Melamilik,Tarihçesi,Zikirleri

Melamilik Tarikatı Nedir,Sünni tarikatlarından biri olan Melamiliğin, kuralları belli bir tarikat olmadığını, her türlü gösteriş ve dünya kaygısından kalmayı benimseyenlerin genel adı olduğunu söyleyenler vardır.

Melamiliğin Tarihçesi

Melâmîliğin, bir tarikat olmadığı düşüncesi, öteki tarikatlar gibi belli bir kuruluş tarihi ve kurucusu olmayışından dolayıdır. Arapça kınamak, azarlama, çıkışmak anlamına gelen melâmet sözünden doğan Melâmîlik, daha çok Anadolu’da gelişerek yayıldı.

Bazı araştırıcılar bu tarikata, Muhyiddini Arabi’nin kullandığı melâmiye deyimine dayanarak bu adın verildiğini söylerler.

Muhyiddini Arabi, kendini Tanrı’ya adayan, kemale ermiş bir sofinin ubbad, sofiye ve melâmiye gibi üç yüce kottan geçtiğini söyler. Bu görüşü benimseyen melamiler, manevi katların en yücesinin melâmet mertebesi olduğunu, insanın ancak bu basamağa ulaştıktan sonra kemale erebileceğini, Hakka ulaşacağını ileri sürerler.

Melâmîlere göre melâmet, bir makamı muallâ’dır (yüce kat). İnsanın bu makama ulaşabilmesi için gönüllü olması, iradesini bir bütünlük içinde Tanrı’ya vermesi, teslim olması gerekir.

Melamilik ve Melamiler

Halk içinde kimsenin ilgisini çekmeden, başkalarının gözüne kalabalıklardan ayrı bir nitelikte görünmeden yaşamak, bir bakıma herkes tarafından kınanmak, küçümsenmek, Tanrı’dan başka varlık tanımayarak onun dışında her şeyi, halkın, insanın davranışları hakkındaki yargılarını bile hiçe sayarak yaşamak, her türlü görünüşten, gösterişten sıyrılıp nur olmak anlamına gelir.

Melâmîlere göre, Melâmîliğin ulusu Ebubekir’dir. Tarikatları ona bağlıdır. Melâmiyei kassariye, melâmiyei bayramiye ve melâmiye gibi üç ayrı kolun birleşmesinden doğan Melâmîliğin birçok kolları vardır.

Melâmîlikte, insanın içini her türlü dünya zevkinden, kaygısından arıtması, Tanrı’dan başka bir varlık tanımaması kendini bir bütün olarak Tanrı’ya adaması gereklidir.

Bunlardan birini yapamayan, gerçekleştiremeyen kimse melâmî olamaz.

Melami Tarikatı Zikirleri

Törenlerini zikr ile yapan melâmîler, önce Dir şeyhin çevresinde toplanırlar.

Şeyh ortada oturur, müritler çevresinde diz çökerler, içlerinden en güzel seslisi Kur’an okur.

Kur’an okunmaya bir dua ile başlanır. Sonra topluca zikr başlar ve tevhide dalarlar. Melâmîliğin ana kuralına tevacüd denir.

Bunun amacı vecd’dir (insanın, kendini Tanrı’ya verecek ölçüde coşkunluğa kapılması). Vecdin amacı ise vücûd’dur.

Vücûd, geçici nitelikte olan dünya bağlarından sıyrılarak Hak ile olmak, Tanrı özünden eriyerek ölümsüzlüğe ulaşmaktır.

Tevhit kuralına kesinlikle bağlı kalan melâmîlere göre bunun üç ayrı anlamı vardır.

Lâ mabudu illallah (Tanrıdan başka tapılacak bir varlık yoktur), Lâ maksudu illallah (insanın Tanrıdan başka bir amacı, bir ereği yoktur).

Lâ mevcudu illallah (Tanrı’dan başka varlık yoktur. Görünen bütün varlık türleri, içinde bulunduğumuz evren, onun görüşünden başka bir şey değildir).

Melâmîlerde bir de tevhidi vicdani denen bir tevhit vardır: Zikri bu tevhitle yaparlar: Şüphem yok evvelsin, ahirsin ya Allah. Sen hadi, ben nadi illallah allah (ullah).

Melami, her türlü gösterişten, dünya malından yüz çeviren, dervişliği, rindane yaşamayı kendine ilke edinen kimsedir.

Dünya kaygısından, ahret korkusundan uzak kalmak, kendini Tanrı’ya vermek onun başlıca düşüncesidir.

Melâmi, her türlü zevk ve eğlenceden mahrumdur; fakr’ı, şaşmaz bir yaşama kuralı olarak benimser.

Gönlünde Tanrı sevgisinden, Tanrı zikrinden başka bir şey bulunmaz. Melâmî, kendini içinde yaşadığı halktan, toplumdan ayırmaz.

Fakirane ve kalenderane bir davranışla, gerçek özünü gizler. Dış görünüş bakımından halka açık olan melâmînin gönlü, kendini Hakka veren ermişlere, kendini Tanrı’ya adayanlara açıktır.

Melâmî inancına göre, Tanrı katında en cok değer kazanan tutumlardan biri de melâmîliktir.

Bir insanın, melâmilik sırrına ererek melâmî olabilmesi için «la mevcudu illallah» diyerek, Tanrı’dan başka bir varlık tanımaması, gönlünü Tanrı aşkıyla doldurması gerekir.

Melâmî, tasavvufta manevi mertebelerin en yücesi sayılan melâmete vardığı için İlâhî nâr’a kavuşmuş, gönlünü Tanrı tecellisi doldurmuştur.

Bu basamağa ulaşan bir melâmî ile Tanrı arasına kimse giremez, aradaki boşluk, gönülde varılan birlikte ortadan kalkmış, melâmî, Hak ile hak olma sırrına ermiştir.

Melamiliğin Tarihçesi

Anadolu’da melâmî inancının yayılmasına, ondan yeni kolların çıkmasına yol açan Hacı Bayram Veli’dir. Bayramî-Melâmî de nen kolun kurucusu olarak bilinen Hacı Bayram Veli’den sonra Pirî Ömer Dede, Pir Ali, İsmail Maşukî (Oğlan Şeyh), Sarban Ahmed, Haşimî Seyid Osman, Hüsameddin, Hamza Bâlî, Lâmekânî Hüseyin, Hüsamî, Ahmedi Rumî, Oğlan Şeyh İbrahim ve halifesi Gaybî Sunullah, İdtisi Muhtefî ve müridi Muhiddin (Muhyî mahlasıyla şiirleri vardır), Sarı Abdullah, Neşatî Ahmed Dede ve Cevrî, Anadolu’da yetişen en ünlü melâmîlerdir.

Birçoğu şair olan bu melâmîlerin düşünce ve inançlarının yayılmasında, benimsenmesinde eserlerinin önemli etkileri oldu.

Bu dönem melâmîleri, Osmanlı devletinin toplum yapısını etkileyecek ölçüde olayların dogmasına yol açtılar. Zamanla, bu tarikat inançları arasına birtakım siyasî düşünceler de karıştı.

Melâmîliğin son dönemi, Seyit Muhammed Nur ile başlar. Bu dönem melâmîlerinin kutb’u, gavs’ı sayılan Seyit Muhammed, melâmî inançlarıyla Muhyiddini Arabi’nin görüşlerini bağdaştırmaya, melâmî anlayışına yeni bir nitelik kazandırmaya çalıştı.

Bazı hurufî inançlarını melâmîliğe soktu. Abdurrahim Fidaî, Ali Ulvi Efendi, Salih Rifat, Hoca Mahmud, Abdullah Hulûsi, Şeyh Ahmed, Şeyh Kemal, Abdülkerim Efendi gibi melâmîler Muhammed Nur’un öğretisine bağlandı.

İstanbul’daki melâmîlerin çoğu Kırkçeşme’deki Peştemalcı hanında yaşar ve çalışırdı. Törenleri, ibadetleri gizliydi.

Melâmî müritleri kendi aralarında şeyhlerinin bildirdiği bazı işaretlerle anlaşırlar, toplanırlardı.

Ortasında güneş bulunan iki boynuzlu bir işaretleri vardı. Bir melâmî ölünce, bu işaret mezar taşma kazılırdı. Bir kimsenin melâmî olduğu, yaşarken pek bilinmezdi.

İstanbul melâmîleri daha çok dokumacı esnafıydı. Dokuma işlerinde çalışırken, mekiği sağ elden sola atış sırasında gönülden «Allah» derlerdi. (Buna zikri hafi [gizli zikr] denir.) Melâmîler, birbirini tutar, birbirine gizli olarak yardım ederlerdi.

Kimsenin işine karışmayan, kimseye zararı dokunmayan, görünüşe, gösterişe değer vermeyen melâmılerle en çok medrese uleması, softalar uğraşırdı. Bunlar, padişaha şikâyet ederek bazı melâmîlerin öldürülmesine bile yol açtılar.

Melâmîlerin İstanbul’dan başka Selânik, Doyran, Köprülü, Iştip, Tikveş, Manastır, Üsküp, Pirzen gibi il ve ilçelerde tekkeleri vardı.

Yakın zamanlara kadar açık olan bu tekkelerin Türkiye sınırları içinde bulunanları Cumhuriyetin İlânından sonra bütün öteki tekkelerle birlikte kapatıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir