Mevlana Celaleddin Rumi Hayatı ve Eserleri

Mevlana Celaleddin Rumi Hayatı ve Eserleri Bahaeddin, (1207-1273),şair düşünce adamı ve mutasavvıf.  Belh şehrinde bilgisi ve iyi ahlâkı ile tanınmıştı.

Halka dinin gerçeklerini sade bir dille anlatır, felsefî tartışmalardan şiddetle kaçınırdı. Müritlerine kargı da bir arkadaş gibi davranırdı. Mevlânâ Celâleddin beş yaşına girdiği zaman babası Belh’ten göç etmek zorunda kaldı.

Bu göçe sebep olarak, Bahaeddin’in Harizmşahlardan Muhammed Tekiş ile arasının açılması gösterilir. Bu konudaki söylentilere göre, Bahaeddin Veled bir dersi sırasında yine felsefeye ve felsefecilere şiddetle çatmış ve onları «bidatçılık» (dinde olmayan şeyleri sonradan uydurma) ile suçlamıştı.

Zamanın felsefecilerinden ve din bilginlerinden Fahreddin Râzî bu davranışa çok kızıyordu. Hükümdar üzerindeki nüfuzundan, hükümdarın kendisine hürmet ve itibar etmesinden yararlanarak onu BahaeddinMn aleyhine çevirdi ve aralarını açtı.

Bu yüzden Bahaeddin ana yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Göçe sebep olarak gösterilen bu olay, bazı tarihî gerçeklere uymaz. Çünkü Fahreddin Râzı’nin Belh’te bulunduğuna dair kaynaklarda bir kayıt yoktur. Ve Râzî göç olayından üç yıl önce ölmüştür. O sıralarda halkı dehşete düşüren ve göçe zorlayan asıl sebep moğol istilâsı olabilir. Nitekim Sultan Veled de ibtidaname’de (Başlangıç) dedesinin göç ettiği sırada Belh’in Moğollar tarafından istilâ edildiği haberinin geldiğini yazar.

Bahaeddin Veled 1212 veya 1213 yılında Belh’ten ailesiyle birlikte ayrıldı. Hacca gitmeye niyet ettiğinden Bağdat’a doğru yola çıktı. Nişabur şehrine vardıklarında Bahaeddin’in ününü duyan şeyh Feridüddin Attar onunla görüşmeye geldi. Mevlânâ o zaman çocuktu.

Attar Esrarname adlı kitabını çocuğa hediye etti ve babası Bahaeddin’e «umarım ki yakın bir gelecekte oğlun âlemde gönüllere ateş verecek onları yakacak» dedi. Söylentiye göre Mevlânâ bu kitabı daima yanında saklamış, kitaptaki bazı hikâyeleri sonradan Mesnevisine almıştır.

Molla Câmî’nin Nefahat-ül-Üns’te (Dost Sohbetleri) yazdığına göre Bahaeddin Veled Bağdat’a girdiğinde halktan bazıları «Bu kalabalık cemaat hangi kavme mensuptur, nereden gelip nereye gitmektedirler» diye sorunca Bahaeddin «Allah’tan geldik, gene ona gidiyoruz, Allah’tan başka da kuvvetimiz yoktur» der. Bu söz Şahabeddin Sührevendî’ye ulaşınca «Bunu ancak Belhli Bahaeddin söyler» diye karşılamaya koşar, bineğinden inerek Bahaeddin’in dizlerini öper, tekkesine buyurmasını rica eder ama Bahaeddin «Bilginlere medrese daha münasiptir» diye daveti kabul etmez.

Bahaeddin Veled Bağdat’ta üç gün kaldıktan sonra hacca gitmek için şehirden ayrıldı. Bu arada halifenin hediye olarak gönderdiği üç bin mısır dinarını «Haramdır, şüphelidir» diyerek kabul etmediğine dair bir söylenti vardır.

Hac dönüşü Şam’a uğradı, oradan Erzincan’a, Erzincan’dan Akşehir’e gitti. Akşehir’den de Larende’ye geçti. Larende’de yedi yıl kaldı.

Bu sırada on sekiz yaşına gelen Mevlânâ Celâleddin’i, şehrin ileri gelenlerinden Semerkantlı Hoca Lala Şerafeddin’in kızı Gevher Hatun ile evlendirdi. Bu evlilikten Sultan Veled diye anılan Mehmed Bahaeddin ile Alâeddin Mehmed dünyaya geldi.

Devrin hükümdarı Alâeddin Keykubad. Bahaeddin’in ününü duyarak onu Konya’ya davet etti, yoldan karşıladı ve büyük bir saygı ile şehre getirdi. Altunapa medresesinde misafir etti. Konya halkı ^ahaeddîn Veled’i büyük bir sevgi ile bağrına bastı; vaızlarını ilgi ile takip etti.

Hükümdar da onu meclisine davet ederek saygı gösterdi. Saray adamları, ordunun ileri gelenleri Bahaeddin Veled’e bağlandılar, müridi oldular. Bahaeddin’in Konya’da ölümüne kadar geçirdiği zaman, kaynaklarda farklıdır.

Bu süre 2 ile 10 yıl arasında değişir, ölümü 1231 yılına rastlar. Cenazesine bütün Konya halkı ve devlet ileri gelenleri katıldılar. Hükümdar bir hafta tahtına oturmadı ve camilerde fakir halka yemek verdirdi.

Bahaeddin Veled öldüğü zaman Mevlânâ Celâleddin yirmi dört yaşındaydı. Müritlerinin ricası veya bazı kaynakların bildirdiğine göre, babasının vasiyeti ve sultan Alâeddin’in arzusu üzerine onun makamına oturdu. Bir yıl babasının yolunda vaiz ve fetva vermeye devam etti.

Babasının eski talebelerinden Tirmizli Seyyid Burhaneddin Muhakkik ile buluşunca-ya kadar tam bir şeriat adamı olarak, şeriatın hükümlerini uygulamağa çalıştı.

Şeyhinin Konya’da olduğunu duyan Seyyid Burhaneddin, görüşmek için Konya’ya geldi. Fakat orada şeyhinin öldüğünü, yerine oğlunun geçtiğini gördü.

Suttan Veled İbtidaname’ de (Başlangıç) Seyyid Burhaneddin’in Mevlânâ’yı çeşitli ilimlerden imtihan ettiğini, bilgi bakımından babasının seviyesine yükseldiğinr gördüğünü, bunun üzerine «Bilgide eşin yok, seçkin bir ersin ama baban hâl sahibi idi. Sen de kal’i (söz) bırak da onun hâline sahip olmağa bak.

Buna çalış da ona vâris ol, güneş gibi âlemi aydınlat» dediğini yazar. Bunun üzerine Celâleddin, Seyyid Burhaneddin’e mürit oldu, dokuz yıl yani Seyyid’in ölüm tarihi olan 1241’e kadar onun kılavuzluğu altında «seyr ü sülûk»a devam etti.

Mevlânâ’nın hal tercümesine ait bir kitap yazan Ahmed Eflakî bu dokuz yıl içinde Mevlânâ’nın yarım kalan öğrenimini tamamlamak için Halep ve Şam’a gittiğini, Halaviye medresesinde Adimoğlu Kemaleddin’den ders aldığını yazar. Fakat diğer kaynaklarda bu geziden bahsedilmez. Mevlânâ dönüşte Konya’ya uğrayarak Kayseri’ye geçti.

Kayseri’de bilginler ve arifler tarafından karşılandı. Isfahan’lı Sahip Şemseddin, Mevlânâ’yı konağında misafir etmek istediyse de «Babam Burhaneddin’in geleneği, medreseye inmektir» diyerek buna izin vermedi.

Söylentilere göre bu tarihten itibaren Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’in nezaretinde riyazete başladı. Birbiri ardınca üç çile çıkardı. Bir söylentiye göre, bir süre sonra Seyyid Burhaneddin, Mevlânâ’dan Kayseri’ye gitmek için izin istediyse de Mevlânâ müsaade etmedi.

Fakat Burhaneddin Mevlânâ’dan habersiz yola çıktı. Yolda atının ayağı kayarak düştü ve ayağı incindi. Dönüp Konya’ya geldi, Mevlânâ’ya niçin izin vermediğini sordu. O da niçin gitmek istediğini sorarak karşılık verdi.

Bunun üzerine Seyyid Burhaneddin «Buraya kuvvetli bir arslan yöneldi, ben de bir din arslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz» dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hocasına izin verdi ve Burhaneddin Kayseri’ye gitti.

Bir süre sonra Isfahan’lı Sahip Şemseddin, Seyyid Burhaneddin’in Kayseri’de öldüğü haberini verdi. Kayseri’ye giden Mevlânâ Seyyid’in kitap ve risalelerini aldı.

Bazılarını Isfahan’lı /Sahip Şemseddin’e armağan etti, Mevlânâ hayatı boyunca Seyyid’i unutamadı. Yeri geldikçe Mesnevî’de hatırasını andığı gibi Fihi MaFih (Ne Varsa İçindedir) adlı eserinde de sözlerinden bazılarını nakletti.

Seyyid’in ölümünden (1241) sonra beş yıl Mevlânâ yalnız kaldı. Bu süre boyunca vaiz ve irşatlarına devam etti, medresede fıkıh ve din ilimleri hakkında dersler verdi.

Mevlana ve Şems-i Tebrizi

Mevlânâ’nın cami ve medrese arasında sürdürdüğü düzenli yaşayışı Şeker Tacirleri (Şeker Furuşan) hanına inen gezgin bir dervişin gelişiyle bozuldu (1244). Bu derviş burada Tebriz’li Şems adıyla tanınan Şemseddin Muhammed Tebrızî idi.

Kaynaklar onun, Ebu Bekr Selebaf’ın mı, Necmeddin Kübra halifelerinden Baba Kemal’in mi, yoksa Rükneddin Secasî’nin mi dervişi olduğunda anlaşamadılar. Bir cumartesi Konya’ya geldi, adı geçen hana indi, halka kendisini zengin bir tüccar olarak tanıttı.

Mevlânâ’nın Şems ile karşılaşıp tanışmasına ait değişik menkıbeler vardır. Bunların bazılarına göre Mevlânâ, Şems ile çarşıda karşılaşmış; bazılarına göre ise Şems, Mevlânâ’nın sohbet toplantısına gelerek onunla tanışmıştır.

Bu konuda Şems’in Makalât (Makaleler) adlı kitabında verdiği bilgiye göre bir gün «Ey Tanrım beni dostlarınla buluştur, görüştür» diye dua etmiş, o gece rüyasında kendisine «Seni erenlerden biriyle sohbet arkadaşı yapacağız» denmiş. Şems, «Nerde o velî?» diye sormuş.

Ertesi gece yine rüyasında Rum ülkesinde olduğunu haber vermişler. O da uzun araştırmalardan sonra Konya’ya gelerek Mevlânâ’yı bulmuş ve görüşmüş. Mevlânâ ile Şems’in ilk karşılaşmalarında aralarında geçtiği söylenen konuşma çok ünlüdür.

Ahmed Eflakî’nin rivayetine göre iplikçi medresesinden dönmekte olan Mevlânâ’ya yolda rastlayan Şems atının dizginini tutarak ona «Ey bilginler bilgini, acaba Hazreti Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezid Bistamî mi?» diye sorar. Mevlânâ «Bu nasıl sorudur? Hazreti Muhammed peygamberlerin sonuncusudur. Burada Bayezid’in sözü mü olur?» der.

Bunun üzerine Şems «Peki o halde neden Hz. Muhammed, “[Kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kere istiğfar ederim diyor da Bayezid kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim, cesedimin içinde Tanrı’dan başka bir varlık yok] demekte? Sen buna ne dersin?» diye sorar. Bu soruya Mevlânâ şu karşılığı verir: «Hazreti Muhammed günde yetmiş makam aşmakta idi.

Her makam ve mertebeye vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinden ötürü İstiğfar ediyordu. Bayezid’e gelince o ulaştığı makamın yüceliğinden kendinden geçti, o sözü söyledi».

Bu karşılıklı konuşmadan sonra iki velî birbirleriyle kucaklaşırlar. Kaynaklar bu buluşmanın olduğu yere «iki denizin buluştuğu yer» anlamına Merec-el-Bahreyn adını vermiştir.

Mevlânâ ve Şems oradan, bir süre başbaşa kalacakları Selâhaddin Zerkub’un hücresine giderler. Bu halvet süresi kaynaklarda kırk gün ile altı ay arasında değişir.

Bu buluşmadan sonra Mevlânâ’nın hayatında büyük değişiklikler olmuştur. Artık medresede ders vermiyor, camide vaiz etmiyordu. Müritlerini tamamen ihmal etmişti.

Şems’ten başka kimse ile meşgul değildi. Hattâ Şems gelinceye kadar ok’uduğu babasının Maarif adlı kitabını bile eline almaz olmuştu. Bu durum, halkı ve dostlarını üzmeye başladı. Müritleri arasından da şikâyet sesleri yükseliyordu.

Sultan Veled’in ibtidaname’de yazdığına göre «bu dervişin nereden geldiğini, hangi soydan olduğunu bilmediklerini, kendilerinin bu ne idüğü belirsiz dervişten daha kıymetli olduklarını, üstat ile bağlantıların büsbütün koptuğunu iddia ettiler. Hattâ bazıları daha da ileri giderek. Şems’i Ölümle tehdit ettiler».

Bu olaylardan gönlü kırılan Şems bir gün Mevlânâ’ya «işte bu sen ile ben’in arasındaki ayrılıktır» anlamındaki ayeti okudu ve ortadan kayboldu (1245). Fakat bu ayrılık beklenilen sonucu doğurmadığı gibi Mevlânâ’yı büsbütün coşturdu, perişan bir hale getirdi. Şimdi o hasret ve aşk dolu gazeller söylüyor, vecd içinde sema ediyordu.

Bir süre sonra Şems’in Şam’da olduğu haberi geldi. Eflakî’nin anlattığına göre Mevlânâ, Şems’in geri dönmesini sağlamak İçin ona dört gazel gönderdi.

Bu arada Mevlânâ ile eskisi kadar bile temas edemeyen müritleri bu duruma çok üzüldüler pişman oldular, af dilediler. Bunun üzerine Mevlânâ oğlu Sultan Veled’i, Şems’i alıp getirmesi için Şam’a yolladı.

Mevlânâ’nın yazılı, Sultan Veled’in de sözlü isteklerine kargı koyamayan Şems, Konya’ya dönmeyi kabul etti. 1246’da döndüler. Sultan Veled yol boyunca Şems’in ardından yaya gitti.

Konya’ya yaklaşınca da babasına bir müjdeci gönderdi. Mevlânâ müjdeciye sırtındaki cüppeyi başındaki sarığı hediye olarak verdi. Şems, Konya’ya gelince aleyhinde bulunanların hepsi tövbe ettiler, ondan af dilediler. Şems de hepsini affetti.

Yine sema meclisleri düzenleniyor, Mevlânâ’nın Şems ile halveti de eskisi gibi devam ediyordu. Fakat bu hal uzun sürmedi. Dervişler, Şems’i Mevlânâ’dan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Mevlânâ’nın Mesnevi’de belirttiği gibi:

Küstahlar tekrar edepten dışarı pıhtılar Küfür, kıskançlık tohumu ektiler.

Müritler ve Konya halkı mırıldanmaya, hoşnutsuzluklarını açığa vurmaya başlamışlardı. Şems’e cadı, Mevlânâ’ya da deli diyorlardı.

Halkın Mevlânâ’ya kızmasının sebebi Şems geldikten sonra ders ve vaiz vermeyi bırakması, sema ve raksa başlaması, fakihlere mahsus elbisesini çıkararak hint alacasından hırka, bal renginden külâh giymiş olmasıydı.

Bu sefer Şems’in aleyhinde birleşenler arasında Mevlânâ’nın ikinci oğlu Alâeddin Çelebi de vardı. Şems bu duruma çok üzüldü.

Sabrı da tükenmişti. Sultan Veled’in ihtidanarne’de yazdığına göre Şems kendisine «Görüyorsun ya eşkiyalıkta yine nasıl birleştiler. İlimlerde benzeri olmayan, âşıkları doğru yola eriştiren o zatın huzurundan beni ayırmak istiyorlar.

Bu sefer ben öyle bir gideceğim ki, nerede olduğumu kimse bilemeyecek. Beni aramaktan âciz kalacaklar, herhalde onu birisi öldürmüştür diyecekler» demişti.

Nitekim bir süre sonra, dediği gibi ortadan kayboldu (1247). Nereye gittiğini kimse bilemedi. Kaynakların verdiği bilgiye göre Şems ortalıktan ansızın kaybolmuştur.

Fakat Eflakî onun kaybolmadığını, içlerinde Mevlânâ’nın oğlu Alâeddin’in de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer.

Şems kaybolduktan veya öldürüldükten sonra, Sultan Veled’in deyişiyle «Babası âdeta deliye döndü, önceleri fetva veren şeyh artık amansız bir aşkla şair kesildi. Zahit idi, meyhaneci oldu. Fakat üzümden yapılan şarabı içip satan meyhaneci değil.

Çünkü nura mensup olan can. nur şarabından başka bir şey içmez). Bu durum bir süre devam etti. Sonunda Şems’in varlığından ümidini kesti ve yine vaiz ve irşada başladı.

O,kaybolan Şems’i kendi varlığında bulmuştu. Kendisini Şems ile bir görme hali başladı. Bunun sonucu olarak da bazı gazellerinin taç beytinde kendi adının yerine Şems’in adını söyledi.

Şems’in yerine bir halef de bulmuştu. Şimdi o müritlerinden kuyumcu Selâhaddin Zerkub’un şahsında Şems’i görüyordu.

Selâhaddin önceleri Seyyid Burhaneddin Muhakkik’in müridiydi. Onun ölümünden sonra Mevlânâ’ya bağlandı. Okuyup yazması yoktu. Medrese ilimleriyle bir saat bile meşgul olmamıştı.

Söylentiye göre ediplerin lügatleriyle, terimleriyle doğru dürüst söz söyleyemez kufi (anahtar) yerine kılıf, müptelâ yerine müftelu derdi. Fakat Mevlânâ bu temiz yaradılışlı, munis ve uysal tabiatlı kuyumcuyu, müritlerine baş yaptı.

Bir süre sonra müritler arasında Selâhaddin aleyhine bir tulum belirdi. Hattâ Sultan Veled bile babasına Selâhaddin’in baş olmasına itirazlarda bulundu.

Mevlânâ ve Selâhaddin, aleyhlerinde yaratılan bu havaya pek aldırmadılar. Hattâ aralarındaki bağı, Selâhaddin’in kızı Fatma Hatunu Sultan Veled’e nikahlayarak daha da kuvvetlendirdiler.

Bir ara düşmanlıkta çok ileri giden müritleri Selâhaddin’i öldürmek istedilerse de sonradan hatalarını anlayarak özür dilediler.

Mevlânâ ile Şeyh Selâhaddin on yıl aralıksız beraber bulunduktan sonra Selâhaddin birdenbire rahatsızlandı. Hastalığı uzun sürdü.

Sultan Veled’in anlattığına göre, Selâhaddin ölümünden üç gün Önce vücut zindanından kurtulması için Mevlânâ’dan İzin rica etti.

Mevlânâ hastayı ziyaretlerine son verdi. Fakat iyileşmesini temenni eden iki mektup gönderdi, 1258 Yılının arahk ayında, bir pazar günü Selâhaddin öldü. Cenazesi, vasiyetine uyularak neşe ve sevinç içinde, davullar, defler, kudümler çalınarak, sema edilerek kaldırıldı.

Selâhaddin’den sonra Mevlânâ, halifelik makamını Urmiyeli Çelebi Hüsameddin Hasan bin Ali Türk’e verdi. Mevlânâ, Hüsameddin Çelebi’yi Mesnevî’nin önsözünde aşk hâzinelerinin anahtarı, yeryüzünün definelerinin emini, vaktin Bayezıd’i, zamanın Cüneyd’i» diye tarif eder. Hüsameddin’in ataları Urumiye’den göçerek Konya’ya yerleşmişlerdi.

Babası Konya ve dolaylarında yaşayan ahilerin reisi olduğundan Hüsameddin Ahi Türkoğlu diye anılmaktaydı. Babasının ölümü üzerine Mevlânâ’nın hizmetine girdi ve bütün servetini onun ve müritlerinin uğrunda harcadı.

Mevlânâ da Hüsameddin Çelebi’ye o derece bağlandı ki onu kendi adamlarından, akrabalarından bile üstün tutmaya başladı. İşlerinin idaresini de ona bıraktı. Bir süre sonra da Hüsameddin Çelebi’ye, Mevlânâ’nın halifeliği yanısıra vezir Taceddin Mutez aracılığıyla vezir 2iyaeddin tekkesinin şeyhliği verildi.

Şeyhlik postuna oturduğu gün bazı kimseler karışıklık çıkarmak istedilerse de başarı sağlayamadılar, Hüsameddin Çelebi böylece iki makam sahibi oldu.

Hüsameddin Çelebi. Mevlânâ’nın ölümüne kadar on yıl Mevlânâ’nın yanında kaldı. Bu süre zarfında yaptığı en büyük hizmet İslâm tasavvufunun en yüksek eserlerinden biri olan Mesnevî’nin yazılmasına önayak olması idi.

Söylentilere göre Mesnevî’nin yazılmasına sebep olan olay şu şekilde meydana geldi: bir gün Meylânâ ile yalnız otururlarken Hüsameddin Çelebi, müritlerin, tarikat erbabının, boş zamanlarında Senâî’nin Hadika’sını (Bahçe), Attar’ın ilâhiname ve Manuk-ut-Tayrını (Kuş Dili) okuduklarını söyledi.

Bu hale gönlünün razı olmadığını, eğer sayıları hayli artan gazeller yerine mesnevî türünde bir kitap yazacak olursa herkesin bu eseri okuyup faydalanacağını ekledi.

Hüsameddin Çelebi sözünü bitirir bitirmez Mevlânâ sarığının arasından Mesnevî’nin ilk on sekiz beytinin yazıldığı bir kâğıt çıkardı ve Hüsameddin Çelebi’ye verdi. «Çelebi, geri kalan kısmını sen yazarsan ben söylerim» dedi.

Hüsameddin Çelebi bunu büyük bir memnunlukla kabul etti. Böylece dünya edebiyatının sayılı eserlerinden biri olan Mesnevî doğdu.

Mesnevî’nin yazılması bittiği zaman Mevlânâ hayli yaşlanmış ve bitkin düşmüştü. Karaciğerinden de rahatsızdı. Tabiplerin teşhis edemediği bir hastalığı vardı.

Devamlı hararet ve ateşten bir türlü kurtulamıyordu. Hasta iken ziyaretine gelen Şeyh Sadreddin şifalar dileyince Mevlânâ «şifa sizin olsun, sevenle sevgili arasında zardan bir gömlek kaldı.

Nurun nura kavuşmasını istemez misin?» demiş ve ölüme, sevgiliye kavuşmaya olan hasretini ifade eden bir gazel okumuştu. Hastalığı gittikçe artan Mevlânâ 1273 yılı aralık ayında bir pazar akşamı hekimlerin bütün gayretlerine rağmen kurtarılamadı.

Cenazesi büyük bir törenle kaldırıldı. Törene bütün Konya halkı, devlet büyükleri İle Hıristiyanlar ve Musevîler de katıldı. Namazını Şeyh Sadreddin. bir söylentiye göre İse Kadı Siraceddin kıldırdı.

Çünkü Şeyh Sadreddin tabutun önüne gelip tekbir alır almaz kendinden geçip yere yığılmıştı. Konya halkı kırk gün onun ölümünün üzüntüsüyle ağladı, çırpındı.

Mevlânâ iki kere evlenmişti. Birinci eşi Gevher Hatundu. Gevher Hatundan Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adındaki çocukları dünyaya geldi. Gevher Hatunun ölümünden sonra da Gera Hatunu aldı.

Gera Hatundan da Emir Muzaffereddin Âlim Çelebi adında bir oğlu ve Melike Hatun adında bir kızı oldu. Mevlânâ’nın soyundan gelen çelebiler genellikle Sultan Veled’in oğlu emîr Celâleddin Feridun Ulu Ârif Çelebi’nin torunlarıdır.

Mevlânâ nın Felsefesi ve Sanatı

Mevlevî tarikatını Mevlânâ kurmadı ama onun gerek kendi yaşayışına uyguladığı, gerek eserlerinde, şiirlerinde dile getirdiği; gerekse yakınlarına, müritlerine aşıladığı hayat felsefesi, din ve dünya görüşü, daha sonra kurulan mevlevî tarikatının temeli oldu.

Celâleddin’in baba evi İslâm felsefesinin çeşitli konularının tartışıldığı bir akademi gibi idi. Sonra göç yıllarında Nişabur, Bağdat, Mekke, Medine, Şam, Halep, Malatya, Erzincan, Karaman. Konya gibi şehirlerde.

daima medreselere konuk olarak o çağların en ünlü bilginlerini tanıdı, sohbetlerinde bulundu, derslerini dinledi, kitaplarını okudu, özellikle babasının yazdığı Maarif adlı eser onun rehber kitaplarından biriydi.

Horasan’ın ünlü şairlerinden Senaî ve Attar’ın şiirleri ve fikirleriyle de çok ilgilenmiş, onları benimsemişti.

Yetişmesine tesir eden bütün bu kaynakların izlerini Mevlânâ her fırsatta kitaplarında, sohbetlerinde gösterdi. «Biz Senaî ve Attar’ın izinden geldik» diye haber verdi.

Mevlânâ. şiirlerinde rint bir şair olarak şeriat ölçülerini zaman zaman aşıp geçiyordu, ama yaşantısı boyunca tam bir dindar adam gibi hareket etti, şeriat hükümlerini saygıyla uyguladı.

Kur’an’a hayrandı. «Ben Kur’an’ın bendesiyim» demekten hoşlanıyordu. Hz. Muhammed’e aşk derecesinde bir sevgisi ve saygısı vardı: «Ben, Muhammed-i Muhtar’ın yolunun toprağıyım.

Eğer size benim bundan başka bir sözümü naklederlerse ben o kimseden de. o sözden de bizarını» diyordu.

Devrinin bütün sanat ve ilim hareketlerini takip ediyor, matematik, astronomi, tıp ve simya ilimlerinin terminolojisini çok iyi biliyor, Kuran, hadis, fıkıh, kelâm gibi İslâm bilgileri konularında çağının rakipsiz uzmanı kabul ediliyordu.

Hayatını, bütün bu bildiklerini halka öğretmek için adamıştı. Gerek derslerinde, gerek sohbetlerinde, gerek yazdığı kitaplarda, bu amacını gerçekleştirmek için çalışmış, en karışık felsefe teorilerini, en zor kelâm bilgisini, Kur’an tefsirini; fıkıh ve hadis meselelerini, en basit ifadelerle anlatıp yazmayı bilmişti.

Mevlânâ Celâleddin tam bir varlık birlikçiydi. Şeriat bilgilerini hocası Seyyid Burhaneddin’den; tasavvuf felsefesini, özellikle bu felsefeye uygun hayat tarzını mürşidi Tebrizli Şems’ten öğrenmişti.

Hak ile halkı birbirinden ayırmıyor, halkı, yani halk edilmiş, yaratılmış olanı; Hakk’ın, yani yaradanın bir sureti, bir tecellisi kabul ediyordu. Böyle olunca, kusursuz bir sofi olarak halka, tam. Hakk’a yapılan muameleyi yapmak daha doğrusu Hakk’ı. halkta görüp sevmek gerekiyordu.

Her şey Hakk’ın bir tecellisi olunca, ortada suçlu-suçsuz. güzel-çirkin, iyi-fena diye bir şey kalmıyor, bütün bunlar, Hakk’ın çeşitli görünüşleri oluyordu. Mevlânâ Celâleddin tasavvuf inancını sadece bir nazariye olarak benimsememiş, günlük hayatına da mal etmişti. Bu bakımdan büyük ve içten bir halk dostuydu.

Çocukları, kadınları, suçluları, hastaları ayırt etmeden hepsine sevgiyle muamele eder, vefa gösterir, saygı duyardı. Hükümdarlara, vezirlere, seçkinlere herhangi bir özel muamele yapmaz, Tanrının her yarattığını nasıl görüyorsa, onları da öyle görürdü.

Gerek yazılarında, gerek sohbetlerinde, bu konuda daha da ileri gitmiş, devlet ileri gelenlerine görev ve sorumluluklarını sık sık hatırlatmıştı.

Celâleddin Kuran ve hadislerin ışığında beliren ıslâm ahlâkın: en parlak ve kusursuz şekilde yorumlayan ve yorumladığı esaslar içinde de uygulayan bir şairdi.

Haya, edep, terbiye, vefa, sabır, müsamaha, ‘ anlayış, af v.b. kavramlara çok önem vermiş; bunların gerçek anlamları üzerinde her fırsatta durmuş, fakat genel hüküm olarak asıl meselenin «insan» olduğunu, dinlerin, felsefelerin, ahlâk sistemlerinin «insan»! daha mutlu, daha değerli yapma yolunda birer vasıta olduğunu görmüştü. Onun için, bu vasıtaların herhangi birinde durmak, takılmak istemezdi.

Aslolan gerçeğe giden yolu bulmaktı. Ve Celâleddin. yolların en mükemmelinin, ve doğrusunun «aşk» yolu olduğuna inanmıştı. En küçük yaratıktan en ulu varlığa kadar yayılmış, insanın alıp verdiği her nefesle bir olan sonsuz bir sevgi. Bu sevgiyi besleyen sınırsız bir hoşgörürlük ve karıncadan Süleymana… yaygın bir vefa.

Celâleddin’e göre aşk bir hâl’dir, anlatılmaz, ancak yaşanır. Onun için «— Aşk… aşk diyorsunuz, nedir bu aşk dediğiniz?» diye soran bir müridine sadece, «— Ben ol da bil!» demiştir.

Mesnevî’nin öğretici, yorumlayıcı mısrala-rına karşı, Divan-1 Kebîr. Mevlânânm yaşadığı bu aşk hâlinin şiirleriyle doludur.

Tanrı’yı insanda ve onun bütün yarattıklarında görerek sevmek; bu yüzden kimseyi suçlamamak; insanları zengin-fakir, siyah-beyaz. hıristiyan-müslüman diye ayırt etmemek, insan olarak, daha doğrusu Hakk’ın bir tecellisi olarak bilmek.

Mevlânâ’nın aşk ahlâkı en kısa kelimelerle böyle özetlenir. Mevlânâ’nın en büyük özelliklerinden biri de bu aşkı.

Tanrı ve insan sevgisini sanatla besleyip geliştirmesidir. Çağının en güzel şiir yazıcısı aynı zamanda musiki ile de yoğurulmuştu. Kaynaklar onun musiki meclislerinden ve bu meclîslerdeki sema âlemlerinden de uzun uzun bahseder.

Mevlânâ bir nevi ibadet ve âyin olan semai dîn törenlerine getirerek İslâmlıkta büyük değişiklik ve hamle yapmış adamdır.

Mevlânâ nın Eserleri

Tasavvufa ait ve didaktik bir eser olan Mesnevî 25 700 beyittir. Altı deftere (cilt) bölünmüştür. Mesneviyi yorumlayan Ankaralı Rüsuhi İsmail Dede bu eserin devamı olduğunu sandığı bir yedinci defter bulmuş ve üzerinde çalışmışsa da bunun Mesnevî ile uzaktan ve yakından bir ilgisi olmadığı araştırıcılar tarafından ortaya çıkarılmıştır.

Mesnevî’ye Mesnevî-i Manevî, Mesnevî-i Şerif, Mesnevî-i Mevlevî adları verildiği gibi Mevlânâ da eserinin içinde Mesnevî için Saykal-ı Ervah (Ruhların Cilâsı), Hüsamname (Hüsameddin’in Kitabı) deyimleri kullanır.

Divan-ı Kebir (Büyük Divan). Mevlânâ’nın gazel ve rübaılerini içine alır. Bu eser Türkiye dışındaki doğu ülkelerinde Divan-ül Şems-il-Hakayik, Külliyat-ı Şems adlarıyla tanınır.

Buna sebep Mevlânâ’nın, gazellerinin çoğunun sonunda kendi adı veya mahlâsı yerine Şems-i Tebrizî’nin adını kullanmasıdır.

Bazı gazellerinin sonunda da mahlas olarak Hüsameddin Çelebi veya Selâhaddin Zerkub’un adlarını kullanır. Bu şekilde yazdığı gazellerinin sayısı yüzün üstündedir.

Mevlânâ bazı gazellerinin sonunda da kendi mahlâsı olarak Hâmuş, Hâmuşkün kelimelerini kullanır. Divanın beyit sayısı 30-40 bin arasında değişir.

Fihi Mâ Fih (Ne Varsa içindedir), Mevlânâ’nın çeşitli meclislerde verdiği derslerde yaptığı sohbetlerin toplanmasından meydana gelen eseridir. Sohbetler Sultan Veled veya müritlerden biri tarafından toplanmıştır.

Bölümlere (fasıl) ayrılmış olan kitap Mevlânâ’ya sorulan sorulara verdiği cevapları toplar. Bazı bölümlerde de Muinüd-din Pervane’ye hitap edildiği görülür. Bölümlerde ele alman konular. Kur’an ayetleri, hadisler ve tasavvuf ulularının sözleriyle açıklanır.

Bu arada konuya uygun hikâyeler anlatılır ve atasözleri söylenir. Eserin içinde Mevlânâ, babası Sultan-ül-Ulema Bahaeddin Veled’in.

Tebrizli Şems’in, Seyyid Burhaned-dîn’in ve Selâhaddin Zerkub’un adlarını sık sık anar ve onların sözlerinden nakiller yapar.

Mevlânâ’nm hayatının bazı yönlerini aydınlatması ve devrinin özelliklerini bildirmesi bakımından büyük bir önem taşıyan bu eserin birkaç faslı arapça, diğer fasılları ise farsçadır. Dili sadedir. Daha çok halkın kullandığı dil kullanılmıştır.

Fihi Mâ Fih’in 1915 yılında yapılan baskısında yanlışlar ve eksik kısımlar vardır. Bediiizzaman Firuzanfer tarafından İstanbul ve İran kütüphanelerinde bulunan nüshaların karşılaştınlmasıyle ortaya çıkan metin kıymetli notlarla birlikte bastırılmıştır (Fihi Mâ Fih, Tahran Üniversitesi Yayınları, 1952).

Eserin 1929 yılında Hindistan’da ordu dilinde bir önsözle birlikte Abdülmecid tarafından yapılmış bir baskısı daha vardır.

Şiraz’da 1940 yılında Risale-i Fihi Mâ Fih adıyla yapılan baskı, dizgi yanlışlarının çokluğu ve metnin eksikliği bakımından önemsizdir. Eser türkçeye ilk defa Ahmet Avni Konuk tarafından çevrildi, fakat basılmadı.

El yazması nüsha Konya Müzesi kütüphanesindedır. Firuzanfer’in tespit ettiği metin esas alınarak Meliha Ülker Tarıkâhya taralından yapılan tercüme ise Millî Eğitim bakanlığının Şark-İslâm klasikleri arasında çıktı (İstanbul, 1954).

Mecalis-i Seb’a (Yedi öğüt), Mevlânâ’nın kürsüden verdiği vaızlarla toplantılardaki sohbetlerinin toplanmasından meydana gelmiş bir eserdir.

1937 – Yılında Feridun Nafiz Uzluk tarafından çeşitli nüshaların karşılaştınlmasıyla ortaya çıkarılan bir metin tercümesi ile birlikte basıldı.

Mektubat, Mevlânâ’nın devrin ileri gelenlerine; kadılara, hekimlere, ahîlere ve müritlerine yazdığı mektuplardan meydana gelen eser, 147 mektubu içine alır.

Feridun Nafiz Uzluk tarafından tercümesi ile birlikte bastırıldı (İstanbul, 1937). Eserin ikinci bir tercümesi Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yapıldı (Mektuplar. İstanbul. 1963).

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir