Karacaoğlan

 Karacaoğlan On altıncı yüzyılın son çeyreği ile on yedinci yüzyılın ilk yarısında yaşamış Türk saz şairi.Hayatı hakında değişik söylentiler vardır. Kozan’a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyünde doğduğu kabul edilmektedir. Barak Türkmenleri Karacaoğlan’ın kendilerinden olduğunu ileri sürerler.

KaracaoğlanGöğceli’de doğduğu ve 1679’da öldüğünü ifade eden türküler de bulunmaktadır. Halk inanışına göre Çukurova’da yaşayan Kozanoğulları, derebeylik zamanlarında, nedense ona kızarlar, öldürmek isterler. Karacaoğlan bunu öğrenince Van’a kaçar, türkülerini orada söyler. Söylentilerden biri de Tarsus’taki Ashabı Kehf mağarasına girip bir daha çıkmadığı, yani intihar ettiğidir. Bu söylenti onun, ölümünden sonra Türkmen ermişleri arasına karıştığını gösterme içtedir.

Rus türkoloğu Radlofun yazdığına göre Karacaoğlan, Belgradlı’dır. Asıl adı Simayil’dir. Bir aşk macerasına başlarken, Karacaoğlan takma adını almıştır. Sevgilisinin adı da istemikân Sultan’dır. Bu aşk hikâyesinde, Âşık Garip, Kerem ile Aslı gibi halk hikâyeleri türünde Karacaoğlan’ın aşk serüvenleri anlatılmaktadır. Son araştırmalara göre Karacaoğlan’ın mezarı İçel’in Mut ilçesinin Çukur köyünde bir tepe üzerindedir. Halk bu tepeye Karacaoğlan tepesi demektedir.

Tepe üzerinde birkaç eski ev temeli, bir su sarnıcı ile harap bir mezar vardır. Bu tepenin karşısındaki başka bir tepeye de Karacakız tepesi denilmektedir. Karacakız ile şairin arasında bir aşk serüveni varmış. Karacaoğlan’ın mezarının bulunduğu tepede, şairin oturduğu ve ölümünden sonra içinde bir cönkü kaldığı söylenen bir de mağara vardır.

Karacaoğlan, kışları burada geçirir, yaz gelince yaylalara çıkar. Mut, Gülnar yöresi halkı onu ermiş sayar ve mezarını sık sık ziyaret ederek adak adarlar. Karacaoğlan kesin olarak Türkiye’nin güney illerindeki konar-göçer Türkmenlerdendir. Bu illerin her yanını adım adım gezer.

Ayrıca Osmanlı imparatorluğunun hemen her yerini dolaşmış, Tuna boylarına kadar gider. Daha yaşarken ünü her yana yayılır, İstanbul’da paşa konaklarına, hattâ saraya kadar girer.

XVII. yy.da Sultan İbrahim (1640-1649) zamanında bir lehli müzisyen tutsak olarak İstanbul’a getirilir, saraya müzik öğretmeni olarak alınır, müslüman olur, Ali Ufkî adını alır. Bu zat o zamanın dört yüz kadar türküsünü batı notasına alırken Karacaoğlan’ın da iki türküsünü koleksiyonuna katmıştır.

Bu da gösteriyor ki, İstanbul’da sanatçının türküleri söylenmiştir. Bazı tarihî türkülerinden, dilinden, en eski şiirlerinin XVII. yy. cönklerinde bulunmasından Karacaoğlan’ın bu yüzyılda yaşadığı kesin olarak anlaşılmaktadır.

Aynı zamanda bir besteci olan Karacaoğlan kendi adını taşıyan bir beste ve makamın da sahibidir. Bunun için bugün de Toroslarda türkü söylemek anlamında «Karacaoğlan çağırmak» sözü kullanılmaktadır. Bugün elde beş yüzden çok şiiri bulunan Karacaoğlan, halk zevkini temsil eden güçlü bir şairdir.

Kendisinden sonra gelenler üstünde çok etkili olmuştur. Âşık edebiyatında yeni bir çığır açmıştır. Divan edebiyatının hiç etkisinde kalmayan şair, hece ölçüsünün yalnız 11’li (6+5) ve 8’li (4+4) kalıplarını kullanmıştır.

Benzetmeleri, tasvirleri kendine özgüdür; bir iki mısra içinde şaşırtıcı tablolar çizer. Karacaoğlan’da tasavvufun, tekke edebiyatının izine rastlanmaz. Onun aşkı insancıl sevgidir. Nerede güzel görse orada gönlünü verir.

Onda tabiat da cansız tablo niteliğinde değil, cıvıl cıvıl kayyan gerçektir. Dağlar, ormanlar, ceylanlar, kuşlar, göller onun bir iki fırça vuruşu ile canlanan tabiatın kendisidir, öteki halk şairlerinde bu kadar başarı ve ustalık görülmez. Çıraklık döneminde iyi bir sanat öğrenimi gören ozan, okuma yazma da bilir.

Dili bozulmamış halk dilidir. Onun büyük sanat dehası, kendisini birinci derecede önemli bir ozan yapmış, türküleri günümüze kadar halkın dilinden düşmemiştir.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir