Hurufilik Tarikatı,Kurucusu,Özellikleri | Tarikatlar Tarihi |

Hurufilik Tarikatı  Hurufilik Nedir Hurufilik veya Hurufiye (Fazlullahı Hurufî’nin adından). Varlığın ve oluşun özünü harflerle açıklayan bir İslâm tarikatı.

Hurufilik Tarikatı Kurucusu

Hurufîlik, Esterâbâdlı Fazlullahı Hurufî tarafından XVI. yy. sonlarına doğru kuruldu.

Kısa bir süre içinde Anadolu, İran, Suriye, Türkistan ülkelerine yayıldı.

Bu tarikat yeni eflatun’cu görüş ile eski anadolu kültür ve inançlarını İslâm dininin bazı düşünceleriyle uzlaştırmağa çalışır.

Hurufî inançlarına göre, gerçek yaratıcı (Hâlik), harflerdir.

Her harf bir yarlık türünün özünü, oluşunu dile getirir.

En yüce varlık olan Tanrı’dan en alt basamakta bulunan cansız varlığa (cemadat) kadar her şey bir harfi karşılar.

İnsanların ilki, atası olan Âdem de bir harftir.

Harf, canlılığın (hayatın) özüdür; «mahzi ruh»tur. Hurufîler, her harfin özünde bir ışığın (nur) saklı olduğuna inanırlar.

Onlara göre harfler olmasaydı, âlem denilen varlık bütünü, sonsuz karanlıklar içinde, cansız ve ışıksız kalırdı.

Âleme biçim ve niteliklerini kazandıran, harflerdir.

Harflerin yan yana gelmesi, birbiriyle kaynaşması sonucu, varlık türleri arasındaki düzen, sonsuz uyum ortaya çıkar.

Hurufîliğin bu görüşü ilkçağ filozoflarından Pythagoras’ın düşüncelerine dayanır.

Pythagoras’ın, varlığı rakamlarla açıklayan anlayışına karşı hurufıler, varlığı Harflerle değerlendirme yoluna gittiler.

Onlar, bütün insan soyunun, peygamberler de dahil, Âdem’in özünde (zatında) var olduğuna inanıyorlardı.

Başlangıç Adem’di ve o da harflerden meydana gelmiş bir varlıktı.

Harf dile gelince, ses niteliğini kazanıyor.

Böylece ses harfin mânâ âleminden gerçek âleme inmesi, oluşun gerçekleşmesi, varlık türlerinin zaman ve mekân içinde birer nitelik kazanması demek oluyordu, insan, bütün varlığın, âlemin kaynağı ve özüdür; «zübdei âlem»dir.

Tevrat, Zebur, İncil, Kur an gibi büyük din kitapları insanda, insanın özünde gizlidir, insan bunların hepsini bir bütün olarak kapsar.

Bu bakımdan gerçek olan, öz olan ancak insandır, insanın yüzünde görülen kaş, göz.

bıyık, sakal, kulak, burun, ağız gibi yedi unsur, yedi hattı (yazı) gösterir.

Bunların her biri, bir Kuran’dır.

Bu yüzden, insan yüzünde yedi Kur’an. (mushaf) ve Kuran’ın özü olan Fatiha suresi dile gelir.

Bu yedi hat, ana çizgiler (hututu ümmiye) yani gökler ile, baba çizgiler (hututu ebiye) yani yerlerin birleşmesinden doğan insanı gösterir.

Allah, belli ölçüler içinde ve harflerden kurulu bir bütün olarak insanda tecelli eder, insan, Tanrı’nın beden biçimine girmiş bir görünüşünden başka bir şey değildir.

Bu yüzden insan konuşan Tanrı’dır veya Tanrının dile gelen sözü, kelâmıdır (kelâmullahı natık); hurufîler için, aynı zamanda insan güzelliklerin kaynağıdır (mahı mehasin).

Bütün yücelikler, gizlilikler, kutluluklar insanda toplanır, ölümsüz olan ancak insandır.

İnsan tanrıdır ve bu sebeple ibadet edilmesi gereken tek varlıktır.

Canlı bir Kur’an olan insanın kendini bilmesi, varlığını Kur’an’ın harfleriyle tam ması ve okuması yoluyla tam olarak kavranır.

Toprak insanın teni, akarsular ise kanıdır.

Hurufîler insan yüzünde bazı harflerin açıkça görüldüğünü ve Tanrı’nın insanda böylece zuhura geldiğini ileri sürerler. Meselâ ayn harfi ağız, lam harfi burun, ye harfi çenedir.

Bunlar biraraya gelince Ali olur.

Ali insandır, Tanrı’nın insan suretinde görünüşüdür.

Bunun gibi elif, mim, cim, nun, ha harfleri insan yüzündeki kulak, göz, bıyık, alın, kirpik gibi çizgileri (hatları) yansıtır.

Hurufîlere göre insanın .kendini bilmesi, gerçek tanrı olan özünde, evreni görmesi, bütün varlığı (âlemi) bilmesi demektir.

İnsanın özünde taşıdığı kutsallık yüzünden her zaman iyi davranışlarda bulunması, içini, gönlünü temiz tutması gerekir.

Bunları yapan, her türlü kötülükten sıyrılan; ölünce ruhu bütün âlemi kuşatan ruhla (küllî ruh) birleşir, böylece ölümsüzlüğe ulaşır.

Çünkü iyilik (hayr) sonsuz (bâki), kötülük (şer) ise geçicidir (fâni).

Cennet, insan ruhunun küllî ruhla birleşmesidir.

Kötülük işleyen, içini dışını temiz tutmayan insanların ruhları ölünce hayvana, taşa, kötü bir varlığa girecek, orada derin acılar içinde kıvranacaktır; bu cehennemdir.

Bunların dışında cennet ve cehennem yoktur.

Hurufîler her şeyin çift olduğu görüşüne dayanarak iki yedinin on dört ettiğini, bunların da Kur’an’da bulunan ve «gayri mükerrer» diye nitelenen elif, lam, re, kef, he, ya, ayn, sat, hı, mim, sin, kaf, tı, nun olduğunu ileri sürerler.

On dört harfin içinde bulunmayan fe, dal, vav gibi üç harfin eklenmesiyle on yedi rakamı elde edilir.

Bunlara muhkemat denir.

Bunların dışında kalan ve müteşmbihat denen on bir harfin eklenmesiyle bütün harfler yirmi sekiz olur.

Bunlar da be, se, cim, ha, zi, zal, şın, dat, gayn, te, zat denen ince seslilerdir.

Bunların dışında kalan, pe, çe, fe, sağır kef (n) ile bütün harfler otuz iki eder.

İşte her biri kendi ses niteliği ve derecesine göre bir varlık türünü dile getiren bu otuz iki harf kelime i Âdemiye diye adlandırılan ve bütün âlemi özünde yansıtan Âdem’e eşittir.

Böylece, czünde bütün varlığın belirtilerini bir bütün olarak taşıyan otuz iki harfin birleşmesiyle «insan» şeklini kazanan Âdetm, hem âlem, hem de âlemin kaynağıdır.

Âlemin insan kılığında ortaya çıkışıdır (zuhur).

Bu yüzden «insan» olan Âdem’i bilmek, anlamak, âlemi, Tanrı’yı tanımak, kavramak anlamına gelir.

Fazlullah’ın, ana eseri olan ve Hurufîliğin ilkelerini biraraya getiren Cavidan’ı manzum olarak yazması halifelerinin çoğunun onun yolunda giderek düşüncelerini manzumelerle yaymaya kalkmaları, kısa bir süre içinde bütün İslâm ülkelerinde bu tarikata karşı geniş bir ilgi uyandırdı.

Anadolu, îran, Arabistan ve Türkistan’da birçok hurufî şair ve yazar yetişti.

Hurufîlik hem bir tarikat, hem edebiyat akımı olarak gelişti.

Alevî – Bektaşî şairlerince benimsendi.

İnsan yüzünde Ali’nin tecelli ettiğini gösteren üç harfin bulunduğu görüşü alevî-bektaşî şairlerini ve tarikatçılarını hurufîliğe yaklaştırdı.

Bunun sonucu olarak gerek bektaşîlerde, gerek hurufîlerde görülen yakınlaşma her iki tarikatın edebiyatını da etkiledi.

Seyid Nesimî’nin hurufîliğe duyduğu derin bağlılık ve ilgi, azerî ve anadolu şiirinde onun etkisinde kalan birçok hurufî şairlerin yetişme» sini sağladı.

Refiî, Temennayî, Hatayî, Viranı, Kaygusuz, Gaybî gibi birçok alevî -hurî şairi, C a vidan’m etkisi altına hurufî inançlarını işleyen şiirler yazdılar.

Hurufîlik, birtakım eski bilgileri ve derli toplu bir okumayı gerektirdiği için, halk ozanları tarafından, divan şairlerindeki geniş ilgiyi göremedi.

Daha çok tekke ve divan şairlerince benimsendi.

Hurufîlik konularını, düşüncelerini, inançlarını işleyen şairlerin hepsi mutlaka o tarikata bağlı değildir.

Başlangıçtan beri birçok divan şairi hurufî olmadıkları halde Hurufîliğin etkisi altında şiirler yazdılar.

Aşağı yukarı bütün divan şairlerinde Hurufîliğin izlerine rastlanır, özellikle Fuzuli, Ruhî, Usulî gibi daha çok Ali sevgisi duyanlarda Hurufîlik eğilimleri açıkça görülür.

Bir cevap yazın