Büyük Selçuklu Devletinde Bilim ve Eğitim

Büyük Selçuklu Devletinde Bilim ve Eğitim Selçuklu medreselerinde İslam geleneğine bağlı ilimler okutuluyordu. Bu ilimler üçe ayrılıyordu:

1. Hadis, fıkıh, kelam, tefsir gibi daha çok İslâm diniyle yakın bağlantısı bulunan âlî ilimler.

2. Riyaziye, heyet (astronomi), coğrafya, kimya, hikmet (fizik), nebatat (botanik) gibi daha çok tabiat varlıklarını konu edinen ilimler.

3. Felsefe, mantık, tasavvuf, tarih, dilbilgisi, edebiyat gibi, düşünceye dayanan, deneyle ilgisi olmayan ilimler.

Daha önceki dönemlerde olduğu gibi Selçuklular döneminde de ilim denince birinci bölüme giren hadis, fıkıh, tefsir ve kelam anlaşılır. Bunlar yüce nitelikler taşıyan ilimlerdir. Bütün bu ilimlerin (din ilimleri) kaynağı önce Kur’an, sonra da hadislerdir.

Daha önceki çağlarda görülen ilim anlayışı (dinle ilgili konuların bütün ilimlerin üstünde bir değer taşıdığı inancı) bu dönemde de geçerlidir.

Selçuklularda devlet kurucularıyla, birçok bilgin ve yazar Türk olduğu halde Türkçeye önem verilmiyordu. Türkçe bilimsel eser yazmak gereksiz ve küçümsenecek bir davranıştı. Bilim dili, din dili Arapça, edebiyat diliyse Farsçaydı.

Anadolu Selçukluları bir dönemde, devletin resmi dili olarak Farsçayı kabul edince Türk dilinde sanat ve bilim bakımından gelişim durakladı; bütün bilimsel eserler arapça, edebiyat ve sanatla ilgili eserler farsça yazıldı.

Selçuklularda bilimlerin birinci bölümüne giren fıkıh, kelam, hadis, tefsir bugünkü anlamıyla birer bilim değildir. Fıkıh, kaynağını Kur’an’da bulan, Ebu Hanife tarafından genel kuralları düzenlenen İslâm hukukudur.

Bu alanda yapılan bütün çalışmalar eskilerin eserlerini yorumlamak, açıklamak, onlara haşiye denen birtakım ekler yazmaktır. Tefsir, Kur’an’ın yorumu, açıklanışıdır. Bunda da temel dayanak sünnî mezhebinin genel geçerlik taşıyan ilkeleridir.

Selçuklular zamanında bu alanda yetişen bütün bilginler; yorumlar, açıklamalar, ekler (haşiyeler) yazmaktan öteye geçemediler. Hadisleri yorumlamak, toplamak, konularına göre düzenlemek, eskiden olduğu gibi Selçuklularda da bir bilim sayıldı. Kelâm, bir bakıma İslam felsefesidir.

Onun da kaynağı Kur’an ve hadislerdir. Bu bilimlerin öğretildiği yerlere Selçuklular döneminde de genellikle medrese deniyordu. Selçuklular, vezir Nizamülmülk’ün Bağdat’ta yaptırdığı Nizamiye medresesinden (1066) sonra Isfahan, Herat, Amul, Nişapur, Belh, Basra ve Anadolu’da birçok medrese ve şifahane açtırdılar.

Bütün bu medreselerde din bilimleri ve bazılarında da tarih, riyaziye, heyet, tıp, kimya, mantık, coğrafya ve nebatat okutuluyordu, özellikle şiî mezhebinin yaygın bulunduğu yerlerde tasavvuf ve deney bilimleri daha fazla gelişme gösteriyordu. Genellikle medreselerde okutulan derslerin çoğu birer araştırma niteliğinde değil, daha önceden yazılan eserlere yapılan yorumlar ve açıklamalardı.

Nitekim bu dönemde yetişen Ebül Kasım Kuseyrî (öl. 1072) tasavvuf alanında kendinden önce gelenlerin . sözlerini, düşüncelerini ve bazı hadisleri toplayarak Risale adiyle tanınan eserini yazdı.

Hatibi (öl. 1079), Ebu ishak Şirazi (öl. 1083), Cüveynî (öl. 1085), Pezdavî (öl. 1089) İslam bilimleri konusunda yorum, açıklama (şerh, tefsir) ve ekler (haşiye) yazdılar ve hadis alanında çalışmalar yaptılar.

Serahsi (öl. 1090), daha çok fıkıh alanında eserler yazdı ve kendinden sonra gelenlere bu konuda kaynak oldu, ikinci dönemde, daha doğrusu XII.yy.da, Abdulvahid (öl. 1108), Abdullah Ensari (öl. 1108), Begavi (öl. 1116), Şehristani (öl. 1153) hadis, tarih, tefsir dallarında eserler yazdılar.

Bunlar da önceki dönemde görüldüğü gibi İslam diniyle ilgili çalışmalar yaptılar. Yapılan çalışmalar, incelemeler birer buluş, yaratıcı eylem niteliğinde değil, önceden işlenen konulan tekrarlamaktı.

Ancak iranlı bir şair olan Ömer Hayyam (öl. 1131), Muhammed Beyhaki, Ebül Muzaffer İsfizari, Vasıti gibi bilginler daha çok heyet, riyaziye ve fizik konularında çalışmalar yaparak eserler yazdılar. Bu bilginlerin çalışmaları genellikle gözlemlere ve incelemelere dayanıyordu.

Bunlar çağın gerçekten bilimsel nitelikler taşıyan çalışmalarıydı. Ele alınan konular, İslam dininin doğuşundan önceki dönemlerde de üstünde durulan, İlkçağda Yunanlılar ve Romalılar tarafından incelenen, araştırılan konulardı. Bu alanlarda yazılan eserler IX. ve X. yy.larda Arapçaya, Farsçaya çevrilen eserlerin incelenmesine dayanıyordu.

Yalnız, Ömer Hayyam’ın eserlerinde çağma göre ileri sayılabilen bazı buluşlar ve görüşler vardı. Son dönem denen üçüncü dönemde gene tasavvuf, din bilimleri en çok ele alınan, işlenen konular arasındaydı. Tarih, coğrafya konularında da çalışmalar ve açıklamalar yapılıyordu.

Tarih alanında en çok, dinler ve sultanlar konu olarak işlendi, İbni Hassul, Sultan Melikşah adına Risalei Melikşahiye’yi (Melikşah Risalesi) yazdı. Ebu Tahiri Hatunî, Tarih-i Âl-i Selçuk (Selçuklu Sülâlesi Tarihi); Muizz-i Siyer-i Fütuh-i Sultan Sencer (Sultan Sencer’in Hayatı ve Fetihleri); Ali Kâini, Kitabu Mefahi-ül-Etrak (Türklerin övünç Kitabı) adlı kitapları yazdılar.

Bunlardan başka İbnül Cevzi, ibni Bîbî, tmadüddin İsfahani gibi tarihçiler de bu dönemde yetişti. Ancak bütün bu eserler tasvirci olmaktan, olayları yüzeyden anlatmaktan öteye geçemez.

Selçuklulara ait tarih eserlerinde tarih olayları efsanelerle karışık olarak ele alınır ve Âdem’den başlayarak eserlerin yazıldığı çağa kadar gelen olaylar sıralanır. Şehristani’nin yazdığı ve bir din tarihi olan Milel ve’l Nihal (Milletler ve Eğilimleri) adlı eser bu niteliği taşıyan bir kaynak ve kılavuz niteliği taşıyordu.

Bu son dönemde gene hadis, tefsir, kelâm, fıkıh gibi bilimlerin önde yürüdüğü, medreselerde genellikle onların okutulduğu, onlar üzerinde açıklamalı, yorumlu çalışmalar yapıldığı görülüyor. Ayrıca tasavvuf alanında da önemli bir gelişme görülür.

Dönemin başlarındaı tıp alanında daha çok Anadolu Selçuklularının yönetimi altında geniş ölçüde çalışmaların yapıldığı, hastahanelerin açıldığı görülür. Bu tıp kurumlan arasında Kayseri (1205), Sivas (1217), Divriği (1228), Çankırı (1235) ve Kastamonu (1273) illerinde açılan hastahane veya darüşşifalar önemlidir.

Bu kuruluların bazısı hem hastahane, hem de tıp öğretimi yapan bir okul niteliğindeydi. Ancak, bu kuıumlarda yapılan çalışmalar da gene İslam dininin denetimi altında yürütülüyordu. İnsan ve öteki canlı varlıklar üstünde anatomi çalışmaları yapılamıyordu. Bütün çalışmalar birer gözlem ve inceleme ölçüsünden öteye geçemiyordu.

Bu dönemde, tasavvufun yanı sıra, gene önceki dönemlerde görülen konulara dönüldüğü, din bilimlerinin ele alındığı, tarikatların yayılmaya, gelişmeye başladığı görülür, özellikle tefsir konusunda sonraki çağlarda yetişenler tarafından kaynak sayılan eserler yazıldı. Siraceddin Urmevi (öl. 1283), Necmeddini Kübra (öl. 1221), Abdülkadir Geylanî (öl. 1166), Kadı Beyzavî (öl. 1291),Kutbeddin Şirazi (öl. 1310) gibi bilginler ve şeyhler; din bilimleri ve tasavvuf konularında önemli sayılabilecek eserler verdiler.

Kendinden sonra gelen bütün mutasavvıf İslam filozoflarını etkileyen Muhiddin Arabi (öl. 1240) de tasavvuf alanında çağın en önemli eserlerini yazdı.

Ancak onun eserlerinde tasavvufla felsefenin birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığı görülür. Gerek bilim, gerek tasavvuf ve felsefe alanlarında Selçuklular bütün tarihleri boyunca İran ve arap dillerinin, kültürlerinin, sanatlarının gelişmesine yardımcı oldular.

Bilim dilinin Arapça, yönetim dilinin Farsça olması yüzünden Selçuklular devrinde türk sanatı, türk bilimi denilebilecek bağımsız bir gelişim gösteremedi. Bütün kurumlar ortaçağ İslâm düşüncesinin ortak yaratmaları, ortak kuruluşları niteliğini taşır.

Selçuklularda deneye dayanarak geliştirilen bilimsel alanlardan biri ilaç yapımıdır. Daha çok eski anadolu halkının, çağlar boyunca sürüp gelen, nesilden nesle aktarılan ilaç yapma geleneklerini Selçuklular, olduğu gibi benimsediler. Bu işi birtakım yararlı otlardan, hayvan yağlarından, macunlardan, zift, sakız, kemik ve yosunlardan ve topraktan düzenlenen bileşimlere dayanıyordu.

Darüşşifalarda kullanılan ilaçların çoğu, kan alma, hacamat ve benzeri işlemler eski gelenek ve göreneklere bağlanıyordu. Selçuklularda ilâç yapımının en açık belirtilerinden biri günümüze kadar bozulmadan kalan Selçuklu mumyalandır.

Yalnız Anadolu Selçuklularında görülen mumyalama işlemini Eski Mısır ile yakın ilişkiler kuran anadolu yerlilerinden öğrendikleri sanılıyor.

Çünkü, Selçuklular Anadolu’ya geldikleri zaman bilim, felsefe ve sanat bakımından daha ileri bir kültürün yaratıcılarıyla karşılaştılar.

Onlardan birçok şey öğrendiler. Nitekim Selçuklular döneminden kalan felsefe, tasavvuf ve bilim eserlerinde geçen birçok kavram ve deyimin daha önceki çağlarda Anadolu’da gelişen kültür geleneğine dayandığı, İslâm dünyasına, sonra Selçuklulara, daha sonra öteki doğu milletlerine geçtiği anlaşılıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir