Bayezid Camii Hakkında Ansiklopedik Bilgi

Bayezid Camii Hakkında Ansiklopedik Bilgi İstanbul’da kendi adıyla anılan tepede ve meydanda Sultan II. Bayezid tarafından yaptırılmış olan camidir. İnşasına H.906/1501 yılında başlandı,H.911/1506’da tamamlanarak ibâdete açıldı.

İstanbul’daki en eski selâtin camiidir. İstanbul’da ilk selâtin camii Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan Fatih Camii olmakla birlikte bir zelzelede yıkılan bu cami, XVIII. yüzyılda yeniden inşâ edilmiştir.

Beyazıt camii özellikleri

ayezid Camii, kubbe ve yarım kubbelerinin tertibi bakımından, eski Fatih Camiine en çok benzeyen bir mabeddir.

Aradaki fark Bayezid’in kubbesinin daha küçük, Fatih Camii’nin ancak 2/3’ü kadar olmasıdır. Yine iki cami arasındaki diğer benzerliklere ve farklılıklara bakılacak olursa, Bayezid Camii’nin yekpâre orta sütunları 1.40, Fatih Camii’nin 1.60’dır. Yine bütünüyle Fatih Camiinde biraz daha küçük olmasına rağmen Bayezid Camii’nin iki tarafındaki dehlizler daha büyük, mermerleri bakımından da daha muhteşemdir.

Bayezid Camii’nin hangi mimar tarafından yapıldığı hususunda tarihçiler ve yazarlar tam bir anlaşmaya varmış değillerdir. Mimar Hayreddin, Mimar Kemaleddin, Mimar Yakub Şah bin Sultan Şah çeşitli kaynaklarda camiin mimarı olarak gösterilmiştir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın çıkardığı Türk Sanatı Tarihi ’nde, Mimar Hayreddin kesin bir şekilde camiin mimarı olarak gösterilmiştir.

Açıklanan bazı belgelere göre, binâ nâzın Mustafa Bey, bina emini Hüsam Bey, bina kâtibi de yine Kuşam Bey adında bir kişidir. Fakat, Rıfkı Melûl Meriç’in yapının mimarı konusunda İstanbul Belediye Kütüphanesi’nde Muallim Cevdet yazmaları arasında bulduğu bir belgeden mabedin mimarının Yakub Şah, yardımcılarının ise Ali ve Yusuf adlı kişiler olduğu anlaşılmaktadır.

Cami inşaatının başlangıç ve bitiş tarihlerini ihtiva eden kitâbe şadırvanın bulunduğu harem avlusundaki esas giriş kapısının üstündedir. Arapça ve sülüs celisi ile mermer üzerine kabartma ve üç satır olan kitâbe Şeyh Hamdullah’a aittir.

Hadîkatü ‘1-Cevâmide Bayezid Camii için şu bilgiler veriliyor:

“Der-beyan-ı Camii Sultan Bay ezid-i Hanı, Velî”
“Sultan Bayezid Hazretleri’nin Câmi-i şerifi birer şeref eli iki minare ile bina olunup sonra imaret ve tabhâne (misafirhane) ve mekteb ve dahi sonra medrese bina edip müderresliğini devlet-i aliyyede Şeyhülislâm olanlara şart eylemiştir, iptida müderris olan, Zemhilli Ali Efendi’dir.

Bâdehû Fatih-i Mısır, Sultan Selim-i Kadim Hazretleri pederi üzerine müstakil türbe bina eylemiştir ve kurbinde bir sağır türbede kerimesi Selçuk Sultan medfûnedir ve mihrab üzerinde ve büyük kubbede ve orta kapı haricinde Şeyh Hamdullah hattile işbu nesr-i arâbî tarih vardır:
“Vakad vakael ibtidâ bi’l-binâi fî evâhiri zVl-hicce li-seneti sitte ve tısa mie 906. Ve’t-tefekul itmami fî seneti ahadi ve aş re ve tisa mie 911 Hicriye. ”

Sultan Bayezid Han merhumun vefatına Müstakimzâde tarih düşürmüştür:
“Geçti Sultan Bayezid-i Hanı Veli 918.”

Ve muttasılında olan kütüphâne Şeyhülislâm Veliyyüddin Efendi’nin binasıdır.

Beyazıt camii tarihi

“Kitâbhâne-i âlâ 1182” tarih vâki olmuştur. Kapısı cami-i şerifin derûnundadır… Ve cami-i mezkûrun mahallesi vardır. ”
“Hadîka”da da işaret edildiği gibi Bayezid Camii hâlen şehir müzesi ve kütüphanesi olarak kullanılan Bayezid Medresesi ve sol tarafında umumî kütüphane yanındaki imâret, tabhâne ve mekteb binalarını oluşturan Bayezid Külliyesi’nin ortasındadır.

Bazı Batılı sanat tarihçileri ve arkeologlarının Bayezid Camii’ni tamamen Ayasofya’nın bir taklidiymiş gibi gösterirler. Bu görüş tümüyle yanlıştır. Türk mimarlarının ve tarih araştırmacılarının verdikleri bilgilere göre, Bayezid Camii daha çok, Bursadaki Yeşil Camii’nin mimarî özelliklerini taşımaktadır ve Ayasofya’nın tesiri altında bir karakter kazanmış değildir.

Mimarî üslûp olarak da birbirlerine benzememektedirler. Fatih Camii’ndeki gelişme ile Bayezid Camii Bayezid ve Çarşamba’daki Sultan Selim camilerinin kaynaşmasından da “Sinan Ekolü” doğmuştur.

Bayezid Camii’nde yanlarındaki kollar ve bunların bağlandıkları kuzeybatı yarım kubbesinin kaldırılmasıyla eski Fatih Camii bütün teşkilât ve mantıki ile meydana gelir.

Su yolları haritasındaki Fatih, Atîk Ali Paşa ve Bayezid camileri resimleri karşılaştırılacak olursa yan cephelerinin birbirlerine oldukça benzerlikleri görülür.

Eski Fatih Camii Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere, su yolları haritasındaki ve Matrakçı Nasuh’daki resimlere göre büyük ve tam bir kubbe ile örtülmüş olup mihrap üstüne bir yarım kubbe inşa edilmiştir.

Camiin hareminde büyük kubbeyi ve mihrabın yarım kubbesini tutan, cenah kemerlerinin istinâd ettiği, iki büyük filpaye ile iki kemer sütun kanatları orta kısımdan ayırmakta idi.

Bu cenahların üstleri, tanburları yüksek üçer kubbe ile örtülmüş ve son cemâat mahalli revaklı bir avlu ile çevrilmişti. Bu şeklin açık bir örneği Bayezid Camiin’de bazı noktalarında da görülür ki Bayezid Camii’nde Ayasofya’nın mimarî üslûblarından yararlanılmış değildir.

Mimar Sedat Çetintaş 28 Mart 1935 tarihli bir makalesinde, Mimar Hayreddin’in eseri olarak gösterdiği Bayezid Camii’nin tamamiyle bir Türk zevkini ve Türk mimari üslûbunu yansıttığım belirterek diyor ki:
“Bu camiinin planı üzerinde bir göz gezdirelim.

Beden duvarları tam kare teşkil eden dılılar üzerindedir. Bu karenin içinde daha küçük bir uygun karenin köşelerinden cesim birer fil ayağı yükselterek bu dört fil ayağını kalın kemerlerle havada yekdiğerine vasletmiş, şu suretle dört köşe üzerinde yükseltip bu dört köşe içinde yüksekten bir kaide hazırlayarak merkezi ve büyük kubbeyi oturtmuştur.

Medhalden kıbleye giden mihver üzerindeki kemerleri yarım kubbelerle indirmek suretiyle beden duvarlarım bölmüş olduğu halde, büyük kubbenin sağlı sollu diğer iki kemerini şakulî olarak birer kalın granit direkli ikişer tâli kemerle zemine vermiş ve büyük kareyi tamamlayıcı yan kısımları da küçük kubbelerle örtmüştür.

Minareleri asıl binadan biraz uzaklaştırmak suretiyle binaya zenginlik vermiş ve onu boğulmaktan kurtarmıştır. İşte şu tarife göre Türk camileri en gelişmiş şekli olan mahrutî ve merkezî şeklini bulmuştur.

İstanbuldaki Bayezid’in şu kuvvetli kompozisyonundan sonra hangi büyük camimize baksak, aynı esas dahilinde buluruz. İşte bu değişemeyen inkilâb ve onun şerefi tamamıyla üstad Hayreddin İndir. Türk mimari tarihimizde en büyük inkilâbcı olarak tanımaya ve takdis etmeye mecbur olduğumuz Hayreddin ‘in ruhu eserleri üzerinde çok güzel okunabilmektedir. Matematik ve teknik bahsinde çok kuvvetli olduğu meydanda olmakla beraber kompozisyon ve mesleğinin estetik bahsinde lüzumsuz balâ-pervazlıktan, şarlatanlıktan çok uzak kalmıştır, öyle ateşli bir ruhu, öyle olgun bir zevki var ki eserleriyle biraz meşgul olunca bu mimarın hüviyetindeki yüceliğe aşık olmamak mümkün değildir. ”
Bayezid Camii, Türk üslubunun kendine has özelliklerini taşıyan bir eser olarak İstanbul toprağına atılmış bir çekirdek gibidir. Bir söylentiye göre, camiin bittiği sıralarda, II. Bayezid, bir kadından aldığı bir çift güvercini buraya hediye etmiştir.

Evliya Çelebi, Bayezid Camii hakkında geniş bilgi verir:

Evliya Çelebi, Bayezid Camii hakkında geniş bilgi vardır. Camiin kıble yerini tayin edemeyen mimar, Sultan Bayezid’a:
Mihrabı ne tarafa koyalım?” diye sorar.
O da:
—Şu ayağıma bas, der.
Mimar, ayağını padişahın ayağı üstüne bastıkta, karşısında Kâbe-i Mükerreme’yi görür, hemen padişahın ayağına kapanarak mihrabı o istikamette kor. Mihrap temeli atılınca, Bayezid-i Velî Camiin hayır ile bitmesi için iki Tek’ât “hâcet namazı” kılar.
Camiin yapısı tamamlanınca, bir cuma günü cemaat-i kübra toplanıp açıldı. Bayezid-i Velî buyururlar ki:

—Herkim ki, müddet-i ömründe ikindi ve akşam namazlarının sünnetini terketmemişse, şu mubârek vakitte o kimse imâm olsun!
Derya misâli cemaat içinden bir fert çıkmaz. Bayezid Harı:

—Elhamdülillâh ömrümüzde, seferde, hazerde sünnetlerimizi terketmedik, diyerek kendileri imâm olurlar.”
Bu menkıbeden sonra Evliya, Camii şu şekilde anlatır:

“Gayet ruhaniyetli camidir. Çarşı ve pazar içinde olduğundan, gece ve gündüz cemaat-i kesireden yer bulunmaz.
İç haremindeki havuzun muslukları her an abdest alındığı için akşama kadar kapanmayıp, daima akar.
Camiin iç haremi dışında sahra misâl üç tarafında dükkânlar inşa edilmiş bir harem-i azım vardır. İmâret, mutbak, misafirhane bu haremdedir. Onun dışı da serâpa dürt dut ağaçlarıyla müzeyyen bir azim meydandır. ”

Görülüyor ki, Evliyâ’nın zamanında camiin dışı baştan aşağı ağaçlıkmış.
Mâbedin avlusuna üç cephesindeki büyük kapılardan girilir. Kare planlı olan şadırvanh avlunun kapılan şöyledir:

1- Batı’da Bayezid Meydanı’na açılan kapı (eski adı Meydan Kapısı).

2- Kuzey’de Üniversite yönüne açılan kapı (eski adı Saray Kapısı).

3- Bayezid Devlet Kütüphanesine açılan kapı (eski adı İmâret veya Kaşıkçılar Kapısı).

Zemini mermer ve yer yer de kırmızı porfir döşeli bulunan çevresi yirmi sütun üzerine atılmış, her cephesinde beş kemerden yirmi kemerli revakla donatılmıştır.

Avlu renkli mermer direklerinin ve kırmızı beyaz kemer taşlarının verdiği renk âhengi içindedir. Döşemelerdeki renkli mermerler de bu güzelliği tamamlar. Hat ve kitlelerin nisbeti de kusursuzdur. Fakat bir ağırlık, bir ferah noksanlığı hissedilir; ortadaki geniş şadırvan bir darlık vermektedir.

Şadırvan avlusu gayet uygun, fakat fazla yüklü ve süslüdür. 24 kubbe baklavalı kuşaklarla yeşil eğriboz, kırmızı Mısır graniti gibi nefis taşlardan yapılmış yekpâre sütunlara oturur.

Cümle kapısının sağ ve sol taraflarının başları stalaktikli altı sütun üstüne dayanan yedi kubbe örter.
Esas kapı stalaktik yaşmaklı, zengin silmeli, üstü taçlı ince bir mermercilik eseridir. Camiin iki minaresi en uca konduğundan pek ziyade ayrık, uzak düşmüştür.

Bir tanesi eski hüviyetini muhafaza etmektedir. Bu minarenin gövde kısmı sekiz tane kırmızı kuşakla çemberlenmiş olup, en alt ve üst boğumları kırmızı taştan kakmalarla süslenmiştir. Camiin iki yanma dikdörtgen planlı iki bina yapılmıştır. Bunların dört köşesinde avlu revakları üstündeki kubbelerin çapında birer küçük kubbe mevcuttur. Revakın arkasındaki duvar iki kat pencerelidir.

Cami değişik bir plan göstermektedir. Camii “sahn”ı (orta kısmı) büyük bir kubbe ve ona bitişik iki yarım kubbe ile örtülmüştür. Büyük kubbe ile küçük kubbelerin dayandıkları kemerleri taşıyan ikişer fil ayağı ve birer sütunla ayrılmış iki yan kısım “sahn”dadır. Mihrâb ve kapı tarafında iki yarım kubbe arasında yer alan 34 yuvarlak kemerli pencereli merkezî kubbe iki porfir ve dört fil ayağı ile desteklenmektedir. Merkezî kubbenin iki yanında da dörder küçük kubbe vardır.

“Prof. Albert Gabriel, “İstanbul Camileri” adlı eserinde, Diez “Türk Sanatı” namındaki kitabında caminin orta sahnında bulunan iki yarım kubbe ortasındaki kubbe ile Ayasofya kubbesi arasında bir benzerlik bulurlar. Aslında ise bu plan, Bursa ve Edirne camileri ile Osmanlı mimarisinin gelişiminin sonucudur.

Mihrap ve minber mermerden yapılmıştır. Minber oymalı ve kabartmalıdır. Minberin sağ tarafında renkli on tane sütun üzerine oturtulmuş bir hükümdar mahfeli, sağdaki kaim ayak üzerine istinâd ettirilmiş sekiz sütün üzerine konulan müezzin mahfeli kısmı yer alır.
Camiin birer şerefeli iki minaresi vardır.

Bunlar camiin yan kolları sonunda oldukları için birbirlerinden 87 metre kadar uzaktır. Bu minarelerin böyle birbirlerinden uzak yapılması aralarına mahya kurulması maksadıyla olduğunu söyleyenler varsa da bunun camie geniş bir görüş vermek için yapılmış olduğu akla daha yakındır. Bazı araştırıcılar minarelerin orijinal olmadığı görüşündedirler.

Sağdaki minare 1953- 1954 yıllarında bir tamir görmüş ve ilk şeklini bir hayli kaybetmiştir. Soldaki minare küpüne kadar yıkılarak sonradan yapılmıştır. Her iki minarenin de kürsü kısınılan yaprak firizi ve çiçek şekillidir. Minarelerin üzerinde yontma silmeler, çerçeveler ve sivri kemerli nişler vardır. Buradaki kırmızı ve yeşil kakma ile yapılmış panoların içine kûfî hatlı kitâbeler yerleştirilmiştir.

Minâreler ayrıca renkli taşlarla geometrik süslemelidir. Fakat sol minaredeki bu süslemeler tahrip olmuştur. Sağ minarenin gövdesindeki kakma süslemeler ufkî yedi kırmızı şerittir.

Cami ise 1797 ve 1870, 1940 ve 1958 yıllarında tamir görmüştür. 1958 yıllarında ön cephedeki iki yan kapısının önündeki baklavalı sütunların taşıdığı ahşap revaklar kaldırılmıştır. Sol avlu-kapısınının dışındaki yazı 1797 tamirinde Yamak Sâlih Efendi’nin yetiştirmesi Mustafa bin Ahmed’in, iç kıble kapısının üstündeki yazı da 1870 tamirinde Sikkezenbaşı Abdülfettah Efendinindir.
Camiin mihrap tarafında I. Selim tarafından yaptırılan Sultan Bayezıd’ın sekiz köşeli loıbbeli türbesi ile Selçuk Sultan’ın ve kare planlı Reşid Paşa’nın türbeleri yer almaktadır.

Türbelerin önünde, bir set aşağıda iki kubbeli önü revaklı Bayezid Mektebi vardır. Camiin solunda Bayezid Kervansarayı yer alır.
Bayezid Camii Şadırvanı:Bayezid Camiinin iç harem avlusundaki şadırvandır. Daire şeklinde, kenarlan yirmi dilimlidir. İlk yapıldığında üstü tamamen açıktı. IV. Murad döneminde (1623-1640) üstüne sekiz mermer sütuna oturtulmuş, bir saçak ilâve edilmiştir. Şadırvanın yirmi diliminden her birinde bir lüle vardır.

Bayezid Camii, yabancı yazarların da dikkatini çekmiştir. Ünlü Fransız yazarı Lamartine “İstanbul Yazıları adlı eserinde camiin avlusunu uzun uzun anlatır: Cami-i şerif ezan saatinden çok evvel dolardı.

İçi adeta cemâatin çokluğundan feyezan eyler, bir taraftan hafızlar, Kelâmullahın elfaz-ı meân-i münifesini tefsir ederler, halkın bir kısmı öbek öbek oturup bunları dinlemekle müstefit olur, bir kısmı da ya maksurelere çekilir, kalbinin üstünde hürmetle taşıdığı Mushaf-ı Şerifi çıkarıp hatim sürer, yahut mihrabın önünde özel rahleler üzerinde duran vakıf mushaflarını kıraat ederdi. Evvelce bunların devamlı okuyucuları pek çokmuş ki, Şair Sabit:

“Alınır mı Ramazan sofilerinden Mushaf
Rahlenin nevbetini beklemeyince insan”
diyor.

Bayezid Camii Avlusu Sergisi:

Bayezid Camii’nin çevresi Ramazan günlerinde pek kalabalık ve şenlikli olurdu. Cami-i şerifin şadırvan avlusunda ve dışında çeşitli sergiler kurulur, Hint’ten, Yemen’den, Çin’den, Japonya’dan ve diğer dış ülkelerden gelen binbir tür eşya satılırdı.

Harem avlusunun sıra kubbeleri altındaki tezgâhlarda kavanozlar içinde rengarenk limonlu, portakallı, naneli şekerler, badem ezmeleri, Edirne’nin devai miskleri, Kırkkilise hardalîleri, top top kumaşlar, fesler, battaniyeler ve tarçın, karanfil, zencefil, havlıcan gibi uzak-şarktan, Arab ülkelerinden gelen baharatlar bulunurdu.

Naneli kakuleli helvalar, tatlılar satan esnaf sergileri cami avlusunun kuzey kapısı yanındaydı. Bunlar içinde, iç harem avlusunun batıya açılan kapısının sağdaki revak altında rejinin tütün sergisi gibi yerinde olmayanlar, hele onun önünde dolaşıp ehibbâsına zorla sigara aldırmak için asılanlar da vardı.

En dikkati çeken şeyler sergilerde boy boy, renk renk dizilmiş teşbihlerdi. Bunların “anber”, “sedef”, “kehrubâ”, “narçin”, “gül”, “necef”, “gergedan”, “abanoz”, “şah-maksud”, “Yemen akiki” gibi çeşitleri vardı. Avlunun kuzey kapısı yanında, revak dışındaki tesbihçi sergisinin önü her zaman kalabalık olurdu.

Hele cami avlusunda tesbihçilik yapan Abdülgaffar Efendi’nin barakası, avniye kaftanlı, sırma kordonlu, gümüş bastonlu veya altın kamçılı beyler ve paşalar tarafından dolup taşardı. Diğer en ilgi çekici esnaf ise tath ve fişek gibi satıcılardı. Fişek, simit, mahallebi gibi seyyar satıcıların genellikle müşterileri çocuklardı. Yaramaz çocukların mermer taşlar üstüne vurup patlattıkları fişeklerin gürültüsünden tiryakilerin de afyonu patlar, kendileri de yerden bir karış fırlarlardı.

Yalnız Ramazan ve bayram günlerinin değil, yaz ve kış cami mo’lerde avlusunun demirbaş esnafından olan arzuhalciler önündeki yaşmaklı, feraceli, şemsiyeli kadınlar, fesli, sarıklı, beli çevresi kuşaklı erkekler, genç ve yaşlı insanlarla renkli bir görünüm sergilerlerdi. Fındık, fıstık, kuru üzüm, hurma satıcılar ile simitçiler, çörekçiler, pideciler, kadayıfçılar, güllaççılar, genellikle avlu dışında, duvar dibindeydiler. Yalnız imaret kapısından girildiğinde solda bir sergi vardı ki burada Yemen kahvesi,Mekke hurması ile gülsuyu ve çeşitli baharat satılırdı. Hereke fabrikasının en nadide ipekli, yünlü kumaşları, usta eller tarafından dokunan haklan, seccadeleri camiin son cemaat yerinin hemen yanındaydı.

Ruşen Eşref Ünaydın “Ayrılıklar” adlı eserinde Bayezid sergisini özetle şöyle anlatır:

“…. Sonra o Çakmakçıların simidleri,
Edirne’ni devai miskleri, Selâniklin ve Edirne’nin bâdem ezmeleri, Gelibolu sardalyaları, Kırkkilise hardaliyeleri.Kayseri pastırmaları cam üstüne yapılmış armalarla^ levhalarla süslü ufak, zarif barakalarda bulunurdu.

Hereke ve Karamürsel fabrikaları, kehribâralar, reji idaresi orada Ramazana mahsus şubeler açardı; hatta Kütahya çinileri bile Garb işi fağfur âvânilerin, moskofkâri mâden semâverlerin yanı başında Buhâranı Âlimzâde Ticarethanesinin şûbesinde uzun hilatli ve geniş sarıklı Türkistan tâcirleri tarafından satılırdı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir