Milliyetçilik ve Atatürk

 

Milliyetçilik ve Atatürk,Milletin birçok tanımı vardır. Bu tanımlardan biri şu şekildedir:

a)Vasıl bir kalıta sahip bulunan; b) birlikte yaşamak konusunda  ortaklaşa istek ve aramada özden bulunan;  c) ve sahip olunan kalıtın korunulmasını birlikte sürdürme yolunda buyrumları ortak olan insanların birleşmesinden oluşan topluma “millet” adı verilir.

Atatürk ise milleti şöyle tanımlamaktadır: “Zengin anılar mirasına sahip olan, beraber yaşamak hususunda ortak istek ve anlaşmada samimi olan ve sahip olunan mirasın korunmasına devam hususunda da iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden oluşan topluma millet adı verilir .”

Millet sadece ırkî bir zümre de değildir. Ziya Gökalp bunu şöyle ifade ediyor: “Bir adam onca müşterek bulunduğu insanlarda ziyade, terbiyece ve ana dilince müşterek bulunduğu insanlardan ziyade, terbiyece ve ana dilince müşterek bulunduğu insanlarla beraber yaşamak ister.

Çünkü insanî şahsiyetimiz, bedenimizde değil, ruhumuzdadır. Maddi meziyetlerimiz ırkımızdan geliyorsa, manevi meziyetlerimiz de, terbiyesini aldığımız cemiyetten geliyor .”

Millet, tarihi ve kültürel menşei birliğine sahip insanlar topluluğudur. Kısacası, bir milli kültürü paylaşanlar, bir millet meydana getirir.

Gökalp, milli kültüre, “hars” adını veriyordu. Atatürk de 1929 yılında milli kültür manasına gelen bu kelimeyi kullanarak, millet için güzel bir tarif vermiştir ki, sosyolojik görüşe tamamen uymaktadır.

Tarif şöyledir: “Bir Hars’tan olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir dersek milletin kısa bir tarifini yapmış oluruz .“

Şimdi millet kavramından “milliyet” kavramına geçelim. Atatürk’e ait sözlerle milliyetçilik şöyle tanımlanabilir: “Bir milletin başka milletlere oranla doğal veya sonradan kazanılmış özel karakterler sahibi olması, başka milletlerden farklı bir canlılık (uzviyet) oluşturması, çoğunlukla onlardan farklı olarak onlara paralel gelişmeye çalışması niteliğine milliyetçilik ilkesi denir .“

Millet gerçeği veya kavramından kaynaklanan milliyetçilik bir düşünce akımı olduğu gibi bir sosyal politika ilkesidir de. Bunu daha da açmak gerekirse, milliyetçilik milli çıkarların itişiyle insanları ortak ülküler etrafında toplar.

Böylece insanların ülkü ve kader birliğini yansıtan bir ilke olur. Bu ilkeye bağlı olan toplum bireyleri, kendilerini bir milletin üyesi sayarlar, bağımsız yaşama ve toplumun yüceltilmesi duygularıyla hareket ederler. Böylece milliyetçilik, milliyet duygusu olarak anlaşılır. Bu duyguda ortak geçmiş olduğu gibi ortak gelecek de yer alır.

Atatürk’e göre: “Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslar arası değinme ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere koşut ve onlarla bir uyumla yürümekle birlikte Türk toplumunun özel karakterini ve başlıbaşına bağımsız niteliğini saklı tutmaktır .”

Özet olarak, kürede tek yaşayan toplum olmadığımız gerçeğinden yola çıkıldı. Tüm milletlerle uyumlu dostluk ilişkileri içinde onların ulaştığı uygarlık düzeyini, onlara koşut tempolu çalışma ile yakalamak ancak bütün bunları gerçekleştirirken bağımsız kimliğimize ve milletin sahip olduğu özellikleri korumaktır.

Atatürk, milliyetçilik ilkesini tarihten gelen bir süreç içerisinde incelemiş ve toplumca bu konuda bağışlanmaz hatalara düştüğümüzü anlamıştı.

Bunu konuşmalarında açıkça anlatır; “Biz, milliyet duygularını uygulamada çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla çalışmakla gidermeye çalışmalıyız.

Bilirsiniz ki, milliyet nazariyesini, milliyet ülküsünü çözüp dağıtmaya çalışan nazariyelerin dünya üzerinde tatbik kabiliyeti bulunamamıştır. Çünkü, tarih, olaylar, olanlar ve görülenler hep insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin egemen olduğunu göstermiştir ve milliyet ilkesi aleyhindeki büyük ölçüde fiili deneyimlere karşın yine milliyet duygusunun öldüremediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir.”

Atatürk’ün milliyetçilik düşüncesi bencil olmaktan çok insancıldır. Atatürk bu yönüyle bütün dünya milletlerine saygılıdır.

O, yukarıda da belirttiği üzere “Gerçekten bize milliyetçi derler. Fakat biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere saygı duyarız. Onların bütün milliyetlerinin gereklerini tanırız.

Bizim milliyetçiliğimiz bencil ve gururlu milliyetçilik değildir” ve yine O’na ait olan şu sözler çok ilginçtir: “Türk milleti, milli duyguları, dini duygularıyla değil, fakat insancıl duygularıyla yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında milli duygunun yanında insancıl duygunun onurlu yerini daima korumakla övünür.”

Milliyetçilik

Atatürk, milliyetçilik ilkesiyle, “Yeni Türkiye” Cumhuriyeti’ni yaşatacak olan toplumu ümmetlikten kurtaracak Türk Milleti adı altında birleştirmek ve bir milli benlik duygusunu yaratarak bu duyguyu bilinçlendirmek istemiştir.

Böylece milletlere ortak bir davranış birlik ve beraberliğini sağlamayı amaçlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu ümmeti toplumu içerisinden çıkarttığı Türk Milletinin “ben kimim” sorusunu yanıtlamıştır. Millete önce bir kimlik vermiştir. Hemen bunun ardından milletin niteliğini açıklamıştır. Burada Yeni Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı boyunca ve tarihte Türklerin gösterdiği kahramanlıkları kanıt olarak kullanmıştır.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”… “Dünya üzerinde ondan daha büyük, ondan daha eski bir yurt, ondan daha temiz bir millet yoktur.

Ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir.” diyerek milletine tarih kökeninden gelen bir isim takmıştır. Bu ismi milletine benimsetmeye çalışmış, tarihte Türklerin yeteneklerini, özellikleri ve kurdukları uygarlıkları anlatmıştır.

Yaptığı ve yapacağı inkılâbın tümünü Türk Milletine mal etmiş, “Türk Milletinin son yıllarda gösterdiği harikaların, yaptığı siyasal ve sosyal inkılâpların gerçek sahibi kendisidir. Sizsiniz. Milletimizde bu yetenek ve gelişme gücü mevcut olmasaydı, onu yaratmaya hiçbir kuvvet ve kudret yeterli olmazdı.” demiştir.

Yeni Türkiye’nin kuruluşunu izleyen yıllarda ise Atatürk, Türk Milleti’nin kendi kendisini tanıması konusunu, eğitim yoluyla bilinçlendirmeye başlamıştır.

Türk Milleti’nin “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları olarak” kim olduğu, ne olduğu, nereden geldiği, gelecekte ne olacağı; vatandaşların hakları, özgürlükleri, devlet ile karşılıklı görev ve yetkilerinin neler olduğunu öğreten bir kitabın müsveddelerini kendisi yazmıştır. “Yurttaş İçin Medeni Bilgiler” adıyla yayınlanan bu kitapta, Türk Milletinin düşünce yapısı içinde güçlendirmeyi istediği konulara yer vermiştir.

Bunların tümünü gözden geçirdikten sonra, milli eğitim programlarına koydurarak Türk gençliğinin inkılâplar doğrultusunda eğitilmesini başlatmıştır.

Medeni Bilgiler kitabında Türk Milleti konusunda özetle şu bilgiler yer almaktadır:

1) “Türk Milleti, halk idaresi olan cumhuriyetle yönetilir bir devlettir.

2) Türk Milleti lâiktir. Her reşit ola, dinini seçmekte serbesttir.

3) Türk Milleti’nin dili Türkçe’dir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin, ve en kolay dildir. “… “Türk dili, Türk Milleti’nin kalbidir, beynidir.”

Atatürk’ün Milliyetçilik Sözleri

En büyük davamız, en medeni ve en müreffef millet olarak varlığımızı yükseltmektir.

Milletimizin mesut ve mustakar yaşayabilmesi için devletin tamamen milli bir siyaseti takip etmesi ve bu siyasetin, teşkilat-ı dahiliyemize tamamen mutabık ve müstenit olması lazımdır. Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim mana şudur: Hududu Milliyemiz dahilinde herşeyden evvel kendi kuvvetimize müsteriden muhafaza-i mevcudiyet ederek millet ve memleketin hakiki saadet ve umranda çalışmak.

Alelılâk tuluü emeller peşinde milleti işgal ve ihzar etmemek. Medeni cihanda, medeni ve insani muameleye ve mütekabil dostluğa intizar etmektir.

Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arsında birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygu ve yeteneklerinin olgunluğudur. Ulus varlığını ve erginliğini korumak için bütün yurttaşların canını ve her şeyini hemen ortaya koymaya kara vermiş olmak, bir ulusun en yenilmez silahı ve koruma amacıdır.

Bu nedenle, Türk ulusunun yönetiminde ve korunmasında ulusal birlik, ulusal duygu, ulusal kültür en yüksekte göz diktiğimiz ülküdür.

11.12.1935 günü S.B.O’nun (S.B.F.) kuruluş yıldönümünde gönderdiği yazıdan:

Her Türk bireyinin son soluğu, Türk ulusunun soluğunun sönmeyeceğini, onun sonrasız olduğunu göstermelidir. Yüksel Türk, senin için yüksekliğin sınırı yoktur. İşte savsöz budur.

1.11.1936 günü, T.B.M.M.’nin Beşinci Dönem İkinci Toplantı Yılını açarken:

Yıllar geçtikçe, ulusal ülkü verimleri, güvenle çalışmada ilerleme istediğinde ulusal birlik ve ulusal buyrum biçiminde, daha iyi gözlere çarpmaktadır. Bu; bizim için önemlidir; çünkü biz, aslında ulusal varlığın temelini, ulusal bilinçte ve ulusal birlikte görmekteyiz.

23.71919 günü Erzurum Kongresi’ni açış konuşmasından:

… Bilinen gerçeklerdendir ki tarih, bir ulusun kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman yadsımaz. Bundan dolayı böyle bir çürük örtünün arkasından yurdumuz ve ulusumuza karşı verilen yargılar, kanılar kesinlikle batışla sonuçlanır.

Ve işte bütün bu tiksinç kıyımcılıklardan ve mutsuz güçsüzlüklerden, tarihimize karşı yaraşık görülen haksızlıklardan etkilenen ulusal vicdan, sonunda uyanış haykırışını yükseltmiş ve Müdafaa-i Hukuk-i Milliye (Ulusal Hakları Savuma), Müdafaa-i Vatan (Yurdu Koruma) ve Redd-i İlhak (Yunanistan’a katılmaya karşı koyma) gibi çeşitli adlarla, ancak özdeş kutsallıkların korunmasını sağlamak için beliren ulusal akım, bütün yurdumuzda artık bir elektrik ağı durumuna girmiş bulunuyor.

27.12.1919 günü Ankara’ya gelen M.Kemal’in ertesi gün halkla yaptığı konuşmadan:

Herhalde dünyada bir hak vardır. Ve hak gücün üstündedir. Şu kadarki, ulusun, haklarını bilerek savunma ve korunması yolunda her türlü özveriye hazır olduğuna ilişkin olarak dünyayı inandırması gerekir. İşte düşmanlarımızın bu eylemi, ulusumuzu bu bilişten ve özveri duygusundan yosun sanmaların doğmuştur.

… Bir ulusun varlığı ve hakları için bütün düşün ve madde gücüyle ilgilenmezse, bir ulus kendi gücüne dayanarak varlık ve bağımsızlığını sağlamazsa şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz.

Ulusal yaşamımız, tarihimiz ve son dönemde yönetim biçimimiz buna en güzel kanıttır. Bu nedenle örgütlerimizde ulusal güçlerin etken ve ulusal buyrumun egemen olması ilkesi benimsenmiştir.

Bugün, bütün dünyanın ulusları yalnız bir egemenlik tanırlar: ulusal egemenlik… Örgütlerin öteki ayrıntılarına bakacak olursak, işe köyden ve mahalleden ve mahalle halkından, kısacası bilmedikçe yığınlar istenilen doğrultulara güdülebilirler. Kendini kurtarabilmek için her bireyin alın yazısıyla kendisinin ilgilenmesi gerekir. Aşağıdan yukarıya, temelden çatıya doğru yükselen böyle bir kurum elbette sağlam olur.

Kuşku yok,her işin başlangıcında aşağıdan yukarıya doğru olmaktan çok yukarıdan aşağı olması zorunluluğu vardır.

Birincisinin belirmesinde bütün insanlık için amacı erişmek kolaylaşmış olurdu. Böyle olmanın uygulanabilir ve maddesel olanağı henüz bulunamadığından kimi girişimciler, ulusa verilmesi gereken doğrultunun sunulmasına yol göstericilikte bulunuyorlar. Bu yolda yukarıdan aşağıya örgütlendirilebilir.

30.8.1928 günü, Büyük Utku’nun yıldönümünde basın temsilcilerine:

30 Ağustos’ta yönettiğim savaş, Türk ulusunun yanımda bulunduğu halde yönettiğim ilk ve son savaştır. Bir insan kendini, ulusla birlikte duyduğu zaman, ne denli güçlü bulunuyor bilir misiniz? Bunu anlatmak güçtür.

Milliyet, milletin ortak amaçlarına hitap eden bir anlayışı temsil eder. Milli devletin kurulup gelişmesini sağlar. Bunun dışında milliyetçilik akımı milletlerin bağımsızlığı yanında iç ve dış politikalarına yön vererek, milli politika, milli çıkarlar, eşitlik ve milli ekonomi gibi kavramları da geliştirir.

Milliyetçilik, 20. yüzyıl ile birlikte çağdaş nitelik kazanmış ve günümüzdeki anlamda en geçerli toplumsal ilke haline gelmiştir.

Osmanlı’nın çöküşüyle devletin aslî unsuru olan Türklerde kimlik bunalımının ortaya çıkması arasında paralellik bulunmaktadır.

Türk kimliği meselesinin yavaş yavaş aydınları meşgul etmeye başlaması daha ziyade Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla başlar. Türk aydını Tanzimat’tan bu tarafa aşağı yukarı yüzyıl boyunca kimlik bunalımı meselesine yeni çözümler aramıştır.

Ortaya konan alternatif kimlikler ise; Osmanlıcılık, Türkçülük, Anadoluculuk, İnkılâpçılık, Çağdaşlık, Cumhuriyetçilik, Turancılık, Demokratlık, Batıcılık, İslâmcılık, Lâiklik ve buna benzer başlıklar altında aranmıştır.

Osmanlı varlığının yok olmasından sonra Türk insanının kimlik karmaşasına son veren şahsiyet ise, Meşrutiyet ve Mütareke dönemi aydınlarının da tesiriyle Mustafa Kemal Paşa olmuştur.

Millî Mücadele hareketi emperyalizme karşı bir direniş hareketi olmakla birlikte, manevi cephelerin ağır bastığı bir kültürel kimlik savaşıdır. Türk insanı, ülkesinin bağımsızlığı için mücadele ederken yok edilmeye çalışılan Türk kimliğini iki temel esas üzerine bina ederek korumuştur.

Bu esaslar, “millî” ve “mistik” özellikleri ihtiva eden bir anlayışın ifadesinden başka bir şey olmadığı gibi, Millî Mücadele’de “Kuva-yı Milliye” adıyla sloganlaşan ruh hâlidir. Meşrutiyet döneminde Osmanlı’nın aslî unsuru olan Türkler vardı ve yaşıyordu, ancak Türklerde millet bilinci yani “Türküz, Türk Milletiyiz” inancı arzu edilen seviyeye ulaşmamıştı.

Bu dönemde Türklük bilincinin olgunlaşmasının önündeki engellerden en önemlisi “dil” meselesinde yaşanan kargaşadır.

Osmanlıdaki ümmet anlayışının sembolü Arapça, batı medeniyeti anlayışının sembolü Almanca, İngilizce, Fransızca vs. ile sarayın Osmanlıca’sı arasında Türk halkının dili olan Türkçe geri planda kalmış ve ihmal edilmiş bir halde idi. “Türk Milleti” kavramının gelişmesini dilde birliğin sağlamasında gören Meşrutiyet dönemi aydınlarının ilk çalışmaları bu sebeple de “dilde Türkçülük” alanında göstermiştir.

Kurtuluş çaresi olarak Osmanlı milleti yaratmak veya Müslüman toplulukları bir İslâm devleti altında toplamak gibi iki önemli tez karşısında Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Hüseyinzade Ali, İsmail Gaspıralı, Ahmet Ağaoğlu gibi aydınların tesiriyle “Türkçülük siyaseti”nin tatbiki meselesi Mustafa Kemal Paşa üzerinde etkili olmuş, bu siyaset Millî Mücadele’yi ve Türk İnkılâbını yönlendirmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’ya göre millet kavramının temelinde milleti meydana getiren fertlerin bağımsızlıkları yer almaktadır. Bu bağımsızlık, insanların karşılıklı ihtiyaçlarından doğan bağlar ile sınırlandırılmıştır. Onun düşüncesinde “milliyet meseleleri” kişisel ve özgürlük meselesidir.

Millî Mücadele’nin arafesinde Türk Milleti’nin, devletini ve bağımsızlığını koruyabilmesi onu devam ettirebilmesi ancak kendi varlığının bilincine ermesiyle yani Türk milliyetçiliğine sarılmakla mümkün olduğunu çok acı tecrübelerle anlaşılmıştı.

Benim hayatta tek öğünç kaynağım, servetim, Türklükten başka şey değildir diyen Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenlerinden birinin de kendi öz benliğini terk etmiş olmasından kaynaklandığını ileri sürmektedir.

Mustafa Kemal bu görüşünü şöyle dile getirir: “Biz milliyet fikirlerini tatbike çok çeşitli topluluklar hep millî inançlarına sarılarak, milliyetçilik idealinin gücü ile kendilerini kurtardılar.

Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş.

Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak ilk önce biz kendi benliğimizi ve milletimize bu saygıyı, hissî, fikrî ve fiîlî olarak, bütün davranış hareketlerimizle gösterelim.”

Gerçekten de milletin kendi benliğini hissetme şuuru, o milleti tarihin derinliklerinden bugüne, bugünden de yarına intikalini sağlayan manevî bir güçtür. Millî Mücadele hareketi ne bir ihtilal ne de bir sınıf hareketidir.

Bunu yanı sıra etnik unsurların izni ile başarılmış bir zafer de değildir. Millî Mücadele, Türk milleti adına gerçekleştirilmiş, bağımsız yaşama azminin ifadesi olan Türk milliyetçiliğine dayanılarak kazanılmıştır.

Mustafa Kemal Paşa yeni Türk devletini kurarken, bütün millete Türk olmanın mutluluk ve gururunu hissettirmiş, Türk milliyetçiliğini şahlandırmış ve doğru çizgiye oturtmuş bir liderdir.

Mustafa Kemal, Cumhuriyet döneminde milliyetçilik şuurunun halk arasında yerleşmesinin sağlamak maksadıyla tarih ve dil çalışmalarına ağırlık vermiştir.

Atatürk’ün tarihe vermiş olduğu önem tarih şuurundan ve Osmanlı Devleti’nde millî tarihçilik anlayışının yokluğundan ileri gelmekteydi.

Dil ise bir milletin duygu ve düşünce tarzı, tarihi ve toplum hayatı ile birlikte yürüdüğünden millet varlığının bir damgası ve o milletin ayrılmaz bir parçasıdır. Millî birlik ve beraberlik ve bunun yanı sıra millî bütünlüğün geleceği de dilde sağlanmaktaydı.

Bu nedenle Türk Dil Kurumu (1932) ve Türk Tarih Kurumu (1931) kuruldu. Bu kurumların çalışmaları Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını birleştirici ve bütünleştirici bir çizgiye oturtmuştur. Mustafa Kemal’in de desteklediği Cumhuriyet dönemi milliyetçilik anlayışına damgasını vuran çağdaş milliyetçilik akılcı ve gerçekçidir.

Prof. Dr. S. Maksudi Arsal’ın deyimiyle “Bugünkü milliyetçilik, sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanır; kan tahlili ile uğraşmaz, kafa taslarının şekliyle de ilgilenmez. Belli bir millete bağlılık hissi bugünkü milliyetçiliğin esasıdır.

Atatürk’ün yaptığı bir tanıma göre “Millet dil, kültür ve ideal birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasî ve içtimaî heyettir.”

Atatürk, ancak hür bir toplumun millet sınıfına lâyık olacağını belirterek millet ve hürriyet arasındaki münasebete de dikkati çekmiştir.

Türk tarihini incelediğimizde de göreceğimiz gibi Atatürk, Türk milletinin sinesinden çıkmış bir liderdir. Türk tarihini çok iyi bilmesi sayesinde Türk milletinin temel değerlerini idrak eden Mustafa Kemal, son yüzyılımızın yetiştirdiği en büyük şahsiyetlerdendir.

Mensubu bulunduğu milletinin meziyetlerini, Balkan Savaşı’nda, Çanakkale’de, Kafkaslar’da ve Filistin-Suriye Cepheleri’nde görmüş ve Anadolu Türk insanın katlanabileceği fedakarlıkları en son sınırına kadar anlamıştır.

Milletimizin tarihten gelen büyüklüğünün idrakinde olduğu için Erzurum ve özellikle de Sivas’ta İngiliz ve Amerikan Mandası görüşlerine şiddetle karşı çıkmıştır.

Mustafa Kemal’in bu ısrarı Millî Mücadele’nin daha sonraki seyri içerisinde “Ya istiklâl ya ölüm” parolası ile hayat bulacaktır. Atatürk ilkeleri olarak bilinen altı temel siyasî doktrinlerden ilk önce zuhur eden hiç şüphesiz milliyetçilik ilkesidir.

Atatürk, milliyetçiliğin,in Cumhuriyetin selameti için büyük ehemmiyet arz ettiğini söyleyerek şunları diyor; “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayandığı Türk topluluğudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”

Atatürk ister Millî Mücadele yıllarında ister cumhuriyetin ilânından sonra her fırsatta vatan ve millet sevgisinden bahsetmiş ve bu değerlerimizden ilhamını aldığı için büyük işler başarmıştır.

Şahsiyetini ise bu sevgisinin büyüklüğünde bulmuştur. Atatürk, milliyetçilik anlayışının temel felsefesini 1933 yılında Onuncu Yıl Nutku’nda tam olarak ifade etmektedir; “Daha az zamanda daha büyük işler başaracağız.

Bunda da muvaffak olacağımıza şüphe yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk Milleti zekidir.

Çünkü Türk Milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş’ale, müspet ilimdir.

Bugün aynı inanç ve kabiliyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni âlem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır.

Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, Atinin yüksek medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğacaktır.”

Atatürk’ün her vesile ile dile getirdiği bu ve benzeri sözleri O’nun Türk milletine inancını ve güvenini göstermektedir. Türk milliyetçiliğinde esas olan “milli karakter”in teşekkülü meselesidir. Ne üstün ırk nazariyesi ne de azınlık ırkçılığı önemli değildir.

Türk milliyetçiliği millî birlik ve beraberliğin sembolüdür. Türk milliyetçiliği, insan hak ve hürriyetini yok eden mutlak eşitlik adına her türlü baskı ve terörü mübah gören özel mülkiyet ve şahsî emeğe karşı düşman olan sosyalizme tamamıyla zıt bir düşünce şeklidir.

Milliyetçilik prensibi sosyal adalete devletin kutsallığına kanunlar çerçevesinde ülke ekonomisini daima hak ve adalet içinde ileri götürmeye yer veren vatandaşın kendi emeğinin mahsulü olan mülkiyete sahip olma yolunu güden bir görüştür.

Atatürk^ün dediği gibi Türk milliyetçiliği komünizme ve kollektivizme kapalı olduğu gibi Türk milletinin menfaatleri birbirinden ayrı ayrı zümrelerden meydana gelmediğini bilâkis zümrelerin birbirlerinin ihtiyaçlarını tamamladığını kabul eder ve savunur.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı ülke ve millet bütünlüğüne önem verir, çağdaşlaşmayı amaçlar ve medeniyetçidir. Her türlü mezhep ayrımcılığı, ırkçılığı ve sınıf kavgasını reddeder; Millî dayanışma ve sosyal adaletten yanadır.

M. Kemal’in Milliyetçiliği vatan kavramı ile bağlantılıdır ve gerçekçidir. Milliyetçiliği demokrasiye yöneliktir. Millet egemenliği ilkesi ile bağlantılıdır. Saldırgan ve yayılmacı emel gütmez; barışçı ve insancıldır.

Mustafa Kemal’e göre kendisini Türk hisseden herkes Türk’tür. Ancak sosyolojik manada hissiyata dayalı bu kabul, batıdan farklı olarak kültür birliğine dayalı olan anlayışı ifade eder.

Bu tarz bir hissiyata, her türlü boy, aşiret, kabile ve kavim asabiyetinin üstünde bir manevî ve kültürel mutabakat olan Türk milletine mensubiyet şuuru ön plânda yer almaktadır.

Mustafa Kemal Paşa, tarihî seyir içerisinde Türk kültürünü inceleyerek modern Türk insanını yetiştirecek olan Türk kültürünün çerçevesini çizmiştir. Onun Türk kimliği anlayışı, Türk’ün karakterine ve tarihine uygun bir kültür anlayışının yaşatılmasıdır.

Bu tarz bir kimlik ve kültür anlayışı ise yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini meydana getiren felsefeyle ifadesini bulmuştur. Tarihte ilk defa Göktürklerden sonra “Türk” adıyla ikinci bir devlet kurması da Atatürk’ün milliyetçilik ilkesinin en güzel ve en çarpıcı yansımasıdır.

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir