylelikle cephe görüntüsü eski haline çok yaklaştırılmış oldu. Arka taraftaki kapatılmış olan hücreler açılarak önlerine birer korkuluk parmaklığı konuldu.

Odalardaki gereksiz bölmeler kaldırıldı. Üst kat gene taraça biçiminde bırakıldı. Oyma korkuluklar kaldırıldı, ancak sonradan konulan ve yapının bütünlüğüne ters düşen konsollara dokunulmadı.

Bab-ı Hümayun, günümüzde de Topkapı Sarayı Müzesi’nin ana giriş kapısıdır.
Ziya Erkins- Topkapı Sarayı, (İstanbul 1959), Halil Ethem- Topkapı Sarayı, (İstanbul 1931); M. Zeki Pakalın- Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, (İstanbul); Orhan Yüksel. Topkapı Sarayı, Hayat Tarih Mecmuası C.l, S.2 (İstanbul 1965); S.55-64

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir