Ermeni Meselesi

Ermeni Meselesi, İstanbul’un Fatih Mehmet Sultan tarafından fethinden sonra Bursa’dan, İstanbul’a getirilip yerleştirilen Ermeniler Bizans idaresinde sahip olmadıkları dini hürriyetlerine kavuşmuşlardır. Ermeniler başka azınlıklardan daha fazla Türklerle kaynaşıp, anlaşarak Osmanlı Devletinin güvenini kazanmışlardır.

Tarım, ticaret, kuyumculuk gibi işlerle uğraşıp zenginleşen Ermeniler, Türklerden daha rahat bir hayat sürmüşlerdir.

1856’dan sonra yüksek devlet memurluklarına ve elçiliklere atanan Ermeniler, milletvekili ve hatta bakan bile olmuşlardır. Osmanlı Devleti de Ermenileri, devlete bağlı unsurlar olarak görmüş ve Ermeniler devlet yöneticilerince Millet-i Sadıka (Sadık Millet) olarak isimlendirilmişlerdir. Nitekim Osmanlı Devleti egemenliğinde yaşayan başka Hıristiyan unsurlar hep ayrılıkçı hareketlere giriştikleri halde, Ermeniler bu doğrultuda en son harekete geçen etnik unsur olmuşlardır.

I. Dünya Savaşı Öncesi Ermeni Meselesi

Balkanlarda Osmanlı Devletine bağlı çeşitli etnik unsurların ayrılıkçı faaliyetleri, milliyetçilik ruhu Ermenileri de etkilemiştir. Ancak devlet tarafından kendilerine Millet-i Sadıka denilen bu etnik unsurun Osmanlı devletine karşı isyan noktasına gelmesinde Rus ve İngiliz kışkırtmalarının rolü büyüktür.

18. yüzyılın başlarından itibaren sıcak denizlere inme politikasını benimseyen Rusya, bir türlü politikasını gerçekleştirememiştir. Bu da Rusya’yı sıcak denizlere inme politikasını gerçekleştirmede Ermenileri bir araç olarak kullanmaya itmiştir.

Doğu Anadolu’da Rusya kontrolünde kurulacak bir Ermeni Devleti, Rusların doğu Akdeniz’e ve Basra Körfezine inmelerini sağlayabilirdi. Bu noktadan hareketle Rusya, Balkanlar’da Osmanlı tebaası olarak yaşayan Slav kökenli unsurları kışkırtarak, Osmanlı’ya karşı batıda oluşturduğu baskıyı, doğuda da Ermenileri kullanarak oluşturmayı düşünmüştür.

Rusya’nın bu çabaları boşa gitmemiş, Rusların etkisinde kalan Ermeniler 1862’de Zeytun’da 1863’de de Van’da ilk ayaklanma girişiminde bulunmuşlardır. 1860’dan itibaren hızla örgütlenmeye başlayan Ermenilerin teşkilatlanmasında din adamlarının rolü büyük olmuştur.

Balkanlardaki ve Doğu Anadolu’daki faaliyetlerinin semerisini kısa bir süre sonra gören Ruslar; Osmanlı Devletine karşı yöneltecekleri bir saldırıda Balkanlardaki Slav kökenli unsurların ve Kafkasya’daki Ermenilerin desteğini elde etmişlerdir. Tabi bu hizmetler karşılığında Rusya, Doğu Anadolu’da yaşayan Ermenilere muhtariyet verilmesini sağlayacaktır.

Bu plan 1977-88 Osmanlı-Rus Savaşı’nda uygulanmıştır. Bu savaşta Osmanlı kuvvetleri yenilince, Ruslar batıda İstanbul önlerine, Doğuda da Erzurum’a kadar ilerlemişle, Ermeni Patriği aracılığı ile “ya Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan kurulmasını, ya da bu bölgenin Rus kontrolüne alınmasını” istemişlerdir. Savaştan sonra Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın 16. Maddesi ile Osmanlı Devleti Ermeniler lehinde yenilikler yapacak, Rusya’da bu düzenlemelerin güvencesi olacaktır.

Bu antlaşmanın uygulanması halinde Rusların güneye inme imkanı bulacağını anlayan İngilizler, Ayastefanoas Antlaşmasını Berlin Antlaşması ile değiştirerek, Rusya’nın güneye inmesini olduğunca önlemek istemişlerdir.

Berlin Antlaşması yalnız Ermeniler lehinde yenilikler yapılmasını öngörmektedir. Bu durum muhtariyet bekleyen Ermenileri hayal kırıklığına uğratmıştır. Ancak Ermeniler muhtariyet kararını çıkartamamış olsalar da, kendilerine şimdi İngiltere gibi yeni ve güçlü bir koruyucu bulmuşlardır.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar bölgede zayıf bir Osmanlı Devleti’nin varlığından yana bir politika izleyen İngilizler, bu savaştan sonra politikalarını değiştirerek, Osmanlı Devleti’ni yıkma politikalarını uygulamaya koymuşlardır. Doğu Anadolu’da İngiltere’nin himayesinde oluşturulacak bir Ermeni Devleti, Bu İngiliz politikasının gerçekleşmesinde faydalı olabilecektir.

Berlin Antlaşması ile umduklarını bulamayan Ermenilerin, 1870 ve 1880’li yıllarda teşkilatlanma ve ayaklanmalarında artış görülmüştür. Çünkü II. Abdülhamit’in Berlin Konferansının Ermenilerle ilgili kararını yürürlüğe koymaması, Ermenileri amaca ulaşmak için tek yolun şiddet kullanılması olduğu anlayışına yöneltmiştir.

Bu nedenle de 1877-78 tüm dünya tarihçilerinde Osmanlı Devleti’nde bir Ermeni meselesi çıkışı açısından dönüm noktası sayılmaktadır. Ermeni terör hareketlerini organize eden Hınçak ve Taşnak Komitelerinin kurulması da bu tarihten sonra gerçekleşmiştir.

Taşnak komitesinin 1892 yılındaki toplantısında Türkiye’deki Ermenilerin silahlandırılması, Türk devlet adamlarına karşı suikastlar planlanması ve büyük bir silahlı ayaklanma için hazırlık yapılması kararı alınmıştır. Ermenilerin bu karar doğrultusundaki çalışmaları Osmanlı hükümeti tarafından yakından takip edilmiş, olayların büyümeden engellenmesine çalışılmıştır.

Ancak Osmanlı Devleti’nin bu tutumu Avrupa’da ve Rusya’da hoş karşılanmamış, hükümetin aldığı kararları bir soykırım gibi algılamak isteyen İngiltere, Rusya ve Fransa 1895’te Osmanlı Devletine bir nota vererek, Berlin Antlaşmasında söz konusu olan Ermenilerle ilgili düzenlemelerin gerçekleştirilmesini istemişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin bu notayı, iç işlerine müdahale olarak değerlendirip, ciddiye almamasıyla Ermeni komitalarının isyanları yeniden hız kazanmıştır. İkinci Sason İsyanı, II. Abdülhamit’e yönelik Yıldız suikasti bu dönemde gerçekleştirilmiş Ermeni terör olaylarıdır.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yönetimde etkili olan İttihatçılar, Ermeniler lehine ılımlı bir tutum sergilemeye başlamışlar, hürriyetin her problemi çözeceğine inanmışlardır. Ancak Ermeniler hürriyetin sağladığı ortamdan da yararlanarak, kendi ayrılıkçı emellerini gerçekleştirme doğrultusunda çalışmaya devam etmişlerdir.

Nitekim 1909 Adana isyanı, Müslümanlarla, Ermeniler arasında karşılıklı çatışmaya dönüşmüş ve çok sayıda Ermeni bu olaylarda hayatını kaybetmiştir.

Olaylar batıya abartılı olarak ve Türkler aleyhinde intikal ettirilmiştir. Avrupalıların müdahalesinden korkan İttihatçılar, batılıları tatmin etmek için soruşturma başlatıp, Ermenileri değil de, Ermeniler karşısında kendilerini savunan Türkleri bulup cezalandırma yoluna gitmişlerdir.

Bu suretle II. Abdülhamit devrinde nispeten kontrol altına alınıp, geri plana itilmiş Ermeni meselesi yeniden alevlendirilmiştir. Ermeni komitaları bu tarihten itibaren yurt dışındaki faaliyetlerini de yoğunlaştırmıştır. Ermeniler, I. Dünya Savaşı’nın başladığı sırada Osmanlı Devletine karşı yine iki yüzlü tutumlarını sürdürmektedirler.

Patrikhane ve Ermeni komitaları, Osmanlı Devleti’nin İtilaf Devletlerine karşı I. Dünya Savaşına girmesi halinde, hükümete sadık kalma kararı almışlardır.

Aldıkları bu kararla hükümete güven verirken, kendi amaçları doğrultusunda doğacak muhtemel bir fırsatı da, en iyi şekilde değerlendirmek üzere bütün hazırlıklarını tamamlamaya çalışmışlardır. Osmanlı Devleti seferberlik ilan ettiğinde hemen harekete geçen Ermeni komiteleri, bütün şubelerine şu direktifi vermişlerdir: “Türk ordusu ile Rus ordusu arasında savaş başladığında silahlı Ermeni çeteleri cephe gerisinde harekete geçerek, Türk ordusunu iki ateş arasında bırakacaktır.

Türk ordusunda silah altında olan Ermeni asıllı askerlerin kaçabilenleri, silahlarıyla birlikte çetelere katılacaklar, kaçmayı başaramayanlar ise İtilaf Devletleri lehinde casusluk yapacaklardır”. İşte Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na katılmasından sonra içerideki Ermeniler, alınan bu karar doğrultusunda İtilaf Devletleri lehine casusluk yapıp, onlardan aldıkları emir doğrultusunda hareket ederlerken, Osmanlı sınırları dışındaki Ermenilerde İtilaf devletleri tarafından silahlandırıldıktan sonra intikam alayları kurarak, Kafkasya ve İran sınırında  toplanmaya başlamışlardır.

I. Dünya Savaşı Sırasında Ermeni Meselesi-Tehcir

1915’te Doğu cephesinde artan Ermeni olayları yüzünden, Osmanlı Devleti’nin Rusya ile cephedeki savaşı sürdürmesi neredeyse imkansızlaşmıştır. Osmanlı Devleti’nin patrikhaneyi uyararak olayları sona erdirmeleri, aksi takdirde etkin tedbirler alınmak zorundan kalınacağı uyarısı da sonuç vermemiştir. Uyarıların dikkate alınmadığını gören Osmanlı yönetimi komite merkezlerini kapatıp, çeteleri dağıtmaya çalışmıştır. Ancak olaylar hiçbir biçimde önlenememiştir.

Bunun üzerine iktidardaki Talat Paşa Hükümeti 14 Mayıs 1915’te Ermenileri savaş ortamından uzaklaştırmak için “Tehcir Kanunu” çıkartmıştır. Bu kanunla hükümet emirlerine ülke savunmasına ve güvenliğin sağlanmasına karşı hareket edenlerin, başka önlemlerle durdurulamaması halinde fert fert veya toplu biçimde zorunlu olarak başka bölgelere göçe tabi tutulması uygun görülmüştür. Kanunla bölgedeki komutanlara büyük yetkiler tanınmıştır.

Tehcir Kanunu başlangıçta sadece Doğu Anadolu Bölgesindeki Ermeniler için çıkarılmıştır. Ancak 1915’te Çanakkale Savaşları sırasında İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale önlerine geldikleri sıralarda ve gerekse aynı tarihlerde Sinop’un Ruslar tarafından bombalanması sırasında Ermenilerin yurt genelinde yaptıkları taşkınlıklar, sorunun sadece Doğu Anadolu’ya has bir problem olmadığını göstermiş ve tehcirin yurt genelinde uygulanmasına karar verilmiştir.

Yerlerinden alınarak, en yakın demiryolu istasyonuna kadar taşınan Ermeniler, buradan trenlere bindirilerek Suriye ya da Kafkasya’da ki savaş alanı dışındaki Osmanlı topraklarına götürülüp,  yerleştirilmişlerdir. Alınan bütün tedbirlere rağmen, bu zorunlu göç sırasında istenmeyen problemler yaşanmıştır.

Türklere karşı silahlanmış ve dağa çıkmış Ermeni çeteleri göçü engellemek için , göç konvoylarına saldırmışlar, konvoydaki Ermenilerinde harekete geçmesiyle, güvenlik güçleri ile Ermeniler arasında silahlı çatışmalar gerçekleşmiştir. Doğal olarak pek çok insan hayatını kaybetmiştir. Bu olaylar özellikle 1960’lardan sonra dünya kamuoyuna Türklerin Ermenilere yönelik bir toplu soykırımı olarak anlatılmıştır. Oysa bu olaylarda ölen Türk sayısı, Ermeni kayıplarından daha fazladır.

Bu olayı 1.5 milyon Ermenin öldürülmesine yönelik bir soykırım olarak değerlendiren Ermeniler. T.C.’nden üç istekte bulunmaktadırlar. 1) 1915’deki olayın Ermenilere yönelik bir soykırım olduğunu T.C.’nce kabul edilmesi 2) Bu soykırıma karşılık Ermenilerin yakınlarına T.C.’nce tazminat ödenmesi 3) Doğu Anadolu’da Ermenilere vaadedilmiş olan 6 vilayette Ermenilere bir devlet kurma hakkının verilmesi.

Milli Mücadele Yıllarında Doğu Cephesi’nde Ermenilerle Savaş- Gümrü Antlaşması ( 3 Aralık 1920)

Mondros Mütarekesinden sonra Ermeni olayları yeni bir boyut kazanmıştır. Rus ihtilali üzerine doğuda tekrar toparlanarak harekete geçen Türk kuvvetleri, Doğu Anadolu’yu tamamen Rus işgalinden kurtardıkları gibi, Bakü’ye kadar ilerlemişlerdir.

Rusya ile 1918’de yapılan Brest-Litovsk Antlaşması ile 1977-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Rusların elinde kalan Elviye-i Selase ( Kars, Ardahan, Batum) için bir halkoylaması kararı alınmışve yapılan halkoylaması sonucunda bu üç sancağın yeniden Osmanlı toprakları içerisine alınması sağlanmıştır.

Ancak Mondros Mütarekesi 11. Maddeinden yer alan “Osmanlı kuvvetleri İran’ın kuzeybatısında ve Güney Kafkasya’da savaştan önceki hudutlara çekilecektir” hükmü ile bu üç vilayet yeniden Türk sınırları dışında kalmıştır. O günlerde bölgede ordu komutanı olan Yakup Şevki Paşa’nın çabalarıyla kurulmuş olan Cenüb-i Garbi Kafkas Hükümetini dağıtan İngilizler, Kars ve Ardahan başta olmak üzere bölgeyi Ermenilere vermişlerdir.

Mayıs 1919’da XV. Ordu komutanlığına atanan Kazım Karabekir Paşa, bölgedeki gelişmeleri yakından izlemekte, Kars ve yöresinin kurtarılmasını planlamaktadır. İngilizlerin desteklediği Ermeniler ise, bölgedeki durumlarını güçlendirmek amacıyla yörenin Müslüman-Türk halkına akıl almadık zulümler yapmaktadırlar. Mondros Mütarekesinin 24. Maddesi de adeta Ermeniler için tasarlanan toprakların sınırlarını çizmektedir. Ancak İngiliz desteğine çok güvenen Ermeniler, kendileri için düşünülen bu topraklarla yetinmek niyetinde değildirler. Bu niyetlerini 1919 yılında Paris Barış Konferansına müracaat ederek ortaya koyan Ermeniler, İtilaf Devletlerinden Doğu Anadolu’nun tamamının kendilerine verilmesini istemişlerdir.

İngilizlerin mütarekeden sonra Ermeniler hakkındaki düşüncesi, Doğu Anadolu’da A.B.D. himayesinde bir Ermeni devleti oluşturmaktır.

Sınırları A.B.D. Başkanı Wilson tarafından çizilecek olan Ermenistan’ın, Akdeniz ve Karadeniz’e çıkış kapıları kapalı olacaktır. İngilizlerin ısrarlı tutumu üzerine A.B.D., konuyu yerinde araştırmak üzere, General Harbourd başkanlığında kalabalık bir heyeti bölgeye göndermiştir.

Harbourd raporunda, “Ermenilerin Doğu Anadolu’da hiçbir zaman nüfus çoğunluğunu oluşturmadığı, buralarda bir Ermeni Devletinin kurulmasına izin verilmesi halinde, mutlu bir azınlığın mutlak bir çoğunluğa hükmetmesine sebebiyet verileceği, Türklerin Ermenileri açıkça tehdit ettiklerine dair açık bir kanıta rastlanmadığı” yer almıştır.

A.B.D.’nin tutumuna rağmen İngilizler ve Ermeniler işlerine geldiği şekilde hareket etmeyi uygun görmüş ve Sevr Antlaşmasına Ermeni Devletinin kurulmasını öngören bir hüküm konulmuştur.

Olup bitenleri daha mütareke imzalandığı günden beri kaygıyla izleyen Doğu Anadolu’nun vatansever halkı, Ermeni ve Kürt tehlikesine karşı Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetini oluşturmuştu. Bölgeye komutan olarak atanan Kazım Karabekir’de Erivan Cumhuriyetine uyarıda bulunarak,  Ermeni zulmünün durdurulmasını istemiştir.

Kazım Karabekir Paşa, Ermeni zulmünün durdurulması için, Ermenilere karşı bir askeri harekatın zaman kaybetmeden gerçekleştirilmesinden yanadır. M. Kemal ise Milli Mücadele başında Sovyetlerden alınabilecek maddi desteğe, Milli Mücadele hareketinin geleceği açısından büyük önem vermektedir. Bu nedenle Ermenilere karşı zamansız gerçekleştirilecek bir askeri harekat, Ermenilere destek veren Rusları kızdırıp, Milli mücadele için beklenen Rus yardımlarının gelmesini engelleyebilecektir.

Türk-Sovyet görüşmeleri sonucunda 24 Ağustos 1920’de imzalanması beklenen antlaşmanın, Rusların Muş, Bitlis ve Van illerinin Ermenistan’a verilmesini istemeleri yüzünden gerçekleşememesi , Rusya’dan beklenen maddi desteğin sağlanamaması, Ermeni zulmünün artması askıya alınmış olan askeri harekat düzenleme konusunu artık Ankara Hükümeti’nin gündemine getirmiştir.

28 Eylülde Ermenilere karşı harekata geçen Türk ordusu, 29 Eylülde Sarıkamış’ı, 30 Ekimde Karsı kurtarmıştır. Hala İtilaf Devletlerinin desteğine güvenen Ermeniler, 1 Kasım 1920’de T.B.M.M. hükümetinin kendilerine sunduğu barış teklifini kabul etmemişlerdir. Bunun üzerine tekrar harekete geçen Türk ordusu 7 Kasımda Gümrü’ye girmiştir. Ümitlerini yitiren Ermeniler 17 Kasımda mütareke imzalamaya razı olmuşlardır. Görüşmeler sonunda 3 Aralık !920 Gümrü Anlaşması imzalandı. Gümrü Antlaşmasının ömrü kısa olmuştur. Çünkü Ruslar, 5 Aralık 1920’de Ermenistandaki Taşnak hükümetini yıkarak, Bolşevik idaresini kurmuşladır.

Bu tarihten itibaren bu problem Türk-Ermeni problemi olmaktan çıkarak, Türk-Sovyet meselesi halinde devam etmiştir. Bu arada Sovyetlerin Gürcistan’a savaş ilan etmesinden yararlanan Kazım Karabekir, Gürcistan’ın İşgali altında bulunan Ardahan ve Artvin’in boşaltılmasını Gürcü hükümetinden istemiş, Türk ordusu karşısında buraları ellerinde tutamayacaklarını anlayan Gürcülerde Ardahan ve Artvin’i Türk kuvvetlerine bırakmışlardır.

Ankara hükümetinin o tarihlerde doğuda, Ermenilere karşı kazandığı zaferi, batıda ise ilk Yunan saldırısını I. İnönü Zaferi ile sonuçlandırması, Sovyetlerin Milli Mücadeleye daha fazla önem vermelerini sağlamıştır. Ali Fuat Cebesoy başkanlığındaki Türk heyeti yarım kalan Türk-Sovyet görüşmelerini devam ettirmek için Moskova’ya gönderilmiştir. Bu görüşmeler sonun da Sovyetlerle 16 Mart 1921 Türk-Sovyet dostluk antlaşması (Moskova Ant.) imzalanmıştır.

Moskova Ant. İle Sovyetler Sevr Antlaşmasını tanımayacaklarını, Misak-ı Milli sınırları dahilindeki Türk devletinin varlığını kabul ettiklerini ortaya koymuşlardır. Moskova Antlaşmasının ardından Sovyetler Türkiye’ye hem askeri malzeme, hem de parasal yardımda bulunmuşlardır. 13 Ekim 1921’de  Sovyetlerle yapılan Kars Antlaşmasıyla da doğu sınırımız son şeklini almıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir