Minyatür Sanatı

Minyatür Sanatı Hakkında Ansiklopedik Bilgi,Doğu ve batı dünyasında çok ince işlenmiş ve küçük boyutlu resimleri işleme sanatına verilen ad.Minyatür kelimesinden hemen elyazmalarını süsleyen resimler (matbaanın icadından sonra bu sanat kısa zamanda yok olmuştur), hem de Rönesans’tan itibaren yaygınlaşan bir moda gereğince madalyon, kutu v.b. gibi küçük çapta eşyaların üzerine yapılan dekorlar anlaşılır.

Minyatür Sanatının Kökeni

Minyatür kelimesi kırmızı ile boyamak anlamını taşıyan latince miniare’den gelir; miniare demek bir kitabın veya kitaptaki bölümlerin başlığını minium ile, yani sülyen ile boyamak demekti; zamanla metni süsleyen resimlere de minyatür demek adet oldu.

Eskiçağ

İlk minyatürler Mısır’da ikinci binyılda öğretmek amacıyla ölüler Kitabı’na yapılan minyatürlerdir. Yunan ve Roma’daki minyatürler de aynı özelliği taşır. Roma’daki örnekler arasında Vergilius ve Terentius’un elyazmalarındaki (Vatikan kütüphanesi) minyatürleri sayabiliriz.

Yakındoğu

Yakındoğu’da yunan geleneği hıristiyan temalarının gereklerine uydurularak devam etti. V. ve VI. yy. minyatürleri özellikle Bizans, Süryanî ve Kıptî sanat okullarında önem kazandı. En önemli minyatür kitapları olarak Viyana Tekvini’ni, Rossano İncili’ni, Rabula İncili’ni (Floransa’daki Lorenziana kütüphanesi) ve Süryanî okulunda yapılanlarla VI. yy.dakı bütün minyatürleri sayabiliriz.

Roman Öncesi Batı

En değerli minyatürler VI. ve VII. yy.da büyük bir gelişme güsteren İrlanda okulunun eserleridir. Sanatçının amacı artık birtakım konuları göz önünde canlandırmak değil, sadece ele aldığı eseri süslemektir.

Minyatür Sanatının Gelişimi

Bu minyatürlerdeki süsleme motifleri genellikle hayvan âleminden alınan unsurların da katıldığı, birbiriyle çaprazlaşan, birbirine sarılan ve karmaşık görüntüler meydana getiren geometri biçimleridir: Durrow Kitabı, Kells Kitabı (her ikisi de Dublin Trinity college’de) ve İrlanda okulunun en önemli eseri sayılan Lindis Farne’nin İncili (British museum, Londra). VIII. yy.ın sonunda minyatür sanatının merkezi olarak Charlemagne’nın sarayını görüyoruz.

Karolenj minyatürünün özelliği klasik kaynaklara dönmesi, bizans alemiyle birtakım yakınlıklar kurması ve İrlanda süslemeciliğinin etkisinde kalmasıdır: Utrecht Mezmur Kitabı (Utrecht üniversitesi), Viviano Kutsal Kitabı (Paris Milli kütüphanesi), Sankt Emmeram Altın Ezyazması (Bavyera Eyalet kütüphanesi, Münih).

Almanya’da da Otto sanatı minyatür alanında ilgi çekecek şekilde büyük bir gelişme gösterdi (Otto 111 İncili, Münih kütüphanesi). Romanöncesi minyatür sanatında büyük bir ayrıcalığı ve özelliği olan başka bir üslûp da Ispanya’da ortaya çıkan mustarab’dır.

XV. yy.da Roman Devri Minyatürü

Roma minyatürünün başlıca özelliği hiç şüphesiz, metinle doğrudan doğruya ilişkili resim sayısının çoğalmasıdır. Gerçi gene de en çok resimlenen kitaplar mezmur kitapları, kutsal kitaplar, Incil’ler, dua kitapları v.b. gibi kutsal eserlerdir ama o devirden itibaren din dışı metinlerde de minyatürlere rastlanmaya başlanır.

Gotik dönemin küçük ve ince minyatürlerinde görülen başlıca özellikler şunlardır:elyazmalarının küçük boyutlarda olması, çok süslü ilk harflerin sık sık kullanılması, ahenkli ve zarif figürlere yer verilmesi ve milletlerarası gotik devirde çok yaygınlaşan ilk kişisel dua kitaplarının ortaya çıkması.

XV. yy.da minyatürün kitaptaki metin ile ilişkisi yavaş yavaş gevşemeye başladı. En zengin süslemeli eserler ihtişam ve zarafetlerini değerlendirmeğe çalışan büyük rönesans prenslerinin saraylarında ortaya çıktı (İtalya, Fransa, Bourgogne ve Flandre sarayları). XV. yy.da matbaa ile beraber minyatür de önemini kaybetti.

Almanya

Roman sanatı döneminde alman minyatüründe otto geleneği sürmekle beraber figürler daha canlı ve daha insansıdır. Altın, gümüş ve çeşitli renklerle işlenen büyük ilk harflerin yer aldığı kutsal kitaplar ve kemerlerle çevrelenmiş sinoptik cetveller roman sanatının en belirgin ürünleridir. İlk gotik biçimler XIII. yy.ın ilk yarısında görünmeye başlar.

XIV. yy.da büyük bir önem kazanan Avusturya minyatürü uçla yapılmış desenlerinin inceliği ile dikkati çeker. Daha sonraki dönemde Maximilian I’in dua kitabını resimleyen Dürer’in çalışmaları yer alır.

Fransa

Gotik dönemde fransız minyatürü büyük bir güç kazandı ve öteki ülkeleri etkiledi. Bu dönemde gelişen birçok okul arasında en önemlisi Paris okuludur. Fransız minyatürcüleri arasında özellikle üzerinde durulmaya değenler çok ince bir teknik ve renk anlayışıyle çalışan Honore, Jean Pucelle, Andre Beauneveu ve Jaque-mart de Hesdin’dir.

Fakat transız minyatürü doruğuna XV. yy.ın ilk yarısında, Berry Dükünün Dua Kitabı (Conde müzesi, Chantilly) ile şaheserini veren Limburg kardeşler, İean Fouquet (Heures Chevalier [Conde müzesi, Chantilly]), iean Bourdichon (Anne de Bretagne’nın Dua Kitabı [Paris Millî kütüphanesi]) ve Levalle Dua Kitabı’nın (Paris Millî kütüphanesi) süslemecisi olarak gösterilen Jean Colombe vardı.

Bourgogne sarayında gelişen minyatür sanatı Flaman okulunun etkisi altındadır (Willem Vrelandt, jean le Tavernier de Oudenaarde [Charlemagne’nm Fetihleri, Brüksel Kraliyet kütüphanesi], Alexander Bening v.b.).

İngiltere

Roman minyatürü İngiltere’de İrlanda geleneğinden geçme zengin süslemeleriyle, Karolenj minyatürcülüğünü sürdüren ve bizans etkisini taşıyan figürleriyle göz kamaştırıcı bir güzelliğe ulaştı, fakat XIV. yy.ın ortasında 1348-1349 veba salgını yüzünden birden bire durakladı. XIV. yy.ın sonunda ve XV. yy.ın başında ilgi çeken minyatürcü, yukarıda adı ve eserlerini bildiğimiz tek tük İngiliz minyatürcülerinden biri olan dominiken rahibi John Siferwas’tır (Leccionario Lovell, British museum, Londra).

İtalya

Roman sanatı döneminde İtalya’da ağır basan minyatür karolenj ve anglosakson unsurlardan da yararlanmakla beraber daha çok bizans etkisindedir. XIV. yy. ve XV. yy.larda her bölgedeki minyatürcülerin o bölgede hâkim olan resim akımına uyduklarını görürüz.

Ressamlar arasında da minyatüre merak saran birçok sanatçı vardır: Simone Martini, Lorenzo Nonaco, Fra Angelico, Perugino, Pinturicchio. Bazı ustalar ise kendilerini yalnız minyatüre vermişlerdir: Taddeo Crivelli (Borso de Este Kutsal Kitabı, 1445-1462, Estensi kütüphanesi, Modena), Attavante Florentino ve Giulio CIovio (Farnese Dua Kitabı, Napoli kütüphanesi).

Hollanda

XV. yy.da flaman minyatürü H. Memling ve G. David gibi birçok ressamın minyatüre merak sarmalarıyla büyük bir olgunluğa kavuştu. XV. yy.ın ikinci yansında kalın kitapların, genellikle kutsal kitaplar ve dua kitaplarının resimlendiğini görürüz (Katolik isabelin Kitabı, British museuity Londra). XVI. yy. minyatürcüleri arasında üzerinde durulması gereken sanatçılar Gerard Horenbout ile Grimani Dua kitabını (San Marco kütüphanesi, Venedik) süsleyen Simon Bening’dir.

İspanya

XIII. yy.ın ilk yarısında Mustarab minyatürlerinin çeşitli kopyaları yapıldı; aynı yüzyılın ikinci yansında ise gotik üslûba bir geçiş olarak ele alabileceğimiz fransız etkisi ağır bastı. Castilla’daki en önemli minyatürler kral Alfonso X’un ısmarladıklarıdır (Santa Maria İlâhileri).

Barcelona okulunda toscana üslûbunun etkisi açıkça görülür; bu arada Ramon Destorrents atelyesinde hazırlanan minyatürleri (Llibre Verde, Barcelona Tarihî arşivi) ayrıca belirtilmeğe değer. İspanyol minyatürü en güçlü ve en güzel eserlerinden birini Ramon’un kardeşi Rafacl Destorrents’e borçludur: milletlerarası gotik üslûbunda yapılan Misal de Santa Eulalia (1403, Barcelona katedrali).

XV. yy. minyatürcüleri arasında Consulado de Mar Kitabı’nı resimlendiren D. Crespi’yi anmak gerekir. XV. yy.ın ilk yarısında bazı Castilla’lı soyluların topladıkları eski elyazması koleksiyonları arasında en önemlisi Jorge ingles’e mal edilen minyatürlerin yer aldığı Santillana markisi’nin koleksiyonudur.

Dua kitapları arasında da Kral Martin’in Dua kitabı (Paris Milli kütüphanesi), Katolik Fernando’nun Dua kitabı (El Escorial kütüphanesi) ve Katolik isabelin Dua kitabı (Granada Krallık kapellası) önemlidir.

Hindistan

Hint okulları arasında en ilgi çekicilerden biri XVI. yy.ın başında ortaya çıkan ve o devrin başlıca iranlı ressamı Mirmüşavir’in dahil bulunduğu Moğol okuludur. Hint minyatürcülüğünün başlıca ustaları XVII. yy.ın başında yaşamıştır: A. Rıza ve özellikle moğol devrinin en belirgin niteliği olan soylu üslûbunu yaratan ve devrinin bütün özelliklerini yansıtan oğlu Ebul Hasan.

XVI. yy.dan İtibaren Minyatür

XVI. yy.dan itibaren minyatürcüler madalyon şeklinde portreler yapmaya koyuldular (Bronzino ve birçok Floransa’lı usta tarafından yapılan Medici portreleri). Bu tarzı Fransa’ya sokan j. Clouet oldu. XVII. yy.da Cenevre’li J. Petitot mine üzerine minyatür yapmaya başladı. İngiltere’de, N. Hilliard ile S. Cooper; Almanya’da Genç Holbein ile Cranach o devrin ustalarıdır. XVII. yy. da flaman minyatürü üzerinde Van Dyck ile Rubens’in etkisi görülür.

XVIII. yy.da Venedik’li Rosalba Carriera’nın keşfettiği fildişi üzerine minyatür tekniği önce Louis XV’in sarayında tutundu, oradan da öteki avrupa saraylarına yayıldı. Romantik devirde minyatür portre zevki bütün Avrupa’yı sarmıştı. Fakat fotoğrafın yayılmasıyla bu sanat dalı bütün önemini kaybetti.

Doğu. Doğu’da elyazması kitapların başlıkları ve konu aralıkları nakışlar ve resimlerle süslenir, bezenirdi. Bunlar, hem konuyu açıklamak hem de sayfalara güzellik katmak amacıyla yapılan renkli, figürlü tasvirlerdi. Sonraları bu iki süsleme işçiliği, birbirinden ayrıldı. Kitapta geçen konuları en ince ayrıntılarına kadar renkli olarak çizerek işlemeye nakış veya tasvir adı verildi.

Bu sanat dalında çalışanlara da nakış yapan anlamına gelen nakkaş, tasvir çizen, boyayan anlamında musavvir denildi. Zamanla nakkaş ve nakış deyimlerinin yerini minyatürcü, minyatür ustası, minyatür ressamı ve minyatür deyimleri aldı.

Doğuda minyatürün önce nerede, kimler tarafından yapıldığı kesinlikle bilinmiyor. Yalnız türk minyatürcülüğünün bağlı bulunduğu doğu sanatının kaynakları Çin, Hint, Moğolistan, İran ve Arap ülkelerinde başlayan, zamanla gelişen ve Osmanlı Türklerinin elinde olgunlaşan sanat özelliklerini ortaya koyar. Orta Asya’da, özellikle Turfan, Kuça, Kızıl kentlerinde yapılan arkeolojik kazılarda Milâttan önce yapıldığı sanılan minyatürlü elyazması kitaplar bulundu.

Bu elyazması kitaplarla duvar resimlerini yeni metotlarla inceleyen Aurel Stein, iran ve sasanî resimleriyle bunların yakın benzerliklerini buldu. Bundan, minyatürün ilk yapıcıları arasında Türklerin de bulunduğu sonucu çıkabilir.

Sasanîlerin III.yy. başlarında yaşadığı anlaşılan Mani adında bir ressamları vardı. Mani, peygamberliğini ileri sürerek bir yıl kadar tek başına kaldığı mağarada yazdığı Erjengi Mani (Mani Tasvirleri) adlı kitabını minyatürlerle süsledi. Mani’nin ilkeleri ve düşünceleri, Orta Asya içlerine kadar yayıldı.

Çeşitli etkenler yüzünden Orta Asya bölgelerinden batıya doğru göç etmek zorunda kalan Mani müritleri, gittikleri ve yerleştikleri yerlere, inançlariyle birlikte sanat anlayışlarını, mani minyatürlerini götürdüler.

İran’ın içlerine kadar inen, oradan daha aşağılara yayılan bu akım, bu çevrede de etkisini gösterdi. İslâm kültürünün, Türkler arasında yayılmasından sonra ilk defa, Selçuk Türkleri tarafından, Bağdat’ta bir minyatür okulu açıldı. O sıralarda Yunanca yazılan bilim-eserlerinin Arapçaya çevrilmesine hız verildi.

Kitaplarda ele alman konuların daha iyi anlaşılabilmesi için konuyla ilgili nakış resimlerin (minyatürlerin) yapılması gerekiyordu. Bu yüzden bilim eserlerinin açıklanması yanında, anlatımcı bir resim üslûbu ortaya çıktı. Yeni resim anlayışı, bu sınırların içinde kalmadı. Hikâye edebiyatına da geçti. Minyatür sanatı, kaynağından getirdiklerine bu yeni görüşü ekleyerek zenginleşmeğe başladı.

Aslı Yunanca yazıldığı halde sonradan Arapçaya, Latinceye çevrilen Tarsus’lu Dioskurides’in Peri Hyles iatrikes (Materia Medica) adlı ve resimli kitabı Kitabu’l Haşaiş (Otlar Kitabı) adı altında Doğunun resim öğretisi ve ilkelerine göre resimlenerek yeniden yazıldı.

İçindeki hikâyeler kadar minyatürleriyle de ün yapan Harirî’nin Makamat adlı hikâye kitabının minyatürleri Türkistan’dan ve İran’dan göçen nakkaşlar tarafından yapıldı.

İbni Mukaffa tarafından hint edebiyatından Arapçaya çevrilen Bidpaî’nin (Beydeba) [sanskritçe ilim sahibi] Kelile Ve Dimne’sı de yine ressamlar (nakkaşlar) tarafından nakış resimlerle süslendi.

Türkler arasında büyük ilgi gören ve geniş bir alana yayılan minyatür sanatı selçuklu sultanlarının ve emirlerinin sır kâtipliğini yapan Uygur Türkleri tarafından benimsenerek geliştirildi. Resme çok ilgi duyan selçuk hükümdarları Doğunun ünlü ressamlarını saraylarına çağırdılar, onlara büyük paralar vererek resim çizdirdiler ve büyük nakkaşlara sarayın hemen yanında nakkaşhaneler yaptırarak çalışmalarını kolaylaştırdılar.

Anadolu’da Nakkaşı Rum adıyla ün yapan Aynüddevle, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’in kızı Gürci Hatun’un dileği üzerine Mevlânâ’nın birçok resimini yaptı.

Minyatür alanında, Konya Selçuklularından Bedreddinî Tebrizî ile Bendereddin Yavaş’ın başarılı eserler verdikleri bilinir. Aynı kültür çevresinde oldukları halde İran minyatürü ile türk minyatürü arasında bazı ayrılıklar göze çarpar, iranlılar, daima belli hikâyelerin kahramanlarını ele alarak belli şemalar içinde işlediler.

Aynı kalıp ve şemaları kullanan Türkler ise yaşanan tarih olaylarını konu edinerek minyatüre gittikçe gelişen özel bir üslûp niteliği kazandırdılar. Ancak Belh, Horasan, Herat ve Buhara ülkelerinde yetişen sanatçıların yaptıkları minyatürleri bütünüyle, Türklerinkinden ayırmak kolay değildir; arada önemli bir üslûp benzerliği vardır.

Orta Asya ve Türkistan dolaylarında doğduğu kabul edilen minyatür, bir koluyla Hindistan’a, öteki koluyla İran’a geçerek, oralarda birbirinden ayrı üslûplarla gelişti.

Hindistan’da geliştirilen sanat kolu yine türk sanatçılarının etkisiyle daha gerçekçi bir üslûba dönüştü. Türk ve İran kolu yanında sadece bir belge değeri taşıyan arap minyatürü ise kuru bir anlatım niteliğinde kaldı.

Buna karşılık büyük bir kıvraklığı, inceliği ve şiirli havası olan türk ve İran minyatürleri insanı hemen saran bir üslûp kazandı. Timur, sarayına birtakım ünlü nakkaşları topladı; onlara kendi kitaplarını nakış resimlerle süsletti, kendisinin ve aile halkının resimlerini yaptırdı.

Timur’un oğlu Sultan Şah Ruh döneminde (XV. yy.) Herat’ta nakış resimli birçok kitaplar yazıldı. Bundan sonra Herat, minyatür sanatının en büyük merkezlerinden biri oldu. Her atlı Bihzad (doğ. 1440) minyatürün en büyük ustalarından biri sayılır.

Bihzad, Timur’un torunlarından Baysungur Mirza’nın sarayına kabul edilerek çalışmalarını geliştirdi. Bihzad, kendi başına yeni bir öğretinin ve üslûbun kurucusu olduktan sonra birçok çırak yetiştirdi.

Şehname’yi, Hamsemi Nizami’yi, Leylâ ile Mecnun’u, Zafername’yi nakış resimlerle süsledi. Bihzad’ın çıraklarından Ağa Mirek, Kanunî Sultan Süleyman zamanında İstanbul’a çağrılarak nakkaşhanenin başına getirildi.

Mâni (doğ. Şiraz 1580) XVI. yy. nakış ressamları arasında Bihzad’ın ölçüsünde bir üne erişti. Mâni de tıpkı Bihzad gibi minyatür alanında yeni bir üslûp ortaya koydu. Birçok nakkaşlar, yaptıkları nakış resimlerinin altlarına Bihzad’ın veya Mâni’nin imzalarını atarlardı.

Osmanlı Türklerinde minyatür, Fatih zamanında gelişmeye başlayarak özel bir üslûp kazandı. Bu dönemde, yazma kitaplara sultanların portrelerinin yapılması, ilgi çekici bir olaydır. Selçuklu sultanları gibi osmanlı sultanları da saraylarında nakkaşhaneler kurarak nakkaşların çalışmalarına kolaylık sağladılar.

Fatih’in nakkaşbaşısı Sinan Bey idi. Sinan Beyin, elinde gül koklayan Fatih portresi, kuruluşu bakımından klasik nakış resmin özelliklerini verir, ayrıca üç boyutlu bir mekânı işlemesi yönünden batı etkisinde kaldığını gösterir.

Fatih Sultan Mehmed, papaya başvurarak çağının ünlü ressamlarından bazılarını İstanbul’a göndermesini istedi. Bu istek üzerine, Rönesans’ın tanınmış ressamlarından Matteo di Pasti, Costanzo di Ferrara ve Gentile Bellini İstanbul’a gönderildi.

1479’da sarayda çalışmalarına başlayan bu ünlü ressamlar, sultanın ve yakınlarının portrelerini ve madalyonlarını yaptılar. Buna karşılık Nakkaş Sinan Bey de İstanbul’dan İtalya’ya gönderildi.

Sinan Bey, İtalya’da çağın ustalarından Maestro Paolo’nun yanında çalıştı. Sinan Beyin Batı resmi etkisi altında kaldığını gösteren Fatih güllü portresini, bu geziden döndükten sonra yaptığı büdirilir.

Türk minyatürü ile Batı resmi arasındaki benzerliğin bu olayla başladığı ileri sürülür. Ayrıca Fatih’in üzerindeki geniş kıvrımlı elbisenin, Fatih Albümündeki Siyahkalem’in minyatürlerinde görünen elbise kıvrımlarına çok benzediği tespit edilmiştir.

Sinan Beyin yaptığı resimde, içi beyaz kürklü koyu mavi bir kaftan, yakası ve kolları kırmızı, kalın ve yeşil entari, beyaz sarığın üzerinde vişne çürüğü kavuk, eserin sağlam ve değişmez havasına bütünlük kazandırır. Bugün Osmanlılara ait en eski minyatürlü elyazması kitaplar, Bayezid II’nin hükümdar olduğu günlerden kalmadır. Bunlar da Türkiye dışındadır.

Topkapı Sarayı müzesinde, Farsça bir hamsede çeşitli nakkaşların resimleri vardır. 1498’de yazıldığı anlaşılan bu yazma kitabın minyatürlerinin de aynı dönemde yapıldığı sanılıyor. Bu sırada osmanlı minyatürünü herat ve şiraz üslûplarının etkilediği görülüyor.

Baba Nakkaş adıyla tanınan Şeyh Mustafa saray duvarlarını nakışlarla; yine aynı dönemde Abdurrahmanül Mevlevi Konya’da Mevlânâ türbesinin içini kalem işleriyle süsledi.

Yavuz Sultan Selim’in hükümdar olduğu dönemden kalan minyatürlerde mimarî kurgular, insan tiplerinin işlenişi, elbise biçimleri değişik bir mekân ve renk içinde gösterilir. Buna yeni türk üslûbunun habercisi olarak bakanlar da vardır.

Uluğ Bey zamanında Herat’tan İstanbul’a gelen nakkaşlarla, Çaldıran seferinden sonra Yavuz Sultan Selim’in yanında getirdiği nakkaşlar, Herat okulunun ve üslûbunun etkisini sürdürdüler, yeni gelişmekte olan türk üslûbuna basamak hazırladılar.

Osmanlı minyatürcülüğünün en verimli ve canlı dönemi Kanunî Sultan Süleyman’ın hükümdarlığına rastlar. Sarayda çalışmakta olan nakkaşlar; Nakkaşanı İran ve Nakkaşanı Rum adları altında iki kümede toplandı, iki ayrı öğreti biçimini, iki ayrı üslûp özelliğini sürdüren bu nakkaşlar, en iyi şartlarda çalışırlardı. Nakkaşanı İran topluluğu içinde Türkler de vardı.

Nakkaşanı Rum topluluğu ise asıl türk minyatürünü geliştirdi. Bu çağda minyatür sanatına yeni nitelikler kazandıranlardan biri Nigârî’dir (1492-1582). Nigârî, minyatüre yeni boyutlar ve derinlik getirdi. Topkapı Sarayı müzesinde bulunan minyatürlerinde bir portre ressamı gibi çalıştığı görülür.

Kanunî Sultan Süleyman’ı canlandıran minyatürü özellikle büyük önem taşır. Siyah bir fon üzerine yerleştirilen figürler ilk bakışta istenen etkiyi yapacak niteliktedir. Nigârî, bu eserinde ince ayrıntılara pek yer vermez.

Bu eserin sağ yarım kesimde, ilerleyen Kanunî Sultan Süleyman’ın arkasından iki silâhtar yürür. Sultanın üzerinde mavi atlasla kaplı hafif bir kürk, başında sorguçlu kavuğu vardır. Sol eli hafifçe ileri doğru çıkmış, sağ eliyle mendilini tutar. Arkadan kendisini izleyen silâhtarlardan biri sultanın kılıcını taşır.

Nigârî’nin ünlü minyatürlerinden biri de Barbaros Hayreddin’in portresidir. Barbaros Hayreddin bu resimde oturur ve sağ yöne bakar durumdadır. Sağ elinde Kanunî’nin hediye ettiği değerli asa, sol elinde de bir karanfil vardır. Giydiği kırmızı kaftanın üzeri kahverengi kaplan benekleriyle süslüdür. Bunların içinden, yukarıdan aşağı inen mavi entarisi görülür.

Başındaki beyaz kavuğu, beyaz kaşları, beyaz sakalı Barbaros’un yaşlandığını gösteriyor. Buna rağmen nakış resmin bütününü kaplayan havasında Barbaros’un kendine güveni ve canlılığı gözden kaçmaz.

Nigârî’nin üçüncü bir önemli portresi de Yavuz Sultan Selim’in ok atışını gösteren eseridir. Arkasında bir silâhtar, önünde ise hedefi tutan doğancıbaşı yer alır. lisi olan Nakkaş Osman, daha çok tarih konularını işledi.

600 Parçadan fazla minyatürü olduğu sanılır. Şehnameci Seyit Lokman’ın 1579’da yazdığı Hünername’nin XVI. yy.ın türk nakkaşlarından en önemli minyatürlerini Nakkaş Osman yaptı. Hünername’de 210 resim vardır. Bu resimlerde Nakkaş Osman’ın bütün sanat incelikleri, getirdiği yenilikler açıkça görülür.

Sultan Murad III’ün oğlu Mehmed III’ün sünnet düğününü konu edinen Surname nin resimleri de Nakkaş Osman’ındır. Bu eserde sünnet düğünü dolayısıyla düzenlenen şenlikler, bunun için Sultanahmet meydanında kurulan takların önünden geçen bütün esnaf ve zanaatçı grupları, onların meslekleri, zanaatlarını nasıl yaptıkları değişik sahnelerle gösterilir. Nakkaş Osman, Surname’de yer alan resimlerinde, figürleri belli plan içine yerleştirir, istif eder.

Mekânla, işlediği şekiller arasında organik bir birlik kurar. Bütün şekiller, kendileriyle bağlantılı bir zaman akışı içinde geçer gider. Onun, minyatüre getirdiği üslûp özelliği budur.XVI.yy.da Şehnameci Lokman’ın Sultan Murad III üzerine yazdığı Şehnamenin ikinci cildindeki resimleri Nakkaş Mirza Ali yaptı.

XVII. yy.da türk minyatürü bir önceki yüzyılda kendisini bulan üslûbun bir devamı gibi görünür. Bu çağın nakkaşları da yine tarihî konuları işlediler. Sultan Mehmed III’ün hükümdarlığı döneminde yaşayan ve eserler veren Nakkaş Haşan Paşa, hükümdar için yazılan Eğri Fetihnamesi’ni minyatürlerle süsledi.

Büyük ölçüde ikişer sayfayı kaplayan bu resimlerdeki en büyük özellik yine gerçekçi anlayıştır. Resimleri görenler, Nakkaş Hasan Paşanın da bu sefere katıldığına inanır.

Resimlerdeki savaş düzenini, karşılıklı safların dizilişini, yenilgiye uğrayan düşman ordusu kumandanlarının karargâhtaki durumlarını, ordunun İstanbul’a dönüsünü anlatan sayfalar minyatürle değil, anıtsal ve büyük bir eserle karşı karşıya gelindiğini gösterir.

Sultan Ahmed I için hazırlatılan Falname adlı yazma bir kitap, Nakkaş Kalender tarafından resimlerle süslendi. Kalender, kendinden önce başlayan ve sürdürülen minyatür anlayışına yeni bir şey katmadı; kendinden önceki nakkaşların eserlerinde kullandıkları düzeni ve belli şemayı olduğu gibi vermekle yetindi. Nakşî takma adını kullanan Ahmed Efendinin Şakaiki Numeniye adlı eserinin çevirisi için 49 minyatür yaptı. Bunlarda sultanlar ve bilginler konu olarak işlendi.

XVIII. yy.da türk resmi daha başka bir üslûp özelliği gösterir. Sultan Ahmed III’ün nakkaşbaşısı Levnî, padişahın çocukları için düzenlenen sünnet düğünlerini konu olarak aldı. Levnî’nin resimlediği Surname’de bütün ölçüler değişti. 1720’de Vehbi tarafından yazılan Surname’ de yer alan Levnî’nin resimleri, Nakkaş Osman’ınkiler gibi iki sayfada tamamlanır.

Levnî’nin Surname’sinde anlaşılmaz bir dağınıklık göze çarpar. Levnî, kendi sanat anlayışını gösteren bir düzen kurar ve klasik minyatürün sağlam yapısından ayrılır. Levnî’nin Surname’slnde halk tiyatrosunun ve soytarılık sanatının da geliştiği görülür. Levnî, XVIII. yy.ın toplumsal yaşayışını, bir düğün şenliği ve sarhoşluğu içinde vermeye çalıştı. XVIII. yy.dan sonra minyatür, eski önemini kaybetmeye başladı.

Selim III’ü Koca Yusuf Paşa ile gösteren resimde, Batının portre resimlerinde görülen özellikler daha belirgin olarak ortaya çıkar. Bu dönemde yaşayan sultanların ve büyük devlet adamlarının portreleri bu yeni teknikle yapılmaya başlandı.

Bu döneme kadar gelen minyatürün ele aldığı konular genellikle;

1. portre resmi

2. tarihî olaylar

3. saray yaşantısı;

4. atlı oyun ve av sahneleri

5. savaş alanları olarak sayılabilir.

Minyatür, bilinen tek yönlü mekân anlayışı içerisinde bütün bu konuları, değişik sahneleri, Batının anıtsal ve büyük çaptaki resimlerinde bile bulunmayan ayrıntılarla verdi. Bu yüzden, bu resimlerde Batı resminde olduğu gibi, gölge ve ışık zıtlaşmasının olmadığı, üç boyutlu bir mekân anlayışının bulunmadığı söylendi.

Oysa, bütün öteki sanatlarda olduğu gibi minyatürde de teknik özellikler, kuruluş şemaları vardır. Bazı renklerin fazlaca kullanıldığı, kimi yerde altın ve gümüş yaldızların birer gereç olarak işlendiği göze çarpar. Bu tür bir çalışma, minyatürün kendi özelliği ve tekniği icabıdır.

Osmanlı toplumu XIX. yy.dan sonra, yepyeni bir dünya görüşünün oluşturduğu bir kültür çevresi içine girince, bütün toplumsal kurumlarla birlikte sanat anlayışı da bir taklit çabasına düştü. Minyatür böyle bir dünya görüşünün dışında kaldı. Yerini, Batının gölgeli ışıklı, zamanlı mekânlı, büyük boy yağlıboya resimlerine bıraktı.

Minyatür Sanatı

Minyatür Sanatı

Minyatür Sanatı

Minyatür Sanatı

Minyatür Sanatı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir