Miraç Nedir? Din Kültürü

 

Miraç Nedir Din Kültürü,Urûc, fiil halinde kullanılmış olarak 5 ayette yer alır. Ragıb’ın güzel ifadesiyle yükselerek yol almak anlamına gelir. Dolayısıyla urûcdaki yürüyüş düz bir satıh üzerinde değil, yukarı doğrudur.

Kur’an bu tip bir yürüyüşü üç boyutlu âlem şartlarını aşabilen varlıklar için, özellikle melekler ve ruh için kullanmaktadır, (bk. Meâric, 4; Secde, 5) Allah’a doğru yol alış bir urûc hareketidir. Ve bu yol alış matematik zamanı aşan bir nitelik taşır. Urûcdan bahseden ayetlerin bir kısmı bu yol alışın astronomik zamanla mukayese edilemeyeceğini vurgulamak için şu ifadeyi kullanmaktadır: “Melekler ve ruh Allah’a, sizin esas aldığınız ölçülerle elli bin yıllık bir zaman miktarını bir günde aşarak urûc ederler.” (Meâric, 4; Secde, 5)

Anlaşılan odur ki, urûcun mahiyetini ve nasıllığını üç boyutlu âlemin verileriyle tam açıklamak mümkün olmaz.

Miraç buraya kadar açıkladığımız urûc kökünden türetilmiş olup, aşağıdan yukarıya doğru çıkmada kullanılan her türlü âlet ve yükselişte ulaşılan derece, yükseklik ve mertebe anlamındadır. Müfessirler Mirac’ı; yüksek derece, göksel planlar, ruhsal ve manevi mertebeler anlamlarında değerlendirmişlerdir ki, Kur’an’ın yaklaşımını isabetli bir fark ediştir.

Meâric 4. ayette Allah miraçların sahibi olarak tanıtılmaktadır. Bunun açık anlamı, Allah’ın hem urûcla elde edilen mertebelerin ve yükselişlerin, hem de urûc için kullanılmış ve kullanılacak olan bütün imkân ve âletlerin sahibi ve ilham edicisi olduğudur.

Allah her şeyin sahibidir. Kur’an’ın bu temel kural yanında Allah’ın miraçlarının sahibi olduğunu Bunun dışında belirtmesi, Cenab’ı Hakk’ın urûc hareketine ve onun için kullanılacak âlet ve imkânlara özel bir değer verdiğini gösterir. Bunun bizim için ifade ettiği pratik mana ise insan hayatında ve insanın tekâmülünde urûc ve meaficin çok büyük bir yer ve anlam taşıdığıdır.

Miraç kavramıyla ilgili bu genel tespitten sonra bu kavramın Hz. Peygamber’in hayatı, peygamberliği ve nihayet İslam düşünce tarihi içindeki özel çerçevesine bakabiliriz.

Bu açıdan baktığımızda Miraç, aklımıza, Peygamberimi­zin mucizelerinden biri sayılan göklere yükselişini getirir.

Kısa bir ifadeyle Miraç diye andığımız büyük mucize olay, biri İsra (Hz. Peygamber’in bir gece Mekke’den Kudüs’e götürülüşü) biri de Urûc (göklere yükselme) olmak üzere, iki bölümden meydana gelmektedir, (İsra md.)

Son Peygamber Hz. Muhammed’in bütün kâinata gösterilmek üzre böyle ilahi bir yolculuğa çıkarılışının evrensel gerekçeleri neler olabilir?

Bütün varlıklar, kendilerinin kemalini temsil eden pey­gamberlere hürmet ve sevgiyle doludurlar. Nebiler, varlık tarafından, özellikle zuhur edecekleri bölge ve iklimin eşyası tarafından büyük bir özlemle beklenirler. Zuhur eden nebinin, bekleyiş içindeki bu varlıklara gösterilmesi gere­kir.

Böylece, nebinin geldiği, görevine başlamak üzere olduğu anlatılmış, nebi ile varlığın bütünleşmesine zemin hazırlanmış olur.

Bu, varlığa arz olayı her peygamberin nübüvvet kurumu içindeki yeri ile orantılıdır. Son Resul Hz. Muhammed’in arzı da O’nun bütün zamanların ve bütün insanlığın peygamberi olarak gönderilişi ile uyumlu bir genişlik ve yücelik belirtir.

O’nun kâinata arzı, kâinat çapında bir genişliğe sahiptir. Miraç dediğimiz o eşsiz mucize, bu arzın gerektirdiği ilahi yolculuk, zaman ve mekân kayıtlarının ötesinde, akıl ve duyuların kavramayacağı bir keyfiyet içinde sona ermiştir.

Şimdi, Mirac’ın esas kısmı olan urûc (göğe yükselme) ve Allah’ın huzuruna varış safhasını anlatan Kur’an ayetlerini görelim: “Andolsun o yıldıza, aktığı zaman ki, arkadaşınız Peygamber, ne sapmış ne azıtmıştır. O, kendi nefsinden, kuruntusundan bir şey söylemiyor. Söylemiş olduğu indirilen bir vahiyden başkası değildir. O’nu, O’na, o kuvvetleri pek zorlu olan öğretmiştir. O güzellik ve güç sahibidir, Hak huzurunda dosdoğru ve düzgün durmuştur.

O sırada O, en yüksek ufuktaydı. Sonra yaklaştı ve O’na doğru sarktı. Yakınlığı iki yay aralığı kadar veya daha azdı. O sırada vahyetti kuluna, vahyettiğini. Gözün gördüğünü, kalp yalanlamamıştı. Hal böyle iken, gördüğü şey konusunda, o Peygamber’le çekişiyor musunuz? Andolsun ki, O, O’nu bir de inişinde gördü. Hem de Sidretü’l Müntaha’nın yanında.

Mev’va cenneti o Sidre’nin yanındadır. O zamanki Sidre’yi bürüyen bürümüştü, göz ne şaştı, ne de haddi aştı. Andolsun, Peygamber o anda, Rabbinin en büyük ayetle­rinden bir kısmını gördü.” (Necm, 1-18)

Mirac’ı anlatan bu on sekiz ayetteki en büyük sırlardan biri de anlatımdaki zamirlerin sergilediği tablodur. Zamirler, ilahi kelam bünyesinde öyle bir sistemle sıralanmışlardır ki, olayın aynı anda iki veya üç kişi arasında geçtiğini düşünebiliriz. Cenabı Hakk’la, Hz. Peygamber’in olayda yer aldıkları kesin. Acaba üçüncü şahıs olarak, Cebrail de söz konusu mudur?

Cebrail’in Miraç olayında Hz. Peygamber’e, belli bir yere kadar refakat ettiğini, fakat bir noktadan sonra “Ben buradan öteye geçemem; gücüm buna yetmez, geçersem yanarım” diyerek Hz. Peygamber’den ayrıldığını, hadislerden öğreniyoruz.

Yukarıdaki ayetler, acaba Mirac’ın Cebrail’in ayrılışından önceki safhasını mı anlatmaktadır, yoksa sonraki safhasını mı? Büyük sahabi İbn Abbas başta olmak üzere, bir kısım müfessirler, ilk on iki ayetteki anlatımın yalnız Allah’la Hz. Peygamber arasında geçenleri verdiğini ve serüvenin Yaradan’la Hz. Muhammed arasında yaşandığını söylerler. Bazı müfessirler, anlatımın, Allah -Peygamber – Cebrail üçlüsünün beraberliğine yönelik olduğunu kabul ederler.

İslam’da ruhsal tecrübe ve yükselişlerin kurumu olan tasavvuf, bazı istisnalar dışında, birinci grup müfessirlerin görüşünü benimser.

Denebilir ki, ayetlerin dikkat çektik­leri, akıl ve duyularüstü o erişilmez safhada, Allah — Peygamber yanına bir üçüncü varlığı koymak, Miraç esprisine uzak düşmektedir. Çünkü, böyle üçlü bir beraber­lik, Hz. Peygamber’in hayatında hiç de istisnai bir keyfiyet değildir. O, hemen hemen her zaman böyle bir beraberlik içindeydi. Mirac’a seçkinlik ve farklılığını veren, herhalde onun sadece Yaradan ve Hz. Peygamber arasında oluşmasıdır.

Mirac’la ilgili hadis ve ayetlerin hiçbirimde Allah’ın görülmesinden söz edilmemiştir. İşaret edilen nokta, Allah’a doğru yükseliş ve Allah’la yakınlıktır. İkinci olarak, Kur’an, Allah’ın gözle görülemeyeceğini açıkça söylemektedir.

Bununla birlikte İbn Abbas başta olmak üzere bazı İslam büyükleri Allah’ın görülememesinin genel bir kural olduğunu, fakat Miraç’da Hz. Muhammed’e bu bakımdan bir istisnai lütufta bulunulduğunu söylemektedirler.

Bu düşünceyi taşıyanlar, burada sözü edilen görmenin sıradan bir görme olmadığını, Allah’ın bahşettiği bir görme kudretiyle gerçekleştiğini söylerler. Fakat böyle bir açıklama, sonuçta, gözle görmemeyi itiraftan başka bir şey değildir. Çünkü, duyularüstü yollarla fark ediş, esasen daha baştan kabul edilmektedir.

Böyle bir fark ediş, Hz. Peygamber’de özellikle Miraç gibi bir yükselişte, elbette ki en ileri boyuttadır. fakat yine de buna bakarak bir “gözle görme”den söz etmek mümkün olmaz gibi görünüyor.

Bu noktada önemle kaydedilmesi gereken bir şey daha vardır: Buhari’nin beyanına göre, Hz. Aişe “Peygamberimiz Mirac’da Rabbini gördü mü? sorusuna şu cevabı vermiştir: “Sorduğunuz soru tüylerimi ürpertiyor.

Öyle şey olur mu? Her kim, Muhammed, Rabbini gördü derse yalan söylemiş olur. Allah şöyle buyurmuştur: ‘Gözler, Allah’ı idrak ve ihata edemez. Fakat O, bütün gözleri ihata eder.

Görüşlerden herhangi birini ne ret, ne de kabul duru­munda değiliz. Doğrusunu Allah bilir. Bizim bilmemiz ve kabul etmemiz gereken şudur: Hz. Peygamber, Mirac’da, Yaratıcı’nın huzurunda, başka hiçbir faninin mazhar ola­madığı bir mertebeye ulaşmış ve ilahi lütufların en yükse-ğiyle taltif edilmiştir. Bunun mahiyeti, başka bir ifadeyle, “nasıl?”ı, Allah’la O’nun arasındadır.

Mirac’ın ruhsal bir yolculuk mu, yoksa ruh – beden beraberliğinde gerçekleşmiş bir yolculuk mu olduğu hususu, sahabiler arasında bile tartışılmıştır. Bu konuda, başlangıçtan beri iki görüş vardır. Birinci görüşe göre, Miraç bir ruhsal olaydır.

Hz. Peygamber’in göklere yükselişinin bedenle bir alakası yoktur. Bu görüşün en büyük temsilcisi Hz. Aişe’dir. O’na göre Miraç olayında Hz. Peygamber’in bedeni yatağından hiç ayrılmamıştır.

Yükselişin ruhsal olduğunu söyleyenler Kur’an’ın İsrâ Suresi 60. ayetine dayanıyor. Bu ayet, sadece Mirac’ın değil, İsra olayının da rüyada gerçekleştiğini söylemektedir.

Miraç gibi yüce bir erişin rüya olarak düşünülmesi onun değerini küçültücü bir yaklaşım olarak görülmüş ve buna karşı çıkılmıştır.

Oysa ki, rüya bizim uyanıklık dediğimiz keyfiyetten çok daha yüksek bir boyuttur ve realiteyle temasta, uyanıklığın çok ilerisindedir.

Gerçek rüya, özellikle nebilerin rüyaları, benliği en ileri idrak alanlarına taşır. O halde, Mirac’ın bedenle değil, rüya halinde gerçekleştiğini söylemek onun şanını küçültmek değil, tam aksine, yüceltmektir.

Olay, Hamidullah’ın güzel ifadesiyle, şöyle özetlenebilir: “Bu mucize, tamamen ruhsal — manevi alanda cereyan etmiş bir olaydır ve bu olayın tasavvufı manada olmak üzere açıklanıp ortaya konması gerekir. Miraç, asla bir coğrafi ve turistik seyahat gibi ele alınamaz.” (Hamidullah, İslam Peygamberi, 1/143).

İkinci görüşe göre, bu yükseliş bedenle birlikte olmuş­tur.

Tasavvufta hâkim olan izah şekli, insilah—i külli kavra­mına dayanır. Buna göre, göklere yükseliş maddi unsurlardan oluşan cesed-i unsun ile değil, fakat büsbütün cesetsiz de değildir.

Hz. Peygamber, Mirac’a, cesed-i latif (maddi olmayan ceset) ile gitmiş, yolculuğu tamamlanınca, yeryü­zünde bıraktığı maddesel cesedine geri dönmüştür. Bu anlayış, sonuçta Mirac’ı ruhsal kabul etmekten başkası değildir.

Görüşlerden hangisi esas alınırsa alınsın, Miraç, mucize varlığını korur ve bir iman konusu olur; O, “turistik ve coğrafi” bir seyahat değil, mistik bir yükseliştir ve bu yükselişten beklenen sonuçlar, beden ve madde kavramı etrafında değil, ölümsüz benlik, yani ruh etrafında kümelenmektedir.

Yükselişin bedenle gerçekleştiğini, söyleyenler, Mirac’la ilgili hadislerdeki Burak adlı bineğe dikkat çekerler. Hadisteki tanımına göre Burak, “Merkepten büyük, katır­dan küçük bir binektir ki, ayağını, gözünün görebildiği en ileri noktaya basar.” Bu tanım da Burak kelimesinin Arapça’daki Berk (şimşek) kelimesinden türediği dikkate alınırsa, hadiste bize anlatılmak istenen şeyin, maddi ölçülerin üstünde bir sürat olduğu söylenebilir.

Bu da, Burak’ı bir maddesel kütle olmaktan çok, Miraç yolculuğundaki süratli intikali anlatmada bir sembol olarak alabileceğimizi gösterir.

Şimdi biz, madde ve akıl ölçülerinin çok ötelerinde olan Miraç olayının “nasıl” ve “neredesi”ni, Allah ve Hz. Peygamber’in bilgisine bırakarak Mirac’ın hadisler tarafın­dan gösterilen seyrine ve bu mucize yoluculuk sırasında Hz. Peygamber’in insanlık adına elde ettiği sonuçlara bir göz atalım:

Her şeyden önce şu noktaya, altını çizerek dikkati çekmek isteriz: “Miraç, Hz. Muhammed’in eşsiz şahsiyetini, benliğinde taşıdığı hudutsuz insan sevgisini ve nihayet insanlığa verdiği hizmetin büyüklüğünü göstermesi bakımından da emsalsiz bir değere sahiptir.

Bir Müslüman velinin, Hintli Gengûhi’nin işaret ettiği gibi hiçbir fani Mirac’da ulaşılan yüce mertebeyi elde ettikten sonra tt krar bu noksanlıklar ve ıstıraplar dünyasına geri dönmeyi aklından geçirmez.

Fakat, Hz. Peygamber, varılabilecek en yüksek makama ulaştığı halde, insanlığa hizmet için tekrar bu çileli dünyaya geri gelmiştir. Bu, O’nun insanoğluna hizmeti, kendi rahatına tercin ettiğinin en açık delilidir.

İslam’ın ruhsal yükseliş ve manevi kemal kurumu olan tasavvuf, Mirac’ın bu yönü üzerine ısrarla durmakta ve Hz. Peygamber’in Mirac’da ortaya koyduğu bu tavrı, Kur’an ahlakının en tipik belirtisi olarak değerlendirmektedir.

Kur’an buna İşar (başkalarının iyiliğini kendi rahatına tercih) ahlakı demekte ve bunu peygamberlerin en önemli özelliklerinden biri olarak kaydetmektedir.

Mirac’ı tamamlayan Hz. Muhammed, Mekke’ye döndüğünde gerek Müslümanlar ve gerekse müşrikler tarafından birçok soruya muhatap oldu.

Putperestler, Hz. Peygamber’ i imtihan için O’na Kudüs ve civarı, hatta ö sıralarda yolda bulunan ticaret kervanlarıyla ilgili sorular sordular. Hz. Peygamber, bunların hepsine net ve kesin cevaplar verdi.

Bazı İslâm bilginleri, İsra ayetinin geçtiği İsra süresindeki 12 emrin, Miraç sırasında vahyedildiğini ve bunların Musa’ya gelen 10 emre mukabil Muhammed ümmetine geldiğini söylerler, (İsra, 30 — 38).

Miraç olayı, Mekke devrinin sonlarına doğru, Taif’te Hz. Peygamber’in taş yağmuruna tutulmasının ardından, O’na bir tür Tanrısal mükâfat olarak vücut bulmuştur.

İsra ve Miraç, İslam tarihinde doğrudan veya dolaylı yüzlerce eserde ele alınmıştır. Sufi yazarların en büyük ilham kaynaklarından biri de Mirac’dır.

Mirac’da sergilenen ruhsal yolculuğun etkisiyle yazılmış şahaserlerin biri ve belki de en büyüğü çağımızın Mevlana’sı diye anılan Muhammed İkbal (ölm. 1938)’in ölümsüz eseri Cavidnâme’ dir.

Batı’da Mirac’ın etkisiyle yazılmış en büyük eser, Dan-te’nin İlahi Komedya’sıdır.

Dante üzerine Mirac’ın ve kişi olarak da Dante ile çağdaş sayılabilecek İbn Arabi’nin etkileri ciddi çalışmalara konu edilmiştir.

İtalyan bilgini E. Cerrulli, 1949’da Vatikan’da yayınlanan eseri İl Libro della Scala’da İlahi Komedya’nın kaynakları üzerinde durur ve en büyük etkiyi Ortaçağ Avrupası’nda Arapça’dan tercüme edilen Kitab el-Mirac adlı esere mal eder.

Cerrulli’nin bu çalışması, bir başka oryantalist olan Asin Palacios’un 1920’de yayınlanan islam and the Divine Comedy adlı eserinde ortaya koyduğu görüşleri bir kez daha vesikalandırmıştır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir