İdealizm

 

İdealizm Felsefesi Nedir Felsefenin temel meselesi olan «Varlık nedir?» sorusu karşısında, verilmesi mümkün iki cevaptan biri idealizm, öteki ise gerçekçiliktir (realizm).

İdealizm Felsefesinin Özellikleri

Gerçekçilik en yaygın ve en tabiî görüştür: çocuk ve ilkel insan gerçekçidir. Buna karşılık idealizm, dış gerçek hakkındaki bazı şüphelerden doğar.

Bu şüphelerin çeşitli kaynakları vardır: duyumların düştüğü hatalar veya aldanmaları, birsamlar (sanrılar) ve rüyalar (sanrı ve rüyalar, bize, birtakım «gerçekler» sunar, ama daha sonra bunların birer hayal oldukları, yani var olmadıkları anlaşılır), dine veya metafiziğe bağlı inançlar (başka bir âleme, görünmeyen ve maddî olmayan bir âhirete, gizli güçlere v.b. inanma); kavramları gerçek nesneler saymak ve ancak bu kavramların meydana getirdiği «iç âlemi» gerçek olarak kabul etmek eğilimi; nesnel, «dış âleme» karşılık, bilincimizin sadece öznel oluşu, İlkçağa ait kozmogonilerin (evrendoğumların) kendiliğinden gerçekçi olmalarına (bu kozmogoniler, varlığın ana maddesinin ne olduğunu sorar, ama bu varlığın var olduğundan şüphe etmezler) ve Herakleitos’un gerçekçi, hattâ maddeci gerçekçi olmasına karşılık, idealizm, şüpheci filozofların ve sofistlerin, her türlü bilgiyi ve her türlü hükmü, sağlamlığını yoklamak amacıyla tenkit etmeye başlamasıyla birlikte ortaya çıkmıştır.

Şüpheciler ile sofistlerin, zekâ ve duyularımızın aldatıcı oldukları hakkında ilen sürdükleri düşünceler, insanı bütün bildiğinden şüphe ettirmek, evreni ve insanın kendi kanılarını güvenilmemesi gereken dış görünüşler olarak göstermek sonucunu doğurur. Bu tenkitten yola çıkarak sistemli bir şekilde ortaya konan ilk felsefî idealizm Eflatun’un idealizmidir.

  Eflatun’un İdealizmi

Duyusal dünyayı aldatıcı birtakım görüntüler ve gölgeler olarak ele alır ve bu durumdan habersiz olan insanın, bu görüntü ve gölgeleri, gerçek nesneler sandığını söyler. Duyusal dünyayı, aslında aldatıcı olan duyularımızla tanırız.

Ayrıca, bu dünya hakkında söylenti ve kanaat aracılığı ile bilgi ediniriz. Ama bunlar da aldatıcıdır. Duyusal dünyayı, akıl yürütmelerle de anlamaya çalışırız; ne var ki, sofistlerin göstermiş olduğu gibi, bunlar da bizi yanıltabilir.

Demek ki, burada gerçeklik diye bir şey yoktur. Duyusal dünya denilen bu «varlık», bu dış dünya mevcut değildir veya varsa bile ancak bir gölgeden ve bir yansımadan ibarettir. Fakat dış dünyanın gölgesi ve yansıması olan şey mevcuttur ve işte o şey varlık’tır.

Bu Varlık, İdea’lardır. Duyusal nesneler ise, bu idea’ların, yani bu yetkin ve tanrısal modellerin birer zavallı taklidinden başka şey değildir.

Bütün eşyanın ezelî ve ebedî örnekleri ve modelleri (kendinde güzel, kendinde iyi, kendinde büyüklUk, kendinde küçüklük v.b.) olan idea’ların meydana getirdiği «kavranabilir dünya», biricik gerçek dünyadır.

Eflatun idealizmi, duyusal âlemi inkâr ederken, İde a’lar hakkında gerçekçi bir görüş ileri sürer, »yani kavranabilir dünyanın varlığını ve gerçekliğini kabul eder. Bu, bir ruhçu gerçekçilik’tir.

Su halde Eflatuncu gerçekçiler arasına olduğu kadar idealistler arasına da sokmak mümkündür. Çünkü Eflatun «varlığın mevcut olmadığını» ileri sürmez (asıl idealist formül budur), sadece, duyusal varlığın, dış dünyanın varolmadığını söyler.

Eflatun gerçekçidir, çünkü mutlak bir varlığın mevcut olduğunu ileri sürer; aynı zamanda idealisttir, çünkü bu varlığın anlaşılabilir olduğunu kabul eder. Demek ki Eflatun idealizmi, nesnel idealizm gibi modern sistemlere yani her şeyin evrensel bir zihne ve kapsayıcı bir İdea’ya indirgenebileceği görüşüne yaklaşır.

Şüpheciler ile sofistlerinkine oldukça benzeyen ve gerek duyumların, gerekse hayalgücü ve yargıların tenkit edilmesinden doğan Descartes idealizmi, metotlu şüpheden hareket eder.

Descartes, her türlü önyargıdan kurtulmak ve böylece, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmek için, her şeyden, dünyadan ve bilgiden şüphe eder. Bu metotlu şüphe, Descartes’ı, şüphe edilemeyecek tek bir şeyi kavramaya götürür. Bu da şüphenin kendisidir, şüphe etmekte olmasıdır, yani düşünmesidir.

Demek ki şüpheyi son sınırına kadar vardırınca, Descartes, kendi düşüncesini şüphe edilemeyecek biricik varlık olarak görür; «düşünüyorum, öyleyse varım» der.

İdealizm Temsilcileri ve Görüşleri

Bu anda, Descartes, en aşırı ve en tutarlı idealist durumdadır: varlık yoktur; varolan, ancak ve yalnız, öznenin kendi düşüncesidir. Bu, öznel idealizm’dir solipsizm diye de adlandırılır. Ancak bu idealizm, Descartes felsefesinin geçici bir özelliğini meydana getirir.

Nitekim Descartes, kendi düşüncesi içinde, mükemmellik fikrini keşfederek, bundan, kendisine böyle bir fikri ancak mükemmel bir varlığın verebilmiş olacağı, demek ki Tanrı’nın var olduğu sonucunu çıkarır. Tanrı, kendisini dış dünyanın varlığına inanmaya yönelttiği için de, Descartes, tanrısal doğruluğun, dış dünyanın varlığını garanti ettiğini söyler.

Descartes, bu yolla, idealizmden sıyrılarak, hıristiyan geleneğinde yer alan ikinci gerçekçilik’e (bu görüş varlığın, ruh ve madde gibi iki cevherden meydana geldiğini kabul eder) varır. (Ne var ki, bu ikinci gerçekçilik, ruhun maddeyi yarattığı ve ondan önce mevcut olduğu görüşüne kaydığı ölçüde, ruhçu gerçekçiliğe yaklaşır. Bu ruhçu gerçekçilik ise, Eflatun’unki gibi nesnel idealizme benzetilebilir.)

Descartes’ta geçici olarak ortaya çıkmış olan öznel idealizm, Berkeley felsefesine kesinlikle yerleşir. Berkeley dış dünyanın varlığını kökten inkâr eder (immateryalist idealizm) ve her varlığı, bu varlık hakkında edinmiş bulunduğumuz fikre indirger: «var olmak, algılanmaktır» («esse est perciph). Demek ki burada, gerçek bir öznel idealizm karşısındayız.

Bu idealizmde sadece «ben» vardır. (Fichte felsefesinde de aynı durum görülür; bu filozof, «ben»in, kendisini sınırlamak yoluyla «ben-olmayan»ı yarattığını söyler.) Bununla beraber Berkeley, bu öznel idealizmi sonuna kadar devam ettiremez.

Çünkü dinî inancı dolayısiyla bir Tanrı’nın varlığını, yani kendisinden ayrı bir varlığın varlığını kabul etmek zorundadır. Dolayısıyla, nesnel bir idealizm’e varır (bu durum, özellikle, son yazılarından biri olan Siris’te görülür).

Bu nesnel idealizmde, mutlak varlık, yani evrensel varlık (Tanrı) insan düşüncesinde, eşya hakkındaki fikirleri yaratır. Bu sistem, böylelikle, diğer bir hıristiyan idealisti olan Malebranche’ın «Tanrı’da görme» ve «vesilecilik» görüşlerine yaklaşır, öte yandan, öznel idealizminin bir hıristiyan düşünüründe, ancak geçici olabilmesi ve Descartes’ta olduğu gibi, ikinci bir gerçekçiliğe, saf bir ruhçuluğa veya Berkeley’de olduğu gibi, nesnel bir idealizme varması, tabiîdir, idealizm soyut olarak varlığı inkâr edebilir, fakat somut olarak inkâr ettiği şey, eninde sonunda, ancak maddî varlıktan ibarettir.

Demek oluyor ki, gerçekte, idealizmin karşı koyduğu şey, tümüyle gerçekçilik değildir (çünkü idealizm, düşünce seyrinin şu veya bu anında, ruhsal gerçekliğe yer verir); idealizmin asıl karşı koyduğu şey, maddeci gerçekçilik’tır.

İşte bu durum, «idealizm»le gerçekçilik»i birbirinin karşısına koyacak yerde, «idealizm»le «maddecilik»i karşıt saymanın, neden daha verimli ve doğru olduğunu açıklar. Hattâ bu durum, Kant’ın bilinemezci idealizm’i için bile geçerlidir.

Kant’ın idealizmi, önceki idealizmlerden farklı olarak, hem maddî hem de manevî varlığın gerçekliğini inkâr etmediği gibi, bilincimiz dışındaki «kendi-şey»i de kabul etmekten geri kalmaz.

Fakat Kant, kendinde-şey’i yani gerçekliğin ve varlığın tümünü hiç bir zaman bilemeyeceğimizi ileri sürer. Çünkü düşüncemiz, ancak ve yalnız fenomenleri, yani düşüncemizin doğuştan yapılarına bağlı bulunan görüntüleri kavrar.

Bu yapılar, duyarlığımızın «apriori» şekilleri ve zihnimizin özünde bulunan kategori’lerdir, yani anlığımızın kategorileridir. Bunlar, bilgimizin tümünü şartlandırır ve her türlü deneyden önce mevcuttur.

İnsan anlığının kendi kanunlarını dünyaya dikte ettiğini ileri süren idealizm, transandantal idealizm adını alır («transandantal» sözü, «deneyin şartlarıyla ilintili olan» anlamına gelmektedir). Kant’ın idealizmine, eleştirici idealizm de denir.

Bu idealizmin bir başka adı da, bilinemezci idealizm*dir, çünkü, hiç bir gerçeği olduğu gibi bilip tanı yamayacağımızı ileri sürer. Bu idealizm, aynı zamanda, bir görececilik veya bağılcılık görüşüdür, çünkü bu görüş, her şeyin insan düşüncesinin yapısına göre ve ona bağlı olduğunu söyler.

Bu çeşit bir idealizmde, varlık inkâr edilmekte, ancak ulaşılamaz ve bilinemez, bir şey olarak varolduğu kabul edilmektedir.

Bununla beraber, ahlâk davranışlarını temellendirmek zorunluğundan ötürü, Kant, Tanrı’nın varlığı ile ruhun ölmezliğini bir postulat olarak ortaya koymak (pratik aklın postulatları yani konutları) zorunda kalmış ve böylece de, dinin ruhçu gerçekçiliğine katılmıştır. Kant şöyle der: «Bilgiyi sınırlayarak imana yer vermek zorunda kaldım».

Böylece, ahlâk nedenleri dolayısıyla, bilinemezci idealizm, bilinemezci olmaktan çıkarak dinî inanca bağlanır. Daha sonraları, Auguste Comte’un pozitivizminde ve William James’in pragmatizminde de görüldüğü gibi, öteki bilinemezcilik felsefeleri de, aynı tutumu benimsemişlerdir.

Demek ki dinî bir düşünüş tarzı için, idealizmi salt anlamında sonuna kadar götürmek,yani varlığın inkârını, hattâ sadece, varlığın bilinmezliğini ileri sürmek mümkün değildir. Dinî idealizm, manevî varlığı, eninde sonunda kabul etmekte ve sadece maddî dünyayı inkâr etmektedir.

Hegel’in ve Schelling’in nesnel idealizm’i ise, Kant’ınkinden sonra gelmekle beraber; Eflatun’un ruhçu gerçekçiliğine, Herakleitos’un oluş kavramına ve stoa’cıların heptanrıcı’ lığına yaklaşarak, varlığı, evrensel idea’ya indirger.

Bu idea’nın gelişmeleri, görünür varlıkların çeşitli şekillerini meydana getirir, idea, aynı zamanda, hem görece bir varolmayandır (çünkü gelişmektedir ve her an oluşa tabidir, yani her an kendisinden «başka»)dır), hem de bir mutlak varlıktır (zira kendisi dışında hiç bir şey bırakmaz ve her şeyi kapsar). Hegel şöyle der: «Bütünsellik olarak İdea, Tabiat’tır».

Nesnel idealizmde, varlığın kavranabilirliği kabul edildiği ölçüde, idealizmden eflatun’cu tutuma veya «idea’ların gerçekçiliğine yaklaşıldığı açıkça görülmektedir, öte yandan eğer idea, tüm olarak, Tabiat’la bir ve aynı şey olarak görülüyorsa bu görüş saf bir natüralizm olarak da ele alınabilir.

Birci felsefeler söz-konusu olunca (bu Spinoza’cılık için de geçerlidir), ruhçu bir görüş, kelime kelime maddeciliğe «çevrilebilir». Marksizmin, Hegel’cilikten geniş çapta yararlanabilmiş olması bu özellikle açıklanmaktadır.

Modern idealizm ise, yukarıda belirtilmiş olan çeşitli idealizmlerden doğmuştur. Yeni Kant’çılık, Hegel’cilik, empiriokritisizm, aletçilik konvansiyonalizm ve bilimlerin eleştirilmesi modern idealizmin örnekleridir.

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir