II. Abdülhamid,Hayatı,Dönemi

 

2 Abdülhamid Dönemi  Osmanlı padişahı (İstanbul 1842-1918). Osmanlı padişahlarından Abdülmecid’in Tiri Müjgân adlı cariyesinden doğan oğlu.

Annesi, 1849’da veremden öldüğü zaman, şehzade Abdülhamid yedi yaşındaydı.

Abdülmecid, anasız kalan şehzadeyi yetiştirmesi için onu, haremindeki kadınların en nüfuzlularından ve çocuğu olmayan Perestû Kadına evlâtlık olarak verdi.

Şehzadelerde alışıla gelmiş usullere uygun bir şekilde yetiştirildi; bir lala tayin edildi, ayrıca dışardan tutulan hocalardan günde birkaç saat ders gördü.

Bu devrede, okuyup yazmayı, arapça ve farşça kuralları öğrendi. Doğunun ünlü şairlerini tanıdı.

Sultan Abdülmecid, oğullarına bundan daha fazla bir tahsil yaptırmak istiyordu.

Genel bilgilerini arttırmak, yabancı dil ve musiki öğretmek üzere şehzadelere başka hocalar bulundu.

Şehzade Abdülhamid ve Murad efendiler, yaşça birbirine yakın oldukları için, beraber çalışıyorlardı.

Murad Efendinin Batı medeniyetine ve dillerine özel bir alâkası vardı.

Abdülhamid Efendi ise, aksi eğilimdeydi.

II. Abdülhamid
2 Abdülhamid ,Osmanlı padişahı (İstanbul 1842-1918). Osmanlı padişahlarından Abdülmecid’in Tiri Müjgân adlı cariyesinden doğan oğlu.

Saray halkı zeki, fakat düşünce ve kanaatlerim asla dışa vurmayan şehzadeyi pek sevmiyordu.

Bu yüzden herkesin uzak kaldığı bu ketum ve kurnaz şehzade, ancak Pertevniyal Kadının yardımları ile Sultan Abdülaziz’e yaklaşabildi.

Abdülaziz, bu yaklaşma sonunda Mısır ve Avrupa seyahatlerine Murad Efendi ile birlikte, Abdülhamid Efendiyi de götürdü.

Zekâsı ve politik kabiliyeti sayesinde, Abdülaziz ona, Murad Efendiye yaptığı baskıyı yapamadı. 

Abdülhamid, Murad Efendinin hastalığından da faydalanarak, Saray’ın, idare başındakilerin ve İstanbul halkının, aleyhindeki hükümlerini ağır ağır lehine çevirdi.

Abdülaziz tahttan indirildiği zaman (1876), devlet ileri gelenleri, meşrutiyet taraflısı veliaht Murad Efendiyi tahta geçirdiler, Abdülhamid ise veliaht ilân edildi.

Fakat Murad V’in hastalığı artıp saklanamaz hale gelince, Kubbealtında toplanan devlet büyükleri, Abdülhamid hakkındaki endişelerini ortaya koydular.

Ama, Abdülhamid Efendi, Maslak’taki çiftliğinde, kendisine Osmanlı tahtını sağlayacak olan konuşmada, sadrazam Mehmed Rüştü ve Midhat paşalara onların beklediği güveni verdi.

Tamamıyla meşrutiyet ve hürriyet taraflısı göründü.

Bunun üzerine Murad V’in tahttan indirilmesi ve yerine Abdülhamid Efendinin getirilmesi kararı alındı (31 ağustos 1876).

Hükümdarlığının ilk yılları çok buhranlı geçti.

Abdülaziz’in son günlerinde patlak veren Bosna Hersek, Bulgaristan isyanları bastırılmamış, bunlara Murad V zamanında bir de Sırp ve Karadağ savaşları eklenmişti.

Türk ordusu yer yer Sırpları yenilgiye uğratmıştı; buna rağmen, İngiltere’nin şark meselesinin yeniden ele alınması için,İstanbul’da bir konferans toplanması teklifini ve Rusya’nın, Sırbistan ile barış yapılması yolunda verdiği ültimatomu kabul etmek gibi bir mesele meydana çıktı.

Böylelikle, 28 aralık 1876’da, İstanbul konferansı açıldı.

Abdülhamid II, konferansla beraber, cülusundan evvel verdiği sözü yerine getirerek yeni Kanunuesasi’yi de ilân etti.

Padişah, o günün şartları içinde Osmanlı devletinin haklarını ve hudutlarını idare ve müdafaa etmenin kolay olmadığını biliyordu.

Bunun için, Midhat Paşanın bu yoldaki gayretlerini, bilhassa, devletin haysiyet ve bağımsızlığını müdafaadaki azmini destekliyordu.

Fakat, İstanbul konferansına katılan ve yüksek hükümet adamlarından kurulan fevkalâde heyet, batı devletleri tarafından hazırlanıp Osmanlılara teklif edilen şartları reddetti ve Konferans bu yüzden dağıldı.

Abdülhamid II, Midhat Paşayı sadaretten azletti ve Kanunuesasi’nin bir maddesine dayanarak, sürgüne gönderdi.

Buna rağmen hükümdar Kanunuesasi’ye açıkça cephe almadı, mebus seçimlerini yaptırdı ve Mebusan meclisini topladı.

Bu sırada Osmanlı devletine harp ilân etmek üzere olan Rusya’nın bu niyetine engel olmak için, Londra’da, tngilizlerin daveti ile bir konferans toplanmış ve bazı kararlar alınmıştı.

II. Abdülhamid

Abdülhamid II, konferans kararlarını Meclisi Mebusan’a getirdi.

Meclis rus tekliflerini reddedince, Çarlık Rusyası Osmanlı devletine harp ilân etti.

Bu harpte Romanya, Ruslar ile beraberdi.

Ayrıca Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar da Osmanlı devleti aleyhine Ruslar ile birleştiler.

Rus ordusu Tuna’yı geçerek İstanbul önlerine kadar geldi.

Türk ordusu geri çekiliyor, ordu ile beraber on binlerce insan da göç ediyordu.

Durum gerçekten perişandı.

Abdülhamit II, bu durum karşısında, Ruslardan barış için mütareke istedi, aynı zamanda bütün bu bozgunun sorumlusu olarak gördüğü Mebusan meclisini süresiz olarak kapattı (şubat 1878).

Fakat Meşrutiyet idaresinden ve Kanunuesasi’den vaz geçtiğine dair hiçbir beyanda bulunmadı.

Hattâ tam aksine resmi devlet salnamelerinde bu iki müessesenin varlığından sık sık bahsettirdi.

Aslında, iktidar olarak tek basma kaldığı bir gerçekti.

Bundan sonra Abdülhamid II, memleketin iç ve dış siyasetinde tek başına hareket etti.

Rusların teklif ettiği esaslar içinde bir ön anlaşmaya varıldı.

İngiliz donanması Marmara’ya girmiş, Ruslar karargâhlarını Ayastafanos’a (bugünkü Yeşilköy) kadar getirmişlerdi.

3 Mart 1878’de, burada, Ayastafanos antlaşması imzalandı.

Bu antlaşma ile Karadağ’a, Sırbistan’a ve Romanya’ya toprak ve tam bağımsızlık veriliyor; Tuna’dan Ege’ye uzanan Makedonya’yı da içine alan bir Bulgaristan kabul ediliyor; muhtar Bosna Hersek’e, Girit adasına, Ermenilerle meskun vilâyetlere imtiyazlar veriliyor; Doğu Anadolu’da Kars, Ardahan, Batum, Bayazıt ve dolaylarının Rusya’ya bırakılması öngörülüyor ve harp tazminatı konuyordu.

İngiltere Ayastafanos antlaşmasına itiraz etti, sebep olarak da antlaşmanın Paris muahedesini ihlâl ve tadil ettiğini gösterdi; ve antlaşma şartlarının yeniden gözden geçirilmesi için teklifte bulundu.

Avusturya’nın katılması ve Almanya’nın aracılığı ile Berlin konferansı toplandı.

Bismarck’ın başkanlık ettiği konferansta, Ayastafanos antlaşmasının bazı maddeleri olduğu gibi bırakıldı, fakat Ege’ye kadar’ uzanacak bir Bulgaristan kurulmasından vaz geçildi.

Islahat şartıyla Makedonya ile Batı Trakya, Osmanlılara bırakıldı.

Balkan dağlarının güneyinde hıristiyan bir vali ile idare edilmek üzere, Doğu Rumeli vilâyeti kuruldu.

II. Abdülhamid

Romanya, Sırbistan ve Karadağ’a toprak verildi ve bağımsızlıkları tanındı; Ruslar, Kars, Ardahan, Batum, Besarabya ile Tuna ağzını aldılar.

Berlin antlaşması bir bakıma Rusya ve Balkan devletlerinin kazançlarını sınırlandırıyor, fakat Ayastafanos’a itiraz eden devletlere de bazı tavizler veriyordu.

Bosna Hersek geçici olarak Avusturya’nın işgaline verilmiş; Yunanistan Tesalya’nın büyük bir kısmını almış; Ermenilerle meskun vilâyetlerde ıslahat öngörülmüş; Ingiltere, Berlin konferansı başlamadan evvel Kıbrıs adasının işgaline müsaade edilmek şartıyla Osmanlı devletine bir saldırmazlık antlaşması imza ettirmeyi de başarmıştı.

Abdülhamid II, dış siyasette ihtiyatlı ve uysal bir yol tuttu ve bunu saltanatının sonuna kadar sürdürdü.

Fakat içerde bunun tamamen aksi bir yol takip ediyordu.

Mesela, önce Abdülaziz’in intihar etmeyip katledildiği ileri sürülerek, Yıldız’da özel bir mahkeme teşkil edildi.

Abdülaziz’in korunmasıyla görevli bazı şahıslar katil olarak; Midhat Paşa, Damad Mahmud ve Nuri Paşalar da bu katlin tertipçileri olarak yargılandılar.

Tarafsızlığı şüpheyle karşılanan mahkemede Midhat Paşa kendisini, delillere dayanarak savundu.

Buna rağmen mahkeme onu ve diğer itham edilenleri idama mahkûm etti, fakat bu karar Padişah tarafından sürgün’e çevrilerek yargılananlar Taif’e sürüldü (1881).

Sürgünde, çok kötü şartlar altında yaşayan Midhat Paşa, birçok kere öldürülme teşebbüsüne uğradı ve bunlardan birinde (1884) ortadan kaldırıldı.

Abdülhamid II tam bir mutlakıyet demek olan şahsi idaresini emniyete almak için, geniş bir hafiye teşkilâtı kurmuştu.

imparatorluğu Yıldız sarayından idare etmeye başladı ve bunun için çok sıkı emniyet tedbirleri aldırttı.

Bu arada dış felâketler birbirini takip ediyordu.

1881’de Fransızlar Tunus’u, 1882’de Ingilizler Mısır’ı, bir süre sonra da (1885) Bulgaristan prensliği Doğu Rumeli vilâyetini işgal ettiler.

Bütün bu olup bittileri kabul etmek zorunda kalan Abdülhamid II, Yunanistan’ın Girit’te isyan eden rumlara yardımı meselesini kabul etmedi.

Bu sebeple açtığı savaşta, yunan ordusu büyük bir yenilgiye uğratıldı (1897).

Osmanlı ordusu Atina’ya girmek üzere idi ki, büyük devletlerin Yunanistan lehine müdahaleleri ile bundan olumlu bir sonuç elde edilemedi, tam aksine, Girit adasının tam muhtar olması kabul edildi.

Abdülhamid II, kendisini tahttan indirip Murad V’i tahta çıkarmayı öngören Ali Suavi vakasının bertaraf edilmesinden sonra da milleti baskı altına alma siyaseti gütmedi ve hayli müsamahalı bir yol tuttu.

Bu dönemde Basın hemen de tam bir serbestlik içinde çalışıyordu.

Fakat devam eden dış başarısızlıklar ve Birinci Meşrutiyet’in getirdiği, kısa süreli hürriyet havasının yayılıp kuvvetlenmesi, hükümdarı, geleceği hususunda kuşkulandırmaya ve düşündürmeye başlamıştı.

Abdülaziz devrinde başlayan Yeni Osmanlılar (Jön Türk) akımı bu dönemde devam ederek, 1889’da ittihad ve Terakki adıyla bir cemiyet haline geldi.

Bu cemiyet, basında ve yüksek okullarda etkili çalışmalara imkân bulunca, Abdülhamid II buralara özel bir dikkat sarf etmek ihtiyacını duydu.

Bunun sonucunda, gittikçe şiddetlenen kontrol, takip ve baskı uygulanmağa başlandı.

Bu yeni tutumun bir ilk sonucu, rejime muhalif aydınların Avrupa’ya kaçmaları oldu.

Bu da, memleket içinde geniş bir hafiye şebekesinin kurulmasına yol açtı.

Genellikle basında uygulanan sansür, okul kitaplarına kadar yayıldı; öte yandan hafiye teşkilâtı da, verdiği jurnallerle hürriyet taraflısı aydınları hapis ve sürgüne göndertmekteydi.

Buna rağmen Avrupa’ya kaçanların orada yaptıkları yayınlar, memleket içinde tesirler uyandırıyor ve her tarafta çeşitli adlarla muhalefet uyanıyor, cemiyetler kuruluyordu.

Abdülhamit II, 1890 yıllarından itibaren Panislâmizm siyasetini benimsedi.

Bu, ona ve rejimine muhalif olan ve kendilerine Yeni Osmanlılar (Jön Türk) denen zümreler tarafından kabul edilmemiş, onlar gene Osmanlılık siyasetini tercih etmişlerdir.

Abdülhamid II, bir muhalefetin teşekkülüne engel olmak için çeşitli yollardan tedbirlere baş vururken, memleketin imarını, eğitim ve öğretimin yayılmasına yardım edecek tedbirleri ve tesisleri de ihmal etmiyordu.

Devrinde özellikle maarif sahasında yapılmış hamleler büyüktü.

İmparatorluğun çeşitli yerlerinde rüştiye ve idadiler açıldı, yüksek öğretim sahasında, Hukuk mektebi, Sanayii Nefise (Güzel Sanatlar akademisi), Ticaret ve Hendesei Mülkiye, Dârülfünun kuruldu.

İmparatorluk içindeki vakıf kütüphanelerin kitap mevcudunu tespit eden ilk katalogların yapılışı da aynı döneme rastlar.

Adliye sahasında Ceza Usulü ve Ticaret Usulü kanunları çıkartıldı ve ilk defa mahkemelerde savcılık müessesesi kuruldu.

Polis teşkilâtı batı örneklerine göre geliştirildi.

Memurların durumlarıyla ilgili olarak, Tekaüt Sandığı kuruldu.

Devletin zayıf bütçesinin müsaadesi oranında, bazı valilerin gayretleriyle, çeşitli eyaletlerde yollar, köprüler, okul binaları, hükümet konakları inşa ettirildi.

Yabancı sermaye ile Rumeli ve Anadolu’da demiryolları yapıldı.

Abdülhamid II’nin giriştiği bu müspet hareketlerde, en büyük yardımcısı ve yol göstericisi birkaç defa sadrazamlık makamına getirdiği küçük Said Paşa oldu.

II. Abdülhamid

Abdülhamid II, içerde nüfuzunu kuvvetlendirmek, dışarda bir siyasi destek olarak kullanmak üzere, sahip bulunduğu Halife unvanına ayrı bir önem verdi.

Bu sıfatın verdiği güçle, Güney Afrika ve Japonya gibi memleketlere din alimleri göndererek, islâm dininin oralarda da yayılması için bazı teşebbüslerde bulundu.

Dış siyasetinde çok zaman çekimser ve dikkatli bir yol tutmakla beraber,İngiltere ve Fransa gibi devletlerin zaman zaman olupbittiler yaratmaları karşısında, o sıralarda gittikçe önemi artmakta olan Almanya’ya temayül etmesi faydalı oldu.

Almanya da bundan faydalanarak, milletlerarası bir siyasi menfaat çarpışmasına sebep olan Bağdat demiryolu imtiyazını elde etti.

Abdülhamid II, kendinden evvelkilerin israflarından dolayı çekilen sıkıntıları bildiği için, elinden geldiği kadar tasarrufa dikkat etti, fakat mâlî darlığın önünü alamadı.

Osmanlılardan alacakları olan devletler, bunu Berlin kongresinde konuşarak bir sonuca vardılar ve 1882’de «Düyunu umumiye» idaresi kuruldu.

Bu idare, yabancı alacaklılara vermiş olduğu güven sebebiyle yeni borçlar alınmasına imkân vermekle beraber, devlet hâkimiyeti üzerinde bir çeşit İktisadi vesayet kuruyordu.

Abdülhamid II’nin bütçesiz idaresi, içerde devletin itibarını sarsmıştı.

Devlet ödemeleri muntazam değildi ve memurlara yılda altı, yedi aylık verilebiliyordu.

Mali darlık ve hürriyetlerin kısılması, yer yer patlak veren iç isyanlar, devletin dış itibarını korumada çekilen güçlükler, yeni yeni muhtar idare istekleri, halk arâsında memnun olmayanların sayısını arttırıyor ve gizli muhalefet cephesi, geç de olsa teşekkül ediyor, büyüyordu.

Kaçanlar, Mısır’da ve Avrupa’da yayın yaparak, hoşnutsuzluğu daha geniş bir satha yayıyorlardı.

Meşrutiyet fikri, devletin kurtulması için tek çare olarak, aydınların zihninde yer etmekteydi.

Bütün bu olaya, İkinci Meşrutiyet adı verildi (23 temmuz 1908).

İkinci Meşrutiyet’in ilânı herkesin beklediğinin aksine bir takım toprak kayıpları ile sonuçlandı.

İlk önce Avusturya-Macaristan, toplantıya çağrılan Osmanlı Mebuslar meclisine mebus göndermesine engel olmak için Bosna-Hersek’i kendi topraklarına kattı.

Sonra Bulgaristan, bağımsızlığını ilân etti.

Rejim meselesi henüz tam olarak halledilmediği için, bütün bunları tanımak zorunluğu doğdu.

Meşrutiyetin ilânından sonra her türlü hürriyetin, özellikle basın hürriyetinin kanun çerçevesini aşacak şekilde kötüye kullanılması, aralarında tutarlılık bulunmayan, çeşitli dinlerden ve milliyetlerden gelme olan, imparatorluğun muhtelif unsurları arasındaki mücadeleyi körükledi.

Nihayet bu durum, muhafazakâr ve cahil zümreler arasında meşrutiyet aleyhindeki görüşleri kuvvetlendirerek, 31 Mart vakası’nın çıkmasına sebep oldu (13 nisan 1909).

Rumeli’deki subaylar ile İstanbul’dan kaçıp onlara katılanlardan kurulu Hareket ordusu, rejimi kurtarmak için İstanbul üzerine yürüdü.

Ayastafanos’ta (Yeşilköy) toplanan Âyan ve Mebusan meclisleri, Abdülhamid ll’nin tahttan indirilmesine karar verdi (27 nisan 1909).

Muhalifleri kendisini 31 Mart vakasının teşvikçisi diye suçladılarsa da, taraftarlarının aksi iddiaları karşısında Abdülhamid II’niri bu vakanın çıkışıyla ilişkisi açıklığa kavuşturulamadı.

Halinden sonra Çırağan sarayında oturmak isteyen eski Padişahı Hükümet, Selânik’e göndermeyi daha uygun gördü.

Bir gece yarısı Sarayın dış kapısına getirilen kira arabalarına, bazı kadınları,ikballeri, şehzadeleri ve kızları ile birlikte trene bindirilerek Selânik’e götürüldü.

Bütün kadınlan ve kızları evlenme sebebiyle, daha sonra bir bir İstanbul’a dönerlerken, onun yanında yalnız Müşfika Kadın kalacaktı.

Selânik’te Alatini köşkünde oturan Abdülhamid, 1912 sonbaharında Selânik’in düşmesine yakın, Lorelei gemisiyle İstanbul’a getirildi ve Beylerbeyi sarayına yerleştirildi.

Alatini adlı bir tacire ait olan köşkte oldukça sıkıntılı günler geçirmişti.

Bir milyonu aştığı tahmin edilen servetine, ordunun ihtiyaçlarına sarfedilmek üzere el konduktan sonra, hükümet kendisini serbest bıraktı. Beylerbeyi sarayından önce hiç hoşlanmamıştı.

Fakat sonra alışarak ömrünün kalan kısmını burada geçirdi.

Bu sürgün dönemi Birinci Dünya savaşına rastlar ve Abdülhamid’in takip ettiği siyasetin, hâdiselerin gelişmesiyle doğrulandığı, o günlerde herkesçe kabul edilir.

Bu sırada, İttihad ve Terakki hükümeti de, onu aratacak bir baskı idaresi uygulamaktadır.

Zamanla, eski Padişah hakkındaki fena hükümler silinir, Abdülhamid yeniden saygı kazanmaya başlar, ölümüne sebep olan karaciğer kanaması sırasında, doktorunu yatakta gecelikle kabul etmeyerek, siyah pantalon, kolalı yaka, uzun setre giydiğini tarihler yazar 10 Şubat 1918 günü öldü.

Na’şı ertesi gün Beylerbeyinden deniz yoluyla Topkapı sarayına nakledildi ve hükümdarlara mahsus bir merasimle Divanyoluna getirilerek, Mahmud II ile Abdülaziz’in yanına gömüldü.

İri burunlu, parlak ve iri gözlü olan Abdülhamid, telâşlı ve vesveseli bir mizaca sahipti; yürürken ve otururken sırtı biraz öne meylederdi; titrek, fakat kalın bir sesi vardı; çok dinler, az konuşurdu.

Hafızası çok kuvvetliydi.

Zayıf, fakat atletik bir bünyeye sahipti, gençliğinde jimnastiğe merak sarmıştı.

Kılıç kullanmak ve tabanca atmakta mahir olduğu söylenir.

Güzel sanatlara (bilhassa el sanatları) meraklıydı.

Büyük bir marangozhanesi ve demirhanesi vardı.

Marangozluk ve oymacılıkta ustaydı, vaktinin çoğunu bu marangozhanede geçirirdi.

Çeşitli eşya koleksiyonu yapardı, öğleden sonraki vaktinin çoğunu geçirdiği kütüphanede, birçok nadide el yazması kitap vardı.

Batı dillerinden yaptırdığı tercümeler de önemli bir sayıya ulaşmıştı.

Tiyatro ve konserleri sevdiğinden, bazı akşamlar özel tiyatrosunda temsil verilirdi.

Nazikeda, Bedirfelek, Nurefzun, Bidar adlı kadınları vardı; Nazik eda, baş kadın efendi oldu. 

Adülhamid’in üçü şehzadeliğinde, 14’ü hükümdarlığı zamanında olmak üzere, on yedi çocuğu oldu; bunlardan sekizi erkekti.

[Kızları: Ulviye Sultan (1868-1872), Zekiye Sultan (1871-1952), Naime Sultan (1876-1945), Naile Sultan (1884-1956), Şadiye Sultan (1887), Ayşe Sultan (1887-1960), Refia Sultan (1891-1945), Hatice Sultan (1897-1953), Samiye Sultan (1907-1908); erkek çocukları: Selim Efendi (1870-1937), Abdülkadir Efendi (1878-1945), Ahmed Efendi (1878-1945), Burhaneddin Efendi (1885-1948), Abdürrahim Efendi (1894-1954), Nureddin Efendi (1901-1950), Bedreddin Efendi (1901-1904), Mehmed Âbid Efendi (1904).

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir