Bağışıklık Sistemi

Bağışıklık Sistemi,Canlılar, vücutlarının gereksindiği maddeleri yedikleri besinlerden ve soludukları havadan elde ederler. Ancak yenen her lokmayla ve alınan her solukla vücuda, virüs ve bakteri gibi çeşitli zararlı organizmalar da girer, insan vücudunda, yararlı maddeleri zararlı olanlardan ayırt etmekte kullanılan özel bir sistem vardır.

Bağışıklık sistemi, yabancı maddeye saldırarak, ikinci bir karşılaşmada şiddetli ve hızlı bir tepkiye neden olacak biçimde saldırganın anısını belleğine kaydeder.

Bağışıklık, bireyin bazı hastalıkları geçirdikten sonra aynı hastalıklara yeniden tutulmaması olarak tanımlanabilir. Tıbbın bir dalı olan bağışıklıkbilim, bedenin yabancı maddelere ve anormal hücrelere karşı geliştirdiği tepkileri inceler.

Hastalıklardan korunma konusunda, ;XV. yy’da Çinlilerin çiçek hastalığına karşı korunma sağlamak için, hastalardaki çiçek yaralarının kurutulup toz haline getirilmiş kabuklarını burunlarına çektikleri bilinmektedir. Ancak, insan çiçek hastalığı döküntülerinin bu biçimde kullanılması, bazen koruyuculuk bir yana, hastalığa tutulmaya neden olabilir.

Sözcüğün modern anlamıyla bağışıklık tedavisi, yani bağışıklık tepkilerinden yararlanılarak tedavi yöntemi (immünoterapi de denir), Edward Jenner’in ve Louis Pasteur’ün aşılama çalışmalarından sonra ortaya çıkmıştır.

Edvvard Jenner, inek çiçeği hastalığına yakalananların ender olarak insan çiçeğine tutulduklarını gözlemlemiş ve 1796’da küçük bir erkek çocuğuna önce ılımlı dozda inek çiçeği mikrobu, daha sonra da insan çiçeği mikrobu vermiş, inek çiçeği virüsleriyle uyarılan bağışıklık sisteminin, insan çiçeğine karşı da bedeni savunduğunu belirlemiştir.

Louis Pasteur de 1879’da, uzun süre bekletilmiş tavuk kolerası kültürünün tavuklarda hastalık yapma gücünü önemli ölçüde yitirdiğini, bekletilmiş kültürle aşılanan tavukların, taze bakteri kültürüyle de hastalanmadıklarını bulmuştur.

Zayıflatılmış ya da ölü bakterilerden, o mikropların yol açtığı hastalığa karşı direnç kazandırması amacıyla hazırlanan ürüne “aşı”, bunun bedene verilmesineyse “aşılama” denir.

Aşılama kolera, difteri, kızamık, kabaH kulak, boğmaca, kuduz, tetanos, tifo, sarıhumma ve çocuk felci gibi hastalıklara karşı uygulanır.

Jenner ve Pasteur’ün bu öncü çalışmalarından sonra, Paul Ehrlich, beden sıvılarıyla ilgili bağışıklık kuramını öne sürmüş (kuram, bağışıklığı sağlayan ana etkenlerin, hücrelerin üreterek kana salgıladıkları kimyasal maddeler, yani antikorlar oldukları düşüncesine dayanıyordu), Elie Metchnikoffda hücresel bağışıklıkikuramını geliştirmiştir (bu kurama göre, bedenin artık ürünlerini temizlemekle görevli akyuvarlar olan fagositler, yabancı maddeleri arayıp bulurlar ve hastalık etkeni organizmaya karşı bedeni koruyan temel savunma sistemini oluştururlar). Günümüzde, her iki kuram da doğrulanmıştır.

Bağışıklık Sisteminin Görevleri

Bağışıklıkbilim araştırmalarının başlangıcında bağışıklık terimi, herşeyden önce, insanın bakteri, virüs, mantar ya da asalak etkenli hastalıklara yeniden yakalanmayacağı anlamına geliyordu. Oysa bağışıklık tepkisi her zaman yararlı sonuçlar vermez.

Bedene yabancı maddelerin girmesine gösterilen tepkinin kendisi de bazenciddi ranatsızitkiara. hatta anafilaksi şokuna ve ölüme yol açabilir.

Normal koşullar altında bağışıklık sistemi, yabancı organizmalara, onları yok edecek ya da hastalık etkeni sarplarını zararsız duruma getirecek olan antikorların ve özel hücrelerin üretimini uyarmak yoluyla tepki gösterir.

Ancak, bağışıklık sistemi bu görevi yaparken aşırı bir çalışmaya girebilir ve aşırıduyarlılık ya da alerji tepkileri gibi istenmeyen sonuçlar gelişebilir.

Öte yandan, bağışıklık sisteminin tepkisi, edinilmiş bağışıklık yetersizliğinde olduğu gibi, yeterli düzeye ulaşamazsa (bağışıklık yetmezliği), beden, tekrarlayan enfeksiyonlara karşı çok daha duyarlı bir hale gelir.

Bağışıklık sisteminin temel işlevi, normal beden hücrelerini koruma amacıyla yakından izlemeye almaktır. Kanserli hücreler, virüs bulaşmış hücreler ya da aynı türden bile olsa başka bir organizmadan gelen ve dış zarlarındaki protein işaretleri özdeş çift oluşturmayan bazı hücreler, bağışıklık sistemini onları yok etmek için harekete geçiren uyarı niteliği taşırlar.

Bazı durumlarda, henüz bilinemeyen nedenlerle, bağışıklık sistemi, normal hücreleri de anormalmiş gibi tanımlayıp, tıpkı sistemi uyaran zararlı hücrelere karşı yaptığı gibi, bu hücrelere karşı da antikorlar geliştirebilir.

Bunun sonucunda sistemik döküntülü lupus, ağır kas zayıflığı (miyasteni), şeker hastalığı, Graves hastalığı gibi bağışıklık bozukluğu hastalıkları (ya da özbağışıklık hastalıkları) ortaya çıkar.

Bağışıklık sistemi ayrıca, bedende sık sık görülen anormal hücreleri seçebilir ve yok edebilir. Bu değşinime uğramış ya da kanserli hücreler, kendiliklerinden oluşabildikleri gibi, bazı virüslerin ya da kimyasal maddelerin etkisiyle de ortaya çıkabilirler.

Düzgün işleyen bir bağışıklık sistemi, kanserli hücreleri, genellikle, “bağışıklık gözetimi” denilen bir işlemle tanır ve yok eder. Ancak bağışıklık gözetiminin işleyişindeki herhangi bir kusur, kanserin gelişmesiyle sonuçlanabilir.

Bağışıklık sisteminin iki genel tepkisi vardır. Birincisinde bağışıklık hücreleri, zararlı hücrelerin yok edilmesini hücreden hücreye etki yoluyla gerçekleştirirler.

İkincisinde, bazı bağışıklık hücreleri, zararlı bakterilere, mantarlara, bazı virüslere, hattâ toksinlere bağlanarak onları parçalayan iri protein moleküllerinin (antikorlar) üretilmesini sağlarlar.

Birçok durumda her iki işlem bir arada gerçekleşir. Makrofaj denilen, uyarılmış iri bağışıklık hücreleri, saldırgan maddenin bir bölümünde yerleşen antijenleri yer ve bir ölçüde sindirirler. Bu durum, timüsten çıktıkları için “T hücreleri” adı verilen hücreleri çeker ve uyarır.

T hücresi ve antijen birbirlerine bağlanırlar (çok çeşitli antijenlerin her birine karşılık gelen çok sayıda T hücresi vardır). T hücreleri yardımcı tiptenseler, kemik iliğinde oluşan ve alıcıları antijenle birleşebilen B hücrelerini çekerler.

Antijen birleşimi, bu antijene özgü B hücresini uyaracak makrofaj yardımcı T hücresi tarafından hazırlanır. B hücreleri çoğalarak klon oluştururlar. Bazı klon hücrelerinin plazma hücrelerine dönüşmelerinin ardından, klon antikor yapımını başlatır.

Bu arada klon hücrelerinin bir bölümü de, gelecekteki bir karşılaşmada savunmaya geçebilmek için, bu antijene karşı süresiz bir korunma sağlamak amacıyla bağışıklık belleğini oluştururlar. Bu denetim mekanizması bakterilere karşı olduğu gibi, virüslere, mantarlara, mayalara, asalaklara, bir hücrelilere karşı da antikorlar üretir.

Ayrıca öldürücü tipten T hücreleri de, virüs tarafından saldırıya uğramış beden hücresini tanıyabilir ve o hücreyi çoğalmadan önce öldürürler.

Böylece birçok kanser hücresi de anormal olarak tanınır ve benzer mekanizmalar aracılığıyla ortadan kaldırılır. Antikor üretimi gerektirmeyen bu doğrudan hücre etkisi, hücresel bağışıklık” diye adlandırılır.

Beden dokularında monositler (en iri akyuvarlar) biçiminde bulunan makrofajlar, akyuvarların yaklaşık % 3’ünü oluştururlar. Akyuvarların yaklaşık % 30-40’ı lenf hücrelerinden, 2/3’ü T hücrelerinden, 1/3’ü de B hücrelerinden oluşur.

T hücreleri, timüs bezinde ve lenf bezlerinde bulunurlar. B hücreleri lenf bezlerinin, boğaz bademciklerinin, yutak bademciklerinin dış bölümünü oluştururlar.

Bunlardan başka iki önemli lenfosit hücresi daha vardır: Bağışıklık sisteminin öteki hücrelerinin etkinliğini azaltan baskılayıcı T hücreleri; özgül antijene gereksinim duymayan doğal öldürücü hücreler.

Çeşitli hücreler, lenfokinler, interlökinler, sitokinler, monokinler gibi salgılarla, bir başka hücreyi çekerler ve uyarırlar. T hücreleri, aşılanmış hücreleri yabancı madde olarak tanımaktan da sorumludurlar.

Yardımcı T hücreleri, aşılanmış dokuya karşı antikor üretimini uyarırlar. Bu sırada öldürücü T hücreleri, aşılanmış hücreleri doğrudan yok etmeye başlarlar.

Antijenler Nedir

Antijen, organizmaya girdiğinde bağışıklık tepkisine (antikor dolaşımının başlaması) yol açan bir maddedir. Bu tür bağışıklık, “beden sıvılarıyla ilgili bağışıklık” (hümoral bağışıklık) diye adlandırılır.

Protein molekülleri, güçlü birer antijendirler. Bedene iğneyle verilmesinden birkaç gün sonra, bir antijen kendisiyle etkileşebilecek kadar önemli ölçüde antikor salgılanmasını sağlar.

Bir antijen ile özgül antikorunun etkileşmesi, antijenin tümünü değil, yalnızca yüzeyindeki küçük alanları kapsar; bu alanlar “antijenik determinantlar” diye adlandırılır. Protein moleküllerinde, her biri bir antikor tarafından tanınabilen çok sayıda antijenik determinant bulunur.

Antijenik determinantları bulunması nedeniyle birçok karbonhidrat da antijen özelliklidir; sözgelimi, alyuvarların yüzeyinde bulunan karbonhidratlar, kan grubu antijenlerini oluştururlar.

Antikorlar Nedir

Yabancı moleküllerin ya da hücrelerin yüzeyindeki antijenik determinantları tanımakla yükümlü moleküller “antikor” diye adlandırılır. Antikorlar, “immünoglobülin” (İg) adı verilen, gamma globülin molekülleriyle ilişkili bir grubun üyeleridirler.

Tipik bir immünoglobülin, ikişer çift biçiminde bağlanmış dört protein zincirinden oluşur. Çiftlerden biri çok küçüktür ve “hafif zincir” (L) diye adlandırılır.

Daha büyük çiftlereyse, “ağır zincir” (H) denir. Her zincir parçalardan oluşur; hafif zincirde iki, tipik bir ağır zincirde dört parça vardır. Zincirin bir parçasında, etkileştiği antijene göre değişen bir amin oasit bulunur.

Bu parçanın bulunduğu bölgeye, “değişken bölge” (V) denir. Öteki parçalar her immünoglobülin sınıfı için değişmezdirler ve “değişmez bölgeler” (C) diye adlandırılırlar.

Tek bir antijen molekülü, hem hafif hem de ağır zincirlerin V bölgesine bağlanır. İmmünoglobülinin bu bölümüne “Fab” (“ab” antikor anlamına gelir) bölgesi denir. İmmünoglobülinler, insan immünoglobülinlerinin ağır zincirlerindeki değişmez bölgelerin yapısal farklılıklarına göre beş sınıfta toplanırlar.

Söz konusu ağır zincir farklılıkları Yunanca’daki gamma, mu, alfa, delta ve epsilon harfleriyle gösterilir, içerdikleri immünoglobülinlere göre İgC, İgM, İgA, İgD ve İgE diye adlandırılırlar. Her sınıfın biyolojik ve yapısal özellikleri farklıdır; bu moleküller bedenin her yerine dağılmışlardır.

En bol bulunan immünoglobülin olan İgC, özellikle kan serumunda ve beden iç sıvılarında bulunur. Bedende çoğalan bakterilere, virüslere ve mantarlara karşı tepki üretir. İgG bu tür organizmalara karşı bedenin başlıca savunma hattıdır.

İnsanda etene geçebilen, dolayısıyla da bebeği bakteri ve virüs bulaşmalarından koruyan tek immünoglobülindir.

En iri immünoglobülin olanjİgM, İgG- benzeri birimlerden beş dizinin birbirine bağlanmasıyla oluşur. İgM’nin her H zincirinin C bölgesinde, fazladan bir parça bulunur. Bir İgG molekülünden altı kat daha büyüktür. İgM, kompleman protein moleküllerinin üstünde güçlü bir uyarıcı görevi yapar; uygun zamanda uyarıldığında, yabancı hücrenin yüzeyinde, ölümüne neden olan delikler açar. Kanda çoğalan bakterilerin yok edilmesinde önemli rol oynar.

İgA, solunum ve sindirim sistemleri yoluyla bedene giren hastalık etkeni organizmalara karşı bir engel işlevi görür. Bu sistemlerde yerleşmiş antikor oluşturan B hücreleri, çiftler halinde bağlandıkları tek moleküllü İgA’lar üretirler.

Solunum ve sindirim yollarının mukoza örtüsüne salgılanan İgA’lar, bakteriler ile virüslerin geçişlerini ve bedenin geri kalan bölümüne yayılmalarını önlerler.

İgE, alerji ve astım tepkilerini engeller. Solunum ve sindirim yollarına sıralanan mastositlerin (bir tür bağ dokusu hücresi) yüzeyine bağlanırlar. Mastositler, histamin, vb. moleküller içerirler.

Çiçektozu, kedi tüyü ya da köpek tüyü gibi parçacıklar İgE moleküllerinin yüzey-bağına bağlandıkları zaman, bunları serbest bırakırlar. Mastositlerden salınan moleküller, alerji ve astım tepkilerine yol açarlar.

İgD, ig sınıfının yakın dönemlerde bulunan üyesidir. B hücrelerinde yüzeye bağlı durumdadır ve İgM’yle birlikte, antijen alıcısı işlevi görür.

Bağışıklık sistemi’nin bedeni bakterilere ve virüslere karşı savunması, en basit ve yaygın anlamda, özgül bir antikorun, saldırgan hücrenin yüzeyindeki antijenik determinantla birleşmesi diye tanımlanabilir.

“Birikişine” (aglütinasyon) diye adlandırılan bu hücre kaynaşması, antikorlar tarafından gerçekleştirilir: Antikorlar bir hücrenin iki birleşme yerinden birine, başka bir hücrenin de öteki birleşme yerine bağlanırlar.

Bu kaynaşmış hücreler, bedenin “çöp toplayıcıları” diye nitelendirilebilecek makrofajlar tarafından yutulup sindirilirler.

Antikorlar, ayrıca “toksinler” adı verilen zehirli moleküllere bağlanabilirler; bu durumda da ortaya çıkan iri, çözünmez kümeler makrofajlar tarafından yutulur. Antikorlar, ayrıca başka virüslerin bitişme bölgelerini kaplayabilirler ve böylece hücrelere bulaşmalarını engellerler.

Presipitin (çökeltme) ve aglütinasyon (birikiştirme) tepkilerinden, laboratuvarda, kandaki ya da öteki beden sıvılarındaki enfeksiyonlu organizmaların antikorlarını tanımlamakta ve bunların örnek birimdeki miktarlarını belirlemekte yararlanılır.

Hücresel Bağışıklık Nedir

Birçok bağışıklık tepkisi, öncelikle ya da yalnızca hücre ortamında, hücrenin hedefiyle doğrudan ilişkiye girmesi ya da salgıladığı lenfokin molekülünün etkisi yoluyla gerçekleşir. Pek çok hücre türü, hücresel tepki geliştirebilir.

Makrofajlar ve nötrofiller (parçalı akyuvarlar), fagositoz işlemiyle parçacık biçimindeki maddeleri yutup sindirebildikleri içip, birçok yabancı organizmayı ve parçacıkları beden içinde yok edebilirler. Doğal öldürücü (NK) hücreler, bazı ur türleri için, özellikle ur gelişmesinin erken dönemlerinde, hücre zehirleyici madde niteliği taşırlar.

Ur hücrelerini öldürebilme yetenekleri, T hücrelerinin salgıladıkları gamma interferon ve interlö-kin-1 (İL-1) adlı iki lenfokinden kaynaklanır. Potansiyel kanser karşıtı madde olarak bu iki molekülle ilgili klinik deneyler sürdürülmektedir

Hücresel bağışıklığın içerdiği öteki hücre tipi, lenfokinle uyarılan öldürücü hücredir (LAK). İnsanda gelişen çeşitli urları öldürebilmeleri nedeniyle, bu hücrelerle ilgili çalışmalar da yoğun biçimde sürdürülmektedir.

LAK hücreleri, ur hücrelerini öldürmek için, T lenfositlerinin salgıladıkları interlökin-2 (İL-2) adlı lenfokin tarafından uyarılırlar.

Hücre zehirleyici özellikli T lenfositleri, aşılanmış doku hücrelerini, bulaşık hücrelerdeki virüs antijenlerini, bedene girmiş ve hücrelere bağlanmış kimyasal maddeler gibi maddeleri, özellikle hücre yüzeyindeki antijenlerle etkileşerek öldüren hücrelerdir.

Bir başka önemli lenfokin de, uyarılmış T hücrelerinin salgıladıkları aktarım (transfer) etmenidir. Normal lenfositlerin lenfokin açığa çıkarmalarına ya da bunları uyararak öteki hücreleri öldürmelerine neden olur.

Aktarım mekanizmasının iyice belirlenmesi sayesinde, bilim adamları, bazı insanlarda, kalıtımsal bir hücresel bağışıklık kusuru nedeniyle bazı bakterilere, virüslere ya da mantarlara (Candida) karşı antikor geliştirememe ye karşı tedavi yöntemleri bulmuşlardır.

Bağışıklık sistemi doğru çalışan bir kişideki lenfositlerin özel bir hastalık etkeni için ürettikleri aktarım etmeni, söz konusu hastalık etkenine karşı antikor üretemeyen kişinin bedenine verilir ve normal lenfositleri uyararak normal bağışıklığı geliştirir; beden, duyarlı olduğu bir organizmaya karşı hemen kendini savunmaya geçer.

Hücresel bağışıklık zehirli sarmaşık, zehirli sumak, zehirli meşe, vb. bitkilerin yapışkan özlerindeki ürüşiol gibi küçük moleküllere karşı tepki oluşturan deri iltihaplarında da rol oynar.

Bir vericiden alınan deri parçaları alıcıya “aşılandığında”, bir tepki görülmeyebilir. Ancak bazen, beden yabancı dokuyu reddeder: Birkaç gün içinde doku kızarır, kararır ve bedenden atılır.

Buna karşılık, deri, hastanın kendi bedeninin bir yerinden alınıp aşılandığında ya da tek yumurta ikizlerinin birinden öbürüne aktarım yapıldığında, ret olayı görülmez ve yara kusursuzca kapanır. Aşılanan dokunun reddi, bir bağışıklık tepkisidir.

Bir organ aktarımının başarısı, alıcının, aktarılan organa gösterdiği bağışıklık tepkisinin önlenmesine bağlıdır. “Bağışıklık baskılama” adı verilen yöntemde, alıcı hastaya, normal durumlarda ret olayına yol açan, ama burada bağışıklık tepkisini önlemeyi amaç alan ilaçlar verilir. Standart tedavi, siklosporin ile birlikte bazı başka ilaçların verilmesine dayanır.

Bu tedavide, siklosporin, interlökin-2 üretimini önlemek için T hücrelerinin uyarılmasını baskı altına alır; azotioprin, hücre büyümesini, T ve B hücrelerinin çoğalma gücünü azaltır; sentetik bir böbreküstü bezi hormonu olan prednizon, interlökin bireşimini engeller.

FK506 adlı ilaç, özellikle karaciğer aktarımlarında, siklosporinden (ciddi böbrek yıkımına yol açabilir) daha az zehirli ve daha ucuz olması bakımından, umut verici görünmektedir. 1990 yıllarının başında da FK506’nın daha güçlü bir yakın türevi olan Rapamisin geliştirilmiştir.

Genetik açıdan farklı dokuların aktarımındaki en büyük tehlike, aktarılan doku ya da organın alıcı tarafından reddidir. Bu durumun tersindeyse, aktarılan dokunun öldürücü T hücreleri, alıcıda harekete geçerek hücreleri öldürebilir. Aktarılan dokunun T hücreleri, yalnızca alıcının bağışıklık sisteminde bir yetmezlik varsa saldırıya geçebilir.

Bu durumda aktarılan dokunun öldürücü T hücreleri alıcının bütün dokularına saldırır; etkili bir tedavi uygulanmazsa, hasta, kalp ya da böbrekler gibi yaşamsal organlarının uğrayacağı yıkım yüzünden ölür.

Not: “Yardımcı T hücreleri” diye adlandırılan lenf hücreleri, bağışıklık sistemini oluştururlar ve AİDS gibi hastalıklar tarafından yok edilmeleri, bedeni ölümle sonuçlanacak enfeksiyonlara karşı savunmasız bırakır.

Kanser ve Bağışıklık Sistemi

Organ aktarımı kanserle yakından ilişkili olduğu için, araştırmacılar, alıcının bağışıklık sisteminin aktarılan dokunun hücrelerini kabul etmesi ve kanserli hücreleri yok etmesi üstünde çalışmaktadırlar.

Bağışıklık baskılayıcı yöntemlerin kullanılmasıyla birçok durumda, cerrahlar aktarılan dokunun reddini önleyebilmekte, ayrıca, kanser ve bağışıklık arasındaki yakın ilişkinin ipuçlarını da bulmaktadırlar.

Bağışıklık sisteminin zayıflığı ile kanserin oluşumu ya da ilerlemesi ve yayılması arasında bir bağlantı varsa, bağışıklık sistemini uyaran bir maddenin, kanseri yok edebileceği ya da en azından yayılmasını geciktireceği söylenebilir.

Sözgelimi, bu tür maddelerden BCG (verem etkeni basillerle akraba, canlı bir bakteridir), bağışıklık tedavisinde, çeşitli kanserlere yakalanmış hastaların bağışıklık tepkilerini artırmada başardı sonuçlar vermiştir.

Bu tür tedavilerin üstünlüğü, bazen öteki yöntemlerin günümüze kadar başaramadıktan ölçüde, kanserli hücreyi yok etmesi ve normal hücrelere zarar vermemesidir. Bununla birlikte, ur kitlesi, tanı sırasında yeterince büyümüş bulunursa, çoğunlukla cerrahi yöntemlerle çıkarılır.

Ayrıca bağışıklık tedavisinden önce ilaç tedavisiyle (kemoterapi), ışın tedavisiyle (radyoterapi) başarı sağlanabilir.

Deneylerin sürdürüldüğü öteki bağışıklık tedavi etmenlerinin başlıcaları gamma interferon, interlökin-1 ve -2, ur yıkıcı etmen (TNF) ve klon uyancı etmenlerdir (CSF). Potansiyel kanser karşıtı etmenler sayılan bütün bu lenfokinlerle ilgili klinik deneyler, yoğun biçimde sürdürülmektedir.

Monoklonal antikor, tek bir antijene tepki göstermek için hazırlamış bir antikordur. Bir lenf hücresi ile bir kanser hücresinin kaynaşması yoluyla hibridoma oluşturulmasına dayanan yöntemle, çok miktarda monoklonal antikor üretilebilir.

Hibridoma hücresinin, kanserli hücreleri sürekli bölme ve özgül bir antijene karşı lenfositler gibi antikor üretme yeteneği vardır. Bir kanser hücresinde alışılmamış bir antijen bulunduğunda, buna karşı monoklonal antikor üretimi kullanılabilir. Risin gibi bir kanser karşıtı ilaç ya da toksin, böyle bir antikora bağlandığında, bir bağışıklık toksini üretilmiş olur.

Bağışıklık toksinlerinin, hastaya verildiklerinde, kanserli hücreleri arayıp bulacakları ve öteki normal hücre ya da dokulara dokunmadan yalnızca kanserli hücreleri yok edecekleri umulmaktadır.

Bağışıklık Yetmezliği Hastalıkları

Bağışıklık sisteminin bir ya da birden çok bölümünün yetersizliği sonucunda ortaya çıkan hastalıklara topluca verilen ad.

Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, genel olarak iki öbekte toplanırlar: Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları; sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları. Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıklarına daha sık rastlanır.

Bağışıklık yetmezlikleriyle birlikte gelişen en önemli sorun, ılımlı düzeyden öldürücü düzeye kadar, sık sık tekrarlanan enfeksiyonlardır.

Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları.Birleşik ve şiddetli bağışıklık yetmezliği, ender görülen bir anormalliktir. Kemik iliği aktarımının geliştirilmesinden önce mutlaka ölümle sonuçlanan bu hastalıkta, bağışıklık sisteminin hem T hücreleri hem de B hücreleri görevlerini yapamazlar.

Hastalar yaşamlarının ilk yıllarında, virüsler ve mantarlar gibi “düşük-dereceli” hastalık etkenlerinin (T-hücreleri yetmezliği) ve streptokoklargibi “yüksek-dereceli” bakteri kökenli hastalık etkenlerinin (B-hücreleri yetmezliği) yol açtığı enfeksiyonlar yüzünden ciddi sorunlarla karşılaşırlar.

Bir başka bağışıklık yetmezliği ölan DiGeorge sendromu, timüsün gelişmesindeki yetmezlikten, buna bağlı olarak da bağışıklık sisteminin T hücrelerinin gelişmemeleri ve yeterli düzeyde çalışmamalarından kaynaklanır.

DiGeorge sendromu bulunan hastalar, virüs ve mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar. Brouton cinsiyete bağlı agammaglobülinemisi, yalnızca erkeklerde görülen ve B hücrelerinin yeterli biçimde çalışmamasıyla ortaya çıkan bir sorundur. Çözünür antikor (immünoglobülin) üretimindeki yetersizlikle yansır; hastalar sık sık bakteri kökenli hastalıklara yakalanırlar.

Fagosit hücrelerindeki doğuştan anormallikler, süreğen granülomatoz, hastalığı ve tekrarlayıcı enfeksiyonlara yol açar. Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıklarının sayısı çoktur; ama, ender rastlanırlar.

Sonradan Edinilen Bağışıklık Yetmezliği Hastalıkları

Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları, birincil (bağışıklık sisteminin zayıflığından kaynaklanır) ya “da ikincil (yani kanser gibi bir hastalıktan sonra) olabilirler.

En sık rastlanan birincil bağışıklık yetmezliği hastalığı İgA denilen immünoglobülindeki seçicilik yetmezliğidir; her 500 kişiden birinde rastlanır ve çoğunlukla bir akciğer enfeksiyonuyla birliktedir.

Bazı başka immünoglobülinler (özellikle İgA ve İgM immünoglobülinleri)de, bazı kişilerde hiç bulunmayabilir ya da çok düşük düzeyde bulunabilir; bu durum tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle ciddi klinik sorunlara yol açar.

Hastanede yatarak tedavi gören tüm hastaların % 5’inde, ikincil sonradan edinilme bağışıklık yetmezliği bulunduğu sanılmaktadır. Bu sorun genellikle, asıl nedeni oluşturan kanser ya da özbağışıklık (bağışıklık bozukluğu) hastalıklarıyla ilişkilidir.

Ayrıca, birçok hastada bağışıklık sistemi, eklem iltihaplarının tedavisinde kortizon türevlerinin kullanılması ve kanser tedavisinde kemoterapi (ilaç tedavisi) uygulanması gibi nedenlerle zayıflar.

1980 yıllarının başında ortaya çıkan, sonradan edinilen ikincil bir bağışıklık yetmezliği olan AİDS günümüzde son derece önemli bir soruna dönüşmüştür.

Bağışıklık yetmezliği hastalıklarını tedavi olanakları, bu hastalıkları teşhis olanaklarının gerisinde kalmıştır. Birkaç bağışıklık yetmezliği ile doğuştan T hücresi yetmezliği, kemik iliği aktarımıyla ya da bazı durumlarda dölüt karaciğeri ve timüsü aktarımıyla tedavi edilebilmektedir: Uygun verici bulunursa, birçok çocuk bu hastalıklara karşı tedavi edilebilir.

Antikor yetmezlikleri, özellikle İgG immünoglobüllini yetmezliği, hastaya belirli aralıklarlajinsanjgamma|globülinijverilerek tedavi edilebilir.

Bu yöntem, hastalığın nedeni olan hücresel noksanlığı gidermekte etkili olmaz; ama eksik hücre ürününü (antikoru) yerine koymaya yarar ve böylece tekrarlanan enfeksiyonları önler.

Tedavide, enfeksiyon etkeni mikroorganizmanın tanınması ve mikro organizmaya karşı etkili olabilecek antibiyotiklerin hızla uygulanması son derece önemlidir.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir