Müctehid İmamlar Kimlerdir,Dört Müctehid İmam

Müctehid İmamlar Kimlerdir,Kur’an’a ve hadislere dayanarak karar veren din bilgini.İslâm hukukunda Kur’an, hadis, fiili nebi gibi temel kaynaklara dayanarak yorum yapan kimse.

Dört Müctehid İmam

Sünnî mezheplerde müctehitler, durumlarına göre şöyle sınıflandırılır:

1. Şeriatta içtihat sahibi olanlar (müçtehid fi’ş-şer). Bunlara, bağımsız müçtehid (müçtehidi müstakil) de denir. Dört sünnî mezhebin kurucuları olan dört imam (Ebu Hanife, Şafiî, Malik ve İbni Hanbel) bu bölüme girer.

2. Mezhep bakımından ayrı içtihat sahibi olanlar (müçtehid fi’l-mezheb); dört sünnî mezhepten birini benimseyen ama bu konuda bağımsız olarak içtihat yeteneği taşıyan kimseler.

İmameyn adı verilen İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed bu sınıftandır.

Şafiîler bunlara müçtehidi müntesib derler. Bu iki grubun müçtehidlerine müçtehidi mutlak da (kesin olarak içtihat eden) denir.

3. Eshabı tahric (ortaya çıkaranlar), kesin içtihat sahibi olan müçtehitlerin ortaya koydukları usul ve esaslar çerçevesinde ve bir mezhebe bağlı kalarak, özellikle yeni ortaya çıkan meseleler hakkında fetva veren kimselerdir.

4. Eshabı tercih (seçim yapanlar), kendileri bir görüş ortaya koymayan, fakat bir mezhep içinde ileri sürülmüş olan birbirinden farklı fetvalardan birini ötekilere tercih edebilecek durumda olan kimselerdir.

Müctehid İmamlar Dönemi

Sünnî olmayan mezheplerde, Hz. Muhammed’den sonra gelen oniki imam, «masum» kabul edildiklerinden, onikinci imamın gözlerden gizlenişi anına (26 mayıs 940) kadar, onların verdiği hükümler nas hükmündendir.

Fakat 26 mayıs 940’tan sonra ortaya çıkan meselelerin hükmünü «imam»dan sormaya imkân olmadığı için, müçtehitlere başvurulur.

Fıkıh bilgisinde en yüksek mertebede olan bu müçtehitler, gözlerden gizlenmiş (gaip) olan imamın bir bakıma naibi sayıldıklarından halk üstünde manevî bir etkiye sahipti.

İslâm dininde ruhanî olanla cismanî olanın ayrılması esası olmamakla birlikte, müçtehitlerin (yani bir bakıma manevî otoritenin) dışında bir de sultan veya şah (siyasî otorite) vardı.

Osmanlı devletinde padişah, halife sıratıyla şeyhülislâmdan daha üstün bir mevkide olduğu için onu tayin veya azledebildiği halde, İran gibi şiî çevrelerde müçtehitler devlet memuru olmadı.

Gücünü, imamın naibi olarak kabul edilmesinden ve halkın bağlılığından aldı.

Bu bakımdan şiîlerde ruhanî-cismanî ikilemini bir ilke olarak benimseyerek rahip sınıfına da yer veren Hıristiyanlıktan ve «gaip olan onikinci imam»ı değil, başta bulunan sultanı en yüksek dinî-siyasî otorite olarak kabul eden sünnî çevrelerden farklı bir görünüş doğdu.

Bugün şiî çevrelerde, en bilgin olan müçtehide uyulması (taklidi âlem) fikri yerine, bir şûra kabul edilmesi ve müçtehitlerden her birinin belirli bir alanda uzmanlaşmasıdır.

Derinleşmesi fikri de bir teklif olarak ileri sürülür. Bu fikre göre, içtihadın bölünmesi (tecezzi) kabul edilebilecektir.

Sünnî çevrelerde, XIX. yy.ın özellikle ikinci yarısından beri, içtihat kapısının kapanmadığını açıkça belirten düşünürlere rastlanır.

İçtihat yetkisini taşıyan bir kimsenin, ana kaynaklara uygun olarak içtihat etme yetkisini engelleyecek hiç bir nas yoktur.

İslâm toplumu içinde müçtehitlik mertebesine ulaşmış kimselerin bulunması, farzı kifayedir (bazı kimselerin yapmasıyla, başkalarının da yapmış sayıldığı farz).

Bir cevap yazın