Fransa Tarihi

Fransa Tarihi Fransa topraklarına, Cilalıtaş devrinde yerleşilmeye başlandı. Tunç devrinde Keltler, tarım araçlarında demir kullanmaya, başladılar. Kartaca’yı alt eden (İÖ. 146) Romalılar, Akdeniz havzasını denetim altına almak istediklerinden, Gallia (Galya) adını verdikleri bugünkü Fransa topraklarını ele geçirdiler (İ. Ö. 52).

Eskiçağ’da Galya

Kabaca günümüzdeki Fransa’ya denk düşen Galya (Gallia) bölgesi, İ.Ö. 58’de Jül Sezar’ın birlikleri tarafından istila edildiğinde, Akdeniz’den Kuzey denizine, Pi-reneler ve Atlas okyanusundan Ren’e ve Alpler’e uzanıyordu. 10 milyon kadar olduğu sanılan nüfusu köken bakımından son derece karışıktı ve merkezden yönetim yoktu.

Birkaç yüzyıl önce Tuna dolaylarındaki anayurtlarından yola çıkan Keltler, Ren ve Rhöne vadilerine yerleşmiş, (aralarından bir bölümü günümüzdeki Belçika, İngiltere ve İrlanda gibi çok uzak yerlere göçmüşlerdir) ve Alpler’in yerli halkı Ligürlerle, Pireneler’in yerli halkı İberlerle ve öbür kesimlerdeki genellikle Fenike, Yunan, Roma soyundan halklarla kaynaşmışlardı. Keltler. Galya’daki Keltler arasında merkezden yönetim sağlanmamıştı.

Galyalılar (Keltlerin Latincesi) temelde klanlar halinde gruplaşmışlardı. Klanlar bazen birbirinden ayrı etkinlik gösterirler, bazen de birleşerek 400 klanı bulan topluluklar oluştururlardı. Tek bir önderleri ya da yönetimleri bulunmadığı gibi, Marsilya ve Nice dışında, kentleri ya da kasabaları bile yoktu.

Çoğu dağınık düzende, çevresi kazıklarla çevrilmiş, toprak kulübelerden oluşan köylerde yaşıyor, temel gereksinmelerini avcılık, balıkçılık ve toplayıcılıkla sağlıyorlardı.Dinsel yaşamları da yöreseldi ve çoktanrıcılığa dayanıyordu Genel olarak ırmaklara, ormanlara ve öbür doğa öğelerine taparlardı. En yaygın kült, Bretanya’ya yerleşmiş druidlerin (bir tür şamanlık) kültüydü.

Roma istilası. Roma lejyonları, yalnızca Roma Cumhuriyeti’nin Akdeniz kıyısı topraklarını korumak için değil, Jül Sezar’ın kişisel tutkularını da gerçekleştirmek için İ.Ö. 58’de Galya’ya yürüdüler: Gallia Cisalpina (Alplerberisi) ve Gallia Transalpina (Alplerötesi) prokonsüllüğüyle yetinmeyen Sezar, Gallia Togata’ya (asıl Galya) göz dikmişti.

Kendi kabileleri arasındaki çekişmelerden ötürü bütünleşemeyen ve Ren ötesinde yaşayan GerVizigotların, Burgundların, Vandalların, Vikinglerin, vb. karışımı oluşturacaktı.

Merovenj sülalesi. V. yy’dan XI. yy’a kadar süren siyasal kargaşa ve toprak çekişmeleri boyunca, ayakta kalan iki kurum, kilise ile birbirlerini izleyen Merovenjler (431 -751) ve Karolenj (yak. 747-987) sülalesi oldu. Frank Krallığı’nın kurucusu olan Merovenj sülalesinden Clovis (481-511).

486’da önce Soissons’da Galya-Roma kuvvetlerini bozguna uğratarak, Salii Franklarının önderi olan büyükbabası Meroven’in başlattığı işi tamamladı.

Sonra Vizigotları yenerek, Frank egemenliğini Bourgogne’a ve Pireneler’in güney bölgesine yaydı. 496’da hıristiyanlığı benimseyip, kilisenin de desteğini sağlayarak, başkent seçtiği Paris’e yerleşti ve yönetimini güçlendirmeye ağırlık verdi.

Ne var ki, 511’de Clovis ölünce, Frank Krallığı dört oğlu arasında bölüşüldü. Onların mirasçıları da, kendi topraklarını aralarında bölüşüp, sonra hem birbirleriyle, hem de dışardan saldıranlarla savaşmaya koyuldular.

Hükümdarlıklarının son yüzyılında Merovenjlerin yetkileri, kendi krallıkları içinde bile büyük ölçüde azaldı. Soylu toprak sahipleri, yönetim, adalet, asker toplama, vergi toplama konularında büyük ölçüde bağımsız davranmaya başladılar.

Kentler ve kasabaların birbirine düşman kabile reisleri ile çeteler tarafından yağmalanması sonuncu, tarım ve ticaret tam bir kargaşaya sürüklendi. İçinde yaşayanlar ve kırsal sığınmacılar için hâlâ biraz korunak sağlayan kasabalar ve köyler, ticaret geriledikçe dağılmaya yüz tuttular. Bu arada, kilisenin güçlü etkisi sürdü.

Ama Merovenj yönetiminin çürümesini kilise bile engelleyemiyordu. Sonunda, VIII. yy’ın başlarında, parçalanmış Frank Krallığı’nın kalıntıları üstünde uzun yıllar süren yetersiz Merovenj egemenliğinden sonra, Merovenjlerin saray danışmanları olarak görev yapmış Karolenj sülalesi iktidarı ele geçirdi.

Karolenj sülalesi. Karolenj sülalesinden Charlemagne’ın 768’de Frankların kralı, 800’de de imparator tacı giymesinden önce bile, büyükbabası Charles Martel, Tours’da (732) müslüman Arapların akınlarını durdurmayı başarmıştı.

Martel’in yeteneklerini ve askerî gücünü devralan Charlemagne’ın babası “Kısa” Pepin, sonunda papalara, kendisini ve oğullarını Frank Krallığı’nın yasal hükümdar sülalesi olarak tanıtmayı başarmıştı.

Böylece papadan aldığı destekle gücünü artıran Pepin, komşularıyla sürekli savaşarak Pireneler’den Vistül’e kadar bütün Avrupa’yı egemenliği altına altı.

Oğlu Charlemagne, Frank devleti içinde krallık otoritesini ve parasal kaynakları genişletti. Büyük toprak bağışlarından (ama vârislerine geçmiyordu) ve yerel vergi toplama hakkından yararlanan toprak sahipleri, buna karşılık, krala istediğinde asker sağlamak zorundaydılar.

Onlara bağımlı halk da, toprağı işlemenin yanı sıra, yol yapımı, vb. bayındırlık işlerinde çalışmakla yükümlüydü. Charlemagne’ın gönderdiği, genellikle bir piskopos ve bir konttan oluşan denetçiler (missi dominici), imparatorluğun çeşitli bölgelerini denetleyerek, herhangi bir düzensizliği krala raporla bildiriyorlardı.

Her yıl iki meclis toplanıyor, ilkbahar toplantısında soylular sorunlarını tartışma fırsatını bulurken, kral da programını ya da krallıkla ilgili izlenimlerini açıklıyordu.

Charlemagne, aynı zamanda da, başkenti Aachen’de (Aix-la-Chapelle) ve öbür büyük kentlerde, din adamlarını, bilginleri, Alcuin gibi edebiyatçıları koruyarak, düşünce yaşamını yeniden canlandırdı. Yunanca, özellikle de Latince yapıtlar kopya etme yoluyla çoğaltılıp, kilise adamlarının kurdukları yeni okullarda incelendi.

Charlemagne’ın okuma yazmayı özendirmesinin, belki de Fransızlar ve Batı uygarlığı için, askerî seferlerinden ve siyasal girişimlerinden daha uzun vadeli bir yararı oldu. Ama Clovis’ten sonra Merovenj sülalesini andırır biçimde, Charlemagne’dan sonra Karolenj sülalesi de hızla geriledi.

Toprakların aynı biçimde, bu kez Verdün Antlaşması’yla (843) vârisler arasında bölüşülmesi soncunda, aşağı yukarı Ortaçağ Fransası’na eşit bir bölge, Frank imparatoru Charles ll’nin payına düştü.

Charles II ve soyundan gelenlerin yerel soylular üstündeki yetkileri azalırken, Viking akınlarına karşı koyma güçleri de gün geçtikçe azaldı (Vikingler daha sonra Normanlar adıyla Normandiya düklüğünü kurdular).

Can çekişen Fransız toprakları üstünde 987’de Capet sülalesi egemenliği sağlamayı başardı ve bu devlette feodal sistem hızla gelişti.

Capet Krallığı (987-1328)

Capet sülalesi önce doğrudan, sonra da kolları Valois ve Bourbon sülaleleri aracılığıyla, yaklaşık 1 000 yıl Fransa tahtında kalmayı başardı.

1792’de Louis XVI’nın giyotinle başının kesilmesinden sonra sülalenin egemenliği bir süre için kesintiye uğradıysa da, kardeşleri Louis XVIII ile Charles X ve onun uzaktan kuzeni Louis-Philippe, Napolyon’dan sonra yeniden tahta çıktılar.

987’de Hugh Capet’nin taç giymesi ile 1328’de Valois kolunun Capet sülalasinin yerine geçmesi ya da 1338’de Yüzyıl Savaşları’nın patlak vermesi arasında, feodal sistem, Fransa Krallığı kavramıyla birlikte gelişti. Yeniden canlanan kentler ve kasabalar, burjuvaların tarım ve imalat ürünleri ticareti yaptıkları merkezlere dönüştü.

Ama Haçlı Seferleri kralların, soyluların, din adamları sınıfının ve sıradan insanların güçlerini emip tüketirken, İngiltere’nin Normandiya’yı ele geçirmesi, bu ada krallığıyla yüzyıllar boyu sürecek ilişkilere ve düşmanlıklara yol açtı.

Charlemagne’ın toprak bağışları ve ölümünden sonra imparatorluğunun parçalanması sonucunda kök salan feodalizm, IX. ve X. yy’larda zayıf kralların Viking saldırılarını engellemeyi başaramamaları üstüne, kaçınılmaz bir yaşama biçimine dönüştü.

Feodalizm kral ile soylular arasında sözleşmeye dayalı bir düzenleme olarak gelişirken, bir yandan da soylular ile köylüler arasındaki ilişkiler kesin kurallara bağlandı. Feodal beyler, krala masrafları kendileri tarafından karşılanan askerî birlikler sağlamak zorundaydılar.

Buna karşılık, eyaletler kadar büyük toprak parçaları için babadan oğula geçen unvanlar almakla kalmıyor, topraklarında yaşayanları vergilendirme, gözetim ve yargılama hakkı da kazanıyorlardı.

Feodal beyler, topraklarında yaşayan halkın korunmasından ve düzenin sağlanmasından sorumluydular; buna karşılık, halktan bağlılık, kira, ücret, askerî ve ekonomik yükümlülükler bekliyorlardı.

Feodal beyler ile kralların göreli güçleri, genel olarak unvana değil, kişisel ilişkilere ve yeteneklere bağlıydı. Sahip olunan toprakların büyüklüğü, elverişli kaynakların miktarı, ittifak olasılıkları ve kilisenin desteği bu ilişkilerde önemli rol oynardı.

Hugues Capet’nin 987’de krallık tahtına çıkması, feodal beylerin gücünü ortaya koydu. Hugues Capet’nin ataları, Anjou ve Blois kontlarıydı; tahta çıkışında başlıca destekçisi de, Normandiya dükü olmuştu.

Capet sülalesinden krallar ancak kendi aile toprakları olan ve Paris ile Orleans çevresinde yeralan orta Fransa’ya (İle-de-France) egemendiler. Normandiya, Akitanya, Bourgogne ve Flandres düklerinin ya da kontlarının topraklarında Fransa krallarının yetkilerinin ne olduğu sorunu, uzun tartışmalara yol açtı.

Normandiya düklerinin durumu, bunun çarpıcı bir örneğini oluşturdu. Normandiya dükü Guillaume’in 1066’da İngiltere’yi ele geçirip, William I unvanıyla İngiltere tahtına çıkması, soyundan gelen Normandiya düklerinin de İngiltere tahtına çıkmalarını sağladı ve bunlar, eskiden üstünlüğünü kabul etmiş oldukları Fransa krallarının amansız rakiplerine dönüştüler.

Capet kralı “Genç” Louis VIl’yle evliliği iptal edilen Akitanyalı Eleanor’un sonradan İngiltere tahtına çıkacak Henry II’yle evlenmesi (1152) sonucunda, İngiltere kralları, Fransa’daki topraklarını miras yoluyla daha da genişlettiler.

Kurnaz Capet kralları, bozulan dengeyi kendilerinden yana çevirmek için sık sık, yeni ortaya çıkan orta sınıfla (burjuvalar) güçlü ilişkiler kurdular.Ticari çıkarları genel olarak feodal beylerin kırsal kesime yönelik savaşçı eğilimleriyle çatışan burjuvalar da, bu ilişkiler sonucunda krallardan özel ayrıcalıklar ve daha geniş pazarlar elde ettiler.

Kilise adamları da katedrallerin, okulların ve Haçlıların korunmasıyla, kralın yanına çekildi. Fransızların Haçlı seferlerine katılmaları, ulusal bütünlük anlayışını geliştirip, kiliseyi saraya daha çok bağlarken, Fransız tüccarları ve bilim adamlarına da İtalya ve Ortadoğu’yla ilişki yollarını açtı.

Ortaçağ’ın bu döneminde kültür yaşamında büyük bir canlanma başladı. Manastırlarda ve üniversitelerde kilise adamları ile bilginler, tanrıbilim terimlerin icelemeye, konuşmaya, tartışmaya koyuldular. Bu arada günlük dil Fransızca’yla edebiyatın ilk örnekleri de ortaya konmaya başlandı.

Krallığın Güçlenmesi (1328-1715)

Hugh Capet, Philip II, Louis IX ve Philip IV gibi Capet sülalesi kralları, krallık yetkilerini güçlendirmeyi ve aile topraklarının ötesine yaymayı başardılarsa da, ailenin öbür üyeleri aynı başarıyı gösteremediler.

Sonunda sülalenin Valois kolu (1328-1589), İngilizleri Fransa topraklarından çıkarıp, krallıkta bütünlüğü ve kralın otoritesini yeniden sağladı, İtalya’ya askerî seferler başlatıp bir kültür Rönesansı’nın öncüsü oldu.

Yüzyıl Savaşları’ndan Din Savaşları’na. İngilizlerin Fransa topraklarından çıkarılması, Fransızları korkunç Yüzyıl Savaşları’na (1338-1453) sürükledi.

Flandres bölgesine ve Normandiya, Akitanya, vb. eyaletlere egemen olmak için İngiliz ve Fransız kralları arasındaki amansız çekişme, bu savaşın başlıca nedenlerinden biri oldu.

Başlangıçta İngilizlerin art arda büyük başarılar kazanmalarına karşın, Jean d’Arc’ın halkın direnme gücünü ateşlemesi sayesinde İngilizleri kesin olarak kıtadan püskürten Fransız hükümdarları, özellikle de Louis XI (1461’e d.-1483), ülkede bütünlüğü yeniden sağladılar. Sonra güçlerini Fransa sınırlarının ötesine yaymanın yollarını aradılar.

1494’te İtalya’yı istila eden Charles VIII, İtalya Savaşları’nı başlatarak, Avusturya ve İspanya Habsburglarıyla uzun bir çekişmeye yol açtı.

XVI. yy’da François I ve Henri II gibi iki güçlü kralın tahta çıkmalarına karşın Henri II ile Catherine de Medicis’nin üç oğullarının yeteneksizliği ve 1560’ta patlak veren Din Savaşları nedeniyle, ülkede refah ve siyasal istikrar yeniden sarsıldı. Din Savaşları, katoliklerin calvinci protestanlara (Huguenotlar) saldırıp, kanlı bir kıyıma girişmelerinden kaynaklandı.

Aslında her iki topluluğun önderleri krallığın denetimini ele geçirmeye uğraşırlarken, oğullarının konumunu sağlama almak isteyen Catherine de Medicis de, dönem dönem taraflardan birini tutarak macchiavellici bir tutum izlemekteydi.

Catherine de Medicis’nin ölümünden sonra, son oğlu Henri lll’ün de 1589’da bir suikastte ölmesiyle, Protestanların önderi ve Bourbon sülalesinin ilk hükümdarı Henri IV, tahta çıktı.

Paris’e girmek için mezhep değiştirerek katolikleri yatıştırmayı başaran Henri IV, aynı zamanda da Nantes Buyrultusu’yla (1598), protestanlara geniş haklar tanıdı.

Bourbon sülalesi ve toparlanma dönemi. Henri IV büyük bir ustalıkla, gerektiğinde ikna yoluyla, gerektiğinde zora başvurarak, dinsel çekişmelere son verdikten sor ra, ticaret ve imalatı geliştirip, soylu sınıfın yetkilerini azalttı.

Özellikle oğlu Louis XIII döneminde birbiri ardına krallığın fiili yöneticileri olan kardinal Richelieu ve kardinal Mazarin, onun yolundan yürüyerek, soylu sınıfın yetkilerini daha da azalttılar. Ama soylu sınıfı en azından 1715’e kadar sadık uyrukları haline getirmeyi Louis XIV başardı.

Zaten Richelieu tarafından kırsal kesimdeki şatolarından yoksun bırakılmış, düello yapmaları yasaklanmış ve saray kurallarına uymak zorunda bırakılmış olan soylu sınıf üyeleri, Louis XIV döneminde, ona Versailles Sarayı’nda eşlik eden saray nedimlerine dönüştüler.

Louis XIV, Versailles sarayını ayrıca, sanatçıların, yazarların ve bilim adamlarının korunduğu ve ödüllendirildiği bir kültür merkezi haline getirdi. Bu dönemde burjuva sınıfı, Jean Baptiste Colbert’in geliştirdiği ticaret siyasetinden en çok yararlanan sınıf oldu. Sonra da Louis XIV, ülke sınırlarını genişletmeye girişti.

Kardinal Richelieu’nün Otuzyıl Savaşları’nda Kutsal Roma-Cermen imparatorlarına, Almanya’daki katolik prenslere ve İspanya’ya karşı, Fransa’da katolik ve protestan önderler arasında bir ittifak oluşturmayı başarmış olması, Vestfalya Barışı’yla (1648) Fransa’ya Alsace’ı kazandırmıştı.

Avrupa’da ve denizaşırı bölgelerde Fransız topraklarını büsbütün genişleten Louis XlV’se, savaşlar, diplomasi ve evlilik yoluyla, sonunda torununu Felipe V adıyla İspanya tahtına çıkarmayı da başardı.

Aydınlanma Çağı (1715-1789)

Louis XIV’ün ölümünden sonra krallık, tedirgin edici bazı işaretlere karşın bütünlüğünü, gücünü ve refahını sürdürdü. Avrupa’nın en kalabalık nüfuslu, en büyük askerî ve ekonomik kaynakları elinin altında bulunduran tek birleşik devleti olarak Fransa, büyük bir devlet olmanın tadını çıkarmaktaydı. Hattâ, 1766’da Lorraine’i topraklarına katarak, sınırlarını biraz daha genişletmişti.

Ama, sömürgeler açısından durum hiç de parlak değildi: XVII. yy’da doğan Fransa İmparatorluğu, Yediyıl Savaşları’nın (1756-1763) bir sonucu olarak, denizaşırı topraklarının büyük bölümünü İngiltere’ye kaptırmıştı.

Soylu sınıfın yeniden canlanması. Louis XV ve Louis XVI, ülkede tanrısal yetkili ve mutlak hükümdar olarak yasama, yürütme, yargılama, yönetim güçlerini ve askerî gücü ellerinde tuttular.

Ama uygulama alanında ya ilgisizlikten, ya yetersizlikten ya da yeterince zalim olmadıkları için, ellerindeki gücü tam anlamıyla kullanmayı başaramadılar.

Sonuçta, eski feodal beylerin soyundan gelen ya da unvanlarını parayla satın almış soylular, burjuvaların yerini almak için harekete geçip, Versailles’da, orduda ve kilisede önemli görevleri ele geçirdiler.

İlk iki tabakanın (din adamları ve soylular) üstünlüğü ele geçirerek ayrıcalıklarını pekiştirmeye yönelmeleri sonucunda ortaya çıkan “yeniden feodalleşme”, üçüncü tabakayı (halk) hoşnutsuzluğa sürükledi.

Özellikle, parasal yönden durumları iyi olan burjuvalar, kendilerini siyasal görevlerden dışlanmış ve vergi yükünü aşağı sınıflarla birlikte sırtlanmış görmeye başladılar.

Aydınlanma çağı. Eski Rejim’in en parlak yanı “Aydınlanma çağı” filozoflarının etkisi oldu. Deniş Diderot, Montesquieu, Voltaire, Caron de Beaumarchais ve Jean Jacques Rousseau gibi aydınların denemeleri, ansiklopedileri, romanları, oyunları ve mektupları, dönemin insanlarını ve toplumlunu kıyasıya eleştiren bir fırtına etkisi gösterdi.

Eski Rejim’in ilkelerini ve uygulamalarını genel olarak “yozlaşmış” bulan bu aydın filozoflar, tanrısal hukuk yerine doğal yasaları, boşinançlara karşı akılcılığı, kilisenin egemenliğine karşı laikliği, ayrıcalıklara karşı adaleti savunuyorlardı.

Devrim Çağı (1789-1814)

Fransız Devrimi’nin patlak vermesi birçok nedene bağlanabilir: Meydan okuyucu fikirleriyle Eski Rejim’i çökerten filozofların, yönetim sorunlarının ve toplumsal sorunların çözümü için yeni yaklaşımlar istemeleri; tarımdaki çöküntünün ve ticarette, mâliyede, imalat sanayisindeki büyük sarsıntının maddi durumları bozmasının yanı sıra, sınıf sürtüşmelerini sivriltmesi; çatışan siyasal amaçların soylu sınıfı, burjuvaları ve halkı birbirinden kesin sınırlarla ayırması; özellikle de, bu kargaşa döneminde Louis XVI gibi yetersiz bir hükümdarın başta bulunması.

Devrim. Bütün bunlar ve bunlara eşlik eden başka etmenler, 1789’da patlak veren Büyük Devrim’in oluşmasına katkıda bulundular.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında Amerikalılara yapılan yardımlarla artan borç yükü, krallık gelirlerinin yarısından çoğunu aşan bir düzeye ulaşmıştı. Kral ve bakanları bu parasal bunalımı çözümlemek için her türlü yaklaşımı denediler.

Ayrıcalıklarını yitirmekten korkan, hâttâ ulusal siyaset alanında daha büyük pay kapma peşinde koşan soylu sınıf, 1789’da kralı Etats-Generaux’yu toplantıya çağırmaya zorladı. 1614’ten beri devre dışı kalan Etats-Generaux’nun, topluca kurulu düzenden yana oy vermesi bekleniyordu.

Ancak, üçüncü sınıfın (Tiers-etats; halk tabakası) temsilcileri, öbür ilk iki sınıfın (soylular ve din adamları) oy çoğunluğuyla kendilerini azınlıkta bırakması üstüne büyük bir öfkeye kapıldılar. Kişi başına oy kullanılması isteklerini kralın reddetmesi üstüne de Haziran 1789’da kendilerini Ulusal Meclis ilan ettiler.

Kralın meclisi dağıtmaya kalkışması karşısında ayaklanan Paris halkı, 14 Temmuz 1789’da Eski Rejim’in kalesi olarak gördüğü Bastille Kalesi’ne saldırarak yerle bir etti. Silahlanan işçiler ve köylüler de, kırsal kesimde soyluların malikânelerini yağmaladılar.

1789 -1792 arasında yeni bir Fransa doğdu. Ulusal Meclis insan Hakları Bildirisi’ni yayınladı; feodal sistemin son bulduğunu açıkladı; bir anayasa hazırlamaya girişti; kiliseye reform uygulanması ve yerel yönetimin yeniden düzenlenmesi kararlaştırıldı.

Kâğıt üstünde Eski Rejim sona ermiş, babadan oğula geçen soyluluk hakkı ve ayrıcalıklarının kaldırılmasının yanı sıra, kralın mutlak yönetimine ve kilisenin üstünlüğüne de son verilmişti.

Kralın giyotinde başının kesilmesi, ülkede iç savaşın, dışarda da Fransız Devrim Savaşları’nın patlak vermesi ve alt sınıfların siyasal haklar elde etmek için silaha sarılıp, militanca yöntemlere başvurması sonucu, 1792’den sonra Devrim daha köktenci bir görünüm aldı.

Maximilien Robespierre’in önderliğinde başlayan ve kıyıcı bir diktatörlük dönemini belirleyen Terör yönetimi (1793-1794), Temmuz 1794’teki Thermidor darbesiyle sona erdi.

O tarihten başlayarak, Fransa, güçlü general Napoleon Bonaparte’ın 1799’da Konsüllük lyönetimini kurmasına kadar Direktuvar Meclisi tarafından yönetildi. Bonaparte 1804’te, Napolyon I unvanıyla kendini imparator ilan etti.

Napolyon I dönemi. Napolyon’un başlattığı reformların çoğu devrim yıllarının amaçlarına uyum sağladığından, Fransa’ya iç barışı ve huzuru getirmeyi başardı.

Dıştaysa, başarıyla yürütmüş olduğu savaşlar sonucunda, daha 1802’de Avrupa’da büyük bir Fransız İmparatorluğu yaratılmıştı.

Savaşlarına kısa bir süre ara veren Napolyon, daha sonra yayılmacılık siyasetini yeniden başlattıysa da, Ispanya’da uğradığı başarısızlıklar ve 1812’de Rusya seferinin yenilgiyle sonuçlanması, kaçınılmaz sonun başlangıcı oldu.

1814’teki yenilgiden sonra Napolyon tahttan çekilmek zorunda kaldı ve Bourbon sülalesi, Louis XVIII’le yeniden tahta çıktı.

Napolyon 1815’te iktidarı kısa bir süre yeniden ele geçirdiyse de, Waterloo Savaşı’nda (Haziran 1815) yenilmesiyle, Napolyon dönemi kesin olarak kapanmış oldu.

Rejimler (1814-1870)

Kalıcı siyasal düzenler arayışı 1814’ten 1870’e kadar sürdü. Louis XVII’in kardeşi tutucu Charles X, ağabeyinin yerine tahta çıktıktan sonra gün geçtikçe sertleşen ve zorbalaşan bir siyaset uyguladı.

Temsilciler Meclisi’ni dağıtarak, orta sınıfın Devrim’le elde etmiş olduğu “insan haklarını ve özgürlüklerini” tehdit etmesi, sokaklarda barikatlar kurarak ayaklanan Paris halkının kısa sürede üstünlüğü sağlamasıyla sonuçlandı.

Böylece, Temmuz 1830 Devrimi’yle Charles X tahttan çekilmek zorunda kaldı. Kralın yeğeni Orleans dükü Louis-Philipe önce kral vekili, sonra da Fransa kralı olarak Restorasyon Rejimi’nin yerini alıp, büyük burjuvaziye dayalı meşruti bir monarşi kurdu ve başlangıçta sermaye çevrelerinin desteğini sağladı.

Ne var ki, yeni yönetimin yolsuzluklara gözyumması, parlamentoyu baskı altına alması, yurttaşlık haklarını kısıtlaması, ekonomiyi çıkmaza sürüklemesi ve dış siyasette uğranılan başarısızlıklar, kralın saygınlığını hızla yitirmesine yol açtı. 24 Şubat 1848 Devrimi’yle Louis-Philippe devirildi ve İkinci Cumhuriyet kuruldu.

Ekonomik ve toplumsal bunalımı denetim altına almak için birkaç ay süren başarısız girişimlerden sonra, İkinci Cumhuriyet, Napolyon’un yeğeni Louis Napoleon’u cumhurbaşkanlığına seçti.

O da 1852’de Napoleon III unvanıyla imparatorluğunu ilan edip, ülkeyi baskıcı bir rejimle yönetmeye koyuldu. Ama çok geçmeden halkoylamalarına başvurarak kitlelerin nabzını yokladı ve rejimini gün geçtikçe liberalleştirdi.

Kırım Savaşı’na ve İtalya’nın bağımsızlık savaşlarına katılma kararı alması da, Fransa’ya dışta eski saygınlığının bir bölümünü yeniden kazandırdı.

Ne var ki, Napoleon III, Prusya şansölyesi Otto von Bismarck’ın diplomatik ve askerî dehasıyla boy ölçüşecek yetenekte biri değildi ve Fransız-Prusya Savaşı’nın (1870-1871) yenilgiyle sonuçlanması, Üçüncü Cumhuriyet’in ilan edilmesine yolaçtı.

Birbirini izleyen bu rejim değişikliklerinin kökünde pek çok neden yatıyordu. Oy verme hakkının kısıtlanmasında ve görev dağılımında siyasal nedenlerin rol oynaması, hem toplumun alt sınıflarını monarşi yönetiminden soğutmuş, hem de hükümdarların orta sınıftan yurttaşlarla ilişkilerini olumsuz yönde etkilemişti.

Özellikle Bourbon sülalesinin ve Napoleon lll’ün soylu sınıfına ve din adamları sınıfına geniş kapsamlı ayrıcalıklar tanıması, bu durumu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.

Öte yandan, zengin burjuvalar, cumhuriyetçilerin kilise karşıtı tutumunu kırmak için din adamlarıyla ve soylularla ittifak yapmışlardı.

Sanayileşme, sosyalist akımlar ve sendikacılıktan kaynaklanan toplumsal gerginlikler de, siyasal bölünmeleri körüklemişti.

Ulusçu duygular da monarşi, imparatorluk ya da cumhuriyet konusunda bir uzlaşmaya yarılamamasına katkıda bulunuyordu. Dışişlerinde Orleans grubunun pasif tutumu, yurtsever burjuvalar tarafından tepkiyle izlenmekte, Napolyon efsanesinin parlak zaferler dönemi özlemle anılmaktaydı. İkinci İmparatorluk’un yaşaması için uluslararası ilişkilerde saygınlık kazanması gerekliydi.

Oysa Napoleon III Arşidük Maximillian’ın Meksika tahtına çıkmasıyla, sonra da 1870’te Sedan’da Prusyalılar karşısında uğranılan yenilgiyle bu saygınlığı ortadan kaldırmıştı.

Bununla birlikte, iç ve dış siyasetteki bu başarısızlıklara karşın, demiryollarının döşenmesi, fabrikalar kurulması, madenlerin işletmeye açılması, iç ve dış ticaretin gelişmesi, Paris kentinin büyük bayındırlık çalışmalarıyla modernleştirilmesiyle, Fransa ekonomik bakımdan bu dönemde ilerlemiştir.

Bu romantizm ve gerçekçilik çağında ressamların, heykelcilerin ve yazarların yetenekleriyle, düşünce ve kültür yaşamı da doruğa ulaşmıştır.

Cumhuriyetler

1870’ten sonra Fransızlar cumhuriyetçi yönetim biçimlerinin yaşama savaşımı vermesine, iki dünya savaşının ve sömürgelerdeki savaşların açtığı derin yaralara, aynı zamanda da ekonominin modernleşmesine, toplumsal yapıda büyük bir dönüşüm gerçekleşmesine tanık olurlarken, düşünce ve kültür sorunlarıyla yakından ilgilenmeye de hiç ara vermemişlerdir.

Üçüncü Cumhuriyet. 1870’te kurulan Üçüncü Cumhuriyet, 1875’te düzenin biçimlenmesini sağlayacak yasalar hazırlanıncaya kadar, büyük siyasal manevralar ve bol talih sayesinde ayakta durmayı başardı.

1871’de Paris Komünü’nün bastırılmasından ve monarşi yanlılarının sindirilmesinden sonra, 1880’e gelindiğinde, cumhuriyet gerekli saygınlığı kazandı.

Doğrudan halk tarafından seçilen parlamento temsilcileri de, cumhurbaşkanı ve yürütme gücü üstünde denetim yetkisi elde ettiler.

Cumhuriyetçiler, 1880 yıllarında, eğitim sistemini kilisenin denetiminden çıkarmayı, çetin bir savaşım sonucunda başardılar. 1905’te de din ve devlet işlerinin ayrılmasını sağladılar.

Ancak, cumhurbaşkanına yöneltilen suçlamalar, Panama kanalının yapımı sırasında parlamento üyelerinin rüşvet aldıklarının ortaya çıkması ve Yahudi asıllı yüzbaşı Alfred Dreyfus’ün sözde casus olduğu iddiasıyla askerî mahkemede yargılanması ve suçlu bulunması gibi rezaletler yüzünden, cumhuriyet bir kez daha sarsıldı.

Bununla birlikte, Dreyfus davasında ömür boyu hapis cezasına çarptırılan yüzbaşının haksızlığa uğradığının anlaşılması sonucunda, cumhuriyet karşıtı soylu sınıf kalıntıları, yüksek rütbeli subaylar ve din adamları iyice saygınlıklarını yitirirlerken, cumhuriyetin temelleri yeniden sağlamlaştı.

Sanayileşme, Almanya ve İngiltere’de olduğundan daha yavaş yürümekle birlikte, hızlandı. Avrupa’nın öbür büyük devletleriyle birlikte – bazen de onlarla yoğun rekabet havası içinde- kendini emperyalizm tutkusuna kaptıran Fransa, 1914’e kadar Afrika ve Asya’da yeni sömürgeleri topraklarına kattı.

Diplomatik açıdan da, Bismarck’ın birtakım kurnazca girişimleriyle 1890’a kadar içinde bulunduğu yalıtılmışlık durumundan kurtulmaya çalıştı.

1914’e yaklaşılırken, Fransız diplomatlar Rusya’yla bir karşılıklı saldırmazlık ve savunma paktı (1894), İngiltere’yle de “Dostluk Antlaşması” (1904) adı verilen bir antlaşma imzalamayı başarmışlardı. Bu ara Paris, uluslararası sanat ve edebiyat etkinlikler merkezi haline gelmişti.

Dünya savaşları. Ağustos 1914’te Birinci Dürnya Savaşı patlak verdiğinde, Fransızlar hem Alsace-Lorraine topraklarını, hem de 1871’de yitirmiş oldukları saygınlığı kazanacakları kısa bir çarpışma beklemekteydiler. Ne var ki, Fransız kuvvetleri uzun bir savaşın girdabına sürüklendiler ve öbür savaşan devletlerden çok daha büyük kayıplarla sarsılmış olarak çıktılar.

Versailles Antlaşması, Fransa’nın Avrupa’daki üstün konumunu geçici bir süre için sağladıysa da, 1930 yıllarında patlak veren Büyük Ekonomik Bunalım, bu bunalımın yol açtığı siyasal-toplumsal kutuplaşma, özellikle de Nazi Almanya’nın meydan okumaya başlaması, Fransa’yı bekleyen büyük tehlikenin ilk habercileri oldu.

Aslında, sosyalist başbakan Leon Blumun Sosyalistler Komünistler ve Radikal Sosyalistlerden oluşan Halk Cephesi, 1936-1937 sürecinde cumhuriyeti Action Française gibi faşist grupların tehditlerine karşı koruyup, geniş kapsamlı toplumsal ve ekonomik reformlar gerçekleştirdi.

Birinci Dünya Savaşı’nın acı anıları, iç huzursuzluk ve güçlü bir önder eksikliğinden ötürü dışta 1930 yılları boyunca Adolf Hitler’i yatıştırmaya ve ödün vermeye yönelik bir siyaset benimsendi.

Ama yatıştırma siyasetinin uluslararası barışı korumayı başaramaması, Eylül 1939’da, İkinci Dünya Savaşı’nı başlattı.

Hareketli bir savaşa hazırlıklı olmayan hantal Fransız kuvvetleri, Hitler’in panzerlerle gerçekleştirdiği yıldırım savaşı karşısında, Mayıs 1940’ta kesin bir yenilgiye uğradılar.

Bu çöküntü, mareşal Henri Philippe Petain başkanlığındaki işbirlikçi Vichy hükümetinin, Charles de Gaulle’ün Özgür Fransa hareketinin ve Fransa içinde direniş hareketinin ortaya çıkmasına yol açtı.

1943’e varıldığında, de Caulle, Özgür Fransa kuvvetlerinin Almanlara karşı misilleme eylemleri ile işgal altındaki Fransa’da direnişçi toplulukların eylemlerini bağdaştırmayı başarmıştı. Müttefiklerin zaferiyle 1944’te Fransa kurtuldu ve 1946’da Dördüncü Cumhuriyet kuruldu.

Dördüncü Cumhuriyet. Dördüncü Cumhuriyet, siyasal biçimi ve uygulamaları yönünden tıpkı “Üçüncü”süne benziyordu. Komünist, sosyalist ve liberal katolik partiler, ülkenin yeniden yapılanmasını gerçekleştirmek için 1947’ye kadar hep birlikte çalıştılar.

Ancak, 1947’de komünistler muhalefete geçtiler. De gaullecü sağın Fransız Halkının Birliği (Rassemblement du peuple français) Partisi’yle yükselişi, sosyalistleri ve merkez partileri, aşırı sol ve aşırı sağın gün geçtikçe şiddetlenen meydan okumalarına karşı cumhuriyeti korumak için, zayıf koalisyon hükümetleri kurmak zorunda bıraktı.

Dördüncü Cumhuriyet pek çok ekonomik ve toplumsal reformlar gerçekleştirdi. Bazı büyük bankaları, sigorta şirketlerini ve savaşa ilişkin sanayi dallarını kamulaştırdı.

Savaştan zarar görmüş Fransız erkeklerine, kadınlara ve çocuklarına dolgun maaşlar bağlandı. Jean Monnet planı gereğince ve ABD yardımıyla, çağdaş ekonominin yapısı kuruldu.

Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) üye olundu. “Soğuk Savaş” döneminde Sovyet tehdidine karşı Kuzey Atlantik Paktı Örgütü’ne (NATO) katılan Fransa, kendi nükleer silahlarını geliştirdi.

Ne var ki, komünist soldan ve de gaullecü sağdan gelen saldırılar, Dördüncü Cumhuriyeti zayıflatarak, Çinhindi’nde ve Cezayir’de sürüp giden sömürge savaşlarıyla başa çıkabilme olasılığını gün geçtikçe azalttı. Beşinci Cumhuriyet.

1958 de Cezayir sorunu yüzünden patlak vermesi beklenen iç savaş korkusundan kaynaklanan en bunalımlı dönemde, Fransızlar duruma bir çözüm getirmesi için de Gaulle’ü yeniden göreve çağnUar. Ancak, de Gaulle, bir koşul öne sürdü: Hazırlatacağı bir Anayasa’nın halkoylamasına sunulması.

Koşul kabul edilip, yeni Anayasa yapılan halkoylamasında %76’lık bir çoğunlukla onaylanınca Beşinci Cumhuriyet kuruldu ve Aralık 1958 de yapılan seçimlerde, de Gaulle cumhurbaşkanlığına seçildi.

Yeni Ananasa sayesinde, eski cumhurbaşkanlarına oranla daha geniş kapsamlı yetkilerle donatılmış olarak işbaşına gelen de Caulle, 1962’de Cezayir Savaşı’na son verip, ülkede huzur, refah ve istikrarı yeniden sağladıysa da, 1968’de büyük bir öğrenci-işçi ayaklanmasıyla karşılaştı ve bu kez de bunalımı yatıştırmayı başardıktan sonra, 1969’da görevinden çekildi.

De gaullecü parti ve küçük ortakları, Georges Pompidou ve Valery Giscard d’Estaing yönetiminde 1970 yılları boyunca ülke siyasetine yön vermeyi sürdürdüler. Ne var ki, 1970 yıllarındaki uluslararası enerji bunalımı, yükselen enflasyon ve işsizlik oranını daha da yükseltti.

1981’de yapılan genel seçimler, çarpıcı bir yön değişikliğiyle sonuçlandı. Sosyalist Parti başkanı François Mitterrand cumhurbaşkanlığına seçilirken, Sosyalist Parti de Parlamento’da kesin çoğunluğu elde etti. Mitterrand hemen yeni iş olanakları yaratacak, çalışma saatlerini kısaltacak ve sosyal yardım sınırlarını genişletecek önlemler önerdi.

Ayrıca, bazı büyük bankaları ve önde gelen sanayi dallarını ulusallaştırırken, yönetimde merkezcilikten uzaklaşmayı sağlayacak adımlar da attı. Dış ilişkilerde, Fransa’nın NATO’ya bağlılığını bir kez daha vurgulayıp, SSCB’ye karşı, önceki başkanlara oranla daha sert bir tutum takındı.

1986 seçimlerinde Sosyalist Parti’nin Parlamento’da çoğunluğu yitirmesi üstüne, de gaullecü partinin başkanı Jacques Chirac’ı başbakanlığa atamak zorunda kalması, cumhurbaşkanının, bir başka partiden başbakanıyla birlikte iktidarı paylaştığı “birarada yaşama” sistemini başlattı.

Chirac, Sosyalist Parti yönetiminde devletleştirilmiş bankaların ve sanayi tesislerinin çoğunu satarak bir özelleştirme planı uygularken, bir yandan da Mitterrand’ın karşı çıkması üstüne, yükseltmiş olduğu vergileri yeniden indirerek, belirli bir ödün vermekten geri kalmadı.

1988’de Mitterrand, yeniden cumhurbaşkanı seçildikten sonra, “birarada yaşama” zorunluluğundan kurtulmayı başarıp, Michel Rocard, Edith Cresson ve Pierre Beregovoy başkanlığındaki sosyalist hükümetlerle çalışma olanağını buldu.

1992’de yapılan halkoylamasında, Fransız seçmenler Avrupa’nın bütünleşmesine ilişkin Maastricht Antlaşması’nı az bir farkla da olsa onayladılar.

30 Mart 1993’te yapılan seçimleri sağ koalisyonun kazanması üstüne, Mitterrand bir kez daha, “sağcı” bir başbakanla çalışmak zorunda kalarak, sağ koalisyonun önderi durumundaki Edouard Balladur’ü başbakanlığa atadı.

 

Fransa Tarihi

Fransa Tarihi

Fransa Tarihi

Fransa Tarihi

Fransa Tarihi

Fransa Tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir