Kıbrıs Tarihi

Kıbrıs Tarihi Enkoni’nin yeri altında ortaya çıkarılan Alasia. bu imparatorluğun başkentiydi.

M.ö. III. binyıldan beri Kıbrıs, madenleriyle tanındı; dağlardan çıkarılan bakır yerinde işlenir ve külçeler halinde Mısır’a, Mezopotamya’ya ihraç edilirdi.

Kıbrıs Tarihi
Enkoni’nin yeri altında ortaya çıkarılan Alasia. bu imparatorluğun başkentiydi. M.ö. III. binyıldan beri Kıbrıs, madenleriyle tanındı; dağlardan çıkarılan bakır yerinde işlenir ve külçeler halinde Mısır’a, Mezopotamya’ya ihraç edilirdi.

Bu mübadeleler adayı dış etkilere açtı.

Kıbrıs tekniği ve sanatı, eğeli kolonların adaya gelip yerleşmesinden sonra, Fenikelilerin ve özellikle Mykenai’lilerin katkılarıyla zenginleşti.

Kıbrıs’ın maden kaynakları ve stratejik durumu yüzünden doğu akdeniz devletlerinin en güçlüleri adaya göz dikti.

M.Ö. 1500’e doğru Mısır firavunu Tutmes III tarafından işgal edilen ada, daha sonra Sargon devrinde (VIII. yy. sonu) Asurluların, Amasis devrinde M.ö. 560’a doğr.) Mısır’ın, Dara devrinde de Perslerin metbuluğunu kabul etti.

Bununla beraber adada, kralların yönettiği yunan ve fenike siteleri yabancı hakimiyeti altında da muhtar kaldı.

500’de, sonra IV. yy. boyunca yunan şehirleri, fenike sitelerinin sadık kaldığı Perslere karşı birçok defa ayaklandı.

İskender devrinde Yunanlılar Kıbrıs’ta hâkimiyetlerini ilk defa kabul ettirdiler.

Fakat İskender’in ölümünden sonra ada, Ptolemaios’lara geçti.

M. Porcius Caton’un kumanda ettiği bir seferde Kıbrıs, Ptolemaios Auletes’in Roma’dan alarak ödemediği borçlara karşılık işgal edildi (M.ö. 58). Sezar zamanında Ptolemaios’lara geri verildi.

22’de ada Roma senatosunun eyaleti haline getirildi.

Kısa süre içinde Hıristiyanlığın yayıldığı Kıbrıs, M.S. I. yy.da Aziz Paulus, Kıbrıs asıllı Aziz Barnabas ve Aziz Marcus tarafından ziyaret edildi.

Ada 1191’e kadar Doğu Roma imparatorluğunda kaldı.

Kıbrıs’a ilk İslam seferini, halife Osman zamanında, Şam valisi Muaviye yaptı.

Ebu Eyyub el-Ensari’nin de katıldığı bu sefer sırasında, Salamis-Konstantia şehri tahrip edildi.

Arap kaynaklarına göre, Kıbrıs, bu zamana kadar Bizans’a verdiği verginin aynını, bundan böyle müslümanlara da vermekle yükümlendi.

654’te yapılan ikinci sefer, adaya müslümanların yerleşmesiyle sonuçlandı.

Bununla birlikte, Muaviye’nin oğlu ve halefi Yezid, bilinmeyen bir sebeple adayı boşalttı.

Abdülmelik bin Mervan ile imparator İustinianos II arasında, 689’da yapılan bir antlaşma ile, Kıbrıs’tan alınan verginin iki devlet arasında eşit olarak bölünmesi kararlaştırıldı.

743’te, halife Velid II, birtakım kıbrıslıları Suriye’ye sürdü.

Bazı akınlar ve kısa süren istilalar bir tarafa bırakılacak olursa, Emeviler zamanında Kıbrıs, Bizans ve Emeviler arasında bağımsızlığını korudu bu devletlere yalnızca bir vergiyle bağlandı.

Abbasiler çağında da durum değişmedi.

Harun-ür-Reşid zamanında (802) ve daha sonra, Kıbrıs’a sonuç vermeyen bazı seferler yapıldı; fakat bunlardan hiç biri, adanın kesin işgalini sağlamadı.

Hatta ada hıristiyanları tarafından tutulan Bizans, daha fazla üstünlük sağladı.

Bununla birlikte Kıbrıs, hıristiyan ülkelerle olduğu kadar, İslam ülkeleriyle de ticari ilişkiler kurdu.

Deniz üstünlüğünün, müslümanlar veya Bizanslılarda oluşuna göre de, bu devletlerden bitinin veya ötekinin donanmasına ile oldu.

Bizans üstünlüğü, özellikle Nikephoros Phokas (963-969) zamanında kesinleşti.

1191’de İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard, haçlı seferine katılmak üzere Kıbrıs yakınından geçerken, adaya uğrayan birkaç gemisinin yağma edildiğini ileri sürerek Kıbrıs hakimi isaakios Komnenos elinden adayı aldı ve Templier şövalyelerine sattı.

Onlar da adayı Franklardan Guy de Lusignan’a devrettiler.

Lusignan’ın kurduğu Frank krallığı, Kıbrıs’ta hemen hemen dört yüzyıl hüküm sürerek Hıristiyanlar için güvenli bir dayanak, Suriye ve Mısır’a hâakim Memluklu sultanlığı için de ciddi bir tehlike oldu.

Bu sebeple, 1270’te, memluklu sultanı Meliküzzahir Baybars I, Kıbrıs’a bir donanma yolladı; fakat bu sefer Limasai önünde başarısızlığa uğradı.

Cenevizliler, 1373’te Kıbrıs’ı istila ederek, Lusignanları kendilerine vergi vermeye zorladılar; teminat olarak da, Magosa kalesini elde tuttular. Bu kale, yüz yıl kadar onların elinde kaldı.

Sonra da, kral Jacques II tarafından geri alındı.

Bu arada Kıbrıslılar, Suriye kıyılarına ve memluklu gemilerine karşı saldırılarını sürdürdüler.

Nitekim, Kıbrıs kralı Pierre I, Antalya’yı Tekeoğullarının elinden aldığı gibi (24 ağustos 1361), 1366’da da İskenderiye’ye hücum etti.

Suriye ve Anadolu kıyıları Kıbrıslıların saldırılarına açık kaldı.

Fakat Karamanoğlu Alaeddin Ali Bey, Tekeoğlu Mübarizüddin Mehmed Bey, Manavgat ve Alaiye (Alanya) beyleri ile birlikte Kıbrıslılarla savaştı ve Memlukluların teşvikiyle Korykos’u (Kız kalesi) kuşattı (1367).

Bu arada Memluklular da büyük bir donanma hazırladılar.

Böylece Pierre I, Batıya gitmek zorunda kaldı.

Tekeoğlu, Kıbrıs’ın Pendageia bölgesine asker çıkarttığı gibi, 1373 mayısında Antalya’yı geri aldı.

1424’te memluklu sultanı Meliküleşref Barsbay’ın gönderdiği kuvvetler Limasol’un bir kısmını işgal etti.

Ertesi yıl, daha büyük bir kuvvet Magosa önüne geldi.

Larnaka yakınlarındaki Mellaha’da (Tuzlalar) kısa bir çatışmadan sonra, Limasol kalesi tahrip edildi.

Fakat Lusignan krallığı, en şiddetli darbeyi 1426’da yedi.

Barsbay’ın ordusu Limasol’u yeniden ele geçirdiği gibi, bu şehir ile Mellaha arasındaki savaşta, kral fanus V’i esir etti. Kıbrıslıların imdadına gelen Niğde beyi Ali Beyin Karaman Türkmenleri de kılıçtan geçirildi.

Memluklular, Kutsal Stavrovuno’yu da (Cebelüssalib) yakıp yıktılar.

Lefkosia’yı (Lefkoşe) zaptettiler.

Bununla birlikte, adada devamlı olarak yerleşmeyi düşünmeyen Memluklular Kıbrıs’ı vergiye bağlamakla yetindiler. Ancak bu verginin ödenmesi, memluklu sultanlarının Kıbrıs işlerine karışmalarına vesile oldu.

Nitekim, memluklu sultanlarından Çakmak, Aynal ve Hoşkadem, Kıbrıs’ın içişlerine karıştılar.

Yine de Kıbrıs krallığı her fırsatta anadolu kıyılarına saldırmaktan çekinmedi.

Nitekim 1473’te, Osmanlılara karşı, Akkoyunlular ve Karamanlılar ile anlaşan Venedik amirali Pietro Mocenigo’nun emrindeki haçlı donanmasında beş de kıbrıs gemisi vardı.

Bu kuvvetler Antalya (aŞustos 1472) ve İzmir’e (eylül 1473) hücum ettiler, buraları yakıp yağmaladılar.

Venedikliler bu vesileyle, Kıbrıs işlerine karışmaya ve ada sularına donanma göndermeye başladılar.

Caterina Cornaro adında bir Venedikli ile evlenen kral Jacques II’nin, ölümünden sonra dünyaya gelen oğlu kral ilan edildi.

Çocuğun bir yaşında ölmesiyle ada bir süre Caterina tarafından yönetildi, fakat Venediklilerin zorlaması üzerine, 1489’da, Caterina Kıbrıs’ı Venedik cumhuriyetine bıraktı.

Kıbrıs üstündeki Venedik hakimiyeti 82 yıl sürdü (1489-1571).

Bu dönem, halk için, Lusignan krallığına nispetle, çok daha ezici oldu.

Kıbrıs’ın, İstanbul ile Suriye ve Mısır arasında işleyen Türk gemilerine taarruz üssü olması ve Venediklilerin, bu taarruzların kendi bilgileri dışında, yabancı korsanlar tarafından yapıldığını iddia etmeleri, osmanlı siyasetini etkiledi.

1487 Osmanlı-Memluklu savaşları sırasında, Hersekoğlu Ahmed Paşa emrindeki osmanlı donanması Magosa limanında üslenmek istedi.

Fakat Venedik senatosu, adaya, Francesco Priuli kumandasında 40 gemilik bir donanma göndererek bunu önledi.

Bununla birlikte Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı alması üzerine, elçi göndererek kendisini tebrik ettiler; o sıralar, 8 000 duka altını olarak Memluklulara ödenen Kıbrıs vergisini, bundan böyle osmanlı hâzinesine yatıracaklarını bildirdiler.

Selim II, daha şehzadeliğinde, kendisine Mısır’dan gönderilen atların kıbrıslı korsanlar tarafından alıkonması yüzünden, Kıbrıs’ı fethetmeyi aklına koymuştu.

Bu hususta, Lala Mustafa Paşa ile Piyale Paşa kendisini destekledikleri gibi, padişahın yakınlarından, sarraf Yasef Nassi de rol oynadı.

Halbuki sadrazam Sokullu Mehmed Paşa Kıbrıs seferine karşıydı; ancak Lala Mustafa ve Piyale Paşaların rekabetinden ve bir haçlı seferinden endişe ediyordu.

Savaş için şeyhülislam Ebüssud Efendi bir fetva verdi.

Fetvada, geçen yüzyıllarda alınmış olması sebebiyle, Kıbrıs’ta İslamların eski hakları bulunduğu, özellikle osmanlı gaile (hububat) gemilerine saldıran korsanların adada korunduğu gerekçesiyle Kıbrıs seferinin meşruluğu ileri sürüldü.

Venediklilerin, Kıbrıs’ı kan dökmeden bırakma teklifini kabul etmemeleri üzerine, sefer açıldı; serdarlığa Lala Mustafa Paşa ve donanma kumandanlığına da Piyale Paşa tayin olundular.

50 000 Piyade, 6 000 yeniçeri, bir o kadar süvari ve istihkamcının bindirildiği 200 gemiden meydana gelen osmanlı donanması, 15 mayıs 1570’te Beşiktaş’tan hareket etti.

Savaşın devamı süresince, Anadolu’dan nakliye gemileri ile anadolu eyalet askerleri de gönderildi.

Kıbrıs’a yardıma gelen ispanya, Ceneviz, savoia filosu ile işbirliğinde bulunan 200 gemilik venedik donanması Kıbrıs’a doğru yola çıktı.

Fakat eylül sonlarına doğru Meis adasına vardığı sırada, Lefkoşe’nin Türkler tarafından alındığı haberini alarak dağıldı.

Asıl Venedik donanması ise Girit’e çekildi.

Osmanlı donanması, temmuzun ilk günlerinde Kıbrıs önünde göründü; ağır toplarını Larnaka yakınlarında karaya çıkardı.

İlk olarak Lefteri kalesi, 9 temmuzda da kuzeydeki Kyreneia (Girne) kalesi alındı.

Temmuzun ikinci yarısında Lefkoşe kuşatıldı ve 50 gün sonra, eylül başlarında zaptedildi. Bu sırada yapılan savaşlarda, Venedik’in Kıbrıs valisi Nicolo Dandolo öldü.

Lefkoşe’nin Ayasofya kilisesini cami haline sokan Lala Mustafa Paşa, adanın doğu sahiline giderek kuvvetli Magosa kalesini kuşattı.

Bu arada donanma, kışı geçirmek üzere İstanbul’a döndü ve Limasol, Larnaka ve Baf ele geçirildi.

Magosa kuşatması 11 ay kadar sürdü; kalenin ağustos 1571’de düşmesi üzerine, Kıbrıs seferi sona erdi.

Teslim Şartları arasında, kale koruyucularının Türk gemileriyle Girit’e götürülmeleri, buna karşılık, esir olan SO kadar türkün serbest bırakılması vardı.

Taraflarca kabul edilen antlaşma, Türk esirlerinin öldürülmesi üzerine bozuldu.

Antlaşmayı bozan venedik beyleri ile kale muhafızı Marcantonio Bragadino idam edildi.

Osmanlı yönetimi altında Kıbrıs’ta, merkezi Lefkoşe olmak üzere, salyane ile yönetilen Girne, Baf ve Magosa sancaklarını içine alan bir eyalet kuruldu.

Ayrıca Alaiye (Alanya), İçel (Silifke), Tarsus ve Sis (Kozan) sancakları da bu eyalete bağlandı.

Adaya tayin edilen ilk osmanlı valisi Muzaffer Pasa nüfus sayımı yaptırarak, Kıbrıs’ta 120 000 erkek nüfus bulunduğunu tespit etti.

Osmanlı hakimiyeti, kıbrıs yerli halkını, Venedik devrindeki şiddetli baskıdan kurtardı; toprağa bağlı kölelik kaldırıldı; hıristiyanlara mezhep hürriyeti tanındı.

Bununla birlikte, XVII. ve XVIII. yy.larda Kıbrıs’ta, çabuk bastırılan birtakım ayaklanmalar oldu.

Adanın fethinden sonra Anadolu’dan özellikle İçel ve Konya bölgesinden göçmenler getirilerek Kıbrıs’a yerleştirildi.

Bunlar, sonradan gelenlerle birlikte, Kıbrıs’ın bugünkü Türk halkının esasını meydana getirdiler.

Adanın Türk hakimiyeti altında kaldığı 300 yıl akdeniz ticaretinin gerilediği ve ticaret limanlarının Atlas okyanusu kıyılarına taştığı bir zamana rastlar. Bu da Kıbrıs’taki İktisadi gerilemenin başlıca sebebidir.

Kaldı ki, Kıbrıs’ın zenginliğini meydana getiren yeraltı kaynakları da çoktan tükenmişti.

Ada 1832’de Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşanın eline geçti ve yönetimi Mısır’a bağlandı. Fakat 1840’ta, Abdülmecid zamanında, tekrar İstanbul’dan yönetilmeye başlandı.

1878’de Rusya’ya yenilen Osmanlı devletinin geleceği Berlin’de kararlaştırılırken, İngiltere, Anadolu topraklarını muhtemel bir rus saldırısına karsı koruyacağı garantisini verdi.

4 haziran 1878’de, sadrazam Saffet Paşa tarafından imzalanan antlaşma ile üs olarak Kıbrıs’a yerleşti ve adanın yönetimi bu şartlarla İngiltere’ye bırakıldı.

Ancak antlaşmaya göre, Kıbrıs üstünde osmanlı hükümdarının hakimiyeti devam edecek ve her yıl Babıali’ye 92 800 liralık bir vergi ödenecekti, öte yandan İngiltere, Ruslar tarafından alınmış olan Elvirıs’ta 120 000 erkek nüfus bulunduğunu yei Selâse (Kars, Ardahan, Batum) tekrar Osmanlılara geçince, adayı da bırakacağını vaat etti.

Fakat Osmanlı devletinin Birinci Dünya savaşına girmesi üzerine, İngiltere 4 kasım 1914’te, Kıbrıs’ı doğrudan doğruya kendi topraklarına kattı.

Bir yıl sonra da, Sırbistan bir bulgat saldırısına uğrarsa, Sırplara yardım etmesi şartıyla, adayı Yunanlılara vereceğini vaat etti, Alınanlara taraftar olan kral Konstantin hükümeti bu teklifi kabul etmedi.

Kıbrıs’ın İngiltere’ye katılması, 1923’te Lozan antlaşmasıyla Türkiye tarafından da kabul edildi.

Bu suretle ada, İngiltere krallığına bağlı sömürgeler arasında yer aldı (1925).

Bundan sonraki yıllarda. Kıbrıs Rumları arasında, Yunanistan ile birleşme isteği ile bazı ayaklanmalar oldu; hatta 1931’de çıkan karışıklıklar sırasında, valinin oturduğu yer tahrip edildi.

Fakat İngiliz yönetimi aldığı tedbirlerle Kıbrıs Rumlarının şiddet hareketlerini önledi.

İkinci Dünya savaşı sırasında Girit’i ve Oniki adayı işgal eden alman kuvvetlerinin baskısı altına girmekle birlikte, istilaya uğramayan Kıbrıs, Yakındoğuda Ingilizler için faydalı bir üs oldu.

Ada bir süre, kral adına üyelerinin bir kısmı hükümet, diğer kısmı halk tarafından seçilen yasama ve danışma yetkisi tanınmış bir yürütme kurulu yardımıyla, İngiliz yüksek komiseri tarafından yönetildi.

1936’da Yasama kurulu kaldırılarak yetkileri yüksek komisere devredildi.

Sadece Kıbrıs’ı ilgilendiren meseleler hakkında halkın fikirlerini tespit etmek üzere, küçük bir danışma meclisi kuruldu.

Bununla birlikte, 1943’te, erkek nüfusun seçime katılmasıyla belediyeler meydana getirildi.

İdari bakımdan ada, ilçe teşkilatına sahip altı bölüme ayrıldı.

Hükümetin bölge komiserleriyle temsil edildiği bu bölümler, Lefkoşe, Larnaka, Limasol, Magosa, Girne ve Paphos’tu.

Kıbrıs Anlaşmazlığı

1951’de Kıbrıs konusunu resmen ele alan Yunanistan 1953’ten itibaren ilhaktan söz etmeye başladı; buna kargılık Türkiye’de de basın, İngiltere’nin ayrılması halinde adanın, eski sahibi Türkiye’ye verilmesi için kampanya açtı.

İngiltere, Kıbrıs konusunu Yunanistan ile görüşmek istemiyordu; bunun üzerine Yunanistan, Birleşmiş milletlere başvurdu (16 ağustos 1954).

Türkiye ve İngiltere’nin muhalefetine rağmen Genel kurul 19 red ve 11 çekimsere karşı 30 oy ile meselenin gündeme alınmasına karar verdi (24 eylül 1954).

Konuyu inceleyen siyasi komisyon ise 8 çekimsere karşı 50 oy ile Yunanistan’ın müracaatının görüşülmemesi kararını aldı (17 aralık 1954).

Birleşmiş milletlerden istediği sonucu alamayan Yunanistan Kıbrıs’ta tedhiş faaliyetini desteklemeye başladı ve Digenis takma adıyla çalışan yunan generali Grivas, EOKA teşkilatının başına geçti. Bu teşkilata Yunanistan’dan silah gönderiliyordu.

EOKA, 1 nisan 1955’ten itibaren fiili mücadeleye girişti ve başlangıçta Ingilizlere karşı yürütülen tedhiş hareketleri Türklere de yöneltildi (21 haziran 1955).

Olayların hızla gelişmesi karşısında İngiltere; Türkiye ve Yunanistan’ı «Doğu Akdeniz savunması ve Kıbrıs meselesi» konulu bir konferansa çağırdı (30 haziran 1955).

Türkiye bu arada İngiltere’ye bir nota vererek, Kıbrıs’ta Türklere karşı girişilen kanlı olaylar karşısında hareketsiz kalamayacağını bildirdi (23 ağustos 1955).

İngiltere’nin çağrısı üzerine 29 ağustos 1955’te Londra’da, dışişleri bakanları seviyesinde toplanan konferans, bir sonuca varılamadan dağıldı (7 eylül 1955).

Yunanistan bir kere daha Birleşmiş milletlere başvurdu.

Ancak genel kurul, isteği 22’ye karşı 28 oy ile reddetti (20 eylül 1955).

İngiltere Sömürgeler bakanı Lennox Boyd Kıbrıs’a giderek, Adaya muhtariyet verilmesi konusunda temaslar yaptı (29 şubat 1956); fakat Makarios’un mukavemetiyle karşılaştı.

Bu safhada tedhiş olayları daha da arttığı için Makarios, Girne piskoposuyla birlikte Hint okyanusunda Seyşel adalarına sürgün edildi (9 mart 1956).

İngiltere, Kıbrıs için bir anayasa hazırlanması amacıyla Radcliffe’i görevlendirdi.

Radcliffe’in hazırladığı taslak, «kaderini kendi tayin» (self-determination) esasını öngörmediği için Yunanistan tarafından reddedildi; Türkiye ise bunun müzakere konusu olabileceğini kabul etti (aralık 1956).

Bu tarihten sonra İngiltere çeşitli hal çareleri arasında «kaderini kendi tayin» esasından da söz edilebileceğini belirtirken, Türk hükümeti taksim tezi üzerinde durmaya başladı.

Türkiye, Radcliffe anayasası ile ilgili karşı tekliflerini tespit için Prof. Nihat Erim ve doçent Suat Bilge’den kurulu bir heyeti Kıbrıs’a gönderdi (2 ocak 1957).

Bu arada Yunanistan’ın self-determination isteğiyle İngiltere’nin karşı teklifini ele alan Birleşmiş Milletler Genel kurulu, Kıbrıs meselesinin müzakere yoluyla halli konusunda 2 çekimsere karşı 76 oy ile bir temenni kararı aldı (22 şubat 1957).

Tedhiş olaylarını kınaması şart koşulan Makarios, bu şartı yerine getirmediği halde serbest bırakıldı ve Kıbrıs’a döndü (28 mart 1957).

Türklerin Lefkoşe, Magosa, Larnaka ve Limasol’da düzenledikleri taksim mitingleri sırasında Lefkoşe’de topluluğa ateş açan İngiliz askerleri 7 türkün ölümüne ve 70 kişinin de yaralanmasına sebep oldu (27 ocak 1958).

Bu olay Türkiye’de geniş tepki yarattı ve bir ay içinde 25 bin kişi Kıbrıs’ta çarpışmak üzere gönüllü yazıldı; aynı yılın haziran ayı boyunca Türkiye’nin çeşitli illerinde taksim lehine ve İngiltere aleyhine mitingler yapıldı.

İngiltere başbakanı Harold McMillan, kendi adıyla anılan ve Adada Türk ve rum toplumlarına kendi haklarıyla ilgili yetkiler tanıyan planını açıkladı (19 haziran 1958).

Yunanistan, «kaderini kendi tayin» esasını kabul etmeyen bu planı reddetti.

Türkiye ise taksim tezi saklı kalmak kaydıyla kabul etti. 1958 Temmuzunda rumların tedhiş hareketleri daha da şiddetlendi ve 1 ay içinde 43 Türk öldürüldü.

Bu durum karşısında Türkiye, İngiltere’ye bir nota vererek Kıbrıs’ta bizzat tedbir almak zorunda kalabileceğini bildirdi.

Gerginliğin artması üzerine mesele NATO Bakanlar konseyinde ele alındı (24 eylül 1958) ve genel sekreter Paul Heinrich Spaak bazı teklifler ileri sürdü.

Yunanistan bunlara karşı çıktı. Aralık ayında Paris’te yapılan NATO Bakanlar konseyi vesilesiyle Türkiye, Yunanistan ve İngiltere dışişleri bakanları, bağımsız bir Kıbrıs devleti kurulması fikri üstünde durdular; bu yeni başlangıç, semeresini Zürich’te.

Türkiye ve Yunanistan başbakanlarının biraraya gelmeleri suretiyle verdi ve bağımsız Kıbrıs devletinin kurulması kararlaştırıldı (11 şubat 1959); iki ilgili taraf arasında varılan bu mutabakata dayalı olarak İngiltere başkentinde Türkiye, Tunanistan.

İngiltere ve Kıbrıs türk ve rum temsilcileri arasında «Londra antlaşması» imzalandı (19 şubat 1959).

Bu antlaşmayla kurulacak devletin statüsü tespit ediliyor, ayrıca bir garanti antlaşmasıyla 3 ilgili devlete müdahele hakkı tanınıyor ve bu arada ilgili devletlerle Kıbrıs arasında bir ittifak antlaşması öngörülüyordu.

Londra antlaşmasına dayalı olarak bağımsız Kıbrıs devleti 15-16 ağustos 1960 gecesi kuruldu.

Kıbrıs’ta hemen yapılan seçimlerde rum toplumu lideri Makarios cumhurbaşkanı, Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük cumhurbaşkanı yardımcısı seçildiler.

Yeni devletin kuruluşundan sonra iki toplum arasındaki anlaşmazlıklar, rum tarafın Anayasayı uygulamak istemeyişi, Zürich ve Londra antlaşmalarında kabul edilen şartları yerine getirmemesiyle tazelendi ve Makarios Anayasayı değiştirmek için Türk hükümetinin rızasını almak üzere Ankara’ya resmi bir ziyaret yaptı (22 kasım 1962).

Bu ziyaret bir sonuç vermedi.

11 Şubat 1963’te Makarios belediyeler konusunda Anayasa mahkemesince verilecek rum toplumunun görüşüne aykırı herhangi bir kararı tanımayacağını önceden ilan etti.

Anayasa mahkemesi ise önceden reddedilen kararını verdi ve mahkemenin tarafsız başkanı Prof. Forsthoff istifa etti (21 mayıs 1963).

İki toplum arasında bağların yeniden koptuğu bu dönemde, EOKA teşkilatı Yunanistan ile birleşmeyi gerçekleştirmek amacıyla yeniden tedhiş hareketlerine girişti (7 ekim 1963).

Bu yılın sonlarına doğru Rumlar Türklere karşı baskıyı artırdılar Ye kitle halinde imha saldırılarına başladılar; bu amaçla rum polisler silahlandırılırken, Türk polisi silahtan arındırıldı.

Türklere ait merkezlere ve ibadethanelere tecavüzler arttı.

21 Aralık 1963 gecesi Türklere karşı Rumların giriştiği saldırı sonunda 434 Türk şehit oldu.

23 Aralık 1963’te Lefkoşe’nin çeşitli kesimlerinde Türklere otomatik silahlarla ateş açıldı ve ertesi gece de Türk birliğinde görevli bir binbaşının eşi ve üç küçük çocuğu öldürüldü.

Bu olay üzerine Türk hükümeti, kuvvet kumandanlarının da katılmasıyla yaptığı ‘olağanüstü bir toplantıda, Kıbrıs’ta ateşkesin buradaki Türk birliğince sağlanması ve bu hususta İngiltere ve Yunanistan nezdinde gerekli teşebbüslerin yapılması kararını aldı (24 aralık 1963).

İngiltere ve Yunanistan’dan olumlu cevap alınamayınca ve Kıbrıs’taki Türklerin imhası tehlikesi doğunca Türk Hava kuvvetlerine bağlı jetler ada üzerinde ihtar uçuşu yaptı (26 aralık 1963).

Bu müdahelenin sonucu olarak İngiliz generali Joung’ın kumandasında üç devletin katıldığı bir «Barısı koruma kuvveti» kuruldu ve iki toplum arasında Yeşilhat antlaşması yapıldı (30 aralık 1963).

1964 Yılı yeni tedhiş olaylarıyla başladı; aynı zamanda Yunanistan’ın adaya asker ve silah şevki hızlandı.

Türkler’e ait köyler yer yer kuşatılıyor ve silahlı çatışmalar yaygınlaşıyordu.

Londra’da ilgili taraflar arasında yapılan bir toplantı sonuç vermedi.

Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs’ta barışın sağlanmasına ilişkin kararı da etkili olmadı.

Bu arada Güvenlik konseyi adaya bir Birleşmiş Milletler barışgücü şevkine karar verdi.

Son çatışma ağustos başında Alevkaya ve Mosfilp bölgelerinde Türklere karşı Rumların imha saldırılarına geçmeleriyle başladı. En şiddetli çatışmalar Erenköy civarında oldu.

Bu savaşın, Türklerin imhasıyla sonuçlanması, Türk jetlerinin sınırlı bir polis harekâtına girişmesiyle önlendi (8 ağustos 1964).

Bu dönemde iki toplum fiilen ayrıldı ve Türkler önce kendi yönetim düzenlerini kurdular; sonra da Kıbrıs Geçici Türk yönetimi adıyla hükümet yapısında fiili bir kuruluş meydana getirdiler (28 aralık 1967).

Birleşmiş Milletler barışgücünün adada göreve başlaması Erenköy olaylarından sonra sağlanabildi.

1967’dekı ikinci gerginlikte Türkiye yeniden müdahele teşebbüsünde bulundu ve bundan vaz geçmesinin şartı olarak da adada yunan askerlerinin geri çekilmesini ileri sürdü; Yunanistan bu şartı yerine getirdi.

1971’de barışgücü hala adada görev babında bulunmaktaydı.

Bu devrede Kıbrıs’ta iki toplum arasında, Londra antlaşmasının temel ilkeleri muhafaza edilmek kaydıyla görüşmelere devam edilirken, Türkiye ile Yunanistan arasında da zaman zaman dışişleri bakanları seviyesinde cereyan eden diplomatik temaslar sürdürüldü.

Cunta, 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Ulusal Muhafız Birliği’ne bu birliğin komutanının görevinden alınmasını ve adanın kontrolünü Yunan subayların bulunduğu bu birliğin almasını istedi.[

Birlik aynı gün Lefkoşa’daki Başkanlık Sarayı’nı bastı ve II. Makarios görevden alındı.

Nikos Sampson yeni hükûmetin devlet başkanı olduğu dünyaya ilan edildi.

Her ne kadar milliyetçi Rumlar tarafından darbe yapılsa da Yunanistan ile birleşmedi, Kıbrıs’ın bağımsızlığı devam etti ve bağımlı bir yönetim olmadı.

Türkiye Cumhuriyeti, gerçekleştirilen darbe nedeniyle Zürih ve Londra Antlaşması’nın IV. maddesine istinaden gerçekleştirdiğini savunarak 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs’a karadan ve havadan harekât başlattı.

Türk birlikleri, adaya indikten kısa bir süre sonra adanın büyük şehirlerinden bir olan Girne’ye girdi.

Başkent Lefkoşa’ya doğru ilerlemeye başladı.22 Temmuz’da taarruz sonucunda Türk birlikleri önce Girne’ye girdi, daha sonra da başkent Lefkoşa’ya yöneldi.

Ateşkes başlamadan Girne-Lefkoşa hattı birleşti.

Geçici ateşkes ilan edildiyse de Rum birliklerinin bu ateşkes kurallarına uymaması sonucu 13 Ağustos’ta Türk birlikleri tekrar ilerlemeye başladı. Türk birlikleri 14 Ağustos’ta başkent Lefkoşa’ya, 15 Ağustos’ta Lefke ve Magosa’ya girdi.

Uluslararası baskılar sonucunda ateşkes ilan edildi ve adanın %37’si Türkler’in kontrolüne geçti.

170.000 civarındaki Kıbrıslı Rumkuzeyde bulunan evlerinden göç ettirildi, 50.000 Kıbrıslı Türk ve daha sonrada Türkiye’nin teşviki ile Türkiye’den gelen göçmenler ise bu evlere yerleştirildi.

Kıbrıs Harekatı sonrasında 1976’da Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu.

15 Kasım 1983’de Kıbrıs Türk Federe Devleti meclisi Self-determinasyon hakkını kullanarak oybirliği ile aldığı bir kararla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir.

KKTC’nin kuruluş bildirgesini kurucu cumhurbaşkanı Rauf Denktaş okudu.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulması, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan’ın ve pekçok devletlerin yanı sıra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin de tepkisini çekti.

Güvenlik Konseyi, 18 Kasım’da aldığı bir kararla bağımsızlık kararını kınadı.

13 Mayıs 1984’te de Güvenlik Konseyi 550 sayılı kararı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanını ayrılıkçı bir hareket olarak tanımladı.

Tarihi Eserleri

Cesnola, Ohnefalsch, Murray, Markides ve Ojerstad’ın yaptığı kazılar, kıbrıs sanatının menşelerini aydınlattı.

Yaklaşık olarak M.ö. 3000’den Truva savaşına kadar devam eden Tarihöncesi dönem boyunca adada, ege ve doğu sanatlarının etkisi birleşti.

Daha sonraki dönemde (M.ö. XI.-V. yy.) suriye-fenike sanat akımlarıyla yunan akımı karşılaştı, üçüncü dönem (Yunan-Roma dönemi), M.Ö. IV. yy.dan başlayarak tamamıyla yunan etkisindedir.

Khoirokitia’da ve çevresinde Cilalı Taş devrinden kalma yerleşme mahalleri ortaya çıkarıldı.

Daha III. binyıldan kalma, ilgi çekici, parlak kırmızı toprak çanaklar, büyük tanrıçayı temsil eden cilalanmış topraktan plakalar, hemen sonra da pişmiş topraktan heykelcikler ve insan biçimli boyalı vazolar ortaya çıktı.

M.ö. VII. yy.da Mısır etkisinde kalan oymacılık, iki yüzyıl sonra ion üslubunu yansıtır.

Çok verimli olan tunç sanayii, Eskiçağda akdeniz ülkelerinde çok beğenilen eşya imal etti (özellikle silahlar ve kurban ayinleri için, ağzı geniş bardaklar).

Kıbrıs Ortaçağda haçlılara geçince Lefkoşe (Sainte-Sophie katedrali, Saint-Nicolas; Sainte-Caterine, Saint-Georges des Latins kiliseleri) ve Magosa’daki (Saint-Nicolas katedrali; Saint-François, Saint-Georges des Grecs kiliseleri) gotik üslubunda yapılar ve Kyreneia yakınındaki Lapais manastırı inşa edildi.

Venedikliler en önemli iki şehrin istihkamlarını yeniden inşa ettiler.

XVI. yy.da Türk hakimiyetine giren Kıbrıs’ta pek çok türk eseri vardır.

Bu eserler daha çok Lefkoşe, Larnaka, Magosa ve Limasol şehirlerindedir.

Lefkoşe’de en eski Türk eseri, 1570’te Kıbrıs beylerbeyi Muzaffer.

Paşa tarafından yaptırılmış olan Büyükhan’dır. önceleri, alanyalı tüccarlar kaldığı için Alanyalılar hanı da denilen bu bina, şehrin merkezinde önemli bir konaklama yeriydi.

Dikdörtgen bir plana göre iki katlı olarak yapılan hanın avlusu revaklıdır; 67 odası vardır; alt katı yük ve hayvanlara, üst katı yolculara ayrılmıştır. Ayrıca avluda sekiz mermer sütun üzerine kemerlerle oturan bir köşk mescit yer alır.

Mescidin alt katında bir şadırvan vardır. Yapı, harap durumdadır.

Komancılar hanı, XVI. yüzyıl sonuna aittir. Yamuk planlıdır.

Kesme taştan yapılmış iki katlı, revaklı, avlulu bir handır.

XVI. yy.da yapılmış diğer bir Türk eseri, Azize fendi tekkesi ve türbesi’dir.

Lefkoşe’de bulunan XVII. yy. başına ait bir mevlevi tekkesi, Mevleviliğin Kıbrıs’a kadar yayılmış olduğunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

Lefkoşe’de Mahmud II zamanında yapılmış birçok Türk eseri vardır: Bayraktar camii ve türbesi’nin giriş kapısı üzerindeki kitabesinden 1820’de yapıldığı anlaşılır.

Kare planlıdır; üzeri, meyilli bir çatı ile örtülüdür. önünde üç bölümlü bir son cemaat yeri vardır.

Arap mehmet paşa camii (1827), sekizgen planlıdır ve muntazam kesme taştan yapılmadır.

1902 tarihli Sarayönü camii, aynı yerdeki Alipaşa camifnin yerine yapıldı. Kesme taştan, dikdörtgen planlı, tek minareli bir yapıdır.

Lefkoşe’de Türk devrine ait bu camilerin yanında kiliseden çevrilmiş camiler de vardır.

Bunlardan Selimiye (Ayasofya) camii’nin orijinal şekli, gotik üslupta yapılmış bir katedraldi (Sainte Sophie katedrali [1217 -1326]); bazilika planlı üç nefli bir yapıdır; Osmanlılar devrinde iki minare, mimber ve mihrap ilavesiyle cami haline getirildi.

Halen Lefkoşe’nin en büyük ve en önemli camiidir.

Gotik üsluptaki diğer bir yapı Haydarpaşa camii’dir (Saint Katherina katedrali); bazilika planlı ve tek neflidir.

XVI. yy.da camiye çevrildi. Tek minarelidir.

Basit bir yapı olan ömeriye camii (Saint Augutinian katedrali) de bazilika planlıdır. XVI. yy.da camiye çevrildi.

Bu eserlerden başka, Mahmud II devrinde yapılmış medrese (bugün yıkılmıştır) ve yanındaki kütüphane ile Aliruhi çeşmesi ve bugün yıkıntı halinde olan bedesten, sivil mimarinin diğer örnekleridir.

Larnaka’daki eserler: Tuz gölü kıyısında Halasultan (Ümmüharant) tekkesi ile türbesi (1760).

Türbe kesme taştan sade bir yapıdır. Cami ve türbe kare planlıdır.

Halasultan tekkesi ile Bekirpaşa su kemerleri 1746-1750) şehrin Türk devri eserleridir. Larnaka-Magosa yolu üzerinde bulunan bu kemerler kesme taştan yapılmıştır; 3 köprüder. meydana gelir

Limasordaki eserler

Ulucami (1829), Köprülü İbrahim Ağa tarafından yaptırılan Dere camii, Mescit camii (1900) ve Polis kapısı.

Magosa’daki eserler

Caferpaşa çeşmesi (1597); Lala mustafa paşa camii’nin esası, latin devrine ait bir gotik katedraldir (Saint Nicolas katedrali [1298.-1312]).

Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşanın adını alan yapı, minare, mimber ve mihrap ilavesiyle camiye çevrildi; Kutuposman tekkesi ve türbesi (1824).

Kıbrıs’ın diğer şehirlerinde de Türk eserleri vardır. Bunlar arasında Girne’de kayalıklar üzerinde yer alan Hazretiömer tekkesi ile Baftaki kale önemlidir.

Baf kalesi, 1592’de Kıbrıs beylerbeyi Hafız Ahmed Paşa tarafından yaptırıldı. Kesme taştan yapılan kaleye deniz üzerinden dar bir köprüyle girilir.

Kıbrıs Tarihi

Kıbrıs Tarihi

Kıbrıs Tarihi

Kıbrıs Tarihi

Kıbrıs Tarihi

Bir cevap yazın