Mehmet Emin Ali Paşa Kimdir?

Mehmet Emin Ali Paşa,(1815-1871-Osmanlı devrinin son sadrazamlarındandır. İstanbul’da doğdu. Mısır-çarşısı’nda attarlık ve bevvablık (kapıcılık) eden Ali Rıza Efendi’nin oğludur. Babasının fakirliği nedeniyle iyi bir öğrenim yapamadı. Fakat, yaradılıştan zeki olduğu için, kendisini iyi yetiştirdi.

1830 yılında, yani henüz 15 yaşında iken Divân-ı Hümâyûn kâtipliğine girdi. Kalem geleneklerine uyularak kendisine Âli,r mahlası verildi. Yedi yıl Divân-ı Hümâyûn, Mühimme ve Tercüme kalemlerinde çalıştı.Mustafa Reşid Paşa’nın sevgisini kazanarak Viyana elçiliği ikinci kâtibi oldu (1835).

Fransızcayı orada ilerletti. Petersburg askerî manevralarında bulundu (1837). Dönüşünde Divân-ı Hümâyûn tercümanı oldu (1837). Reşid Paşa, Londra’ya atanınca o da onunla birlikte gitti (1838). Reşid Paşa Paris’e gönderilince, sefâret maslâhatgüzarlığmı ona bıraktı. 1840 yılında Hariciye Müsteşârı, 1841 yılında Londra Sefiri oldu.

Reşid Paşa Sadrâzamlığa getirilince de “Vâlâ” rütbesiyle Hariciye Nâzın yapıldı (1846). Reşid Paşa’nın azli üzerine 1852 yılında Sadrâzamlığa getirildi. Fakat, sadâreti ancak iki ay sürebildi ve yerine Sadrâzam yapılan Mehmed Ali Paşa onu İzmir Valiliğine gönderdi (1853).

Bu görevi üzüntüyle kabul etmişti. Cevdet Paşa’ya İzmir’den yazdığı mektubunda bu duygularım şu beyitlerle anlatmaktadır:

Bülbül ağlar, gül ciğer-hûn, lâle pür

dağ-ı elem

Zevkini bilmem bu dâr-ı mihnetin kimdir süren ?

Ali Paşa beş kere Sadrâzam, iki kere vekâleten, sekiz kere asâleten Hariciye Nâzırı, iki kere Meclis-i Tanzimat Reisi, beşer ay da İzmir, Bursa Valisi oldu. 1871 yılında öldü. Süleymâniye Câmii mezarlığında gömülüdür.
Âli Paşa, devlet işlerinde çalışmaya başladığı sıralarda Osmanlı Devleti içte ve dışta önemli buhranlar geçirmekteydi.

Avrupalılar, Osmanlı Devleti’nin iç politikasına karışmakta ve hıristiyanlara haklar tanınması için sürekli baskı yapmaktaydılar. Ruslar ise hıristiyan uyruklu Osmanlıları, silah gücüyle ayırmak kararında idiler. Batıklar Islâhat” adı altında devlet yönetiminde ve düzeninde değişiklik yapılmasını istiyorlardı. Dış baskı altında başlayan “Tanzimat” hareketinin belli başlı üç kahramanından biri Âli Paşa’ydı. Diğer ikisi de Reşid ve Fuad Paşalardı.

O sıralarda Osmanlı Devleti’nin dostu olan Avusturya Başbakanı Prens Meternecih, Türkiye’deki İslâhat” haraketi karşısında Bâbıâli’ye tavsiyelerde bulunmuş, Türk gelenek ve göreneklerine uymayan kanunları Avrupalılardan alınmamasını, bunların Hıristiyan kanunları olduğunu, Türk ve Müslüman kalmasını ve Batılıların kendi çıkarları için bazı görüşleri Turklere kabul ettirmek istediklerini en çarpıcı bir biçimde belirtmişti.

Batılı devletler, Hıristiyankğı koruma bahânesiyle, Osmanlıların iç işlerine karışmayı o derece ileri götürmüşlerdi ki. 1854 yılında, Engelhard’ın belirttiği gibi “Protestan misyoner cemiyetlerine hizmet eden” İngiltere Sefiri Lord Stradford, “Vicdan Hürriyeti” mes’elesini ortaya atarak, Hıristiyanlık adına bazı görüşlerini açıklamaya yeltenmiş, muslümanların din değiştirmekte ve cami yerine kiliseyi seçmekte serbest olduklarını, bundan da yarar göreceklerini ortaya koymaya çalıştıktan sonra; “Dininizden, halifenizden bana söz etmeyiniz, bunların hepsi uygunsuz şeylerdir.

Bir ülke başkalarının yardımına muhtaç olur ve bu ülke için başkaları kan dökerse (Kırım Savaşında Türkler ile birlikte, Ruslara karşı savaştıklarım kastediyor) Hıristiyanlık için istediğim şeyleri elde etmeğe hak kazanırım ”diyordu.

Elbette, Osmanlıların batılılardan öğrenecekleri ve alacakları şeyler vardı. Ülkeyi ve ülke insanlarım ilerletecek, fakat Türk gelenek ve göreneklerine aykırı düşmeyecek beynelmilel hukuk maddeleri aknabilirdi. Osmanlı aydınlarının çoğu da bunu istiyordu.

Ne var ki, batılı bilim adamlarından bazısı, özellikle Petersburg Darülfünûn profesörlerinden F. Martens “Traitee de droit International” adlı eserinde müslüman halkın “Hukuk-ı düvel”den yararlanmaya hakkı bulunmadığını, Osmanlı Devleti’nde yapılması istenen “İslâhat”ın sadece hıristiyanlara yeni ve geniş haklar tanınması olduğunu yazıyordu. Amerikalı hukukçulardan Kent de Commentary on International Law” adlı eserinde aynı tezi savunmaktaydı.

Oysa, Âli Paşa ve arkadaşları, Osmanlı uyruklu hıristiyanlara hukuk ve eşitlik ilkesiyle bir “Islâhat” yapmak isterlerken hiç kuşkusuz ülkeye yararlı olacaklarını düşünüyorlar ve böylece de Osmanlı sınırları içindeki bütün hıristiyanları saltanat makamı etrafında toplamayı hedef akyorlardı.

Böyle yapmakla hem hıristiyanların dışa bağlılıklarının kesileceğini, hem de Avrupa devletlerini, hıristiyanlara himâye politikasınıdan caydıracaklarını hesap ediyorlardı.

Batılılar, Hıristiyanlığı himaye bahanesiyle, Osmanlıların iç işlerine her fırsatta burunlarını sokmak niyetindeydiler. Ali Paşa’nın ilân ettiği (1856) Ferman-ı Hümâyûn ’un sebebleri araştırılacak olursa, bunun milletin ruhundan doğan bir hareket değil, Hıristiyanlara geniş haklar sağlanması için batık devletlerin baskısı ile yapılmış olduğu görülür.

Kırım Seferi ’nden sonra barış görüşmeleri başladığı sırada, savaşta Osmanlılarla ortak hareket eden devletler “Islâhat” ve “Tanzimat” meselesine büyük önem vererek 1 Şubat 1856’da Viyana’da hazırlanan protokola, Osmanlı ülkesindeki Hıristiyanların Avrupa devletlerinin teminâtı altında olduklarına dair bir madde ekletmek istiyorlardı.

Bu maddeye göre, Avrupalılar, en küçük bir bahane ile her fırsatta Osmanlılara baskı yapabilir, hatta silâhlı bir saldırıya bile geçebilirlerdi. Barış anlaşmasıyla hiç bir ilgisi bulunmayan bu madde haklı olarak Bâbıâ-li’nin çok canını sıktı. Batılılarla şiddet li tartışmalara girişildi.

18 Şubat 1856 Islâhat Fermanı’ndan sonra Ali Paşa Paris Kongresi’ne gitti. Oysa Paris Kongresi’ne başmurahhas olarak Reşid Paşa gitmek istemiş, İngiltere’nin de isteği bu olmasına rağmen Fransız Dışişlerinin ağırlığı ile bu göreve Ali Paşa atanmıştı.

Kongrede Ali Paşa çok güçlüklerle karşılaştı. Kapitülasyonların kaldırılması için çok uğraştı ise de bir sonuç alamadı.
Çok geçmeden, ülkede iç karışıklıklar, ayaklanmalar baş gösterdi. Pek fazla şımaran ve arkalarını batılı devletlere dayayan Hıristiyanlar, elde ettikleri haklarla yetinmeyerek, Osmanlı Devleti’nin sınırlarında yeni düzenlemeler yapılmasını istiyorlardı.

Ortodokslar kendilerini Rus, Katolikler Fransız, Protestanlar ise İngiliz addetmekte idiler. Diğer taraftan ekonomik buhran da başlamıştı. Bunun üzerine halk hoşnutsuzluğunu her fırsatta belli eder oldu.

Ali Paşa, yeni tedbirler almak gereğini duydu, fakat değişikliğin, Saray’dan başlamasını istiyordu. Bu konuda Padişah’ın da desteğini sağladı. Bu 26 Ağustos 1856 tarihli Hatt-ı Hümâyûn’da Âli Paşa’nın prestij toplamasına yetmedi.

İç ve dış basın onu şiddetle tenkide başlamıştı. 5 Eylül’de Batık Devletler Bâbıâli’ye ıslâhatın yeterince yapılmadığı yolunda bir ültimatom verdiler. Bunu başka baskılar izledi. Rusya, Bulgaristan ve Bosna Hersek’te milletlerarası bir araştırma komisyonunun görev yapmasını teklif etti.

Bu durum karşısında Ali Paşa hükümeti düştü. Rusya Kırım Savaşı’nın acısını çok acı şekilde Osmanlılara ödetmek istiyordu. Belgrad Kalesi için Sırpları, Girid Adası için de Yunanlıları kışkırtmaya başladı. TehlikeyiA sezen Mütercim Rüştü Paşa çekildi.

Ali Paşa, beşinci defa Sadrâzam oldu (1867). Âli Paşa sadârete geçer geçmez Belgrad Kalesi meselesi ile karşılaştı. Sırp beyi, Belgrad Kalesi’ni istiyordu. Fransa, İngiltere, Avusturya devletleri, kalenin Sırplılara bırakılmasını Âli Paşa’ya bildirdiler.

Diğer taraftan Girid Ayaklanması da gittikçe şiddetlenmişti. Rusya Dışişleri Bakanı Gorçakof ile Fransız İmparatoru III. Napolyon, Yunanlıların isteklerinin yerine getirilmesini istiyorlardı. Fakat, bu istekler Bâbıâli’ce kabul edilmedi, ancak yeni bir yönetim, sistemine karar verildi.

Bunun için Âli Paşa Girid’e gitti (1867). Girid’den gönderdiği ünlü lâyihasında Tanzimat Prensipleri olmak üzere şu fikirleri ileri sürüyordu:

1- Devlet her türlü hizmetlerinde Hıristiyanları kullanmak:

2- Okullar açılarak, Müslüman ve Hıristiyan çocuklar karıştırılmak.
(Nitekim Galatasaray Lisesi bu maksatla kurulmuştur.)

3- Fransızların medenî kanunu ulan Code Çivile tercüme edilerek çeşitli dâvalar o kanuna göre uygulanmak.

4- İslâm, Hıristiyan, bütün diğer din ve mezheplerden olan Osmanlı uyruklular birbirleriyle kaynaştırlmak.

Cevdet Paşa, Fransız Medenî Kânunu’nun Türkiye’de aynen uygulanmasının şiddetle karşısındaydı. Rusya’da, Müslümanların Hıristiyanlarla birleşmesine, kaynaşmasına imkân görmüyordu.

Öyle ki, Hıristiyan uyrukluları, milliyetlerine göre ayırarak, Türkler’den koparmak ve onlara ”bağımsızlık” sağlamak istiyordu.

Rusların, Bulgar kilisesini Rum Patrikhanesinden ayırmak için yaptığı bütün girişimler “Muhtariyet11 politikasının gereğiydi. Ali Paşa’yı en güç durumda bırakan, Rusların bu politikasıydı. Ali Paşa Fransızların desteğini alarak içte ve dışta sempati kazanmaya çalışıyordu.

Ne var ki, aldığı kararlara içte şiddetli tepkiler duyulmaya başlanmıştı “Yeni Osmanlılar” adı altında kurulun cemiyet, hedef olarak Âli Paşa’yı almıştı. Ayasofya ’da toplanan “Yeni Osmanlılar cemiyetine bağlı kişiler aralarında kararlar alarak meşrutiyet yönetiminin getirilmesi için yemin etmişlerdi. Ali Paşa bunlara karşı çok şiddetli davrandı.

Bu gençler dağıldılar. Fakat bir süre sonra Paris’te ve Londra’da toplandılar, orada gazete ve dergiler yayınlamaya başladılar. “Yeni Osmanlılar’ın ileri gelenlerinden olan Namık Kemal ve Ziya Beylerin Londra’da yayınladıkları Hürriyet” gazetesi, daha sonra İstanbul’da çıkardıkları “İbret”gazetesi, Ali Paşa’yı şiddetle tenkit ediyorlardı.

Namık Kemal, Hürriyette şöyle yazıyordu

“Rusya’nın kılıç ile başaramadığı, içişlerine karışma hakkını Ali Paşa bedavaca Avrupa’ya verdi.11
İbret te ise şöyle diyordu:

“Sadrâzamlar sefaret kuvvetleriyle inip çıkmaya başladılar. Sefirler elmaslı nişanlara, eşleri pırlantalı ziynetlere gark oldular. İş o hâle geldi ki, sadâret değişikliğinde sefirlerin görüşü alınır oldu…11

Ziya Paşa ise Hürriyet1 te Ali Paşa’ya veryansın ediyordu:

“Ey Ali Paşa, Hıristiyanlardan valiler, paşalar, bâlâlar, ulâlar yaptın. Girid eşkiyasını evlâd gibi taltif ettin. Değil elçileri, tercümanları bile tâ sadâret sandalyasına varıncaya kadar oturtup, saymakta kusur etmedin. ingilizler Cidde’yi topa tuttu. Aden gitti, çevresi gitti, yine bir şey demedin. Şûra-yı Devlet kurdun (Yahudilerin oluşturduğu), yeni adalet, hukuk kanunları getirdin. Bunlara Hıristiy anlardan nice üye koydun, bu şeyleri, elçileri, sefirleri, memnun etmek için uygulamaya kalkıştın.

Aynı gazetede Namık Kemal şu ithamda bulunuyordu:

“Tuttular, yalnız Hıristiyanlara bazı izinler, yetkiler vermekle Avrupa’yı hoşnut ettiler. Ve bu izni Paris anlaşmasına eklemekle hem Hıristiyan uyrukluların durumunu düzeltmeyi padişah adına vaad ettiler, hem de yabancılara bu konuda bir kontrol hakkı tanıdılar. Hıristiyanlar eşitlikte Müslümanları fersah fersah geçtiler.

Hıristiyanların hakları Avrupalıların teminâtı altına alındı. İslâm hukuku ise feda olundu. Müslümanlardan askerlik bedeli altıbin kuruş alınırken, Hıris tiy anlar elli kuruş veriyordu. Böyle eşitlik olur mu?..

Yeni Osmanklar dan Ali Suavi, Avrupa’da Âli Paşa politikası hakkında bir küçük kitap yayınladı. Burada, Âli Paşayı entrikalar çevirmekle suçluyor, yaptığı hatâları sıralıyordu. Ziya Paşa Zafername adlı eserinde, yine “Yeni Osmanklar dan Ayetullâh Bey, “Ali Paşa’nın Muhakemesi isimli yazısında Âli Paşa’yı acımasızca tenkid ediyordu. Onu satılmışlıkla suçlayarak:

“Ali Paşa, Türkiye’de Avrupa devletlerinin sefiri idi ” diyorlardı.

“Yeni Osmanlılardan Ebüzziya Tevfik, Şinâsi, Kemal Paşazâde, Sait Beyler de Ali Paşa aleyhinde ağır yazılar yazdılar. Namık Kemal, Âli Paşa’ya ‘Hapcac-ı zâlim11 diyordu.

Âli Paşa, yalnız Osmanlıların değil, Avrupa’nın da düzeninin sürekli sarsıldığı bir dönemde işbaşındaydı. Ömrümün son yıllarında Fransa ile Almanya arasında anlaşmazlık ve çatışmalar sonucu devletlerarası denge bozulunca, Rusya. Karadeniz’e ait hükümleri tanımayacağını ilân etmişti.

Ali Paşa, Rusya’nın işleklerine karşı direnmiş, bir taraftan da Avrupa’nın vesâyetinden kurtulmak için çalışmıştı. Daha sonra Prusya-Fransa savaşı patlak verince, yine Avrupa’nın dengesi sarsılmıştı. Âli Paşa politik ortamdan mümkün mertebe yararlanmaya çalıştı. Hatta, Fransa’nın yenilgisi Müslümanları sevindirmiş, Âli Paşa’da kapitülasyonları kaldırmak emelleri yeniden uyanmıştı.

Ali Paşa 1871 yılında hastalandı ve görevinden ayrıldı. Bir süre sonra da tüberküloz hastalığından kurtulamayarak 7 Eylül 1871 tarihinde 56 yaşında iken Bebek’teki yalısında öldü. Mezarı, Süleymaniye Camii bahçesinde kıble duvarı yanındadır.

Ali Paşa’nın ölümü birçok muhalifini sevindirdi. Cevdet Paşa, Ma’ruzat’ında şöyle anlatır:
…Ali Paşa fevt oldukta namazı Yenicamide kılındı. Lâkin garibdir ki, müezzinler birbirinin seslerini yanlış anlamakla cami-i şerif içindeki cemaat yoluyla cenaze namazını kılamadılar.

Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Osman Efendi, tezkiyeye kıyam ile üç defa “Bu zatı nasıl bilirsinizdiye sordu ve arada “büyük bir zat idi. Devlete çok güzel hizmetleri vardır” diye övdü. Kimesne taraflıdan lâ ve neam bircevab zuhûr etmedi.

Halbuki cenazenin birinci ve ikinci safı hep anın müteallikatı ile dolu idi. Sanki herkesin ağzı kilitlendi. Bu sukût-i umumî huzzâra bir acib dehşet verdi. Böyle tezkiyesine sükût-ı tâm ile mükabele olunan bir cenaze görülmemiş ve işidilmemiş olması, evlâd ve akrabasına ne mertebe tesir eylediği beyandan müstağnidir. Bu hâli görenler, bundan sonra efkâr-ı umumiyye dokunacak tavır ve mişvardan sakınır oldular.

Vakıâ kişi, içinde yaşadığı milletin menfuru olmak, hem kendisi, hemde akabı içun pek büyük mesaibden maduddur. Âli Paşa, zayıf vücudlu bir kişi idi. Şair Ziya Paşa, yazdığı Zafernâme”de aleyhinde bulunduğu için, ölümü üzerine Sadrâzam olan Mahmud Nedim Paşa’nın yaptıkları karşısında pişmanlık duyarak Âli Paşa’nın mezarı önünde özür dilemiştir. Rık’a yazıyı güzel yazardı.

Fransızca olarak siyasî nota yazmakta Hariciye Nezâreti’ne bir eşi daha gelmediği söylenirdi. Girid Olayını halletmek için Girid’e gitmekten çekinmemiştir. Âli Paşa, az konuşur, özellikle. söylenmemesi gereken şeyleri söylemezdi. Konuşurken ellerini oğuştururdu; daima önüne bakar, karşısındakinin yüzündeki değişik duyguları anlamasına fırsat bırakmazdı.

Yalnız hiddetlendiği zamanlar ayağının baş parmağım oynatırdı. Bu halini bilenler hemen kendilerini toparlarlardı. Reşid ve Fuad Paşalar kadar katı değildi. Dikkatli ve tedbirli idi, geniş düşünceli olmakla beraber Fuad Paşa gibi alafranga değildi.

Fuad Paşa’nın evi Mason Teşkilatının merkezi olmakla beraber, Âli Paşa’nın masonlarla hiçbir ilgisi yoktu. Hattâ, bu mason localarını bastırdığı için, Namık Kemal gibi yazarlar tarafından şiddetli eleştirilere uğramıştı.

Protokola son derece önem verirdi. Hattâ, Padişah bile ona karşı aynı şekilde davranırdı. Büyük bir diplomattı. Batının diplomatları bile onun başarılı bir politikacı olduğumu kabul etmişlerdir. Napolyon “Ali Paşa gibi bir Hariciye Nâzırı bulabilsem” diyerek onun dışişlerindeki başarısını övmüştür.

İtalyan diplomatlarından Kont Kavur’un: “Paris Kongresinde Âli Paşa çapında bir diplomat yoktu” dediğini bütün tarihçiler yazmaktadır. Avusturya murahhası Baron Hohner de bu yolda söz etmiştir. Âli Paşa’nın Ölümünde yazı takımını müzeye koydurtmak üzere-Prens Bismark 300 altına aldırtmıştır.

Ali Paşa, Fuad Paşa kadar hazır cevap ve nüktedan değildi. Yalnız Abbas Hilmi Paşa, Âli Paşa’nın kendi çıkarlarım düşündüğünü, Mısır Hidiv’i İsmail Paşa’dan Padişah’a karşı onun haklarını koruduğu için otuz bin altın aldığını belirtir.

Ali Paşa, güzel yazardı. Aynı zamanda iyi bir hattattı. Şairdi, edipdi. Prens Bismark ölümünü işittiği zaman: “Artık politika edebiyatında örnek olacak bir nota göremeyeceğiz” demiştir. Fransızcası Türkçesi kadar kuvvetli idi.

Ali Paşa’nın sadâreti çok buhranlı dönemlere rastlar. Eğer bunlar olmasaydı, muhalifleri tarafından bu derece şiddetle tenkide uğramaz, fazla düşmanlık kazanmazdı. Âli Paşa, memleketi buhrandan çıkarmaya, Avrupa baskılarından kurtarmaya çalıştı, iyi niyetliydi, talihi bazen kendisine yardım etti, bazen de yüz çevirdi.

Boğaziçi’nde meyve ve sebze bahçeleri içinde çok güzel bir yalısı vardı.

Kaynak

(Abdurrahman Şeref,Tarih Musahebeleri, (İstanbul, 1925); Ahmed Lutfi, Lütfi Tarihi, C.I.-VIII. (İstanbul 1290-1328); Âli Girid Hakkında Lâyiha, (İstanbul. 1327), Ali Fuad Türkgeldi, Ricâl-i Mühimme-î Siyasiyye, (İstanbul, 1928); Ali Suavî, Ali Paşa ’nın Siyaseti, Paris 1873): Ed. Engelhard, Türkiye ve Tanzimat, (Çev.Ali Reşad), (İstanbul 1912), Fatma Aliye Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı, (İstanbul, 1332); Hayreddin, Vesaik-î Tarihiyye ve Siyasiyye, (İstanbul 1908); îbnülemin Mahmud Kemal İnal Osmanlı Devrinde Son Sadrâzamlar, XIV cüz. (İstanbul 1940-1953); Mahmud Muhtar, Maziye Bir Nazar, (İstanbul 1341), Memduh Paşa, Mir’ât-ı Şuû-nât, (İzmir 1328) Ch. Mismar, Souvenirdu Monde Musulman, (Paris 1892); Tanzimat I Tanzimatın Yüzüncü Yıldönümü münasebetiyle- (İstanbul 1940)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir