Mekkenin Fethi

 

 Mekkenin Fethi Özet,Mekke’de ise telaş başlamıştı. Ebu Süfyan yola çıktı, Hz. Peygambere (s.a.v.) geldi ve anlaşmayı yenilemek üzere geldim” dedi. Rasulullah (s.a.v.).

Efendimiz, ”Siz anlaşmayı bozacak bir iş yaptınız mı?” dedi. Hayır cevabını alınca,

– O halde anlaşmanın yenilenmesine ihtiyaç yoktur, cevabıyla mukabele etti.

Ebu Süfyan’ın ısrarları fayda vermedi. Hz. Ebu Be kir’den, ömer’den, Ali’den, hatta Hz. Fatıma’dan veya küçücük Hasan ve Hüseyin’den birini aracı yapma çabaları boşa gitti. Hiç bir iş yapamadan Mekke’nin yolunu tuttu.

O artık eski Ebu Süfyan değildi. Uhud muharebesini kazandığı sırada haşmetli bir horoz gibi ”Yücel ey Hubel, yücel ey Hubel!…” diye bağıran, tuttuğunu koparacak, vurduğunu yıkacak bir seviyeye geldiğine inanan Ebu Süfyanın yerini şimdi kulakları düşmüş, omuzları çökmüş, Mekke’ye varınca Kureyşlilere ne cevap vereceğini bilemez hale gelen bir Ebu Süfyan almıştı.

Ebu Süfyan o güne kadar vicdanına söz hakkı tanımamış, elini alnına koyup düşünme yolunu denememişti. Şayet bu yolu tutsaydı, Allah’ın peygamberi olduğunu iddia eden bu insanın, bu iddiayı ortaya atmasından daha önce ve daha sonra asla yalan söylemediğini, verdiği haberlerde hiç yalancı çıkmadığını hatırlayacaktı. Bir yıl öcne Bizans hükümdarının önünde ifade verirken on, emanete ihanet etmediğini, sözüne sadık bir insan olduğunu söyleyen kendisiydi.

Bunun dışında Rasulullah (s.a.v.)’ın getirdiği dini bir kerre olsun insani düşünceler altında, aklın ve mantığın ölçüleriyle tartma yolunu tutmamıştı. Şayet bu yolu tutsaydı, hala birer ilah olarak kabul ettiği putların birer taş ve ağaç parçasından ibaret olduklarını anlayacaktı. Yıllardan beri güneş altında toz, yağmur altında kalan, hiçbir iş yapmayan, söyleneni anlamayan, kimseye zararı ve faydası olmayan bu varlıklara aklı başında olan bir insanın ilah demesi kadar gülünç bir durum olamazdı.

Ebu Süfyan, İslam’ı kabul etse neyi kaybederdi, ya da neyi kazanırdı? Hz. Peygamberin (s.a.v.) tebliğ ettiği ahkamın kime ne gibi zararı vardı? İslam’ı kabul edenlerde ne gibi bir geri leme söz konusu olmuştu? Ebu Süfyan zihnini bu konular ile hiç yormamış, sadece Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in davasını nasıl durduracağını, İslamı daha doğuş halinde iken nasıl boğacağını düşünmüş ve alnını bu yolda terletmişti.

Şimdi günden güne gücünü kaybetmenin verdiği ezik likten başka hiçbir şeyi düşünemez durumdaydı. Mekke’ye vardığında neler oldu, dediler. Olanları anlattı.

– Sen hiçbir iş yapmış olmadın, dediler.

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz derhal ordu toplanmasını emretti. Yol üzerinde bulunan ve İslam’ı kabul etmiş olan kabilelere hazır olmalarını geçerken uğrayıp asker alacaklarını bildirdi. Ancak seferin nereye yapılacağı konusu gizli tutuluyordu. Bu arada Mekke’ye giden yollar tutulmuş, o tarafa kimsenin haber götürmesine imkan bırakılmamıştı.

Bu arada Sare ismindeki şarkıcı birkadın Medine’ye uğradı. Hz. Peygamber’le (s.a.v.) görüştü ve yoluna devam etti. Ancak Hatib b. Ebi Beltea isimli bir sahabi, yapılan hazırlıkların Mekke ile ilgili olduğunu fark etti. Bir mektup yazdı, tedbirli olun, dedi ve onu şarkıcı kadına teslim etti. Mekke’de sözü geçen insanlardan kimi bulursa ona verecekti.

Yüce Mevla durumu Sevgili Rasulü’ne bildirdi. Hz. Ali’nin yanına iki arkadaş daha katıldı. Hz. Peygamberin (s.a.v.) haber verdiği yerde ona yetiştiler. Biraz tehdit edilince kadın mektubu teslim etti.

Hatib çağırıldı, ifadesi alındı. Hz. ömer’in öldürme teklifi karşısında Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ”Hatib Bedir ehlindendir, Yüce Mevla onu bağışlamıştır.” buyurarak affetti.(Buhari Cihad 142 (cilt4/19)) Ancak Yüce Mevla’nın bu konudaki fermanı da Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e ulaştı. ”Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. onlar size gelen gerçeği inkar etmişken siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar, Rabbiniz olan Allah’a inanmanız sebebiyle peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Sizler benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?…”(Mümtahine Suresi, 1-3) diyordu.

Bu arada mü’minlerin, mü’min olmayanlarla ilgileri konusunda iki ayet gelmişti: ”Din uğrunda sizinle savaşmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı Allah yasak etmez. Allah adalet sahibi olanları sever. Allah ancak sizinle din uğrunda savaşa çıkanları, sizi yurdunuzdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardımcı olanları dost edinmenizi yasak eder. Kim onları dost edinirse işte asıl zalim olanlar onlardır.” (Mümtahine Suresi, 8-9 ) deniliyordu.

Sekizinci hicret yılının Ramazan ayının onuncu günü orduya hareket emri verildi. Hanımlar arasında kur’a çekilmiş, ümmü Seleme ve Meymune annelerimizin bu sefere katılacakları belli olmuştu.

Medine’den yüz kırk km. uzakta bulunan Usfan bölgesine geldiklerinde ikindi namazını kıldılar. Pek yorulmuşlardı. Hararetten diller damaklara yapışmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.) devesine bindi. Bir bardak su istedi. Herkesin görmesi için bardağı bir müddet havada tuttu, sonra bismillah diyerek içti. Medine’den ayrılalı oruç tutmakta ısrar edenler varsa oruçlarını bozmalarını emretti. Efendimiz’in meşakkat çeke çeke seferde oruca devam etmek hayırlı amel sayılmaz” buyurduğu biliniyordu.

Yolda Hz. Peygamber’in (s.a.v.) amcası Abbas ile buluşuldu. Ailece Medine’ye göçmekteydi. Son muhacir olarak belirlendi. Aile efradını ve eşyasını gönderdi, o da orduya katıldı.

Mekke civarında Merruzzehran bölgesinde geniş ölçüde ateş yakıldı. Geceleyin gökyüzünün kızıla boyanması üzerine olayı araştırmak üzere gelen Ebu Süfyan yakalandı. Hz. ömer’in kılıcı ya da İslam’ın kabul edilmesi arasın da bocalayan Ebu Süfyan en sonunda şehadet kelimelerini söyledi. Rasulullah Efendimiz, Mescid-i Haram’a giren emindir. Ebu Süfyan’ın evine giren emindir, kendi evine girip kapısını kitleyen emindir, buyurdu ve Ebu Süfyan salıverildi.

Ertesi gün İslam ordusu iki koldan şehre girdi. Yukarı taraftan girenlerin başında Hz. Peygamber (s.a.v.) vardı. Aşağı taraftan giren ordu Halid b. Velid’in emrine verilmişti. Karşı durmakta ısrar eden birkaç kişi hariç olmak üzere Mekke kansız bir şekilde teslim alınmış oluyordu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, sekiz yıl önce hayatına kastedilmiş bir insan olarak bu şehri terketmişti. Şimdi emrindeki onbin askerle gelmiş ve şehri teslim almıştı. fakat ona bakan gözler, başı dik ve muzaffer bir komutan edasını değil, her an Rabb’ine hamd ve şükür borcunun bulunduğunu bilen bir insanın mütevazı durumunu gördüler.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz binekli olduğu halde Ka’be’yi tavaf etti. Zemzem içti. Safa ile Merve arasında say etti (yedi defa gidip geldi). Daha sonra Ka’be’nin etrafında bulunan putların yıkımına sıra geldi. Elindeki değnekle ittiği put devriliyor, Rasulullah Efendimiz ise ”Hak geldi batıl yok olup gitti. Zaten batıl, yok olup gidecektir.” mealindeki ayeti okuyordu.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ka’benin eşiğine çıktı. Karşısında kendilerine ne gibi muamele yapılacağı korkusuyla bekle yen insanlara bir konuşma yaptı. Sözlerinin sonunda

– Ey insanlar, size yapacağım muamele konusunda neler düşünüyorsunuz, dedi.

– Sen şerefli bir kardeşsin. Şerefli bir kardeşin Oğlusun iyilikle muamele edeceğini umuyoruz, dediler.

– Bugün size, Peygamber Yusuf (a.s.)’un söylediği söz den daha fazlasını söyleyecek değilim. Bugün size bir azarlama ve ayıplama yoktur. Gidin, hepiniz serbestsiniz buyurdu. (Buhari İlim 37(Cilt 1/34))

Böylece umumi af ilan edilmişti. Ancak bu adamlar affa layık oldukları için mi, yoksa Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in yüce ahlakının bir gereği olarak mı affedildikleri dü şünülmelidir. Bugün ”şerefli bir kardeşsin…” dedikleri insana yıllar boyu yalancı, sihirbaz, şair, mecnun diyenler bunlardı. Bugün yine aynı sözleri söylemelerine engel olan şey, güç ve kuvvetin Hz. Peygambere (s.a.v.) geçmiş olmasıydı. Yoksa Hz. Peygamber (s.a.v.) bugün ne derece haklı ise, İslam davasını ilan ettiği günde de o derece haklı idi. fakat yumruğunu tepelerine indirecek güce sahip Olduğunu ispat ettiği güne kadar onun şerefinden bahseden olmamıştı.

Bu olay pek açık şekilde gösteriyor ki bir insan haklı olduğu kadar da güçlü olmak zorundadır. Güç ve kuvvetin desteklemediği hak, güçlülerin amansız darbeleri altında ezilmeye mahkum olacaktır. Peygamberler insanlığın tanıdığı en doğru ve haklı davayı getirmişlerdir. Onların karşısına duran ve mücadele eden insanlar peygamberlerin maddi güç sahibi olmayışlarından faydalanmışlardır. İnsanların Hz. Süleyman karşısında direnemeyişleri, onun başka peygamberlerden daha haklı oluşuna değil güçlü oluşuna bağlanmalıdır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bu konuşmayı yaptıktan sonra Ka’be’yi açtırmış ve içeri girmiştir Yanısıra Ka’be anahtarını taşıyan Osman b. Talha’dan başka sadece iki sevgili vardır. Bunlar Bilal ve üsame’dir. Her ikisi de azad edilmiş köle durumun da olup kömür gibi siyah insanlardır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bu davranışı ise hiç kimseye gösteriş yapma maksadına dayan mamaktadır.

Fetihten sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) Safa tepesine oturmuş, İslam’ı kabul etmek isteyen insanlardan beyat almıştır. Daha sonra kadınlar gelmiş onlar da Hz. Peygamber’e (s.a.v.) sözver mişlerdir.

Mekke’nin Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi Araplar arasında büyük bir olay olarak kabul edildi. özellikle Hevazin grubu Mekke’yi tekrar ele geçirmek için harekete geçtiler. Yirmi bin kişilik bir ordu toplandı. Bu orduya Hevazinliler hanımları ve çocukları ile birlikte taşınabilir olan bütün mallarını da getirmişlerdi. Komutan Malik b. Avf en Nasri idi.

Mekke’de Müslüman olanların da katılmasıyla birlikte sayısı on iki bin olan İslam ordusu onları karşılamak üzere Huneyn bölgesine yürüdü. O güne kadar bu derece kalabalık bir ordu ilk defa toplanmış oluyordu. ”Bu sayıdaki bir ordu ile artık biz yenilmeyiz” diyenler vardı.

Halbuki muharebeyi kazandıran asıl sebep ordunun kalabalık oluşu değildi. Bedir’de kendilerinden üç misli fazla olan bir orduyu perişan edenler, iman kuvvetiyle ve Allah’ın yardımıyla o zafere ulaşmışlardı. Onlar Kur’an’da ”nice sayısı az olan topluluk vardır ki, sayıca daha çok olan topluluğa Allah’ın izni ile galip gelmişlerdir.”(Bakara Suresi, 249) mealindeki ayeti defalarca okumuş olmalıydılar.

öncü kuvvetleri olarak ilerleyen birlik, dar bir geçidi geçerken Hevazinlilerin hücumu ile şaşkına döndü. Kısa zamanda bozulup kaçmaya başladılar. Onların kaçışı geridekileri etkiledi. Henüz ciddi bir karşılaşma olmadan on iki bin kişilik ordu darmadağın oldu.

Tepelerde henüz Müslüman olmayanlarla birlikte muharebe müşahidi olarak bulunan Ebu Süfyan’ın, ”Bu kaçış ancak Kızıldeniz’de önlenebilir” dediği nakledilir. Orada bulunan bir müşrikin de ”artık sinir çözüldü” şeklinde duygularını dile getirdiğini biliyoruz.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, alabildiğine kaçmakta olan orduyu toplayabilmek maksadıyla ”Ben peygamberim yalan yok. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum” diye sesleniyor. fakat dinleyen olmuyordu.(Buhari, Cihad 52 (Cilt3/218)) Etrafında iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan onu muhafaza derdindeydi. Bu defa amcası Abbas’a ”Ey ağaç altında Rasulullah’ söz verenler, gelin Allah’ın peygamberi buradadır.” diye seslenmesini emretti. Abbas gür sesiyle bu cümleyi defalarca bağırdı. Bu defa duyanlar, bu anlamsız kaçışa son vererek Hz. Peygamber’in (s.a.v.) etrafında toplanmağa başladılar. çok geçmeden kaçış durdu, ordu toparlandı. Düşmana karşı sıkı bir saldırıya geçtiler. Hz. Peygamber (s.a.v.) iki tarafın birbirine denk bir şekilde saldırdığını gördüğü zaman ”işte şimdi fırın kızıştı” diyordu. Efendimiz bu sözüyle şiddetli bir savaşın başladığını anlatmış oluyordu.

Toplanan ganimet ve elde edilen esirler ”Ci’rane bölgesinde muhafa altına alındı. Ordunun Taif üzerine yürümesi emredildi.

Günlerce süren kuşatma ok ve taş atımıyla devam etti, bir sonuç alınamadı. Rasulullah Efendimizin emriyle ”Bize katılan kölelere hürriyetleri verilecektir” şeklinde yapılan bir ilan faydalı oldu, yirmi kadar köle kaçıp kurtuldu.

Bir gece Rasulullah (s.a.v.) Efendimize rüyasında bir tabak kaymak hediye edildi. fakat bir horoz bu kaymağı gagaladı ve döktü. Hz. Ebu Bekir bu rüyayı dinlediği zaman ”Anladığıma göre bize fetih nasip olmayacak” dedi. Efendimiz bu tabiri doğru buldu. Hz. ömer dönüş için hazırlık yapın diye ilan etti. Bu ilan insanların hoşuna gitmedi. Fetih yapamadan dönmek hoş değil, diyorlardı. Bu haberi alan Efendimiz bir gün daha kalınması kararını aldı. Kaleye şiddetli bir hücum daha yapıldı. Bir kısım insanlar şehit oldu. Yaralıların sayısı şehitlerden fazlaydı. Bu defa ”yarın gidiyoruz” şeklinde ilan yapılınca orduda memnuniyet belirdi. Efendimiz gülümsedi. İhtimalki, daha önce gitmeye razı olsaydınız son günde uğradığınız kayıplar olmayacaktı demek istiyordu.

Ci’rane de on gün beklenilmesine rağmen kimse gelmeyince ganimet malı dağıtıldı. Bu dağıtımda yaya olana dört, atlı olana on iki deve verildi.

Bu arada Hz. Peygamber’in (s.a.v.), henüz müslüman olmayan Safvan b. ümeyye’ye yüz deve verdiği görüldü. Müslüman olduğu halde savaşa katılmayan Ebu Süfyan yüz deve aldı. Onun oğulları olan Yezid ve Muaviye’ye yüzer deve verildi. Yine yüzer deve ikram edilen daha başkaları vardı. Bu adamlar her ne kadar toplum içinde saygın kişiler olarak bilinse de İslama hizmet yönüyle asla bu ikrama layık değillerdi.

özellikle ensar cemaati sızlandılar. Hz. Peygamber (s.a.v.) kavmi ile buluşunca bunca nimeti onlara aktardı. Halbuki bizim kılıçlarımızda hala onların kanları var, gibi sözler söyledler. Bu sözleri işiten efndimiz onları bir aray topladı.

– Siz yolunu şaşırmış insanlar iken Allah benim vasıtamla size hidayet vermedi mi?.. Fakir idiniz zengin etmedi mi?.. Birbirinize düşman idiniz benim vasıtamla kardeş ve dost hale getirmedi mi?… dedi. Bu sorulara onlar evet cevabını verdiler.

Rasulullah (s.a.v.) sözlerine şöyle devam etti:

– Vallahi isterseniz bana şöyle der ve doğruyu söylemiş olurdunuz. Sen bize kavmi tarafından yalancı sayılmış bir insan olarak geldin de biz seni tasdik etmedik mi?.. Perişan halde geldin de yardım etmedik mi?.. kovulmuş halde geldin de bağrımıza basmadık mı?.. Muhtaç halde geldin de sana arka çıkmadık mı?.. Siz bana bunları diyebilirdiniz.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz daha sonra şöyle devam etti:

Ey ensar, İslam’a ısınmaları için onlara dünyanın yeşertisinden bazı nimetler vererek sizi dininize havale etmeme mi gücendiniz? İnsanlar koyun ve develerden meydana gelen bir hayvan sürüsüyle buradan ayrılırken siz alemlere rahmet olan Allah’ın Rasulü ileyurdunuza dönmeğe razı olmazmısınız? Ruhumu elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki şayet hicret şerefi olmasaydı mutlaka ensardan bir fert olurdum. İnsanların tamamı bir vadiye sapsa, ensar bir başka vadinin yolunu tutsa elbet ensarın koyulduğu yola koyulurdum. Hayatım sizin hayatınız, ölümüm sizin ölümünüzdür. Allahım, ensara rahmetinle muamele buyur. Ensarın çocuklarına da, torunlarına da rahmetini ulaştır.(Buhari 5/104-106 ; Müslim, 2/733-739)

Bu konuşmayı gözyaşlarıyla takip eden ensar grubu ile artık arada bir anlaşmazlık olamazdı.

Ganimet dağıtımından sonra Mekke’ye gelen ve bir umre ziyareti yapan Efendimiz Attab b. Esid isimli bir delikanlıyı Mekke Valisi olarak tayin etti ve Medine’ye doğru yola çıktı. Artık Ebu Süfyan için Kureyş hakimiyyeti sona ermiş oluyordu.

Bu yılda Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin gözlerinin nuru Zeyneb ve ümmü Gülsüm birbiri ardınca vefat ederek, yüce yaratıcının huzuruna vardılar. Hz. Zeyneb’in ümame isminde bir kızı kalmıştı. ümmü Gülsüm ise hiç anne olamamıştı.

Hicretin dokuzuncu yılında üç yüz kişiden oluşan bir hacc kafilesi tertip edildi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu yılın ”Hacc Emin” olarak Hz. Ebu Bekr’i görevlendirdi. Kafile yola çıktı.

Onlar gittikten sonra Tevbe Suresi’nden geniş bir bölüm indirildi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, yeğeni Ali b. Ebi Talib’i çağırdı. Mekkeye gitmesini ve Arafat’ta insanlara Tevbe Suresi’ni okumasını ve dört emri tebliğ etmesini bildirdi.

Hz. Ali, Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin Kasva isimli devesine bindi, gidenlere yetişti. Hacc için Arafat’a çıkıldığında Hz. Ebu Bekir emretti öğle ezanı okundu, iki rek’at olarak öğle namazı kılındı. Sonra hemen ikindi, namazı yine -seferde oldukları için- iki rek’at olarak kılındı. Hz. Ali, devenin üzerinde olduğu halde Tevbe Suresi’ni okudu ve;

– Ey insanlar, sevgili peygamberimiz şu dört hususu size ulaştırmamı emretti dedi:

1. Bu yıldan sonra hiçbir müşrik insan Ka’be’yi tavaf edemeyecektir.

2. Kabe çıplak insan tarafından tavaf edilmeyecektir.

3. Hiçbir müşrik cennete giremeyecektir.

4. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’le anlaşması olmayanlar için dört aylık bir süre verilmiştir. Bu sürede iman etmeyen ya da Rasulullah Efendimiz’le anlaşma yapmayan ve islam hakimiyyetine girmeyenler cezalandırılacaklardır. Anlaşması olanlar, anlaşma süresince serbest olacaklardır.

Bu şartlardan Ka’be tavafı konusu gelecek yıldan itibaren tamamen İslam ahkamına göre yapılacaktı.

Medine’de Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i rahatsız eden bir kısım ailevi mes’eleler çıkıyordu. Bunlardan en önemlisi ya da bardağı taşıran son damla başka hanımların olduğu gibi bolluk içinde devam eden bir dünya hayatı ve zinet eşyası istemeleri ve bunda ısrar etmeleri idi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kendisinin bu hayatı değiştiremeyeceğini bir emir ve sultan gibi yaşamasının mümkün olmadığını anlattı. Fakat onların ısrarları karşısında bir ay onlardan ayrı yaşama kararı aldı.

Mescidin yanında bir çardakta bir ay müddetle yalnız başına yaşadı. Hz. ömer orada kendisini ziyaret ettiğinde mübarek vücudunda hasırın izlerini görmüş ve ağlamıştı.

Bir aylık zaman dolduğunda Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Aişe’nin odasına girdi. Yüce Mevla’nın özel olarak kendileri için gönderdiği ayetleri ona tane tane okudu: ”Ey peygamber, hanımlarına de ki: Eğer siz dünya hayatını ve dünyanın zinetini istiyorsanız, gelin size yeterince mal vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız bilin ki Allah sizin iyilik yapanlarınız için büyük bir mükafaat hazırlamıştır. Ey peygamber hanımları sizden kim açıkça bir fenalık yaparsa onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allaha göre kolaydır. Yine sizden kim Allah’a ve Rasulü’ne gerçek bir itaatle itaat eder ve salih amel işlerse biz onun mükafaatını iki kat olarak veririz. Bunun dışında biz ona cennette pek değerli bir rızık hazırlamışızdır. Ey peygamber hanımları, siz başka kadınlar dan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’tan korkuyorsanız sözü, yabancı erkeklere karşı yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kötü ümide kapılmasın. Güzel ve münasip sözler söyleyin. Evlerinizde vakar ve iffetinizle oturun. İlk cahiliyye devri kadınlarınının açılıp saçılarak yürüyüşleri gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin. Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden ancak ve ancak şek ve şüpheyi, fenalıkları gidermek, sizi tertemiz yapmak istiyor. Evinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmetini hatırlayın. Şüphesiz ki Allah her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberdar olandır.”(Ahzab suresi, 28-34).

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu ayetleri okuduktan sonra ya Allah’ı ve Rasulünü ya da dünya hayatını ve zinetini tercih etmesini Hz. Aişe’den istedi. Bu yolda acele karar vermesi ni, annesi ve babasıyla da görüşmesini söyledi. Hz. Aişe düşünmeden ”ben Allah, ve Rüsulünü tercih ediyorum,” cevabını verdi.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra başka hanımlarını ayrı ayrı ziyaret etti. Herbirine bu ayetleri okudu. Herbirinin cevabı aynı oldu ve yine eski hayat devam etti.

Esed kabilesinden bir grup insan Rasulullah (s.a.v.) Efendimizi ziyaret etti.

– Ey Allah’ın peygamberi, biz Allah’tan başka hiçbir ilahın bulunmadığına inanmış, senin de onun peygamberi olduğunu kabul ve tasdik etmiş insanlarız. Bize asker sevketmene ya da elçi göndermene ihtiyaç görmeden geldik, şu kıtlık yılında, karanlık geceler boyunca sana kavuşmak üzere yol teptik. başka Araplar gibi seninle çarpışmadık, seni ve arkadaşlarını sıkıntıya düşürmedik, dediler.

Ne güzel bir davranıştı. Hiç bir teklif beklemeden gelip Müslüman olduklarını bildirmeleri Efendimiz’i (s.a.v.) memnun etti. Bunca yıldır İslam’ı tebliğ uğrunda çekilmedik çile kalmamıştı. Gerçekten de bunlar, bu yolda ilk adımı atmış oluyorlardı.

Efendimiz (s.a.v.) onlara Medine’de bir müddet kalmalarını, İslam’ı ve İslam’ın ibadetlerini öğrenmelerini bildirdi. Daha sonra aynı kabileden bir başka grup daha geldi. Onlar da kendilerinin hiç zorluk çıkarmadan iman ettiklerini hatırlattılar. Ancak bu hatırlatma ikinci, üçüncü, dördüncü defa dile getirildiği zaman işin tadı kaçtı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz rahatsız oldu. çünkü adamlar gerçekten güzel bir davranışta bulunmuşlar fakat onu defalarca dile getirmek suretiyle kazandıklarını kaybetme durumuna düşmüşlerdi. Kur’an ”Ey iman edenler, ve eziyyet vermek suretiyle sadakalarınızı iptal etmeyin, hükümsüz ve faydasız hale getirmeyin” di yordu.(Bakara Suresi, 264 )

çok geçmedi Yüce Mevla, özellikle Rasulullah (s.a.v.) Efendimize karşı takınılması gerekli olan edebi hatırlattı: ”Onlar Müslüman olmalarını senin başına kakıyor, seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki müslüman oluşunuzu benim başıma kakmayın. Doğrusu Allah, imana sevk ve hidayet ettiği için sizi minnet altında bulundurur. Eğer sözünde sadık insanlar iseniz Allah’a minnet borçluları Olduğunuzu unutmayın” buyurdu.(Hucucat Suresi, 17) Böylece Esed kabilesi iyi bir ders almış oluyordu.

Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) ashabını topladı.

– Bugün Allah’ın salih kullarından biri öldü. ölen kar deşiniz için Allah’ın rahmet ve mağfiretini dileyiniz, buyurdu.

Bu bilgi Cibril-i Emin’in getirdiği bir habere dayanıyordu. ölen Habeş Sultanı Ashame idi.

Efendimiz (s.a.v.) yanında bulunan arkadaşlarıyla birlikte Baki Mezarlığı’na doğru yürüdü. Orada cenaze namazı kılmak üzere saf olmalarını emretti. Kendisi imam olarak öne geçti ve dört tekbir alarak, önünde cenaze hazır imiş gibi cenaze namazı kıldırdı.

O güne kadar Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hiç kimse için böyle bir namaz kılmamıştı, bundan sonra da kılmayacaktı. Bu namaz Habeş sultanının Allaha ve Rasulü’ne göre pek değerli bir iman sahibi olduğunu gösteriyordu. O, yıllarca evvel yurduna sığınan Müslümanlara ev sahipliği yapmış, onların emniyet ve huzur içinde yaşamalarını sağlamıştı. Şimdi de Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu konukseverliğin mükafatını veriyordu. Bundan böyle o, Yüce Mevla’nın konuğu olarak izzet ve ikram görecek gerçek mutluluğu ahiret aleminde yaşayacaktı. O dünyadaki sultanlığını gölgede bırakacak bir sultanlığa doğru yola çıkmıştı. Onun için artık ahiret aleminde korku ve endişeden bahsedilemez, mahzun olması söz konusu bile olamazdı.

Bir yıl önce Mekke’nin fethinden ve Huneyn Savaşı’n dan sonra Taif Kalesi kuşatılmış fakat bir sonuç alamadan dönülmüştü. Aradan geçen zaman içinde Taifliler, etrafla rındaki bütün Arap kabilelerinin İslam dinine girdiklerini gördüler. Günden güne işin zorlaşacağı, rahatsız edilecekleri düşüncesine kapıldılar. Tutulacak en iyi yol Medine’ye gidip görüşmektir, dediler.

Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna vardılar. Efendimiz onları güler yüzle karşıladı. Mescidin içinde kurdurduğu üç çadırda onları ağırladı. On yıl önce Rasulullah (s.a.v.) Efendimize, hayatı boyunca yaşamadığı acı bir günü yaşatmanın en güzel karşılığı bu olmalıydı. O zaman onlar Efendimize:

– Allah, senden başka peygamber gönderecek birini bulamadı mı? demiş ve hakaretle kovmuşlar, çocukları ve ayak takımını onun peşine takarak taşlatmışlardı.

Ama Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu ikramım, onları utandırmak için değil, Yüce Mevla’nın bir emrini yerine getirmek için yapıyordu. çünkü Rabbu’l-Alemin ona, ”iyilik, kötülük te bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel davranışla karşılık ver. Bir de görürsün ki seninle arasında düşmanlık olan kişi senin samimi dostun olmuştur” fermanını göndermişti.(Fussilet Suresi, 34)

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in Halid b. Velidden gönderdiği yemeği yemekten çekindiler. önce sen ye bir görelim dediler. Halid b. Velid onlara;

– Biz misafirlerimize ihanet etmeyiz. Aramızda düşmanlık varsa onu mertçe hallederiz, dedi. Getirdiği yemekte zehir olmadığını kendisi yiyerek ispatladı.

Bununla beraber Halid onlara her yemek getirişinde adamların şüpheli bakışlarla kendisine ”Bu defa da önce sen ye” der gibi baktılar. Hatta bu darvanışlarını Hz. Peygamer’e (s.a.v.) karşı bile devam ettirdiler.

Görüşmeler uzun sürdü. Sonunda İslam’ı kabul ettiler. Taifte bulunan Lat putunu kırma gücünü kendilerinde bulamadılar. Hz. Peygamberin (s.a.v.) emri ile, Mugire b. Şu’be gitti ve onu parçaladı.

Bu arada Necrandan gelen bir Hıristiyan kafilesi Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i ziyaret etti. Efendimiz onlara Hz. Mer yem ve Hz. İsadan bahsetti. Onlar Hz. İsa’yı Yüce Mevla’nın oğlu olarak kabul ediyor, bu sebeple ilah olduğu iddiasını ileri sürüyorlardı.

Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara, Hz. İsa’nın anne karnında taşındığını, Rabbimizin ona dilediği gibi şekil verdiğini biliyor musunuz?..

Rabbimizin yemediğini içmediğini, halbuki Hz. İsa’nın bir çocuk olarak süt emdiğini, yemek yediğini, bir insanın muhtaç olduğu her şeye muhtaç olduğunu biliyor musunuz? diye sordu.

Adamlar bu sorulara ”Evet biliyoruz” şeklinde cevap veriyorlardı. Rasulullah Efendimiz,

– O halde bir anadan dünyaya gelen, yiyen içen, bir varlık nasıl ilah olabilir? diyor fakat adamlar yine de Hz. İsa hakkında ”O, Allah’ın oğludur, ilahtır” demekten öte de bir şey söylemiyorlardı. Nihayet Yüce Mevla’dan ferman geldi. Bu fermanın bir gereği olarak her iki tarafın erkekleri, kadınları, çocukları toplanacak ve el açıp ”Allahım, yalancı olan hangi taraf ise onlara lanetini indir.” diye beddua ede ceklerdi.

Adamlar bu teklifi kendi aralarında görüştüler, başlarına gelecek olan felaket onları korkuttu. Netice olarak Hz.Peygambere (s.a.v.) ”Biz sana cizye ve haraç verelim, sulh yapalım” dediler. Bu vergi karşılığı olarak onlar müslümanların himayesinde olacaklar, kendilerine yapılan bir haksızlığa karşı müslümanlar onların haklarını koruyacaklardı.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir