Balıklar

Balıklar,omurgalılar arasında hem tür sayısı bakımından (20000’den çok), hem de morfoloji, anatomi ve davranış çeşitliliği bakımından en önemli sınıf.Balıkların çoğunun bedeni, su içinde yüzmelerini çok kolaylaştıran iğ biçimindedir; bununla birlikte, türden türe büyük biçim farklılıkları gözlenir: Bazıları dilbalığı gibi yassı ve yuvarlak, bazıları denizatı gibi düşey ve köşeli bedenli olur.

Balıkların beden boyutlarında da çok büyük farklılıklarla karşılaşılır: Filipinler’de yaşayan cüce kayabalığıtürü Pandaka Pygmaea’run boyu 12 mm, ağırlığı 1,5 g’dır ve boyu 6 mm’ye ulaşınca cinsel olgunluğa erişir; buna karşılık, tropikal denizlerde yaşayan köpekbalıklarından Rhinocodon typus’un boyu 18 m, ağırlığı 20 ton dolayındadır. *

Eskiçağ insanlarının sürekli avladığı ilk hayvanlar arasında balıklar başta gelir. Günümüzde de Büyük Okya-nus’un güney kesimindeki adalarda ve Güney Amerika’da yaşayan oldukça ilkel bazı toplulukların beslenmesi, büyük ölçüde balığa dayanır; öte yandan, birçok sanayileşmiş ülkenin beslenme rejiminde de balığın yeri çok önemlidir. Fransız balıkçıların mezgitbalığı avlamak için Kanada’yı buldukları ve Norveç, İskoçya, Japonya kıyılarına ve ringabalığının kıyıya iyice sokulduğu başka ülkelere gittikleri söylenir.

Günümüzde balık, insan besini, hayvan besin maddesi ve yağ olarak tüketilmektedir. Ayrıca birçok ülkede balık avı çok zevkli bir spor sayılmakta ve çok yaygın biçimde iç turiam hareketi yaratarak, hem av bölgeleri için iktisadi bir kaynak oluşturmakta, hem de balıkçılık gereçleri sanayisinin gelişmesini sağlamaktadır.

Bununla birlikte, dünya nüfusunun artmasına paralel olarak, avlanan balık miktarının da artması ve sularda ortaya çıkan kirlenme, dünyadaki balık nüfusunu azaltmakta ve birçok türü soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Bu nedenle bütün dünyada zaman zaman avlanma yasaklarının konması ve bazı türlerin avlanmasının durdurulması, balık soyunun tükenmemesi için zorunlu görünmektedir.

Balıklar, 5 000 m yükseklikten (And dağlarında deniz düzeyinden 3 800 m yüksekte bulunan Titicaca gölü, vb.), Büyük Okyanus’un derinliği 10 000 m’yi bulan diplerine kadar dünyanın bütün sularında bulunurlar.

Bazı sazanbalığı türleri gibi balıklar, su sıcaklığının 45 °C’ı bulduğu sıcak bölgelerde yaşayabilirler; Antarktika bölgesinde bulunan Chaenocephalus cinsi üyeleri gibi bazı türlerj, su sıcaklığının ,0 °C’ın altına düştüğü yerlerde bile yaşamlarını sürdürebilirler.

107 kılıçbalığı türü (Türkiye’de bulunan türü Xiphias gladius), dünyanın tropikal ve yarıtropikal sularına yayılırken, bazı türlerin

Balıkların Anatomisi

Yaşayan balık türleri üç sınıfa ayrılır: Bofabalıklarını kapsayan çenesizler (Agnatha); köpekbalıklarını kapsayan kıkırdaklı balıklar (Chondrichtyes); geri kalan bütün yaşayan balık türlerini içeren kemikli balıklar (Osteichthyes). Bu üç öbekte balıkların iskeleti birbirinden çok farklıdır. Bofa balıklarında omurganın temeli, kıkırdak bir sırtipine dayanır.

Köpekbalıklarında ve vatozlarda sırtipi kıkırdak halkalarından (omurlar) oluşur; iskeletin geri kalan bölümü de kemikli değil kıkırdaklıdır; birçok balık çeşidinde kıkırdağın bir bölümü kireçleşmiştir ve kireç tuzlarının eklenmesi nedeniyle sertleşmiştir. Mersin balığı gibi ilkel kemikli balıklarda, sırtipi boyunca uzanan omurlar büyük ölçüde kıkırdaklıdır.

Birçok gelişmiş kemikli balıktaysa, kemikten oluşan omurlar omurgaya bağlanır ve bu balıklarda sırtipi bulunmaz.

Irmak bofa balığı gibi bazı balıklarda, her omura bağlanmış bir tek ya da bir çift ışın (ya da radius) vardır. Gelişmiş kemikli balıklarda, ışınlar, kaslararası kılçıklar gibi küçük olabilir ve bazı balıkların yenmesini güçleştirebilir.

Balıkların beden uzantıları iki çeşittir: Kanat ve yüzgeç. Kanat bedenin her iki yanında da bulunabilir ve çoğunlukla hayvanın kendini gizlemesine yardım eder. Yüzgeçler genellikle tek ve çift yüzgeçler olarak ikiye ayrılır.

Tek yüzgeçler, sayıları çok olsa bile (sözgelimi 3) bedenin her iki yanında ve bakışımlı olarak bulunmaz; sırtta, başla kuyruk arasında sıralanırlar. Tek yüzgeçler, bazı türlerde birbiriyle birleşirler: Buna “sırt yüzgeçleri” denir.

Çift yüzgeçler, bedenin sağ ve solunda bakışımlı olarak bulunurlar. Günümüzde yaşayan balıkların çoğunda iki çift “çift yüzgeç” vardır.

Bazı ender türlerdeyse hiç çift yüzgeç yoktur. Çift yüzgeçlerin ilki, genellikle, başın hemen gerisinde ve yanlara dönük durur: Bunlara “göğüs yüzgeçleri” denir. İkinci çift, türlere bağlı olarak, başın hemen altı ile anüs arasında herhangi bir yerde bulunur ve “karın yüzgeçleri” diye adlandırılır.

Balıkların çoğunda, karın yüzünde, anüs ile kuyruk arasında 1-2 yüzgeç daha vardır. Bunlara “anüs yüzgeçleri” denir. Bazı balık türlerinde, anüs yüzgeçlerinden ve sırt yüzgeçlerinden sonra, küçük, sağa sola kolayca dönebilen, tek ışınlı, yüzgeçlere rastlanır. “Yalancı yüzgeçler” adı verilen, eşit parçalı ya da yuvarlak kuyruk yüzgeçlerine “homoserk kuyruk yüzgeçleri”, omurlar hiçbir kıvrılma yapmadan kuyruk yüzgeci ucuna kadar uzananlara “difiserk yüzgeçler”, parçaları birbirinden farklı büyüklükte olanlaraysa “heteroserk yüzgeçler” denir.

Yüzgeçler, çoğunlukla ince bir zar ile bu zarın dik ve gergin durmasını sağlayan ışınlardan oluşur. Tek bir parçadan oluşan sert ve sivri ışınlar “diken ışın”, yumuşak olanlar “yumuşak ışın” diye adlandırılır.

Balıkların pulları renksizdir; bir balığın rengi, pulların altındaki yapıya sıkı sıkıya ya da büyük ölçüde bağlıdır. Bütün balıklar pullu değildir ya da pullar gözle görülemeyecek kadar küçük olabilir.

Ayrıca pullar bedenin yalnızca bir bölümünde ve birbirinin üstüne kiremit düzeninde binmiş (ya da mozaik döşenişi düzeninde sıralamış) olarak bulunabilir.

Balıkların pulları yapı bakımından dört çeşittir. Köpekbalıklarında ve vatoz balıklarında bulunan, “deri dişçiği” de denen plakoit pulların biçimi dişe benzer. Gerçekten de, biçimsel değişiklik geçiren ve irileşen pullar köpekbalıklarının dişlerini oluşturmuştur.

Plakoitpullar, daha içerde bulunan ve mineye benzeyen bir yapının, bir iç mine tabakasının, bir dişözü boşluğunun ve deri içine gömülmüş disk biçimindeki bir dip düzlüğünün dışta kalan tabakasını oluşturur.

İrice plakoit pullara “arma” ya da “bukle” adı verilir. Ne var ki plakoit pulların boyutları, kemikli balıkların pulları kadar büyümez: Yavru köpekbalığı büyüdükçe, yeni çıkan pullar bedenin büyüyen bölümlerini örter.

Fosil Coelcarıthiformes takımı üyelerinde bulunan kozmoit pullara, günümüzde akciğerlibalıklarda da rastlanır; ama biçimleri çok daha gelişmiştir ve tek bir tabaka oluşturur.

Coelcanthiformes takımı üyelerinin kozmoit pulları, dört tabakalı, kemikten pullardı. En dıştaki tabaka parlak ve minedendi; ikinci tabaka diş minesine benzeyen bir maddedendi; üçüncü tabaka süngersi kemikten, daha içteki dördüncü tabaka tıkız kemiktendi.

Mersin balıklarında bulunan ganoit pullar, eşkenar dörtgen biçimindedir ve tek bir kemik tabakasından oluşur. Leptoit pullarsa, daha gelişmiş kemikli balıklarda bulunur ve iki biçimi vardır: Sikloit pullar; ktenoit pullar.

Ktenoit pullar, bir ya da birkaç sıra halinde dizilmiş küçük dikenler taşır. Akciğerli balıkların tek tabakalı kozmoit pulları da, farklı gelişme göstermiş leptoit pullar olarak kabul edilebilir.

Not: Irmak hanisi (Perca fluviatilis) gelişmiş bir kemikli balıktır: Kemikli balıkların iskeleti kemiktendir; gerçek çeneleri ve kemikleşmiş solungaç yayları vardır.

Bazı az gelişmiş kemikli balıklarda hâlâ sırtipi bulunur. Irmak hanisi ışınlı yüzgeçli bir balıktır. Hem yumuşak ışınları, hem dikenleri vardır. Kuyruğu homoserktir.

Çenesizler sınıfından ırmak bofa balığının gerçek anlamda çenesi, kaburgaları ve çift yüzgeçleri yoktur. Kuyruğu difiserktir.

Mahmuzlu camgöz ya da katran balığı (Squalus acanthias) kıkırdaklı balıklar sınıfından yırtıcı bir balıktır. Gerçek çeneleri, 5 çift solungaç yayı, kıkırdaklı kaburgaları, heteroserk kuyruğu ve çift yüzgeçleri vardır.

Balıkarda Dolaşım Sistemi

Balıkların kanı, öbür omurgalılarda olduğu gibi, oksijen taşımaya yarar; kan, beslenmeyi ve boşaltımı sağlayan maddedir. Balıkların kan dolaşım sistemi tek çevrimlidir: Yürek-solungaçlar-beden-yürek ve yürek-beden-yürek.

Balıkların yüreği iki bölümlüdür: Bir üst boşluk (ya da odacık) ve bir alt karıncık (ikiyaşayışlıların yüreği üç bölümlüdür: iki odacık ve bir karıncık; sürüngenlerin yüreği üç ya da dört bölümlü, kuşların ve memelilerinki dört bölümlüdür [iki odacık ve iki karıncık]).

Bununla birlikte balıkların yüreğinde iki tane de ikincil odacık bulunur; bu dört bölüm de,tek bir yürek dış zarıyla çevrilidir.

Not: Tatlı su levreğinin iç ve dış organları. Balıkların bedeninin büyük bölümü pullarla kaplıdır. Bütün balıklarda yanda görülen türden yüzgeçler bulunmaz.

Kaslar, balık bedeni ağırlığının büyük bölümünü oluşturur. Yandaki çizimde, gaz alışverişinde, sindirimde görev alan organlar ile boşaltma ve dişi üreme organları da gösterilmiştir.

Balık pulları, genellikle, ev çatılarını örten kiremitlerin düzenine benzer biçimde balığın bedenini kaplar. Bir denizalasının sikloit pulu, bireyin büyüme çevrimini yansıtan eşmerkezli kemik izlerini sergilemektedir. Halkalarsa yıllık büyüme çevriminin belirtisidir.

Balıklarda Solunum Sistemi

Balıklar yaşayabilmek için, suyun içinde erimiş oksijeni alarak solunum aygıtına aktarmak zorundadırlar. Bu işlem solungaçta, akciğerler, özel odacıklar ya da deri (her zaman bol damarlı olduğundan bir solunum aygıtı gibi çalışır) aracılığıyla gerçekleşir. Oksijeni suyun içinden çekip almak daha güçtür ve havadan almaya oranla daha çok enerji gerektirir.

Su havadan bin kat daha yoğundur ve 20 °C’ta 50 kat daha akışkandır; ayrıca, aynı hacimdeki havada bulunan oksijen miktarının yalnızca % 3’ünü kapsar: Bu nedenle balıklarda, zorunlu olarak, sudan oksijen almak için çok daha etkili sistemler gelişmiştir.

Balıklar solungaçlarından geçen suyun içindeki oksijenin % 80’ini kullanabilirler; buna karşılık insan, ciğerlerinden geçen havanın içindeki oksijenin ancak % 25’inden yararlanabilir.

Solungaçlar birçok biçimde etkili olur: 1) Gaz değiş-tokuşundan gelen oksijen miktarı büyüktür ve birim zaman içinde kan dolaşımına giren oksijen miktarı da büyük olacaktır. Bir kemikli balığın solungacı, bir çift iplikçik dizisi taşıyan bir solungaç yayından oluşur.

Her iplikçik küçük bir kıvrım kapsar ve bu kıvrım sayesinde hem kendisinin, hem de solungaçların yüzeyini büyük miktarda artırır: (Sözgelimi solungaçların yüzeyi, beden yüzeyinden 10-60 kat büyük olabilir; 2) oksijenin kısa bir uzaklıktan gelmesi, kana giren oksijen miktarını artırır.

İplikçiklerin içine giren kan, böylece suyun çok yakınına ulaşır: Suyla arasında çok ince (1-3 mikron, hattâ bazen daha da ince) bir çeper vardır; 3) oksijenin iplikçiklerin içinde bir karşı dolaşım gerçekleştirmesi, oksijenle yüklü kanın suyla aynı yönde ilerleyerek iplikçiklere girmesine, oksijenini yitiren suyunsa ters yönde ilerleyerek dışarı atılmasına yol açar.

Ne var ki bu işlem yalnızca, sudaki oksijenin kana geçmesini sağlayacak biçimde gerçekleşir; kandaki oksijen asla suya geçmez; 4) solungaçlarda çok az ölü fizyolojik alan bulunur.

İplikçiklerin kıvrımları birbirine çok yakın olduğundan, içlerinden geçen su, gaz değiş-tokuşunda kullanılır; 5) su, sürekli olarak, solungaçlarda hep tek bir yönde ilerler (oysa memelilerde hava akciğerlere aynı yerden girer ve aynı yerden çıkar).

Suyun dışına çıkarılan balık ölür; çünkü solunum yüzeyi daralarak ve kuruyarak görev yapamaz hale gelir; böylece oksijen kanın içinde dağılamaz.

Buna karşılık birçok balıkta, havadaki oksijeni kullanabilme yöntemi gelişmiştir. Bu tür bir uyarlanma, balıklara, oksijeni az sularda yaşama olanağı verir; bu tür sularda ya da zaman zaman kuruyan sularda yaşayan ve söz konusu uyarlanmayı geçirmiş balıklar, su yüzüne çıkarak hava yutarlar.

Gene bazı balıklarsa, öbür balıkların yaklaşamadığı bataklıklarda yaşama olanağı bulurlar. Başka bir yöntem de, tıpkı tatlı su yılan balıklarının yaptığı gibi, nemli deri aracılığıyla solumaktır.

Birçok durumda, balıkların ağzının, boğazının ya da kafasının içinde özel odacıklar oluşur; içeri çekilen hava, bu odacıklarda, bol damarlı nemli bir dokuyla ilişkiye geçer. Bazı balıklar, yutulan havanın içindeki oksijeni, bağırsak içindeki çok ince deri aracılığıyla alabilirler.

Bazı balıklardaysa yüzme kesesi, atmosferdeki havayı soluyabilecek bir aygıta dönüşmüştür. Bazı türler için havayı solumak büyük önem kazanır ve bu türlerin üyeleri, havayı solumaları engellenirse, soluksuzluktan tıkanırlar.

Balıkların Vücut Sıcaklığı

Balıklar soğukkanlı hayvanlardır: Yani beden sıcaklıkları dış ortamın Sıcaklığına bağlı olarak değişir. Bununla birlikte, balıkların metabolizması, besinleri yakarak ve başka yöntemlerden yararlanarak ısı üretebilir; ne var ki bu ısının büyük bölümü solungaçlardan dışarı yayılır.

Solungaçlardan geçen kan hızla suya ısı verir. Bu nedenle balığın beden sıcaklığı, su sıcaklığının yalnızca 1 °C altındadır. Buna karşılık orkinozlar (ya da ton balıkları) ve bazı başka balıklar sıcakkanlı hayvanlardır.

Bu balıklar, ters yönde akan ve birbirleriyle ısı alışverişinde bulunan iki dolaşım ağında bir ısı dengesi geliştirmişlerdir; söz konusu sistem, girişte ve çıkışta kan damarlarının birleşmesine dayanır.

Böylece, solungaçlara giden bedendeki kanın ısısı, solungaçlardan gelen soğuk kana aktarılarak, hayvanın beden sıcaklığı su sıcaklığının 5-12 °C üstünde tutulur.

Sıcak sularda avlanan bu balıklardan birinin beden sıcaklığının 37,8 °C olduğu gözlenmiştir. Mavi yüzgeçli orkinozların beden sıcaklıkları daha da yüksek olduğundan, bu balıklar sıcakkanlı hayvanlar olarak kabul edilebilirler.

Bu sayede farklı sıcaklıklardaki sularda bile (su sıcaklığının 20 °C’ın üstünde olması koşuluyla balığın beden sıcaklığı en çok 5 °C fark eder), beden sıcaklıklarını aşağı yukarı sabit tutabilirler.

Sıcakkanlı bir bedene sahip olmanın sağladığı yararlardan biri, kas yeteneğinin çok etkili boyutlara ulaşabilmesidir.

Sözgelimi, beden sıcaklığının 10 °C artması, kaslardaki kasılmaların üç kat daha hızlı olmasını ve kasların yeniden eski haline gelme yeteneğinin de üç kat artmasını sağlar.

Kas gücünün fazla olması, avı kovalarken, düşmanlardan kaçarken daha hızlı yol alma, uzaklara yapılan göçleri daha kısa bir sürede yapma olanağı verir.

Not: Kemikli balıkların çoğunda oksijen ve karbondioksit solungaçlarda birbirinin yerini alır. Başın her iki yanında bulunan kemikli dört solungaç yayı , atardamarları kapsar; atardamarlar, V biçimindeki solungaç lifleri boyunca ilerler.

Her lif düz bir bölümden oluşur; söz konusu düz bölümün, kam oksijen bakımından zengin suyun bulunduğu yere taşıyan solungaçların yüzeyine yakın kesimi kıllarla kaplıdır.

Ağzın içine giren su (yeşil), liflerin altında, tek yönde ilerler. Liflerin içinde dolaşan kan ters yönde ilerleyerek oksijeni tükenen kanın (mavi) bol oksijenli suyla buluşmasını gerçekleştirir.

Ters yönde gelişen bu dolaşım, oksijenin soğurulmasını kolaylaştırır ve karbondioksit fazlasının suya aktarılmasını sağlar.

Balıkların Kan Dolaşımı 

Tatlı su balıklarının kanı, balığın içinde yaşadığı sudan çok daha tuzludur. Geçişme basıncı yani tuz yoğunluğundaki farklılığı ortadan kaldırarak kan ve suda eşit miktarda tuz bulunmasını sağlamaya çalışan güç- suyun özellikle solungaçlar, ağız boşluğu zarı ve barsak aracılığıyla balığın bedenine girmesini sağlar. Tatlı su balıkları, su fazlasını dışarı atmak için, bol miktarda yoğunluğu az sidik üretirler.

Sözgelimi ırmak bofa balıkları, her gün, toplam beden ağırlıklarının yaklaşık % 36’sı kadar sidik üretebilir; kemikli balıklarsa her gün, beden ağırlıklarının % 5-12’si kadar sidik üretirler.

Bu balıklar su yitirirken tuz da yitirirler ve aldıkları besinlerin içindeki tuz, bedendeki tuz dengesini sabit tutmaya yetmez; bu nedenle tatlı su balıkları, solungaçları aracılığıyla sudan tuz emme yeteneğini geliştirmişlerdir.

Deniz kemikli balıklarındaysa, tam tersine, balığın kanı deniz suyuna oranla daha az tuzludur; dolayısıyla deniz balıkları su yitirirler ve tuz soğururlar.

Bu işlemdeki su kaybını yerine koymak için, deniz balıkları deniz suyu içerler ve çok sınırlı miktarda sidik üretirler. Deniz suyu içmek, sonuçta, çeşitli biçimlerde dışarı atılan tuzun bedendeki yoğunluğunu artırır.

Kalsiyum, magnezyum ve sülfatlar dışkıyla dışarı atılır. Sodyum, potasyum, klor ve azot bileşikleri, tıpkı sidik gibi, solungaçlar aracılığıyla boşaltılır.

Myxiniformes takımı üyeleri (Türkiye sularında bulunan tek türü Akdeniz’de yaşayan Myxine glatinosa’dır) ve köpek balıkları, tuz dengesi sorununu başka biçimde çözmüşlerdir: Myxiniformes’lerin kanındaki toplam tuz yoğunluğu, aşağı yukarı deniz suyununkine eşittir; köpekbalıklarının solungaçları sidiği dışarı atmaz ve sidik kanda saklanır.

Kanda sidik ve başka tuzların bulunması, köpek balığının kanındaki tuz yoğunluğunu deniz suyu tuz yoğunluğunun biraz üstünde tutar.

Balıkarın Yüzmesi

Birçok balık, bedenin her iki yanında bulunan ve baştan kuyruğa kadar uzanan, “miyomer” adı verilen bir dizi kası almaşık olarak kasıp gevşeterek yüzer. Bu almaşık kasılma ve gevşemeler, bedeni önce bir yana, sonra öbür yana kıvırarak balığın bedeni boyunca ilerleyen bir dizi dalga yaratır.

Her dalganın arka bölümü bir eksen oluşturur ve balığı öne iter. Bu hareket tipi, tatlı su yılan balığında açık seçik görülebilir.

Başın iki yana hareketi sürtünmeyi artırır, böylece enerjinin bir bölümü etkisiz kalır ve hız düşer; balıkların çoğu, beden boyunca ilerleyen dalgaların daha küçük olmasını sağlayarak, daha sonra da kuyruk bölgesinde dalga boyunu artırarak, bu yılansı hareketlere değişiklik getirmişlerdir.

Kuyruğun hızla öne ve arkaya hareket etmesine olanak veren bu dalgalar, hayvanın ilerlemesini sağlar. Kuyruğu kullanarak daha basit bir suda ilerleme biçimiyse, sandık balığı gibi bedenleri esnek olmayan balıklarda görülür.

Bu balıklar önce bedenlerinin bir yanındaki bütün kasları, sonra öbür yanındaki bütün kasları almaşık olarak kasıp gevşeterek, kuyruğun yanlara doğru hareket etmesini sağlarlar.

Bazı yırtıcı kemikli balıklar daha hızlı yüzerler: Yüzme hızları, saniyede, beden boylarının 3-6 katını bulabilir ve çok kısa bir süre içinde hızları beden boylarının 9-13 katına ulaşabilir. Horozbinalar gibi bazı balıklar çok yavaş yüzerler: Horozbinaların hızı saatte 0,8 km’dir.

Alabalık (13 km/saat) gibi bazı balıklarsa daha büyük hızlara ulaşabilir ve bu hızı sürdürebilirler. Öte yandan, orkinozların saatte 50 km, kılıç balıklarının 97 km hıza ulaşabilecekleri tahmin edilmektedir.

Not:Carangidae ailesinden üstteki sarı kuyruk gibi deniz balıkları, su yitimini önlemek için deniz suyu içerler(yeşil ok).

Alaska’da yaşayan karabalık gibi bazı tatlısu balıkları, bol su yutarlar ve fazla suyu çok sulu bir dışkıyla dışarı atarlar.

Çizimdeki oklar, suyun yüzen bir balığa uyguladığı kuvveti belirtmektedir. Kuyruk yana hareket ettiğinde, su kuyruğa basınç yapar (verev ok).

Bu kuvvetin öne yönelik bileşeni balığı öne (yatay ok), yana yönelik bileşeniyse yana ilerlemek zorunda olan balığı yana (çizgi halindeki düşey ok) iter; kesikli dikey oksa balığın iki yanına uygulanan kuvvetin bileşkesidir.

Not: Orkirıozlar ve akrabaları, kuyruklarını iki yana güçlü biçimde sallayarak yüzerler ve yüzerken yalnızca kuyrukları kıvrılır.

Yüzme hareketinin bir başka biçimi de, yılan balıkları,da görülür: Yılan balıkları, bedenleri boyunca ilerleyen bir dizi dalga oluşturarak yüzerler.

Balıkların çoğuysa, tıpkı köpekbalığı gibi, bu iki yüzme biçimini birleştirirler: Yani hem küçük beden dalgalanmalarıyla hem de geniş kuyruk hareketleriyle yüzerler.

20 000’i aşkın balık türü üç büyük sınıfa ayrılır: Çenesizler, kıkırdaklı balıklar ve kemikli balıklar. Bu üç sınıfın başlıca örnekleri resimlerde görülmektedir. Her balığın altında, adı ve bilimsel adı belirtilmiştir.

Hafif ya da yüzer bir bedenin belli bir derinlikte durabilmesi için, çok küçük bir enerji gerekir; hafif bir bedenin belli bir hızla hareket edebilmesi için, ağır bedene oranla çok daha az bir enerjiye gereksinim duyması da doğaldır.

Bu gerçeklerin ışığında, birçok balık, suyunki ne oranla kendi beden ağırlığını ya da özgül ağırlığını azaltmak için çeşitli mekanizmalar geliştirmiştir. Toplam beden özgül ağırlığı suyunkine eşit olan bir balık, gerçekte ağırlıksızdır: Başka bir deyişle, bu balık ne batacak ne de yüzecektir.

Yağın özgül ağırlığı sudan daha düşük olduğuna göre, beden özgül ağırlığını düşürme yöntemlerinden biri de bedendeki yağ miktarını artırmaktır. Kuramsal olarak, bir balığın beden ağırlığının yaklaşık üçte biri yağdan oluşabilir ve böylece balık, deniz suyunda ağırlıksız hale gelir.

Derinlerde yaşayan bazı camgöz türleri bu özellikleri taşımaktadır ve karaciğerleri çok büyüktür (sudan çok hafif bir yağlı madde içerir).

Özgül ağırlığı düşürmenin bir başka yolu da beden içini gazla doldurmaktır. Birçok balıkta bu amaca yönelik olarak gazla dolu keselere rastlanır. Kese içindeki gazlar, havadaki gazlara benzer; ama gazların oranları birbirinden çok farklı olabilir.

Ayrıca, balığın denizde ya da tatlısuda yaşamasına bağlı olarak, bedeni içinde bulundurmak zorunda olduğu gaz hacmi değişir; çünkü tatlı suyun özgül ağırlığı deniz suyununkinden çok daha düşüktür; dolayısıyla tatlı suyun kaldırma gücü de deniz suyundan azdır.

Bu nedenle tatlısu balığı, dipten yukarılara çıkabilmek için çok daha büyük bir yüzme kesesine gereksinme duyar. Yapılan hesaplara göre yüzme kesesinin kapasitesi, tatlısu balığı için beden hacminin yaklaşık % 7’sine, deniz balığı için % 4-6’sına eşit olmalıdır.

Gerçek ölçülerdeyse,tatlısu balıklarının yüzme kesesi hacimleri % 7 ile 11, deniz balıklarının kiyse % 4 ile 6 arasında değişmektedir.

Yüzme keseleri değişmez miktarda gaz kapsasalardı, balıklar yalnızca belli bir derinlikte ağırlıksız olurlardı. Gerçekteyse, derine inildikçe basınç arttığından, kese içindeki gaz sıkışacak ve hacmi küçülerek balığın göreceli özgül ağırlığı artacaktır.

Balık, kendi özgül ağırlık artışını durdurabilmek ve bedeninin daha derinlere batmasını önlemek için, çok büyük bir güç harcamak zorunda kalacaktır.

Tersine, balık çok derinlerden yukarı doğru çıktığında basınç azalacağından, kesenin hacmi artacak ve balık çok hafifleyeceğinden, çok büyük bir güç harcamadıkça, belli bir düzeyde duramayacaktır (bir uç örnek verilirse, bazı derin deniz balıklarında gazın apansız ve aşırı genişlemesinin, yüzme kesesinin patlamasına bile yol açtığı görülür).

Yüzme kesesi içindeki gaz miktarı düzenlenebilir. Sözgelimi, sazan balığında yüzme kesesi bir boru aracılığıyla ağıza bağlanır; böylece, balık yüzeye doğru yükseldiğinde, gaz ağızdan ve solungaç yarıklarından dışarı çıkabilir; aynı biçimde, balık su yüzeyinde hava alarak yüzme kesesini gazla doldurabilir.

Bununla birlikte, balıkların çoğu, çok büyük derinliklere inmeden önce su yüzüne çıkarak hava yutmazlar ve gene balıkların çoğunda, yüzme kesesi ile dış çevre arasında bağlantı yoktur; bu balıklarda, yüzme kesesi içindeki gaz miktarını düzenleyici başka bir mekanizma vardır: Gerektiğinde yüzme kesesindeki gazı kan damarlarına ya da kan damarlarındaki kanı yüzme kesesine aktarmak.

Yüzme kesesinin şişmesi edilgin bir işlemdir ve yüzme kesesi içindeki gazların basıncı yüksek olduğunda, otomatik olarak gerçekleşir. Gerçekte, bu tür basınçlar, gazları kılcal damarların içine iter; kesenin içinde dolaşan kılcal damarlar da gazları boşaltır.

Bu kılcal damarlar, yüzme kesesi çeperleri boyunca dağılabilir ve kesenin gerisindeki bir bölmeye ya da kesenin ucunda bulunan ve keseden bir kasla ayrılan dar bir bölgeye ulaşırlar.

Yüzme kesesinin şişmesi, kesenin içinde bulunandan daha yüksek bir basıncı yenmek gerektiğinden, etkin ve dinamik bir işlemdir.

Kılcal damarlar gazları kesenin ya da daha yaygın olarak iki birimlik (gaz bezi ve ayarlanabilir ağsı tabaka) bir bütünün içine itebilir. Gaz bezi, yüzme kesesinin daha iç kesimdeki tabakasında ortaya çıkan bir değişikliğin sonucudur; ayarlanabilir ağsı tabaka, art arda, ama birbirine ters yönde sıralanan sık bir kılcal damar düğümüdür.

Yüzme kesesinden çıkan kan, kesenin; içindekine|oranla daha yüksek basınçlı, oksijen gibi bir gaz içerir. Yüzme kesesine gelen kan, basıncı solungaçların üstünden geçen suyun basıncından düşük oksijen içermek zorundadır. Böylece, çıkan kanın içindeki oksijen, giren kana yayılır.

Bu işlem, giren ve çıkan kılcal damarların birleştiği noktada, yani gaz bezinde toplanan oksijenin yoğunluğunun giderek artmasına ve basıncının giderek yükselmesine olanak verecek biçimde sürekli yinelenip durur. Gaz bezi, kan içindeki oksijen basıncını artırıcı etki yapan laktik asit salgılayarak bu işlemi kolaylaştırabilir.

Gaz bezi içindeki oksijenin basıncı, yüzme kesesi içindeki oksijenin basıncını aşınca, gaz bezi içindeki oksijen, yüzme kesesi içine geçer.

Yanal Çizgiler

Birçok balıkta ve iki yaşayışlıda bulunan yanal çizgi sistemi, su basıncındaki değişikliklere karşı duyarlıdır. Su basıncındaki değişiklikler, derinliğe ve akıntıların yol açtığı dalgalara yakın ya da uzak olmaya bağlı olarak ortaya çıkabilir.

Yanal çizgi sisteminin temel duyu birimi, bir duyu hücreleri yumağı olan nöromast ve jelatinsi bir zar içinde bulunan duyu kıllarını kapsayan kaide bölümüdür. Nöromastlar sürekli olarak sinir uyarıları gönderirler.

Basınç dalgaları nöromastların jelatinsi örtüsünü hareket ettirince, örtü içindeki kıllar kıvrılır ve kılların kıvrılma yönüne bağlı olarak, uyarıların sıklığı artar ya da eksilir.

Nöromastlar, yanal çizgi sistemi bünyesinde yer alan kanallar ya da yarıklar içinde küçük öbekler ya da diziler halinde bulunabilirler. Yanal çizgi sistemi, bedenin her iki yanında kafaya kadar uzanır ve kafada üç kola ayrılır: Kollardan ikisi buruna, biri alt çeneye doğru uzanır.

Yüzen bir balık, su içinde, başka balıkların yanal çizgi sisteminin algılayabileceği bir basınç dalgası yaratır. Ayrıca yüzen balık, kendi önünde, yay biçiminde bir dalga yayar ve bu dalganın yarattığı basınç, balığın iki yanı boyunca oluşan dalgaların basıncından yüksektir.

Bu farklılığı yanal çizgi sistemi algılar ve balık, bir nesneye (bir kaya, akvaryum duvarları, vb.) yaklaştığında, bedeni çevresindeki basınç dalgaları söz konusu nesneye çarparak yön değiştirir; yanal çizgi sistemi de hemen bu değişikliği algılayarak hayvanın gerekli hareketi yapmasını sağlar.

Ses dalgaları da bir tür basınç dalgası olduğuna göre, yanal çizgi sistemi, frekansı çok düşük (100 Hz ya da daha az) sesleri algılayabilir.

Basınca duyarlı sistemlerin ilgi çekici bir uyarlanması “Lorenzini ampulü” adı verilen köpekbalıklarına ve bazı kemikli balıklara özgü nöromast öbeğidir. Lorenzıni ampulü, bir elektrik algılayıcısı görevi yapar ve su içindeki elektrik alanlarını ya da elektrik yüklerindeki değişiklikleri algılar.

Hayvanların çoğu (insan bile), deniz suyu içinde bulunduklarında sürekli akım üreten bir elektrik alanı oluştururlar. Bunun nedeni, bedendeki sıvıların ve deniz suyunun elektrik potansiyeli ile bedenin çeşitli bölümlerinin potansiyeli arasındaki farklılıktır.

Ayrıca, kas hareketleri sonucu bir dalgalı akım alanı da oluşur. Bir darbe, hafif bir yaralanma bile bu elektrik alanını bozabilir. Kedi balığı (Scyliorhinus), Lorenzini ampulünden yararlanarak avını yakalar.

Not: Derin denizlerde yaşayan Astronesthes ‘lerin altta görülen çizimi yüzme kesesinin ve ayarlanabilir ağsı tabakanın yerini göstermektedir.

Yüzme kesesi (altta ayrıntılı biçimde gösterilmiştir), yüzme eylemini düzenler. Kılcal damarlar karşı akıntısı sistemiyle ayarlanabilir ağsı tabaka ve laktik asit salgılayan gaz bezi, yüzme kesesinin şişmesini sağlar.

Balıkların Üremesi

Balıkların büyük bölümü yumurtlarsa da, canlı yavrular yapan birçok balık da vardır. Canlı yavru yapan balıklar ovovivipar (yani yumurtalar dişinin bedeni içinde açılır) ya da vivipar (doğmamış yavrular, annenin dokuları aracılığıyla sağlanan besinlerle beslenirler) olabilir.

Bazı ovovivipar balıklarda, embriyo yumurta içinde (yani yumurta henüz yumurtalık kesesinde bulunduğu sırada) gelişir ve yumurtlama (yumurtanın dışarı bırakılması) ile doğum aynı anda gerçekleşir.

Başka tür ovoviviparlarda, yumurtalar koruyucu keseden yumurtalık boşluğunda çıkarlar ve gelişmelerini orada sürdürürler. Bazı vivipar balıklarda, ‘yumurtalık kesesi çeperi embriyoyla sıkı ilişki içindedir ve ona besin sağlar.

Vivipar köpek balıklarında, yumurta kanalının bir bölümü gelişerek döl yatağını oluşturur; döl yatağı içinde, yavrunun vitellüs kesesi, döl yatağı kesesine bağlıdır.

Yavrulayan balıklarda ve yumurta bırakan başka balıklarda, döllenme içerde gerçekleşir ve spermayı dişinin bedenine sokmak için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.

Köpekbalıklarında, erkeğin “miksopterigia” adı verilen ve değişiklik geçirmiş karın yüzgeci, dölleme organı görevi yapar; bazı Cyprinidae ailesi üyelerinin erkeklerindeyse “gonopot” denen anüs yüzgeci aynı görevi üstlenir.

Balıklarda en az üç çeşit üreme vardır: Heteroseksüel, erdişi ve döllenmesiz üremeler. En yaygın biçim olan heteroseksüel üremede, erkek ve dişi cinslikleri birbirinden ayrıdır.

Yumurta bırakmayan bazı balıklarda, dişi, spermayı 8-10 ay saklayabilir ve bunu yeni yumurtaların döllenmesinde kullanabilir. Bazı türlerdeyse, dişi, erkek spermalarını da taşıyabilir.

Erdişi üremede, balık hem erkek, hem dişidir; dolayısıyla da hem yumurta, hem sperma üretir (ya aynı anda ya da farklı zamanlarda) ve başka erdişi balıklarla çiftleşir.

Erdişi bir balıkta dış döllenme, balığın yumurtayı ve spermayı aynı anda üretmesiyle sağlanır. Bazı balıklarsa, kendi kendine iç dölleme gerçekleştirebilir.

Başka bazı balıklarsa farklı bir erdişilik evresinden geçerler: Belli bir cinsiyeti olan yavrular, erginlik döneminde cinsiyet değiştirirler.

Döllenmesiz üremede, döllenmemiş yumurtalar gelişerek embriyoyu oluşturur. Döllenmesiz üreyen en azından bir balık türü bilinmektedir: Amazon ırmağında yaşayan Poecilia formosa.

Ne var ki, yumurtanın döllenmeden gelişebildiği bu türde, yumurtanın gelişme sürecini başlatabilmek için, dişinin bir erkekle çiftleşmesi gerekmektedir.

Erkek ve dişilerin yumurtalara ve yavrulara bakması konusunda çok farklı uygulamalarla karşılaşılmaktadır. Atlas okyanusunda yaşayan ringa balıklarının erkekleri ve dişileri, büyük sürüler oluştururlar ve dişiler yumurtalarını, erkekler spermalarını suya bırakırlar.

Başka balıklarsa yuva yapar, yumurtalarına ve yumurtadan yeni çıkan yavrularına bakarlar.

Bazı türler, yumurtalarını yanlarında taşımak için bazı yöntemler geliştirmişlerdir: Bunların bazıları yumurtalarını ağızlarında, bazıları solungaç boşluklarında, bazıları da bedenlerindeki özel keselerde taşırlar.

Not: Bir tekir balığının yanal çizgi (kırmızı) sistemi kafanın ve bedenin her iki yanında yer alır. Yanal çizgi sistemi, deri altında bulunan ve küçük bir delikle dışarı açılan sıvı dolu kanallardan oluşur. Kanalların  içinde duyu hücreleri, kıllar, sinirlerle beyne uyarılar gönderen jelatinsi örtü bulunur.

Sudaki basınç dalgaları duyu hücrelerini uyararak balığın başka balıkları ve nesneleri algılamasını sağlar. Bedeninin değişik yerlerine gelen basınç dalgalarını karşılaştıran balık, nesnelerin yerini saptayabilir.

Hareket eden bir balık, başka balıkların beden hareketlerinin yol açtığı basınç dalgalarına benzer dalgalar oluşturur.

Balıkların çoğu dışarda döllenen yumurtalar bırakırken, bazı kemikli balıklar canlı yavrular yaparlar. Tipik bir yumurta bırakan balık olan hani balığının dişisinin yumurtalığında birçok küçük yumurta oluşur.

Yumurtlama kanalından ve üreme deliğinden geçen yumurtalar suya bırakılır. Erkeğin erbezlerinde üreyen sperma, boşaltma kanallarından ve üreme deliğinden geçerek suya bırakılır ve suyun içinde döllenme gerçekleşir.

Balıklarda Evrim

İlk balıklar ve daha sonra ortaya çıkan ilk omurgalılar Ostracoderma öbeğini oluşturdular. Günümüzden yaklaşık 510 milyon yıl önce Kambriyen (Cambria) döneminde ortaya çıkan Ostracoderma’lar, yaklaşık 350 milyon yıl önce Devonyen döneminin sonlarında ortadan kalktılar. Ostracoderma’lar çeneleri yoktu ve daha çok tatlı sularda yaşıyorlardı.

Bedenleri kemik bir zırhla ve pullarla kaplıydı ve boyları 30 cm’den kısaydı. Ostracoderma öbeği, bu öbekten türedikleri sanılan ve günümüzde yaşayan bofa balıkları ile Myxiniformes’lerle birlikte, çenesizler (Agnatha) sınıfına sokulur.

İlk çeneli balıklar ya da dikenli köpekbalıkları günümüzden yaklaşık 410 milyon yıl önce Silüryen döneminde ortaya çıktılar ve 250 milyon yıl önce Permiyen döneminin sonunda yok oldular.

İlk çeneli balıklar, bedenleri köpekbalığına benzeyen, genellikle küçük balıklardı; kimileri mikrofaj, kimileri etçil besleniyordu. Bunlar, gene fosil balık türleri kapsayan Placoderma sınıfının birtakımını oluştururlar.

Bununla birlikte, son yıllarda bazı bilim adamları ilkel çenelibalıkları ayrı bir sınıfta (Acarıthodii), hattâ modern çağlardaki kemikli

balıklar sınıfı içinde toplama eğilimi göstermektedirler. İlkel çeneli balıklar ile modern kemikli balıkların akraba olduklarını ve günümüzdeki kemikli balıkların ilkel çeneli balıklardan türediklerini ya da her iki öbeğin ortak bir atadan geldiğini, bütün bilim dünyası kabul etmektedir.

Başka bir çeneli balık öbeği olan Placoderma’lar günümüzden yaklaşık 395 milyon yıl önce, Devonyen döneminin başında ortaya çıktılar ve yaklaşık 345 milyon yıl önce Karbon devrinin başında yok oldular.

Placoderma’lar küçük, yassı balıklardı ve dipte yaşıyorlardı. Üst çeneleri kafatasıyla iyice kaynaşmıştı; ama kafatası ile bedenin kemiksi levhası arasında bir eklem yeri vardı.

Kıkırdak iskeletti köpek balıkları ve vatozlar, başka bir deyişle kıkırdaklı balıklar sınıfına giren balıklar, günümüzden yaklaşık 370 milyon yıl önce Orta Devonyen’de ortaya çıkmışlardır; kıkırdaklı balıkların, kemik iskeletli Placoderma’lardan geldikleri düşünülmekte, kıkırdaklı iskeletin daha sonraki bir gelişmenin ürünü olduğu kabul edilmektedir.

Modern kemikli balıklar, yaklaşık olarak günümüzden 395 milyon yıl önce Üst Silüryen’de ya da Alt Devonyen’de ortaya çıkmışlardır.

En ilkel biçimler tatlı su balıklarıdır: Çünkü deniz çökeltilerinde Triyas (günümüzden yaklaşık 230 milyon yıl önce) öncesinden kalma hiçbir modern kemikli balık fosiline rastlanmamıştır.

Kemikli balıkların ilkel çeneli balıklardan türedikleri sanılmaktadır. Kemikli balıkların (Osteichtyes) bir alt sınıfı olan ışın yüzgeçliler (Actinopterygiİ), günümüzde yerkürenin en yaygın balıklardır. Ne var ki bu balıklar kara omurgalılarında gerçekleşen düzeyde bir evrim geçirmemişlerdir.

Kara omurgalılarının ataları, başka bir kemikli balık öbeği içinde yer alır: Sarcopterygii. Bu kemikli balıkların burun delikleri içerde, yüzgeçleri etli (loplu yüzgeçler), pullan kozmoittir. Sarcopterygı’ler, günümüzde yaşayan üyeleri de bulunan (Latimeria) saçak yüzgeçlileri içerir.

Devonyen Devri’nde bazı saçak yüzgeçli balıklar (Rhipidistla alt takımı üyeleri) sudan çıkarak ilk iki yaşayışlıları oluşturmuşlardır.

Not: Som balığı (Salmo salar), ala balığın yakın akrabasıdır. Som balığı 1-5 yıl tatlı suda yaşadıktan sonra erişkin duruma gelerek denize göç eder. Bundan sonra yalnızca yumurta bırakmak ya da ölmek için tatlı sulara döner.

Yaklaşık 6 mm çapındaki döllenmiş yumurtalar yarı saydamdır; döllenmemiş yumurtalarsa mat beyaz olur. Gelişmekte olan embriyonun gözleri fırlaktır. Yumurtadan yeni çıkmış larvalar vitellüs kesesinde beslenirler.

Vitellüs kesesindeki besin aşağı yukarı bütünüyle tüketildiğinde larvaların boyu 24 mm’yi bulur. Boyu 4 cm’ye ulaşan larvanın artık ağzı oluşmuş ve suyun içindeki mikroorganizmalarla beslenmeye başlamıştır.

Yaklaşık 10 cm boyundaki bir yavru balığın yanlarında renkli 10 leke bulunur. Yavru tatlı suda yaşama dönemini tamamladığında, bu lekeler yok olur. Bu evrede balığın boyu artık 20 cm’ye ulaşmıştır.

Alt çenesi çengel biçimini almış ve bedeni iyice irileşmiş erkekler ve yaşlı erkekler, zamanı gelince çiftleşmek için tatlı sulara dönerler.

Öbür sihlidgiller gibi Cichlosoma biocellatum’un erkeği ve dişisi yumurtalara ve yavrulara ortaklaşa bakarlar. Gene sihlidgillerden bazı balıklarsa (sözgelimi Tilapia cinsi üyeleri), yavrularını korumak için ağızlarına alırlar.

Sınıflandırma: Balıkların sınıflandırılması bilim adamları arasında büyük anlaşmazlıklara yol açmıştır. Günümüzde yaşayan balıklar üç sınıfa ayrılır.

Bu sınıfların içindeki bölümlenmelerde, özellikle de kemikli balıkların bölümlere ayrılmasında, büyük görüş ayrılıkları doğmuştur: Aynı öbeğe farklı adlar verilmektedir ve bazı bilim adamlarının takım olarak kabul ettiği bir öbeği, başkaları alt sınıf ya da başka bir öbek olarak kabul etmektedir.

Aşağıda verilen sınıflandırma, yaygın biçimde kabul gören sınıflandırmalardan biridir ve başka sınıflamalarda karşılaşılabilecek terimlere açıklık getirebilmek için birçok ek tanımla donatılmıştır.

Çenesizler (Agnatha) sınıfı: Çenesi bulunmayan balıklar.

Yuvarlak ağızlılar alt sınıfı (ya da takımı): Bofa balıkları, Myxiniformes öbeği üyeleri. Bazı sınıflandırmalarda bofa balıklarıyla Myxiniformes’ler ayrı alt sınıflar olarak kabul edilir: Cephalospidimorfes ve Pteraspidomorfes.

KıkırdakIı balıklar (Chondrichthyes) sınıfı: Kıkırdak iskeletli balıklar. Holocephali alt sınıfı: Kedi balıkları, vb. Elasmobranchia alt sınıfı: Köpekbalıkları ve vatozlar. Kemikli balıklar (Osteichthyes).

İskeleti kemikten oluşan balıklar. Crossopterygii alt sınıfı (ya da takımı). Akciğerli balıklar (Dipneutes). (Bazı sınıflamalarda bu iki alt sınıf tek bir alt sınıfta toplanır: Saçak yüzgeçliler (Sarcopterygiıi); ışın yüzgeçliler (Actinopterygii) alt sınıfı. Chondrostei alt sınıfı: Işınları yüzgeçli ilkel balıklar (mersin balıkları, saçaklı balıklar, vb.) [bazı sınıflandırmalarda saçaklıbalıklar ayrı bi’ alt sınıfta toplanır: Brachiopterygii].

Tüm kemikliler (Holostei) ya da Neopterygii alt sınıfı (ya da takımı): Kel turna balığı, turna balıkları (bazı sınıflandırmalarda turna balıkları ayrı bir üst takım, bazılarındaysa takım sayılmaktadır). Kemikli balıklar (Teleostei) alt sınıfı: Daha gelişmiş kemikli balıkları kapsar (ringa balığı, som balığı, hani, vb.).

Not: Bazı derin deniz balıkları kendilerinden büyük balıkları bile yutabilirler. Sözgelimi boyu 15 cm’yi bulabilen Chiasmoden niger, boyu 25 cm’yi bulan avları bile yutabilir.

Türkiyede Balıklar

Türkiye üç yanı denizlerle çevrili çok büyük bir yarımadadır. Dolayısıyla Türkiye’nin beslenmesinde balığın önemli bir yer tutması doğaldır.

Ne var ki, XX. yy’ın ikinci yarısında bütün dünyayı kasıp kavurmaya başlayan çevre kirliliği sorunlarından Türkiye de payını almakta, hem denizlerde hem de iç sularda balık soyu gün geçtikçe yok olmaya yönelmektedir.

Türkiye kıyılarının yaklaşık 200 m’ye kadar olan derinliklerinde balık bulunur. Karadeniz ile Akdeniz arasındaki sıcaklık farklılığı bazı balıkların sürüler oluşturarak mevsimlik göçler yapmalarına yol açar. Bu göçün Akdeniz’den Karadeniz’e doğru olanı “anavasya”, Karadeniz’den Akdeniz yönüne doğru olanı “katavasya” diye adlandırılır.

Karadeniz’de 237 dolayında balık türü bulunmaktadır. Bunların % 18’i yerli, % 61’i göçmen, % 21 ‘i tatlı su balığıdır. Soğukça denizleri seven mersin balığı ve ringa balığı Karadeniz’de (Kuzey Karadeniz’de) yumurtlarlar. Hamsi Karadeniz’in en ünlü balığıdır.

Kışı 30-50 m derinlikte geçiren hamsi, ilkbahara doğru İstanbul boğazından geçerek katavasyayı başlatır. Orkinoz (ton), kalkan balığı (Batı Karadeniz), zargana Karadeniz’in öbür önemli balıklarıdır.

Marmara denizinde 200 dolayında balık türü vardır. Uskumru, lüfer, palamut, kalkan ve hamsi bunların başlıcalarıdır.

Ege denizinde yaklaşık 300 balık türüne rastlanır. Anavasya ve katavasya olayıyla, bu türlerin sayısı zaman zaman daha da artar. Kolyos bol olmasıyla, çipura etinin lezzetliliğiyle Ege denizinin en ünlü balıklarıdır.

Akdeniz’deki balık türleri de 200’ün üstündedir. Süveyş kanalının açılmasından sonra, Kızıldeniz’de yaşayan bazı balık türleri Akdeniz’e girmiş, hattâ Ege denizine yayılmıştır. Akdeniz’in kıyı kesiminde, sazan, vatoz, izmarit bulunur.

Ayrıca kılıç balığı, ısparoz, kırlangıç, eksi balığı (yalnızca İskenderun körfezinde), çipura, barbunya, kaya balığı, akya, ispari, karagöz, kupes, kolyos, lahoz, mercan, mezgit, tekir, zargana ve akarsu ağızlarında kefal ile levrek de vardır.

Türkiye iç su balıkları bakımından da oldukça zengindi. Ne var ki ormanların yok olması yüzünden artan toprak aşınması, kullanılan zehirli tarım ilaçları iç sulardaki yaşama koşullarını bozmuş ve balık nüfusunun azalmasına yol açmıştır. Alabalık, kefal, yılan balığı, sazan ve levrek, iç sulardaki balık türlerinin başlıcalarıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir