Girit Adası,Tarihi,İklimi,Coğrafi Özellikleri

Girit Adası, Ege Denizi’nin güneyindeki Yunanistan’ın en büyük adası. Minos sarayları, Venedik kasabaları, Ortaçağ Kaleleri, Osmanlı camileri ve Bizans manastırları en önemli gezi yerini oluşturmaktadır.

Girit dünyaca tanınmış bir turizm merkezidir.

En ilgi çeken turistik ziyaret yerleri arasında Knossos, Faistos ve Gortis ‘deki arkeolojik sitler, Retimnon (Resmo)’daki Venedik kalesi ve Samarya, Aya İrini ve Aradena geçitlerinin doğal güzellikleri sayılabilir.

Girit Adası Coğrafi Özellikleri

Deniz ortasında bir dağ görünümündeki bu Akdeniz adası, batıdan doğuya doğru 260 km boyunca uzanır, oysa kuzeyden güneye en geniş yeri 56 km’yi, geçmez. Yüzölçümü 8 300 km2 olan adada düzlüklerin kapladığı alan 300 km2 dolaylarındadır.

Güney kıyısındaki Mesara ovası,tam olarak gelişmiş olan tek ovadır; geri kalan ovalar Kissamos körfezinin içerlerinde, Hanya’nın batısında, Kandiye’nin (Herakleion) her iki yanında ve Mirabello körfezinin çevresinde yayılır.

Bunun dışında kalan bölgelerdeki dağ ve tepeler üç kütle halinde yayılır: Batıda Ak dağlar (2 482 m}, ortada Psiloritis ya da İda dağı (2 460 m), doğuda Dikte dağı (2 148 m).

İç kesimlerinde ekili yüksek ovaların uzandığı bir kütleler, günümüzde daha genç arazilerle kaynaşmış bir dağ zincirinin halkalarıdır.

Adanın fiziksel yapısı hâlâ oturmuş sayılmaz; çok sayıda püskürmeler, yeni çöküntüler, Batı Girit’te Üçüncü Zaman sonunda oluşan yükseltiler, başlangıç tarihinden bu yana şiddetli yer sarsıntıları,henüz oturmamış olan bu bölgenin ağır evrimini sergiler. Ovaların dışında Girit toprağı kalkerli yapıdadır.

Ayrıca, kalın kalker tabakalarından oluşan çoğu kez oval biçimli geniş, kapalı havzalar da dağlık bölgelerdeki insanların yaşamında önemli bir rol oynamıştır.

Kışın yarı yarıya suyla örtülen, temmuzdaysa alüvyonla kaplı ve tahıllarla örtülü olan bu havzalar, dağ insanlarına yaşama olanakları ve birer sığınak sağlamışlardır.

Önemli bir limanı bulunmayan, hemen hemen ıssız olan güney kıyısında günümüzde hiçbir hareket görülmez. Başlıca etkinlikler kuzey kıyısında yoğunlaşmıştır.

Temelde tarıma ve tarım sanayisine dayalı iktisadi kalkınması ve ürünleriyle (zeytinyağı, her türlü meyve ve şarap) Girit, Yunanistan’daki üretimin en önemli birimlerinden birini oluşturur.

Girit Adası İklimi

Girit iki farklı iklim kuşağının etkisindedir: ağırlıklı olarak Akdeniz iklimi ve yer yer Kuzey Afrika iklimi.

Bu durumuyla Girit özellikle ılıman iklimin etkisi altındadır.

Nemlilik denize yakınlığa göre değişmekte, ovalarda kışın kar yağışı istisnai kalırken dağ zirvelerinde sık sık görülmektedir.

Yazları sıcaklık 25-35 derece arasında değişmektedir. Güney kıyılarında yer alan ve Kuzey Afrika ikliminden etkilenen Mesara ovası ve Asterusya dağları gibi bölgelerde yazlar daha sıcak ve uzun geçmektedir.

Girit Adası  Tarihi

Girit uygarlığı Tarihöncesi’nde Cilalıtaş devrinde ortaya çıktı.

Girit uygarlığı gelişirken, Asur imparatorlukları tümüyle silinmemekle birlikte gerilemeye başlamıştı.

Tunç devrinde, III. binyılda, son derece parlak bir uygarlığa erişmekle birlikte, bu uygarlıktan bazı kalıntılar ve günümüzde bile tam olarak çözülemeyen bir yazı dışında, “Minos” uygarlığının incelenmesini sağlayacak hiçbir ipucu kalmamıştır.

Büyük Minos kentleri ve genel olarak arkeoloji kazılarında ortaya çıkarılan ve incelenen sitelerin tümü Girit’in doğu yarısında yer alır.

Adada yaşayan ilkel halklar avcılık, balıkçılık ve toplayıcılıkla geçinirler, mağaralarda yaşarlar ve cilalı taştan yapılmış silahlar kullanırlardı.

Bu çok eski zamanlardan, insana ilişkin hiçbir kalıntı yoktur.

Bakır devri de denilen Kalkolitik devir Girit için hızlı bir evrim ve büyük bir iktisadi gelişme çağı oldu.

Bu dönemde Girit, tarım kaynaklarından ve gerek Mısır’la, gerekse Yunanistan’la bağlantı kurmasını sağlayan coğrafi konumundan yararlanıyordu.

Kalkolitik devirdeki gelişmenin kanıtlarını yalancımermer zeminli, kimi kez birkaç katlı geniş evler, bakır silahlar, altın takılar, kristal, akik kolyeler ve en çok da kendisine ün kazandıran seramikler oluşturur.

Bu çağ aynı zamanda dairesel mezarların yapıldığı çağdır (sözgelimi Mesara’daki, çapı 18 m’yi aşan mezar).

Tunç devri Girit uygarlığının en önemli çağıdır. III. binyılın sonu, Girit uygarlığının iktisadi ve siyasal yapılar düzeyinde derin değişimlerin izlerini taşır.

Merkezdeki ova canlanmış; büyük binalar yapılmış, kent yaşamı da yeni bir siyaset ve uygarlık için elverişli bir ortam hazırlamıştı.

2000 yılma doğru Knossos, Phaistos ve Malia’da sarayların yapıldığı görüldü.

Tunç işlemeciliğinde, kuyumculukta ve özellikle seramikte gelişmeler oldu.

Bu devirde iktisadi açıdan da ilerlemeler gerçekleşti ve yoğun bir ticaret ağı kuruldu.

1750’ye doğru sarayların aşağı yukarı tümünün bir yersarsıntısı ya da bir akın sonucu yerle bir edildiği sanılır; ama 1750’den sonra Minos uygarlığının yeniden üç yüzyıl boyunca eskisinden daha da parlak bir dönem yaşadığı görüldü.

Bu dönemde, eski yıkıntılar üstüne daha geniş saraylar yükseldi.Knossos’taki saray, dükkânları, atölyeleriyle bir iktisat ve üretim merkezi oldu.

Bu dönemde Girit, bütün Doğu Akdeniz’in en gözde yeriydi. Denizdeki üstünlüğünden güç alarak, Giritliler hiçbir askeri yola başvurmaksızın kendi yasalarını kabul ettiren son derece geniş bir iktisat ağı kurmuşlardı.

Gelişmiş bir askeri güce sahip olan Akalar, yavaş yavaş Girit’i kendi egemenlikleri altına almaya çalıştılar.

Bir yanardağ püskürmesi ya da bir yağmanın neden olduğu son Knossos yıkımı gerçekleştiğinde, Minos tahtında çoktandır bir Akalı kral oturmaktaydı.

Bu dönemde Mykenai uygarlığı gelişme halindeydi ama Minos uygarlığı da hemen ortadan kalkmadı.

Girit’teki Mykenai dönemiyle (1375-1100) ilgili olarak elde bulunan bilgiler Girit’in Doğu dünyasıyla bağlantısını sürdürdüğünü gösterir.

Genellikle Mykenai uygarlığının XIV. yy’dan sonra, Dor istilası karşısında çöktüğü kabul edilir,ama bunun ne zaman ve hangi yoldan gerçekleştiği saptanamamıştır.

Yalnızca Dorlarla kurulan bağlantı sonucunda eski Girit dünyasının dönüşüm geçirdiği, tuncun yanında demirin de kullanılmaya başlandığı, ölülerin yakıldığı, geometrik üslupla seramik üstüne yeni süslemeler yapıldığı görülür.

VIII. yy’ın sonuyla VII. yy’ın sonu arasında “Daidalos çağı” uzanır. Daidalos dönemi tunç, pişmiş toprak, taş ve heykel işçiliğiyle gelişmiştir.

Klasik çağ Girit’i (VI.-IV. yy.) üstüne hemen hemen hiçbir şey bilinmez. Helenistik çağda (300-67) Girit’te demokratik bir rejim kurulmuş ve federalleşmeye doğru bir eğilim ortaya çıkmıştır.

IIL ve II. yy’larda siteler arasında sık sık savaşlar baş göstermiştir. 198’den sonra Girit’in Roma’yla kurduğu bağlantılar gitgide artmış ve Romalılar Girit üstünde egemenlik kurmuşlardır.

ROMA DÖNEMİ. Bir anarşi döneminden sonra Girit Roma’nm bir eyaleti oldu (İ.Ö. 67-İ.S. 325).

Ama kentler Bizans İmparatorluğu nun ilk yılları sırasında belli bir özerklikten yararlandılar.

Sonra Kuzey Afrikalılar adayı ele geçirerek bağımsız devlet haline getirdiler.

Buradan giriştikleri korsanlık eylemleriyle, Akdeniz ticaretini felce uğrattılar.

Daha sonra yeniden Bizanslıların, ardından da Arapların eline geçen Girit, sonunda Dördüncü Haçlı ordusu tarafından işgal edilerek Venediklilere verildi.

Türk Egemenliğinin Kurulması

Girit adası askeri ve ticari bakımdan stratejik önemini tarih boyunca korumuş, Anadolu’da kurulan Türk devletleri de Girit adasıyla ilgilenmekten geri kalmamışlardır.

Girit’e ilk Türk saldırısı XIV. yy. ortalarında Aydınoğlu Gâzi Umur Bey tarafından gerçekleştirildi.

Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika kıyıları Osmanlı egemenliğine geçince Fatih Sultan Mehmed, Kanunî Sultan Süleyman, Selim II ve Murad IV un saltanatlarında Osmanlı donanması zaman zaman adaya saldırılar ve akınlar düzenledi.

1644 yılında Dârüssaade ağası Sümbül Ağanın, Mekke kadısı Bursalı Mehmed

Efendi’nin bindiği gemi Malta korsanlan tarafından ele geçirilip, içindekiler Girit’e götürülmüşlerdi.

Bu olay nedeniyle Osmanlı imparatorluğu Venedik’e savaş ilan etti ve Venedik’ in elinde bulunan Girit adasını almak için adaya asker çıkardı (1645).

Girit savaşları çok uzun sürdü; 1669 yılında adanın merkezi olan Kandiye kalesinin alınmasıyla adanın büyük bir bölümü Osmanlıların eline geçti.

Daha sonraki yıllarda da çeşitli yörelerdeki kalelerin alınmasıyla ada tümüyle Osmanlı egemenliğine girdi.

Osmanlı yönetiminde Kandiye (merkez), Hanya ve Resmo sancaklarına bölünen Girit, uzun süre bir barış dönemi yaşadı.

Ancak XIX. yy’da Osmanlı İmparatorluğu içinde başlayan milliyetçilik hareketleri etkisini ada toplumu üstünde de göstermekte gecikmedi.

1821’de Osmanlı İmparatorluğuna karşı bağımsız bir Yunan devleti kurmak için Yunanistan’da başlayan ayaklanma, kısa bir süre sonra ada toplumu üstünde de etkili oldu.

Bunun üzerine Mahmud II, Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan yardım istedi. Kendisine Girit ve Mora valilikleri verilen Mehmed Ali Paşa, Yunan ayaklanmasını bastırmakla görevlendirildi.

Mehmed Ali Paşanın iyi eğitilmiş ordusu gerek Yunan ayaklanmasını, gerekse Girit ayaklanmasını kısa bir süre içinde bastırmayı başardı.

Girit 1840’ a kadar Mehmed Ali Paşa’nın yönetiminde kaldı, 1840 Londra anlaşması gereğince yeniden Osmanlı yönetimine geçti.

Mehmed Ali Paşa kuvvetlerinin çekilmesinden sonra, Yunanistan’ın Girit’i kendisine bağlamaya çalışması sonucu, adada 1841 yılında bir ayaklanma baş gösterdi; ama kolaylıkla bastırıldı.

Buna karşılık, 1866’da çıkan ayaklanma uluslararası bir sorun yaTattı. Bu tarihte Çarlık Rusyası ve Fransa Girit’in Yunanistan’a bağlanması isteklerini açıkça belirtmekten çekinmediler.

Osmanlı devleti ayaklanmayı önce askeri yoldan bastırmayı denedi, ardından da Sadrazam Ali Paşayı adaya göndererek ada yönetimiyle ilgili bir ferman yayınladı (14 Şubat 1868).

Bu fermanla Girit’e büyük ölçüde özerklik veriliyordu. Ancak Yunanistan ve adadaki Rumlar Girit’in Yunanistan’ a bağlanması görüşlerinden vazgeçmemişlerdi. Bu nedenle, 1868 fermanına karşın, karışıklıkların önü bir türlü alınamadı.

Girit Rumları Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası arasındaki savaşı (1877-1878) fırsat bilerek yeniden ayaklandılar; ancak bu kez hiçbir dış destek bulamadılar.

Ama, 1878 Berlin anlaşmasına uygun olarak aynı yıl “Halepa Misakı” denilen bir sözleşme yapıldı. Bu sözleşmeye göre, 1868 fermanıyla Girit’e tanınan haklar daha da genişletildi.

Halepa Misakı’na karşın Yunanistan Girit’i kendisine bağlama çalışmalarına son vermediği gibi,adadaki müslümanlar ile hıristiyanlar arasındaki çatışmalar da son bulmadı.

Yunanistan’ın 1897’de adaya birkaç tabur asker çıkarması üstüne, büyük devletler adadaki olaylara müdahale ettiler ve Hanya’, büyük devletlerin donanmaları tarafından işgal edildi.

Bu sırada Türk-Yunan savaşı, Yunanistan’ın yenilgisiyle sürüyordu. Sonunda büyük devletlerin, özellikle de Çarlık Rusyası’nın ısrarıyla ve Girit’in Osmanlı egemenliğinde kalması koşuluyla.

Yunan prensi Georgios adaya vali olarak atandı (1898). Georgios’un atanmasından kısa bir süre sonra 1899 yılında bir kurucu meclis toplandı ve Giritli Venizelos’un hazırladığı bir anayasa kabul edildi.

Bu anayasaya göre bir meclis ile valiye yardımcı olacak beş kişilik bir danışmanlar kurulu oluşturuldu; bir süre sonra ada için özel bir bayrak, posta pulu kabul edildi, özel bir polis örgütü kuruldu. Bu durum 1908 yılına kadar sürdü.

1908’de Osmanlı İmparatorluğunda II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden, Bosna-Hersek’in Avusturya topraklarına katılmasından yararlanılarak Girit’in Yunanistan’a bağlandığıilanedildi.

Osmanlı İmparatorluğu bu durumu kabul etmedi ama 1912-1913 Balkan savaşlarından sonra, 30 Mayıs 1913 Londra, 10 Ağustos 1913 Bükreş anlaşmalarıyla Girit’in Yunanistan’a katıldığı resmen açıklandı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir