Kuantum Fizigi

Kuantum Fizigi

– Şuur Nedir?

– Dünyada şuur diye bir şey var mıdır?

– Şuur artar ya da azalır mı?

– Şuur aynı zamanda bir tür FARKINDALIK MIDIR ?

Bu soruların bazılarının yanıtları yaşamın amacının anlaşılması için kaçınılmazdır.

En ilkel yaşam biçimine sahip amip’in bile nasıl “canlı” ve kendine göre şuurlu olduğunun anlaşılması bu soruların yanıtlanmasına bağlıdır.

Daha geniş bir açıdan bakarsak, verilen bazı yanıtlar yaşamın anlamını ve amacını aydınlatır. Bilim felsefesiyle günümüze dek bilinen antik felsefenin, günümüzün modern felsefelerinin ve tüm ruhsal araştırmaların, psikolojiyle birlikte yeni bir sentezi; kültürümüzün niçin ve nereden geldiğini sorgulayan ve bireyin bu koskoca evrendeki yeriyle ilgili sorularının yanıtları olabilir. Bu sentezin yapılması, “Yeni Bir Şuur Anlayışına” kavuşmamız ve aynı zamanda ‘Bireysel Gelişim’ düzeyinde sıçrama yapıp; evreni, varoluşu kendi kapasitemiz kadar algılayabilmemiz için şarttır.

Günümüz fizikçileri tıpkı madde gibi şuurun da kuantum dünyasında çok mühim bir rolü olduğunu hatta o dünyadan çıktığını, birbirlerinden farklı gözükseler dahi ortak verilerini kuantum gerçekliğinde bütünleştirme olasılıklarının çok yüksek bir potansiyel içerdiğini ve “şuur-madde bütünlüğü” kavramının yeni fizik açısından ciddiyetle incelenmesi gerektiğini hararetle savunuyorlar.

Yeni fiziğin kuantum kuramıyla ortaya attığı felsefi ve hatta zaman zaman metafizik yorum, düşünce modellerimiz ve kendimizle, ötekilerle ve tüm dünyayla olan ilişkimiz büyük ölçüde elektron ve foton dünyasını yöneten yasa ve davranış biçimleriyle açıklanabilir; daha doğrusu bu dünya bize ayna olabilir. Eğer zihnimiz yasalarını evren yasalarından esinlenerek uyguluyorsa, (ki öyle) bu yasaları algılayışımız, doğanın ve evrenin kendi ruhsal ve fiziksel gerçekliğini bir dereceye kadar yansıtmak zorundadır.

Dolayısıyla kendimizi tanıyarak ve kuantum kuramına göre atom altı parçacıkların dünyasına nüfuz ederek yani mikrodan hareket ederek makroyu tanımlayabiliriz. Dünya kuruldu kurulalı hiçbir kuram kuantum fiziği kadar bir yüzyıla böylesine belirgin bir damga vurmamıştır.

1900’da Max Planck’ın ‘kara cisim ışıması’ kuantumlaşmış enerji yayımıyla açıklamasının fizikte yarattığı devrim temposundan hiç yitirmeden 20 yüzyıl yeni kuşak bilim adamlarının olağanüstü düşünce ürünleriyle zenginleşerek sürdü.

Atom altı ölçekteki evreni inceleyen kuantum mekaniğinin tersine, kozmos ölçeğinde etkili kütle çekimi ve genel görelilik. Bu iki kuram birbirini destekleyerek gelişti. Kuantum kuramının özünde saklı olan ‘Karşıtların Birliği’ ve her iki durumun aynı anda üst üste çakışmış olma ilkesi kısaca eşzamanlılık; bir şeye hiçbir zaman tam anlamıyla siyah ya da beyaz demenin mümkün olmadığını anlatıyor., Nasreddin Hoca ve Kuantum Nasreddin Hoca hikayelerinde sık sık sözü edilen, ‘sen de haklısın, sende haklısın’ ilkesi kuantum fiziğinde Schrödinger’in Kedisi teorisiyle anlatılan bir tür üst üste çakışma ve her iki durumu da kendi bünyesinde barındırmayı ifade eder.

Klasik fizik ilkesi bağlamında bir olguya iki şekilde yaklaşabilirsin, ‘ya şudur-ya budur’. Yani ya siyahtır, ya beyaz, griye yer yoktur. Oysa Kuantum Kuramı yepyeni bir şey söylüyor.

‘ Hayır hem o olabilir, hem de bu.’

Kuantum Etkisi

Atom altı parçacıklar arasındaki nükleer etkileşime ‘kuantum etkisi’ denir. Kuantum kuramı bu etkileşimlerin dilini çözmeye çalışır. Kuantum, enerji paketleri yada ışıma birimlerine verilen isimdir. Kuantum sözcüğü aynı zamanda, hem parçacık hem de dalga terimiyle eş anlamlıdır. Yani kuantum, ikili özellik gösteren, statik olmayan bir şeyi anlatır. Bir şeyin iki farklı gerçeklikte tezahür edebildiğini ifade eder.

Örneğin, Zen Budistleri ayı göstermek için bir parmağa ihtiyaç olduğunu, fakat bir kere ayın farkına vardıktan sonra parmakla canımızı sıkmamamız gerektiğini söylüyorlar. Parmak, ay temel düşüncesini anlamak için bir semboldür. ‘Parçacık’ ve ‘dalga’ ve ‘aynı’ ve farklı’ sözcükleri de maddenin doğasını anlatmak için birer semboldürler. Bütün sözcüklerin sembol olduğunu düşünüp bu anlamda, sınırlarının ötesine geçmeye çalışabiliriz.

Görünürün ardındaki görünmeyen, yeni fizikle metafizik arasındaki köprülerin kurulması için anlayışların esnemesi gerekiyor. Artık yapılan son çalışmalar bizleri öyle bir noktaya getirmiştir ki, hem fizikçi hem de mistik için kavram halindeki bilgi’nin sınırlarını belirlemeye çalışmak gittikçe zorlaşmıştır. İşin gerçeği budur.

Zen ve Taocu düşünce gibi mistik düşüncenin de kozmik ve billur kollarının uzantıları yeni fizikle kendini bütünlemektedir. Sembollerin işaret ettiği yeni anlayışa ya da bilgiye kavuşup, sentezlerimizi yaptıktan sonra da sembolü terk edip, Hakikatin ya da bilgeliğin özüyle meşgul olabilmeliyiz.

Bu Tao’cu bilge çuang çu’nun sözlerine de benzemektedir: ‘Balıkçı sepetleri balık tutmaya yarar; fakat balığı tuttu mu insan sepeti unutur. Kapanla tavşan tutulur fakat tavşanı tuttu mu insan kapanı unutur. Sözler düşünceleri ifade etmeye yarar, fakat düşünceler kavrandığı zaman insan sözleri unutur.’

Kuantum Kuramının Ortaya Çıkışı

19. yy’ın sonlarına doğru Max Planck, atom altı parçacıklarının tamamlayıcılığına benzer bir olay keşfetti. Isı ışımasındaki enerjinin sürekli yayılmayıp kendini kesikli birimler şeklinde yahut enerji paketleri şeklinde gösterdiğini buldu.

Einstein, bu ışıma birimlerini ‘kuanta’ diye adlandırdı. Bu yüzden ismini Kuantum Teorisi koydu. Einstein daha sonra, ışık dahil bütün ışıma biçimlerinin hem dalga hem de kuanta biçiminde yayılabileceğini ileri sürdü.

Gerçektende daha sonra ışığın daha çok, parçacık yahut ‘foton’ gibi davrandığı ve sürekli olmayan kuanta biçiminde yayıldığı keşfedildi. Bununla beraber elektronlardan farklı olarak fotonların kütlesiz olduğu ve daima ışık hızıyla hareket ettiği ortaya çıktı. Kuantum teorisini daha iyi anlamak için atomu incelemekte büyük yarar var. Atomun iç yapısı bu teoriyi anlamak için bize ışık tutacak.

Atomun Yapısı

Kuantum teorisinin ortaya koyduğu gerçeklerden biri atomun iç yapısıdır. Tabii ki bu keşif sadece maddenin özelliklerinin deşifre edilmesiyle kalmamış, bugüne kadar gerçeklik olarak kabul ettiğimiz birçok kavramın da sorgulanmasına sebep olmuştur.

Madde, zaman, uzay, şuur, evren gibi kavramların daha gerçekçi yaklaşımlarla anlaşılması için bu teoriden yararlanmak mümkün olacaktır. Atomun MÖ. 400 lü yıllarda Demokritos tarafından yapılan tanımı da artık geçersizdir.

Demokritos maddenin daha fazla bölünmesi mümkün olmayan en küçük parçasına yunanca bölünemez anlamında “atom” demiştir. Maddelerin gerçekten de atomlardan oluştuğunu ise ilk kez, 1808’de John Dalton ispatlamıştır. Günümüz fizikçileri yakalamaya ça1ışhkça bizden kaçan soyut atom modelini ele almakta ve atomun belirli bir şeklinin dahi olmadığını savunmaktadırlar.

Kuantum teorisine göre atomlar; proton, nötron ve elektronlardan meydana gelir. Nötron ve protonların her biri kuark adı verilen üç küçük parçacıktan oluşur. Çekirdek içinde Bunun dışında 206 çeşit atom altı parçacık olduğu keşfedilmiştir.

Bu parçacıklar, ışık hızına yakın hızlarda hareket ettiği için bir “nükleer kuvvet kuantum etkisi” yaratır. Elektronlar ise bu nükleer kuvvet nedeniyle çekirdeğin etrafındaki çeşitli yörüngelerde dans eder. Elektronlar, hem kendi etraflarına hem de çekirdek etrafındaki yörüngelerde spin hareketi ile döner. Spin hareketi, Dünyanın da hareketidir.

O da bir elektron gibi hem kendisinin hem de güneşin etrafında döner. Bir elektronun bir atom da nerede olduğunu bildiğimizi söylememiz, bir gezegenin güneşin etrafında nerede olduğunu bilmemizle aynı değildir.

Klasik bir yörüngeyi takip etmesi için bir elektronun belli bir anda tam olarak hem yerinin hem de hızının belirli bir değeri olması gerekir. Oysa ki Heisenberg’in belirsizlik prensibi’nin ortaya koyduğu gibi elektronun yörüngesini belirlemek için yapılan her ölçüm onu o kadar bozar ki hangi yörüngeyi izlemekte olduğunu belirleyemeyiz.

Elektronların atomda bir yörünge izleyip izlemediklerini söylemek için bir yol yoktur ve buna inanmak için de bir sebep yoktur. Bu ölçümdeki bir zorluktur. Bir elektronun yerini katı olarak belirlediğimizi düşünsek bile, bizi aldatıp tamamen başka bir yerde olabilir.

Elektronlar sadece parçacık olarak davranmazlar. Bazen uzayda küçük bir bölgeye yerleşmiş gibi görünürler, bazen de daha geniş bir bölgeye yayılıdır. Elektronlar nesnelerin var olduğu gibi varolmazlar. Ancak ‘varolma eğilimi’ gösterirler ve bir elektronun yerinin çok hassas bir ölçümünü yapmış olsak bile bu, elektronun büyük bir ihtimalle orada bulunabileceği anlamına gelir.

Elektronlar hem bir parça hem de dalga paketinin özelliklerini taşıdıkları için bir yaprak ya da bir deniz kabuğu gibi kabul edilmezler. Hiçbir fizikçi onu görüp dokunamaz çünkü henüz elektronu kavramlarımızla ve dilimizle açıklayacak durumda değiliz.

Evren yalnızca düşündüğümüzden daha gizemli değil, fakat düşünebildiğimizden de gizemlidir. Kuantum fiziği daha da ileri giderek aslında dalga ve parçacık tanımlarının ikisinin de tek başına doğru olmadığını söyler. Varlıkların dalga ya da parçacık gibi olduğunu düşünmek, onların doğasını anlamaya çalışırken bizim için mühim olacaktır, fakat asıl en önemlisi temeldeki ikiliği anlamaktır. Yani temelde kuantum denen bu ‘şey’ aynı anda hem dalga hem parçacıktır.

Kuantum fiziğinin ve bunu dünyadan söz etmek için kullananların karşı karşıya olduğu temel gizemin “Nasıl oluyor da herhangi bir şey meydana geliyor?” değil de, “Nasıl oluyor da herhangi bir şey varoluyor?” sorusu olduğu çok açıktır.

Eğer, yaygın görüşe bağlı kuantum fizikçilerinin inandığı gibi, gerçeklik esasında içine bir çok değişik olasılık katılmış, neyin ne kadar katıldığı belli olmayan bir aşureyse,(ki fizikçiler ne derse desin bu asla doğru değildir ve Tanrı evrenle zar atmamıştır) bu bir sürü karışım halindeki madde-dalga akışı içinde biz etrafımızdaki katı, kesin nesnelerin bildik dünyasını nasıl anlayabiliriz? Gerçeklik hangi noktada ve niçin gerçekleşmiştir?

Fizikçilerin haklı olarak laboratuarlarda çözümünü aradıkları bu evrensel soruya ruhsallık her zaman doğru yanıtlarını a priori olarak vermiştir. Fizikçilerin bu bilinemezci sorunu açıklığa kavuşturma çabasıyla, kuantum kuramının öncülerinden Irwin Schrödinger, kedisini tartışma konusu yapmıştır.

Schrödinger’in kedisi hayvan deneyleri için kullanılan laboratuar kafeslerinden birinin içine yerleştirilir, yalnız kafesin duvarları katı bir maddeden yapılmıştır. Bu son derece önemlidir çünkü paradoksu anlayabilmek için kediyi deneyin sonuna dek görmememiz çok önemlidir.

Geçirimsiz kafesin içinde Schrödinger, ölümcül bir deney düzeneği hazırlamıştır. Schrödinger kafesin içine bir parça radyoaktif,madde yerleştirir; basitçe anlatacak olursak, çürümüş bir parçacığı %50 yukarıya, %50 aşağıya ateşleme olasılığı olan bir düzenek kurar. Eğer bu parçacık yukarıya ateşlenirse, kedinin yemeğine zehir bırakan bir anahtarı çalıştırır. Kedi yemeğini yer ve ölür. Aynı şekilde, eğer parçacık aşağıya ateşlenirse, kedi için sadece yemek bırakılır ve kedi yeni bir deneye tabi tutulmak üzere hayatta kalır.

Olacakların bu seçimi, en azından yukarısı ölüm, aşağısı yaşam dersek, bizim günlük yaşamımızda her gün yeniden belirlemek zorunda olduğumuz seçimdir.

Fakat, işler kuantum kedileri için o kadar kolay değildir. Hele hele basit hiç değildir, çünkü ana kuantum kuramına göre, kedi hem canlı hem de ölüdür. Kedi iki durumun da aynı anda üst üste bindirildiği bir durumda var olur; tıpkı elektronların aynı anda hem parçacık hem dalga olduklarının söylendiği gibi.

Bu durumda dalga fonksiyonu (kurallar) bize kedinin zehiri yiyip öldüğünü (olasılık1) ve kedinin yediği yemekten çok zevk alıp yaşadığını (olasılık 2) söyler. Biz ancak; bu dalga fonksiyonu temelden “çöker” ve tüm olasılıklar aniden sabit bir gerçekliğe karşılık gelecek duruma düştüklerinde kediyi ya gömebiliriz ya da okşayabiliriz.

Görülen o ki; böyle bir çöküş bir ara olmuş olmalıdır. Çünkü kafesin kapısı açılıp, içeriye bakılınca kedinin kesinlikle ölü olduğu görülür. Fakat niçin? Schrödinger ‘in kedisini ne öldürdü?

Bu soru sadece mekaniksel kuantum kedilerine değil, bize de sorulması gereken bir sorudur ve çevremizde gördüğümüz her şey doğrudan “niçin gerçeklik var? ” ya da başka şekilde soracak olursak “varoluşun amacı nedir?” sorunsalında odaklaşır ve kedinin kimlik krizinin sebep bir paradoks oluşturduğunu gösterir.

Bu bir paradokstur, çünkü bir yanda dünya ya ölü ya da diri olan sıradan kedilerle doludur, öte yanda yüzyılımızın en bilimsel beyinlerini meşgul eden fizik bunun imkansız olduğunu söylüyor. Schrödinger denkleminin matematiği kedinin kaderini hiçbir şeyin belirleyemeyeceğini, hiçbir şeyin onun dalga fonksiyonunu çökertemeyeceğini söylüyor. (En azından fiziksel hiçbir şeyin)

Kafese konacak herhangi bir fiziksel nesne, örneğin, bize kedinin ölü mü yoksa diri mi olduğunu söyleyecek bir kamera çok fazla olasılığın dokunuşundan etkilenecektir. Sonuçta klasik kuantumun mekaniksel davranış biçimini sergileyecektir.

Yani kendi gözlerimizle gördüğümüz sonuca rağmen, kuantum kuramı kedinin hem ölü hem diri olduğunu ve de hep öyle kalacağını söyler.

Bu paradoksa aynı zamanda “gözlem sorunu” denmesi şaşırtıcı değildir, çünkü hem bizim sağduyumuzla yaptığımız gözlemlerimize meydan okur hem de gerçeği şekillendirmede gözlemin-gözlemcinin oynadığı kritik rolü öne çıkarır.

Kuantum kuramı, hareketi, kesintiye uğramış bir dizi sıçrama diye yeniden tanımlar ve bu da onun fizikte yapmış olduğu en esaslı kavramsal değişikliktir.

Bu, gerçek yaşamın pürüzsüz akışının yerine bir film şeridindeki kareleri andıran kesintili, kırık dökük bir dizi durağan fotoğrafın işlerliğini anlamaya çalışmaktır. Aslında kuram bize, hareketin, biz onu ne kadar pürüzsüz ve sürekli olarak algılasak da film şeridindeki karelerin sunuluşundaki ardı ardına sıralanış gibi planlandığını gösterdi.

Ve tıpkı film karelerinin atlaması gibi, atom-altı parçacıkları da belki de daha doğal görünen aradaki bazı basamakları bırakıp “birkaç kare ileriye” sıçrayabilirler. Zihinsel ve kültürel olgular arasında da buna çok sayıda benzetme yapılabilir.

Kuantum kuramında “Varoluş” kavramını tartışırken gördüğümüz gibi, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi, atom-altı parçacığı, izlediği kesintili yolda izleyebilmek ve onun hareketini tanımlayabilmek sorunundan kaynaklanmıştır. Gerçekliğin sabit varoluşlarından değil de, bilebileceğimiz bir takım varoluş olasılıklarından ibaret olduğu bir dünyada, kişi herhangi bir parçacığın hareketini ne kadar derinden incelerse bu hareket de anlaşılması o kadar zor bir hale gelir. Anlaşılmazlık Kuantum hareketinin en büyük sorunudur; diğer sorun da bütün o kayıp olasılıklardır.

Eğer gerçeklik her zaman deneylediğimiz günlük yaşam seviyesinde, bedenler, sıralar ve sandalyeler benzeri gerçek şeyleri içerirse ve kuantum seviyesinde gerçek ‘şeyler’ i değil, fakat sayısız gerçek şeylerin sayısız olasılıklarını içerirse, tüm bu potansiyel ne olur? Evrenin türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin kendini ‘gerçek şeyler’ dünyasında sabitler? İlişkilerin ‘son biçiminin belirlenmesinde bu olasılıkların oynadığı rol nedir?

Gerçekliğin” niçin” ine henüz verilmiş iyi bir yanıt yoktur, fakat gerçekliği sabitlemede ya da yaratmada olasılığın insanı şaşırtan rolü daha iyi anlaşılmıştır. Bu elektron atlamalarında çarpıcı bir şekilde görülür. ZAMAN VE KUANTUM

Bir elektron atom içinde bir enerji durumundan diğerine geçiş yapınca şimdilik nedenini anlayamadığımız bir nedenden ötürü doğaçlama yapar. Böyle bir durumda, öncesinde gayet “sakin” olan atom, önceden hiçbir uyarı ve “neden” olmaksızın, kendi elektron enerji kabuğunda bir kaos deneyleyebilir. Bu büyük oranda bir şans meselesidir. Bunun dışında elektronlar yüksek enerji durumundan düşük enerji durumuna ya da düşük enerji durumundan yüksek enerji durumuna aynı olasılık dahilinde geçiş yapabilirler. Bunun nedeni kuantum seviyesinde zamanın tersine çevrilebilirliğidir. Kuantum seviyesinde olaylar her iki yöne doğru da gelişebilir.

Spiritüel anlayışta, kuantum seviyesinde zamanın tersine çevrilebilmesinin nedeni ruhsal etkidir. Elektronların ve taneciklerin dalga ya da parçacık olmasında düşünce gücü ve ruhsal etki sebep olmakta ve doğal olarak zaman enerjisini de etkisi altına almaktadır. Atomda artık neden-sonuç ilişkisi bağlamında bildiğimiz sıralı olaylar yoktur. Şeyler, tıpkı bir şiirin birbirini belli bir sıraya bağlı olarak izlemeyen, birbirlerine gevşekçe bağlı imgeleri gibi, nasıl olacaklarsa öyle olurlar. Bizi “kayıp olasılıklar” sorunuyla karşı karşıya getiren daha kötü bir şey, onların aynı anda her yöne doğru eşzamanlı bir biçimde oluşmalarıdır.

Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, önce sanki “uzayda çok geniş bir alan kaplıyormuş gibi”, birden çok yörüngede tekin olmayan bir varlık sergiler

Dalga ve Parçacık İkiliği

Kuantum fiziğinin maddenin doğasıyla ve belki de kendi varoluşuyla ilgili önermesi en devrimci ve bizim açımızdan da en mühim olanıdır. Önermenin temeli dalga/parçacık ikiliğine dayanır. Dalga/parçacık ikiliği bütün varlıkların atom-altı seviyede ya çok ufak bilardo topları gibi parçacıklardan ya da deniz üzerindeki dalgalar gibi dalgalardan oluşma durumudur.

Kuantum kuramının öne sürdüğü parçacıklar aynı anda hem dalga hem parçacıktır önerisinin Newton fiziğine uygulanabilmesi mümkün değildir.

Newton fiziğinde gözle gördüğümüz tüm varlıkların en küçük ve bölünmez parçasına atom dendiğini ve bunların birbirlerini çekip, ittiğini ve sürekli birbirlerine çarptıklarını biliyoruz. Bunlar her biri uzay ve zamanda kendine ait yeri kaplayan, birbirinden ayrı, katı oluşumlardır. Diğer yandan, dalga hareketleri ise, ışık dalgalarında olduğu gibi eterimsi uçucu bir zemindeki titreşimler gibidir. Newton’un fiziğinde hem dalgaların hem de parçacıkların rolü vardır, fakat parçacıkların daha temel olduğu ve her bir parçacığın maddeyi oluşturduğu düşünülmüştür.

Kuantum fiziği için ise, hem dalga hem de parçacık aynı derecede temel unsurlardır. Her biri maddenin beliriş yollarından biridir ve maddeyi ikisi birlikte oluşturur. Hiçbiri kendi içinde tamamlanmış değildir ve ikisi birden bize bir gerçeklik tablosu çizmek durumundadır. Bu da, asla ikisine birden aynı anda net bir şekilde bakamayacağımız anlamına gelir. Bu durum, kuantum kuramında Tamamlayıcılık ilkesi kadar mühim olan Heisenberg’in Belirsizlik ilkesinin özüdür. BELİRSİZLİK İLKESİ

Belirsizlik ilkesine göre dalga ve parçacık tanımlamaları birbirlerine engel olurlar. Varoluşun tam anlamıyla anlaşılması için her ikisinin de aynı anda ulaşılır olması gerekirken, belli bir zamanda ancak birisine ulaşmak mümkündür. Bu durumda, ya elektron parçacık konumundaysa onun kesin durumunu, ya da dalga konumundaysa momentumunu (hızını) ölçebiliriz. Fakat asla ikisini birden aynı anda ölçemeyiz.

Elektronların çoğu ve atom altı varlıklar, ne tam anlamıyla parçacık, ne de dalgadırlar; onlar daha çok “dalga paketi” diye adlandırılan, ikisinin muğlak karışımıdır. Bu nokta, dalga ve parçacık ikiliğinin ve kuantum gizeminin devreye girdiği yerdir. Dalga ya da parçacık değerlerini ölçerken ulaşmak istediğimiz asıl ölçü, ikiliğin ortak değerleri nedeniyle her zaman için gözden kaçacaktır. Dalga paketinin ölçümünden umacağımız en iyi sonuç, durumu ve hızıyla ilgili tam olarak belirlenemeyen bir değer olacaktır.

Bu belirlenemezlik olgusu Belirsizlik ilkesinin kaynaklandığı yerdir. Koca bir kazan çorba içerisindeki şeyler gibi, hiçbir şeyin sabit ve tam anlamıyla ölçülebilir olmadığı ve her şeyin belirsiz, sanki hayaletvari, kolay anlaşılamayacak olma olgusudur ve Newtoncu determinizmdeki her şeyin sabit, belirli ve ölçülebilir olma olgusunun yerine konmuştur.

Nasıl başka bir insanı asla tam anlayamıyor, ne kadar düşünsek de onun özünü bir türlü kavrayamıyorsak temel parçacığı da anlayamayız. Bazı kuantum kuramcıları, ki bunlar arasında Niels Bohr ve Heisenberg gibi çok mühim kuramcılar da vardır. Gerçekliğin temelde belirsiz olduğunu, bilinen günlük yaşamımıza bir taban oluşturacak sabit ve net hiçbir şeyin olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Gerçeklikle ilgili her şey bir olasılıktır ve öyle kalmaya da mahkumdur. Bir elektron bir parçacık olabilir, bir dalga olabilir, ya da falanca yörüngede olabilir, yani her şey olasılık dahilindedir. Böyle şeyleri ancak verili bir durum içindeki genel sınırlandırmalar dahilindeki en mümkün olasılıkları dayanak alarak önceden tahmin edebiliriz.

Gerçekliğin aslında birçok olasılık içerdiğine dayanan bu görüşle bizler kuantum kuramının yanıtlanmamış ana sorusuyla baş başa kalmış oluyoruz: “Bu dünyada herhangi bir şey nasıl olur da hakiki ya da sabit olabilir?”  Bu Newton’un, yeni olan hiçbir şeye yer olmayan, bir makine gibi tıkır tıkır işleyen evrenindeki açmazın tam tersidir. Newton’u okurken, “herhangi bir şey nasıl olur?” diye sormamız gerekir. Kuantum mekaniğinin Bohr-Heisenberg yorumundaki en büyük sorun ise, “herhangi bir şey nasıl varolur?”dur. Oysa ki, salt katı mekanistik bir evren olamayacağı gibi, gerçeklikle ilgili her şeyin olasılık kapsamında olduğu tesadüfi bir evren de yoktur. Yaratıcı Gücün yasalarıyla belirlenmiş, yaratılmış ve kendi kendini olağanüstü bir düzenle koordine eden “Ruhsal Evren” kavramını algılamaya çalışmakta ve onun günlük yaşamdaki izlerini bulup, uygulamaya çalışmakta büyük yararlar vardır.

Einstein’ın izinden giden bir grup coşkulu kuantum kuramcısı, böylesine belirsiz ve olasılığa dayalı bir gerçekliğin insanın algılama sınırlarının ötesinde olduğunu savunmuşlardır. Einstein “Tanrı evrenin varoluşu üzerine zar atmaz”, diyerek evrenin bilinmez kurallarla işlemesine izin vermeyeceği görüşü oldukça gerçeğe yakın ve aslında metafizik bir görüştür. Bilimle metafizik arasındaki köprülerin kurulması bu yüzden çok önemlidir. Bilim varoluşla ilgili temel sorulan açıklayamaz. Bu sorulara yanıt aramak bilimin disiplini dahilinde değildir. Ancak unutulmamalıdır ki, bilimin laboratuarda elde ettiği sonuçlar ancak ruhsallıkla birleşirse bir anlam ve derinlik kazanır.

Ne zaman bir kuantum sistemini gözlemlemeye kalksak, karşımıza çok garip aynı zamanda da. can alıcı öneme sahip bir şeyin çıktığını, kuantum kuramı daha ilk ortaya çıktığı andan itibaren göstermiştir. Gözlemlenmemiş kuantum olayı gözlemlenmiş olandan tamamıyla farklıdır.

Bu Schrödingerin kedisiyle ilgili olgunun ana noktasıdır. Önceden dalga ve parçacık halinde bulunan gözlemlenmemiş elektronlar, gözlem ya da ölçüm anında dalga veya parçacık haline gelirler.

Önceden, dar iki yarıktan aynı anda geçmeyi gizemli bir şekilde başaran görünmeyen foton ışınlan, birdenbire ya birinden ya da ötekinden geçmeyi seçerler; karışmış kedilerin durumunu da buna bağlayabiliriz.

Kısacası, sonsuz ve çok olasılıklı kuantum dalga fonksiyonu görüldüğü yada kaydedildiği anda tek ve sabit bir gerçeklik olarak çözünür. Schrödingerin kedisini, ona baktığımızda ölü bulmadık, kimsenin anlayamadığı garip bir şekilde, kedi biz ona baktığımız için öldü. Gözlem kediyi öldürdü.

Gözlem ya da ölçüm olayıyla ilintili olarak kuantum dalga fonksiyonunun çöküşü bir kuantum gerçeğidir ve bu gerçek birçok başka soruna adaydır. Bu açıklamasız bir gerçek olduğu, aslında da açıklanmaması gerektiği için tüm ilginç soruları yanıtsız bırakır.

Bunun dışında bizi anlaşılır derecede yeterli bir kuantum görüşüne sürüklerken, azımsanmayacak bir kuantum kargaşasına da bulaştırır. Daha doğrusu, en azından şeylerden birinin kuantum sistemi üzerinde bu etkiyi yaptığını biliyoruz. Başka şeyler de olabilir, çünkü dalga çöküşüne yol açan şeyler henüz bilinmemektedir. ŞUURUN FİZİĞİ VARDIR Şuurun fiziği vardır ve bu fizik bize, kendimizle fiziksel gerçeklik arasındaki bağ hakkında çeşitli önerilerde bulunur.

Az sayıda fizikçi, kediyi öldürenin fiziksel bir güç olmadığını kuantum kuramı açıkça gösterdiğinden, kedinin ölümünü açıklayacak fizik-dışı bir açıklamanın olması gerektiğini ileri sürerler. Sanki düzeneğin dışından bir güç, fizik kurallarına uymayarak sırf Schrödinger ve kedisini kurtarmak için ortama müdahale eder ve bizi de diğer olasılıkları dikkate almak zahmetinden kurtarır.

Bu metafiziksel gerçeklik birimi, gözlemcinin ölçüm aygıtı olmadığı gibi, Schrödingerin denkleminde yer alan, tümüyle fiziksel olan,gözlemcinin gözü ya da beyni değildir. Bu yüzden, kediyi öldüren gözlemcinin kendisi olmalıdır, bu da gözlemcinin cismani olmayan, bedensiz şuurudur.

Kuantum fizikçileri John Archibald Wheeler ve Eugene Wigner tarafından ileri sürülen bir görüşe göre, elektronların garip dünyasıyla her gün yaşanan gerçeklik arasında olması gereken en mühim bağ insan şuurudur.

Dalga fonksiyonunun, fizik-dışı doğası nedeniyle şuur tarafından çökertildiği sonucuna varanlar aslında kendilerini ve kuantum fiziğini, zihinle maddeyi ayrı iki varlık olarak gören eski Kartezyen görüşe bağlamış kişilerdir. Bu anlayıştaki kişiler şuuru fizik dünyanın dışında, tıpkı “makinedeki hayalet” örneği fizik dünyaya yabancı bir şey olarak görürler. Aynı zamanda, “gerçeklik kavramının salt zihinde olduğunu” savunan anti-realist görüşler ve ”birisi bakmadıkça dünya yoktur” düşüncesi de yeterince doğru değildir.

” Başlangıçta burada hangi şuurlu varlık vardı da ilk dalga fonksiyonunun çökmesini sağladı?” sorusu ise bizi asıl gerçeğe götürecek metafizik bir sorudur.

Kuantumla her günkü yaşam arasında şuurun mühim bir bağ oluşturduğu şeklindeki düşüncenin başlangıç noktası ise çok farklıdır.

Yeni bir “Kuantum-kişi” tanımlama projesi, kuantum fiziğinin ve belki de özellikle kuantum mekaniğindeki şuur modelinin kendimizi yani ruhlarımızı doğanın “hem içinde hem dışında” doğanın işleyişinin gerçek yardımcıları olarak görmemizi sağlamasına dayanır. Böyle bir uslamlama, biz şuurlu yaratıkların evrendeki her şeyle nasıl ilişki içinde olduğunu anlatır.

Fakat şuurun kuantumla ilgili işlemler üzerindeki etkisi daha da ileriye gider ve metafizik yorumlarla desteklenmesi gerekir. Şuurun spiritüel açıdan kuantumla ilgisini ele alacak olursak şunları söylemek mümkündür.

Maddenin organik düzeyini hazırlayan evren kimyacıları (ruh varlıkları) diğer ruh varlıklarının tekamül ihtiyaçlarına göre bu aracı yenileştirmek, eğitmek, yetenekli hale getirmek için sürekli etki değişimi uygularlar. İhtiyaç sahibi ruh varlığı da değişen her araçta gücünü, bilgisini dener ve özünde14 bilginin kullanabilirlik oranını arttırır ve maddeyi geliştirmeye devam eder.

Işık dalgaları gibi hareketinden ötürü adına “dalga” denilen süptil karakterde ve “parçacık” adı verilen kaba karakterde olmak üzere iki mühim unsura sahip olan elektron-parçacıkları, ayrı olmalarına karşın her biri zaman ve mekan içinde kendilerine özgü kesin bir yer kaplamaktadırlar.

Maddeyi oluşturan, parçacıklardır ve Newton fiziğinde de parçacıklar temel unsur olarak düşünülmüştür. Dalga paketi olarak bilinen bu Dalga/Parçacık ikilisinin adı, Kuantum gizemidir. Dalga paketi üzerinde yapılabilmesi en ümit edilecek şey; paketin, pozisyon ve hızının belirsiz okunmasıdır.

Yani hiçbir şey, sabit ve ölçülebilir değildir; belirsiz,hayaletimsi, kavrayış dışı…

Kuantum Fiziğinde Yaşam Anlayışı

Kuantum dünyası, bilinen sabit gerçeklerden çok bilinebilecek bütün gerçeklikler olasılıklarını içerir ve dalga/parçacık ne kadar gözlense de süptil hale girerek elden kayıp gider.

Sayısız olasılıkların içinden biri, bir aşamada kendini dünya yaşamında sabitleştirip gerçek şeyler olarak yaşama girmektedir. İnsan yaşamında bir anda, eş zamanlı ve her yönde olmak üzere olasılıklar yığını vardır. Seçilecek yörüngeler, etkenler dizisi altında yapılır fakat bu bile sanal bir geçiştir denilebilir. Seçimin tersi bir durum her an olabilir.

İnsan yaşamını, yaşama bakış açısının değişimiyle, an içinde yani sürekli şimdide durmadan oluşturur. Elektronu niteleyen parçacık açısından değerlendirildiğinde yaşam, kaba, sert ve daha maddi; dalga açısından değerlendirildiğinde daha süptil, akışkan ve ruhsal hale dönüşür. Ve bu dönüşüm bizim günlük yaşamdaki gerçekliğimizi oluşturur.

Her varlığın “gerçekliği” içinde bulunduğu realite ile tanımlanır. Yani bir şeyin varlığıyla, onun ortamının tamamı arasındaki bağlılık, “anlamlılık” olarak adlandırılabilir.

Dünyada tüm olup bitenler, esneklik ve uyum yeteneğinin arttırılmasına yöneliktir. Çünkü dünya insanlığının fizik evrenlerle olan ilişkilerinde meydana gelecek değişik yapıdaki tesirlere sabrını arttırması gerekir. Bu içinde bulunulan tekamülün gereğidir ve anlamı, kozmikleşme sürecidir.

Araştırmalar sonucu, elektronun sadece kendi dalga paketindeki bilgi ve anlama duyarlı olmadığı; aynı zamanda, durum içinde görülmeyen elektron hareketlerine, şuurlu niyetlere de tepki verdiği gözlemlenmiştir.

Bunun anlamı ise, elektronda elemental şuur farkındalığı olduğudur. Belirsizlik İlkesinin ortaya koyduğu bu olasılık gerçek yerini bulduğunda yeni bir fizik anlayışının, insanın dünya ile olan ilişkilerinde değiştirici ve yenileştirici bir rol oynayacağı söylenebilir. Anlayış motivasyonlu bir insanın 21. yüzyıldaki ihtiyaç ve bilgisi değişik yeni insanın ortaya çıkmasında katkısı olacaktır denebilir.

Belirsizlik İlkesi sisteminin sürekli değişim içinde bulunmasından ötürü, varlık benliğinin bütünleşmesi de değişim içindedir. Bununla beraber varlıktaki dikkat mekanizması benliğin bir tarafına daha çok enerji göndermekle tutarlı konumda olur. Fakat yine de varlığın içinde bulunduğu negatif haller, geçici de olsa alt benliklerin devreye girmesi sonucudur.

Kuantum kuramında benlik sabit değildir. İçsel ve dışsal olarak değişir, akışkan ve belirsizdir. Kuantum benlik, alt benliklerin, yeni deneyimlerle gelen girdilerin bileşimidir. Duyular dünyasında sebep-sonuç birbirine bağlı doğrusal olarak açıklanmıştır. Kuantum kuramında ise sebep-sonuç kaotik çalışır görünümündedir.

Düşünceyi moleküle çeviren bir dönüşüm söz konusu olmalıdır. Düşünce ile beden arasındaki uyumu sağlayan atom altı dönüşüm noktası neresidir? Şuurun bedenle iletişimi bir bütün halinde olduğuna göre moleküle dönüştüğü bağlantı noktaları her yerdedir. Bu durum sadece sinir sisteminde bir uyarandır. Yani atom altı dönüşüm alanında, sinir sistemindeki 15 trilyon hücrenin tümü, An’da, tam ve kesin olarak koordine edilmektedir.

Dönüşüm noktasında neyin olup bittiği bilinmemektedir. Bu dönüşüm noktasında mucizevi veya dünyevi yönde bir sonuç ve bir tür psikokinezi meydana getirilebilir. Dalga-parçacık ilişkilerini yönlendiren varlıklar olarak bizim pozitif düşünme gücümüzü, eyleme çevirerek, bu etkileşim ve dönüşümü geniş ve üst boyutlara taşımamız mümkündür.

Bırakılan yanlış alışkanlıkların, kazanılan erdemli davranışların varlık, atom altı parçacık hatta kozmos üzerindeki olumlu etkisinin kuantum teorisindeki yanıtı tüm evrene katkıda bulunmaktır. Sürekli pozitif ve yüksek titreşimli duygu hali içinde bulunmak önemlidir. Çünkü, bu takdirde hem bilen ve hem de hisseden varlık olabilme durumu meydana gelir. Yani pozitif enerji yaratan olumlu titreşimlerin artması sağlanır.

Dünya insanı şimdilik, sonsuz ve gerçek olanı bir sis perdesi arkasından anlayabilme noktasındadır. İnsanın objektif bakışı elde edebilmesi için, şuurunun özgür ve farkında olması ve kendisini problemin dışındaki bir konumda tutabilmesi önemlidir.

Yeni evren anlayışında yani katılımcı evren anlayışında her an yaratıcı ilişkiler içinde olmak ve insanın şimdiki zamanı yaşayarak, realitesini sürekli yeniden oluşturması derin anlamlar içerir. Sürekli gelişim, değişim ve evrene katılımdan başka bir şey olmadığını anlayan insan kendisini anlarken maddeyi de geliştirdiğini anlayacaktır.

Kuantum teorisi hakkındaki hiçbir şey, oradaki dünya ile o dünyadan 20 cm kalınlığındaki cam bir levhayla, emniyetli bir şekilde ayrılmış gözlemci kavramını yerle bir etmesinden daha mühim değildir.

Elektron kadar minicik bir nesneyi gözlemek için bile o camı kırması ve ona ulaşması gereklidir. Seçtiği ölçüm teçhizatını ayarlamalı. Artık yeri mi, yoksa momentumu mu ölçeceği kendisine kalmıştır.

Birini ölçmek için teçhizatını ayarlaması, diğerini ölçmek için teçhizat ayarlamasına mani olur, onu dışlar ve dahası ölçüm, elektronun durumunu değiştirir. Evren daha sonra asla aynı kalmayacaktır. Neler olduğunu anlatabilmek için eski ‘gözlemci’ sözcüğünün üzeri çizilip yerine yeni sözcüğün, yani ‘katılımcı’ nın konması gerekir. Tuhaf fakat bir bakıma evren katılımcı bir evren.

1927 yılında Werner Heisenberg ünlü belirsizlik prensibini ortaya atarak henüz çözümlenmemiş bir tartışmayı başlattı. Basit bir deyişle, Heisenberg gözlemcinin, sırf gözleme eylemiyle gözlediğini ve başkalaştırdığını ifade etti. Şuurun sonuç üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu kastetmiyordu. Bunun yerine atomik sistemlerde olup bitenleri ölçmeye çalışırken karşılaştığı problemleri işaret ediyordu.

Heisenberg’in bulgularından, ölçümün,gözlemcinin bilincinden etkilendiği anlamının çıkması gerekmez. Bu ancak, ölçümü, gözlemcinin başvurmaya mecbur kaldığı araç gerecin etkilediğini gösterir. Fakat daha sonraki keşifler, bazı fizikçilerin insan zihninin maddeyi etkileyebileceğini ileri sürmelerine sebep olmuştur.

Princetonlu fizikçi John A. Wheeler, gözlemci deyiminin yerine ‘katılımcı’ deyiminin konulması gerektiği inancında. Ona öyle geliyor ki bu yerine koyma, şuurun fizikteki yeni temel rolünü açık açık belirtecektir. Nesnel gerçekliğin varlığını inkar etmek yerine daha da öteye giderek, öznel ve nesnel gerçekliklerin bir nevi birbirlerini yarattığını iddia ediyor. Yani ‘kendi kendine harekete geçen’ ve kendi kendine dayanmanın var ettiği sistemler yeni fizikçilere şu sorulan sorduruyor. “Evren garip bir’ şekilde, bu katılımcıların katılımıyla ‘var edilmiş’ olabilir mi ?

Yaşamsal eylem KATILMA eylemidir. ‘ Katılımcılık’, kuantum mekaniği tarafından verilmiş, değiştirilemez yeni kavramdır. Klasik teorinin gözlemci yani emniyetli bir şekilde, kalın camın arkasında oturup, karışmadan neler olup bittiğine bakan insan yorumunu alaşağı ediyor.

Wheeler’in de sonuçlandırdığı gibi kuantum mekaniği, bunun yapılamayacağını söylüyor. Wheeler’in ‘katılımcı’ deyimini ortaya atması, doğal olarak Yeni Fiziğin Mistik ve Metafizik doğasını gösterir.

Sir James Jeans ‘ın, şuurun madde evreninin yaratıcısı ve hakimi olabileceği görüşü, fizikçiler için hayli şaşırtıcı bir görüştür. Benzer şekilde “Implications of Metaphysics for Psycho-Energetic System” başlıklı makalede, fizikçi Jack Sarfatti diyor ki, ‘Zihnen faal düzeneklerin (psycho-energetic systems) gelişmesi ile ilgili en mühim düşünce maddenin yapısının şuurdan bağımsız olamayacağıdır.’

Jack Sarfatti, parçacığın, bütün katılımcıların zihinlerindeki şuuraltı faaliyet tarafından oluşturulduğunda, düzensiz bir şekilde bir oraya bir buraya çarpacağını ileri sürüyor. Ve diyor ki: ‘ Kuantum iç-irtibatının daha derin seviyesinde yaşayan bütün sistemlerin yayıldığı alanı da içermek zorunda olsa bile bir fizik laboratuarındaki belli bir kuantum deneyinde, katılımcı, deneycinin kendi olabilir. Bütün şuurlu sistemler deney düzeneğine göre mekan-zamandan bağımsız olarak, belli bir ortama ait olmayan kuantum potansiyelinin tamamına; tek başına foton ve elektronların hissedebileceği, birbiriyle ilişkisi olmayan katkılarda bulunur.’

Sarfatti bir fizikçi olarak, katılımcı prensibinin Uri Geller gibi psişik süjeler tarafından gösterilmiş, görünürde mucizevi yeteneklerin de bir nedeni olduğu düşüncesinde.

Metafizikçiler açısından bu konuda daha açık bir soru soracak olursak diyebiliriz ki, düşünceyi moleküle çeviren, dönüşümü yaratan şey şuur mudur? Spiritüel bilgilerden biliyoruz ki, şuurun bedenle iletişimi bir bütün halindedir. Sinir sistemindeki 15 trilyon hücrenin tümü ruh varlığının gönderdiği şuurlu etkisiyle “An” içinde koordine olabilmektedir.

Hem şuurun yalnız bedenle sınırlı olabildiğini iddia etmek de mümkün değildir. Varlık şuur projeksiyonları sayesinde kendini, istediği an bu sınırlı zaman ve mekanın dışına çok rahat taşırabilir. Beden dışına taşma deneyimleri yani astral seyahatler aslında sanıldığı gibi yalnızca enerji bedenin dışlaştırılması değil aynı zamanda da şuur projeksiyonlarının yani şuur konsantrasyonlarının evrenin her yanına gönderilmesi, yansıtılması ve oralarda da bilgi alışverişi yapılabilmesi gücüdür.

Parçacıklar

Parçacıklar ve benlikler vardır, eğer varolmamış olsalardı, kendi dünyamız hakkında tartışmasız kabul ettiğimiz birçok şey farklı olurdu. Hem parçacık hem de insan çeşitliliğinden ötürü bireyler varoluşlarıyla ilgili seçimleriyle şeylerin ve olguların varolmasını sağlarlar, mesuliyet taşırlar.

Varoluşun iki ayrı uç noktasında da mikroskobik ve insansal olarak bireyler, olayların ve farklılaşmanın odak noktalarıdır. Eğer kuantumun benlikle ilgili görüşünü ele alırsak, temel parçacıklar dünyasındaki kimliğin doğasının bize, kendi kişisel kimliğimizle özellikle de ikiye bölünen beyin araştırmasında olduğu gibi, benliğin ikiye bölünebilme ve şuurlu olarak anlamı olan bir benlik olabilme dinamiğiyle ilgili söyleyeceği çok fazla şey vardır.

Tabii ki ikiye bölünmüş beyin olgusu benliğin ne Descartes’in iddia ettiği gibi ölümsüz ve bölünmez bir bütün olduğunu ne de Newton fiziğinin sandığı gibi ufak, katı ve bölünmez bilardo toplarına benzeyen parçacıklardan ibaret olduğunu kanıtlamıştır.

Hem benlikler hem de parçacıklar bundan daha akıcı, ikisi de biraz daha kaygandır; varoluşun içine ve dışına akar, ya tek başlarına dururlar, ya diğer benlikler ya da parçacıklarla birleşirler ya da hep beraber yok olurlar.

Her an kendini yaratmaya devam eden ‘Yeni Bireyin’ sahip olduğu özellikler, oluşturduğu ilişkilerin “alt bireyleri”nin özelliklerinin etkisi altındadır. Her koşulda, bu, her yönden, kendi adına, kendi dalgasal yönü ve kendi şartlarında daha başka ilişkilere gebe kapasitesiyle yepyeni bir varlık olarak davranır. Bu zihin ve bedenimizin birbiriyle ilişki biçimi olan “ilişkisel holizm” kavramıdır.

Kuantum ilişkisiyle yaratılan bütün, parçalarının miktarından daha büyük ve kendi içinde yeni bir şeydir. Yeni ve daha büyük bütünlerin yaratıldığı kuantum bütünlük işlemi öyle sonsuzdur ki evrendeki her parçacık bir dereceye kadar diğer bir parçacıkla ilişki halindedir. Yeni fiziksel gerçekliğe haklı olarak bağlanabilecek bölünmez bütünlük özelliğini yaratır. Fakat bu bölünmez bütünlük, dünyanın şu anki haliyle varolmasında çok mühim bir rol oynayan “taneli” bir yapıya sahiptir. Bu, her biri kendi içindeki gözcükte kendi kimliğini taşıyan daha küçük bileşen bütünlerden oluşmuştur.

Benliklerimiz, tıpkı parçacık sistemleri gibi alt benliklerle kısmen bütünleşmiş olsalar da zaman zaman kendi kimliklerini ifade ederler. Onların sınırları da içindeki desenlerin heyecanlanım sınırlarına paralel olarak değişir ve kaybolur. Bazen daha parçalı daha çocuk ya da yetişkin, daha uzlaşımsal ya da asi, daha huzursuz ya da huzurlu bazen daha “bütün” oluruz ve daha fazla bütünleşmiş bir benlik alt benlikleri birbirine daha iyi bağlar. Kuantum kişinin benliklerinin içindeki benlikler bazen daha fazla, bazen daha az dalgalanır ve iç içe geçerler her biri kuantum dalga fonksiyonudur. Birbirleri içine geçtikleri bölge o anda “Ben” diye tanımlanır. “Ben”, benim benliklerim arasında geçen diyalogların tek tanığı ve benim çok sayıda olan tüm alt-birliklerimin en yüksek birliğiyim. Şuurun kuantum mekaniksel doğası ve kuantum birliklerinin ilişkisel holizmi nedeniyle bu bir yerden bir yere kayan bileşik “Ben” ne hiçtir, ne de yanılsamadır. Bu, asla ne sadece bir ayrı benlikler ne de ayrı beyin durumları dizisine indirgenebilir.”Ben” kendimin ne asi tarafıyım, ne de uzlaşımcı tarafıyım; bunların ikisi de benim iki farklı tarafımdır.”Ben” nöron hücre duvarlarımdaki moleküllerin titremesine sebep olan değişik beyin dalgaları da değilim.

Kuantum benliğin birliği, kendi içinde, kendi adına varolan özlü bir birliktir. Kuantum sistemleri daima dalgalanır, sınırları kayıp değiştiğinden bütünlüklü benlik bir andan diğerine değişir. Bir şeye dikkat etme eylemi zihinsel enerjimizin odaklanmasını sağlar. Böylece seçici dikkat mekanizması yoluyla benliğin belli bazı yönlerine daha fazla enerji yöneltebiliriz. Yani diğer yönler arka plana çekilirken biz, benliğin bu yönünü aydınlatırız. Bazı zamanlarda alt-benliklerimizin etki alanına girebiliriz.

Örneğin sevdiği bir insanla kavga eden kızgın bir insanın onun hakkında hiç iyi bir şey düşünmemesi ya da bunalımda olan bir insanın sorunu yüzünden acı çekerken, mutlu olmak için hiçbir sebep bulamaması gibi. Durum böyle olduğunda, kişiliğin kuantum dinamiği alanında bir tanımlama terimi olarak, bu insan ‘dengesiz’ deriz. Varlıkların Seçme Özgürlüğü Yasasına göre her an istediği yönü seçmekte özgür olduğunu biliyoruz.

Pozitif ya da negatif, olumlu-olumsuz, ruhsal yada maddesel, katı veya dalga halinde olmak bizim seçimlerimize bağlıdır. Her gün, kozmostan aldığımız enerjilerle oluşturduğumuz enerji alanımızın şeffaf ve akışkan olması, sevgi enerjisi, coşku ve neşeyle dolması ve diğer insanların sezgilerini ve ruhsal ışıklarını aydınlatır hale gelmesi, bizim seçme özgürlüğümüzü ve irademizi kullanma gücümüze de bağlıdır.

Benlik

Bu durumda, “Ben” diye ifade ettiğimiz kendimiz, yani kuantum benlik, yeterince gerçek fakat zaman zaman net olmayan ve düzensiz değişen sınırlara sahip, bir yerden bir yere kayan bir şeydir. Onun dinamiğinden söz edebiliriz, fakat temel parçacığın pozisyon ve momentumunu etraflıca belirleyemediğimiz gibi, onu da belirleyemeyiz. Tözü vardır fakat bu töz çeşitli yollarla elimizden kaçıp kurtulur. Belli bir kesinlikle ‘ben benim’ diyebilirim, fakat bu benlik demekse kim ya da ne olduğumu söylemek zor olacaktır.

Temel parçacıkların bireysel kimlikleri an be an düzensiz değişime sahip varoluşlardır. Bireysel bir elektron yükü, kütlesi, dönüşümü hakkında her an değişik şeyler söyleyebiliriz ve bir elektronu diğerinden ayırabiliriz.

Fakat şuurlu bir maksatla uzun zaman koruyabildikleri sabit bir kimlikleri yoktur. Eğer ayırt edilebilecek denli bireysel iki elektron birleşip daha sonra ayrılırsa ortada yine iki elektron olacak fakat bunların hiçbir geçmişleri olmayacaktır. Hangisinin aslında hangisi olduğunu sormak olanaksız hatta anlamsız olacaktır.

Ancak, insan şuurunun amaçlı ve bir maksada yönelik olarak kontrol altında tuttuğu elektronlar seçme özgürlüğüyle bir maksada uygun harekete geçeceklerdir, bu açıdan, insanı adeta bütünleşmiş tek bir elektron gibi kabul edebiliriz. “Şimdi”, geçmiş içinde yok olup giderken o zaman Ben olan benlik, beynin uzlaşımsal hafıza sistemine “geçmişte bir anı” olarak kaydedilir. Kendisi yeni bir dizi nöron yolu oluşturup karşılığında yoğunluk içindeki enerjileri geri beslenmeye başlar. Bu, hafızanın Parfit ve diğer filozoflarca da sözü edilen bildik anlamıdır.

Fakat kuantumsal görüşe göre, bir an önce ben olan benlik her yeni deneyimin sonucunda oluşan yeni dalga fonksiyonlarının kendi dalga fonksiyonuyla çakışması yüzünden, aynı zamanda hem bir sonraki “şimdi” hem de gelecek benliğiyle bağlantılıdır.

Aslında Kuantum Teorisinde anlatılan, birbiri içine geçmiş dalga fonksiyonları şuur alanları ve şuur alanlarının inceden kabaya doğru uzanan saçaklanmalarıdır. İç içe geçen ve sürekli yenilenen şuur alanlarımızla hem “An” daki hem de gelecekteki oluşumları hazırlayan bizleriz. Öyleyse bizler her zaman “Sonsuz Şimdi” ‘de yaşarız.

Yani ben olan her bir benlik, an be an bir sonraki ana alınıp orada hem uzlaşımsal anlamdaki hafıza, hem eski anılarıyla hem de yeni deneyimlerle birbirine bağlanır. Geçmişle şimdi arasındaki bu bitmeyen diyalogun dinamiği, yeni bir kuantum sistem biçimlendirilmesi için dalga fonksiyonlarının iç içe geçtiği iki temel parçacığın dinamiğine benzer. Sadece bu durumda biçimlenen şey yeni bir kuantum benliktir.

Ben kısmen dün olduğum kişiyim çünkü o kişi, şu an benim varlığımı oluşturan şeyin içine katılmıştır. Kuantum mekaniksel terminolojide, geçmiş şimdiyle bir geçiş ilişkisine girmiştir, çünkü hem geçmiş hem de şimdi şuurun zemin durumunda dalga fonksiyonları üretirler.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir