Napolyon Bonapart Kimdir,Hayatı,Savaşları | Biyografi |

Napolyon Bonapart Kimdir,Napolyon I (Ajaccio 15 ağustos 1769 -St. Helena 5 mayıs 1821), Fransa imparatoru (1804 – 1815).

Napolyon Bonapart Hayatı

Charles Bonaparte ve Letizia Ramolino’nun sağ kalan ikinci oğlu.

Dört erkek ve üç kızkardeşi vardır. öğrenimini Autun kolejinde (1779) ve Brienne Askerî okulunda (1779 -1784) yaptı.

Napolyon Bonapart Gençlik Yılları

Napolyon BonapartEnerjik, inatçı, ihtiraslı, fakat matematik dersleri dışında orta derecede bir öğrenciydi.

Korsika’dan uzakta kendisini gurbette sayar ve bu adayı fransız boyunduruğundan kurtarmayı hayal ederdi.

Paris Askerî okulundaki bir yıllık öğrenimden sonra on altı yaşında teğmen olarak bir topçu alayına katıldı (1785).

Orada Montesquieu ve Machiavelli’yi okuyarak kültürünü artırdı.

Montesquieu’den «Savaşın amacı zafer, zaferinki fetih, fetihinki de işgaldir» ilkesini, Machiavelli’den ise «Savaşın temel direği altın değil askerin değeridir» esasını öğrendi.

Auxonne’da bulunduğu sırada topçuluk bilgisini artırdı.

Gribeauval’ın yazılarını, Friedrich II’nin hayatı ile seferlerini inceledi.

Napolyon Bonapart Savaşları

Kendisini taklit edenlerin ileride «Napolyon doktrini» diye adlandırdıkları ana ilke, işte bu sıralarda zihninde son şeklini buldu: her harekât bir sisteme dayanmalıdır, çünkü tesadüfe bırakılan hiç bir işte başarıya ulaşılamaz.

Bonapart genellikle Korsika’da kalıyor, babası Charles Bonaparte’ın ölümü (1785) üzerine yoksulluğa düşen ailesinin işlerini yoluna koymaya çalışıyordu.

Fransız Devrimi

Fransız devrimi başlayınca adadaki siyasî mücadelelere katıldı ve yarbay rütbesiyle Muhafız alayına tayin edildi.

Gözünün yükseklerde olması, korsikalı önder Paoli’yi tedirgin ediyordu, Paoli Konvansiyon hükümetiyle bozuşunca, Bonaparte’lar apar topar Provence’a kaçtılar (haziran 1793).

Toulon Kuşatması

Konvansiyon meclisi üyelerinden Salicetti Bonapart’ı, Toulon’u kralcıların elinden geri almakla görevli orduya topçu kumandanı tayin ettirdi (eylül 1793) ve Napolyon, general Dugommier’nin kumandası altında, Toulon’un işgalinde önemli bir rol oynadı (aralık 1793), tuğgeneralliğe yükseltildi ve İtalya seferine katılan orduda topçu kumandanı olarak görevlendirildi (mart 1794).

Robespierre tarafından desteklenen Bonapart, Thermidor’dan (ağustos 1794) sonra hapsedildi.

Serbest bırakıldı, Vendee’de bir piyade tugayına kumanda etmeyi reddetti ve ordudan çıkarıldı (mart 1795).

Barras tarafından yeniden göreve çağırılınca 5 ekim 1795’te kralcıların ayaklanmasını bastırmakta önemli bir rol oynadı.

Direktuvarlık Dönemi

Yurt içi ordusunun başına getirilince, Direktuvar hükümetinin emri üzerine Jakoben kulüplerini kapattı.

General de Beauharnais’den dul kalan Josephine Tascher de La Pagerie’ye âşık oldu, 9 mart 1796’da onunla evlendi.

2 Martta, Avusturya’ya karşı bir şaşırtma hareketi yapacak olan İtalya ordusunun başına geçti ve bütün askerî dehasını ortaya koyarak İtalya savaşını büyük bir zaferle sonuçlandırdı.

Campoformio antlaşmasının (18 ekim 1797) şerefini Direktuvar hükümetiyle bölüşmemek için fethettiği topraklarda kendi başına buyruk olarak hareket etmeye başladı, Venedik devletini ortadan kaldırdı; tabiî sınırları aşarak, İtalya’nın kuzeyinde dilediği gibi yöneteceği Cisalpina cumhuriyetini kurdu (29 haziran 1797); kralcıların harekete geçmesinden korkan Direktuvar hükümeti, generalin kendi başına aldığı kararları onaylamak zorunda kaldı.

İktidarı ele geçirmeyi aklına koyan Bonapart, durumun kendi lehine gelişmesini bekliyordu; Rastatt kongresine Fransa’nın temsilcisi olarak gitti, fakat İngiltere ordusunun başkumandanlığını da kabul etmekten geri kalmadı.

İngilizlerin Hindistan yolunu kesmek maksadıyla, Mısır’a bir sefer yapmak üzere ordunun en seçkin birliklerini kendi kumandasına verdirdi.

19 Mayıs 1798’de Toulon’dan hareket etti, Malta’yı (11 haziran) ve İskenderiye’yi (1 temmuz) işgal etti, Ehramlar bölgesinde Memlukları bozguna uğrattı (21 temmuz).

Bunun üzerine Fransa ile Osmanlılar arasındaki eski dostluk bozuldu.

Napolyon’un bu sefere çıkmasındaki amaçlarından biri de yıkılacağını sandığı Osmanlı devletinden toprak koparmaktı. Fakat donanması Ebukir’de batırıldı (1 ağustos).

Başarı kazanamayacağını anlayınca müslüman dostu görünmek, Osmanlı yönetimi altında bulunan bazı İslâm devletlerini kazanmak istedi. Bundan da bir sonuç alamayınca, Türkleri arkadan vurarak Hindistan yolunu açmak için Suriyeye saldırdı.

Akkâ’da Cezzar Ahmed Paşa kumandasındaki türk birliklerine yenildi (1799).

Bu serüvenin çıkmaza girdiğini anlayan Bonapart ordusunu Mısır’da bırakarak, Direktuvar hükümetinin can çekiştiği (1799) Fransa’ya kaçmak zorunda kaldı.

Yolda İngiliz gemilerinin takibinden kurtuldu ve Frejus limanına ayak bastı (9 ekim).

Talleyrand, ılımlılarla ilişki kurmasını sağladı. Başlarında Sieyes’nin bulunduğu ılımlılar Joubert’in ölümü üzerine (15 ağustos) tasarladıkları hükümet darbesini yapabilecek bir asker arıyorlardı.

Paris birliklerinin başına getirilen general Bonapart (9 kasım 1799), kötü planlanan hükümet darbesini başaramadı.

10 Kasımda Beşyüzler meclisinde yuhalandı; kanun dışı ilân edilecekken, toplantıya başkanlık eden kardeşi Lucien, meclis humbaracılarının milletvekillerine karşı müdahalesini sağladı

. Bunun üzerine Eskiler, üç geçici konsül seçtiler: Bonapart, Roger Ducos, Sieyes.

Elde ettiği zaferler ve Campoformio barışı dolayısıyla halkın sevgisini kazanan general, on beş yıl sürecek olan askerî bir diktatörlük kurdu.

Sieyes’yi uzaklaştırarak VIII. yıl baskıcı anayasasını meclise kabul ettirdi.

İtalya Seferi

Bu anayasa gereğince icra kuvvetine ve kanun teklifi hakkına sahip bir Birinci konsüllük kuruluyordu.

Bu makama geçen Bonapart, seçimle iş başına gelmemiş olan çeşitli meclisler arasında parçalanan yasama kuvvetini hiçe sayarak kanunları doğrudan doğruya plebisit yoluyla onaylatmaya başladı.

Kendi seçtiği diğer iki konsül (Cambaceres, Lebrun) uygulamada herhangi bir söz hakkı olmayan uysal yardımcılardı.

1 800 Kişi, idarî ve adlî mekanizma ile İktisadî hayatın yeniden teşkilâtlandırılmasına kâfi geldi: hükümet tarafından tayin edilen valiler, hâkimler ve maliye teşkilâtı, devleti güçlendirdi.

Durumu henüz Paris’te sağlamlaşmamış olan Birinci konsül, yeni İtalya seferini çabuklaştırmak zorundaydı.

İsviçre’den geçerek (Büyük Saint-Bernard, 14-23 mayıs 1800) Avusturyalıları arkadan kuşatan Bonapart, onlan Marengo’da yendi (14 haziran).

Fakat, Almanya ordusuna kumanda eden Moreau, Bonapart’ı büyük hayal kırıklığına uğratarak daha hızlı davrandı ve Hohenlinden zaferiyle savaşı sona erdirdi (3 aralık 1800).

Luneville’de (9 şubat 1801) Avusturya. Ren hududunu tanıdı ve İtalya’daki topraklarından bir kısmını da terk etti

. İngiltere daha iyi direndi: Bonapart’ın İngiltere’ye karşı kullanmayı düşündüğü Tarafsızlar birliği, çar Pavel I’in öldürülmesi (23-24 mart gecesi, 1801) ve Kopenhag’ın bombardımanı (2 nisan 1801) yüzünden parçalandı.

Fakat ticareti güç duruma düşen İngiltere, Amiens barışıyla (25 mart 1802) fransız sömürgelerini geri vermek ve Malta’yı boşaltmak zorunda kaldı.

Silâh zoruyla elde edilen bu barış yüzünden halkın sevgilisi haline gelen Bonapart, Fransa’da, kendi yönetimi için gerekli huzuru sağlamayı başardı.

Vendee’lileri silâh bırakmaya zorladıktan sonra (ocak-şubat 1800), cumhuriyet düşmanlarını yatıştırmaya çalıştı.

Papa Pius VII ile imzalanan Konkardato (15-16 temmuz gecesi, 1801), kralcılığı dinî dayanağından yoksun bıraktı ve Fransa kilisesini hükümetin emrine verdi.

Buna karşılık Bonapart, Chouan’lara ve Jakobenlere karşı amansız davrandı.

Çok geçmeden, giriştiği her teşebbüsü baltalamaya çalışan muhalefeti de sindirmeye karar verdi, muhalif meclis üyeleri uzaklaştırıldı, kıskanç subaylar da geri hizmete alındı.

Sonra, halkın sevgisini istismar ederek 4 ağustos 1802 Anayasasını kabul ettirdi; bu anayasaya göre Bonapart Ömür boyu konsül kalıyor,halefini kendisi seçebiliyor ve kendi seçtiği kimselerden meydana gelen senatoya ancak Anayasayı yorum ve tamamlama hakkı tanıyordu.

Bonapart, ingilizlerin kuşkularını gidermek şöyle dursun, tam tersine fransız pazarlarını onlara kapamak ve çeşitli sömürgeler (Santo Domingo, Louisiana, Hindistan) kurmaya dayanan yayılma siyasetini açıklamaktan çekinmedi.

Fransız Konsülü

24 Ocak 1802’de İtalya cumhurbaşkanı, 19 şubat 1803’te, İsviçre Konfederasyonu arabulucusu olan, 25 şubat 1803’te Almanya’yı yeniden teşkilâtlandıran (İmparatorluk protokolü) Bonapart, Elbe adasını ve Piemonte’yi Fransa topraklarına kattı.

İngiltere donanması Paris’e bir ültimatom gönderdikten sonra (26 nisan 1803), yeniden savaşa başladı.

Fransız ordusu Boulogne’da yığınak yaptı.

İngilizler, kralcı Cadoudal aracılığıyla birincsi konsülü kaçırmaya çalıştılar.

Komplo meydana çıkarıldı. Kaçırma işinde parmağı olan Moreau sürgün edildi ve Enghien dükü kurşuna dizildi (20-21 mart gecesi, 1804).

Birinci konsül, bu durumdan faydalanarak kendisini imparator ilân etti (Senato kararı, 18 mayıs 1804) ve papa Pius VII eliyle Notre-Dame kilisesinde taç giydi (2 aralık).

Rejim, sarayı ve yeni bir soylular sınıfı ile gerçek bir monarşi oldu.

Napolyon bir yandan iktidarını sağlamlaştırırken, bir yandan da memleketin modernleştirilmesine devam etti: Napolyon kanunları (1804), Devrimin başıboşluğundan yeni kurtulan toplumu hukukî esaslara kavuşturdu; liseler (1802), üniversite (1806) ve İmparatorluk Din kitabı (1806) imparatorluğa hizmet edecek bir gençliğin yetiştirilmesine yöneldi; bayındırlık işleri şehre yepyeni bir hava verdi; basın (20-22 Mayıs ve 7 Ağustos 1805 kararnameleri), matbaacılık ve kitapçılık (5 Şubat 1810 kararnamesi), tiyatro (Paris’te sekiz salon, 29 Temmuz 1807 kararnamesi), hattâ edebiyat (şair Delille) ve güzel sanatlar (ressam David) bazı direnmelerle beraber (Chateaubriand, Madame de Stael v.d.) devlet hizmetine girdi; gümrük siyaseti, pancar ekiminin gelişmesi, sanayiye yardım, imparatorluğun servetini artırdı.

Fakat 25 şubat 1804’ten itibaren dolaylı vergilerin tekrar konmasına rağmen imparatorluğun malî durumu, malî (1805) veya İktisadî (1811) krizleri atlatamayacak kadar bozuktu.

Napolyon bütün bu meseleleri çözmek için sadece zafere güveniyordu; gerçi ulaştırma hatlarının güvenliğini sağlamıştı ama buna karşılık, ordu aylıksız ve ikmalsiz yola çıkmak zorunda kalmıştı.

Levazım ve sağlık hizmetleri fiilen yok gibiydi.

Müteahhitler devlet eliyle zenginleşiyor, fakat askerin cephane ve erzak ikmalini sağlayamıyordu.

Bu sebeple, tarafsız devletleri yıldırmak, Fransa hâzinesini savaş vergileri ile güçlendirmek için, çok kısa zamanda düşmanı yenmek şarttı.

Ordunun teşkilâtını tamamlamağa vakit bulamayan Napolyon, hiç değilse nutuklar, Legion d’honneur nişanı, çabuk terfi ümitleri ile askerlerinin moralini yükseltmesini bilmişti.

Onlardan, ortaya koyduğu strateji ilkeleri gereğince cebrî yürüyüşler, cüretli hücumlar isteyebiliyordu.

İngiltere, İsveç, Napoli, özellikle Napolyon’u kıskanan çar Aleksandr I ve Napolyon’un İtalya siyasetinden (Lundvile’deki taahhütlerinin tersine Napolyon’un kendini İtalya kralı ilân etmesi [18 mayıs 1805], Liguria cumhuriyetini Fransa’ya bağlaması [6 haziran] ve İtalyan dukalıklarını dağıtmaya başlaması) kuşkulanan Avusturya imparatoru Franz II ile üçüncü bir koalisyon kurdu.

İmparator, Trafalgar hezimetinden sonra (21 ekim 1805), Boulogne’dan çekilmek zorunda kaldı ve İngiltere’ye çıkarma yapmaktan vaz geçti.

Fakat, Bavyera’ya dalan Avusturya I. ordusu Ulm’de teslim alındı (20 ekim); avusturya – rusya orduları Austerlitz’de bozguna uğratıldı (2 aralık), Pressburg antlaşmasıyla (26 aralık) Avusturya, Venedik, Tirol, Taranto İstria ve Dalmaçya’dan vaz geçti; Franz II de. Almanya’yı yeniden düzenlemek, Fransa’yı çevreleyen ve Napolyon kanunları ile yönetim metotlarını kabul eden devletleri «Büyük İmparatorluk» halinde birleştirme ışını Napolyon’a bıraktı.

Batav cumhuriyeti, Hollanda krallığı oldu ve başına Louis Bonaparte geçti.

On altı alman devleti, Fransa’nın müttefiki olarak Ren konfederasyonu halinde birleştirildi (12 temmuz 1806).

Bourbon’ların elinden alman Napoli krallığı Joseph Bonaparte’a verildi.

Bununla beraber Napolyon, İngiltere ve Rusya ile başlatılan görüşmeleri bir sonuca bağlayamadı.

Schönbrunn ittifakıyla gururu kırılan Prusya (15 aralık 1805) başkaldırarak Ingiltere ve Rusya ile dördüncü bir koalisyon meydana getirdi.

Jenave Auerstedt’te yenilgiye uğrayan prusya ordusu (14 ekim 1806) hemen tamamıyla fransız süvarisi tarafından esir edildi. Fakat Napolyon, Rusların harekâtına engel olmak üzere doğıu prusyada geçirmek zorunda kaldı.

Eylau’da şansı iyi gitmedi (8 şubat 1807) Friedland’da bunun acısını çıkardı (14 haziran) Çar imhadan kurtulmak napolyon’ bütün gücüyle ingiltereye abanabilmek için birleşmeyi kararlarştırdılar.(Tilsit Görüşmesi 25 haziran) Tilsit barışı (7-8 temmuz) çara fillandiya topraklarında ve tunada ilhaklar yapabilme umudunu verdi hatta iki gizli antlaşma ile taslak halinde ortak bir doğu siyaseti tespid edildi.

Mısır Seferi

Bu antlaşmalara göre rusya fransa’ya İonnia adaları ile cattaro’yubırakıyor ilgiltereye karşı savaşta imparatoru destekleyeceğini vaat ediyordu. Öte yandan Napolyonda Osmanlı imparatorluğunun avrupadaki topraklarının işgalinde çar’a yardım edecekti.

İşte Napolyon’un Mısır seferi sırasında ilk taslağı çizilen, Akdeniz’i bir fransız gölü haline getirmeyi amaçlayan ve İngiltere’yi Hindistan’da. yere vurmak isteyen Akdeniz siyaseti boylece meydana gelmiş oluyordu.

Savaşın baş kurbanı haline getirilen Prusya (9 Temmuz antlaşması), öteki vasat devletler yararına parçalandı: Westfalen Jeröme Bonaparte’a, Varşova büyükdüklüğü de Saksonya kralına verildi.

Napolyon, Berlin kararnamesinde (21 kasım 1806) öngörülen ve avrupa pazarını İngiltere’ye kapatarak onun İktisadî gücünü yıkmayı hedef tutan «kıta ablukası»nı canlandırmak üzere, Avrupa’da hüküm süren barıştan faydalandı.

Fakat 1807-1809 yıllarındaki ilhakların (Etruria’nın ilhakı, papalık devletlerinin işgali, Portekiz’in zaptı ve özellikle İspanya’ya el konulması) asıl sebebi, ablukanın gereklerinden çok yeni uydu devletler kurma ihtiyacıdır.

Napolyon Carlos IV ile Ferdinand VII’yi kendi lehine tahttan feragata zorladı, ikisini de enterne etti (Bayonne görüşmesi, 5-10 mayıs 1808) ve yerlerine kardeşi Josephe’i getirdi.

İspanyol ve portekiz halklarının aslında pek tehlikeli olmayan ayaklanmaları, Trafalgar’da deniz hâkimiyetini ele geçiren İngiliz ordusunun müdahalesine imkân verdi.

Fransız generallerinin (Bailen’de general Dupont, 21 temmuz 1808; Sintra’da general Junot, 30 ağustos) teslim olmaları, imparatorluğun prestijini bir hayli sarsmıştı.

Avusturya’nın tekrar silâha sarıldığı bir sırada Büyük Ordu’nun İspanya’da harekâta geçebilmesi için Napolyon Erfurt’ta rus çarı ile buluştu (27 eylül-14 ekim 1808), müttefiğinin büyük bir sıkıntı içinde olduğunu sezen çar Aleksandr I Avusturya’ya karşı cephe almaktan kaçındı.

Düşmanlarından daha çabuk hareket etmeyi aklına koyan Napolyon Büyük Ordu ile Ispanya’ya hareket etti, düşmanlarını dağıttı, Madrid’i tekrar zaptetti (4 aralık), fakat bir İngiliz ordusunu tam esir edeceği sırada Astorga’daki başkumandanlık çadırına ulaştırılan gizli bir mektubu (3 ocak 1809) okur okumaz işleri yüzüstü bırakarak Paris’e dönmek zorunda kaldı.

Büyük Ordu’yu emanet ettiği generalleri ispanya savaşını sona erdiremediler.

Fransız işgaline karşı Almanya’da millî şuurun uyanmasını fırsat bilen Avusturya, Rusya’nın tarafsız kalacağına kanaat getirir getirmez 1809 nisanında Beşinci koalisyon ile birlikte Fransa’ya karşı harekete geçti.

Wellesley’in kumandasındaki İngiliz birlikleri Portekiz’e bir çıkarma yaptılar (nisan 1809) ve Walcheren adasına kadar uzandılar (temmuz). Derme çatma bir ordunun başına geçen Napolyon Bavyera’da düşmanlarını püskürttü (Regensburg, 19-23 nisan) ve Viyana’ya girdi (13 mayıs).

Tuna’yı geçmek için giriştiği ilk teşebbüste başarısızlığa uğradı (Asperne ve Essling 20-23 mayıs).

İkinci teşebbüsünde ise Wagram zaferini kazandı (5-6 temmuz). «Viyana barışı» denilen Schönbrunn antlaşması (14 ekim) uyarınca Avusturya birçok bölgeyi Fransa’ya terk etti (bunlar illyria eyaletlerini meydana getirmiştir).

Evliliği

Aile hayatında hayal kırıklığına uğrayan Napolyon, vâris sahibi olmak amacıyla yeniden kurmak için papa Pius VII’ye Fonboşadı ve arşidüşes Marie-Louise ile evlendi (1-2 nisan 1810), ondan «Roma kralı» diye anılan bir oğlu oldu (20 mart 1811); Rusya ittifakından hayal kırıklığına uğrayan imparator, güvenini Avusturya’ya bağlamıştı.

Habsburg’ların müttefiki olarak devlet yönetimini bir monarşi haline getirmeye çalıştı, eski devrimcilerden uzaklaştı ve idare mekanizmasına gittikçe kendisine bağlı soylu kişileri yerleştirdi.

İspanya dışında bütün Avupa dize gelmişti, fakat bu sonucu sürdürebilmek için gösterdiği insanüstü çaba imparatorun sinirlerini harap etmişti.

Kendini kontrol edemiyor, ikide bir korkunç öfkelere kapılıyor, hiç bir uyarmaya kulak asmıyor ve muhalefeti sindirmek için polis baskısına, sansüre, devlet hapishanelerine güveniyordu.

İkide bir ağır vergilerin konması, askerî celplerin günden güne artması, ablukanın yol açtığı İktisadî kriz ve mahrumiyetler, Pius VII’nin enterne edilmesi (6 temmuz 1809) Fransa’da ve özellikle uydu devletlerde hoşnutsuzluğun artmasına sebep oluyordu.

Napolyon gerçi bu arada ablukayı kuvvetlendirmek için birtakım devletleri (Hollanda, temmuz 1810; Alman kıyıları, 13 aralık 1810) daha ilhak etmişti ama, zihnini asıl kurcalayan şey savaş hazırlıklarına girişen çarın tutumuydu.

Para bulmak için ablukayı biraz daha gevşetti, Prusya (23 şubat 1812) ve Avusturya (14 mart) ile ittifaklar imzaladı ve çarın ültimatomuna (nisan) cevap vermeye bile lüzum görmeden üçte ikisi yabancı erlerden meydana gelen 600 000 kişilik bir ordunun başına geçerek Rusya’yı işgale başladı (24 haziran).

Kendilerine pek güveni olmayan rus generalleri imparatorla savaşmaktan kaçmıyor ve sürekli olarak geriliyorlardı.

İyi ikmal edilemeyen fransız birlikleri cebrî yürüyüşler yüzünden bitkin bir hale düşmüştü.

İşi bir an önce bitirmek isteyen Napolyon, Rusya’nın iç bölgelerine doğru gittikçe dalıyordu; kanlı Borodino (veya Moskova) 7 Eylül savaşından sonra Moskova’ya girdi (14 eylül), fakat Ruslar şehri yakınca bütün ikmal umutları suya düştü. Çarla pazarlığa girişmek için yaptığı teşebbüslerden herhangi bir sonuç alamayınca, geri çekilmeye karar verdi (19 ekim).

Firar, soğuk ve açlıktan mevcudu bir hayli azalan ordusu kurtulabilmek için Ruslarla savaşmak zorunda kalıyordu (Berezina, 25 – 29 kasım).

General Malet’nin Paris’te bir hükümet darbesi yaptığını (23 ekim) haber alan imparator birliklerini Litvanya’da terk etmek zorunda kaldı (5 aralık).

Ordunun kumandasını ele alan Murat, sonra da Eugene de Beauharnais durmadan ricat ediyorlardı; bu arada general Yorck’un Rusya birlikleri (Touroggen sözleşmesi, 30 aralık 1812) ve Schwarzenberg’in Avusturya birlikleri (Zeycz sözleşmesi, 30 ocak 1813) savaştan çekildiler.

Napolyon, millî birliği yeniden kurmak için papa Pius VII’ye Fontainebleau konkordatosunu kabul ettirmeye çalıştı (25 ocak 1813). Bu sayede bütün avrupa katoliklerini birleştirmeyi umuyordu.

Prusya ordusu Prusya’nın savaşa katılmasıyla (16 mart 1813) güçlenmişti.

Aleksandr I ile Friedrich-Wilhelm III Almanya’yı ayaklandırmaya çalışıyorlardı; tekrar tarafsızlığa dönen Avusturya, arabulucu olarak ortaya çıktı.

Napolyon nisan ayı sonunda Saale’ye hücuma geçti; Lützen’de (2 mayıs) ve Bautzen’de (20-21 mayıs) galip geldi. 4 Haziranda Metternich, Pleswitz’in ateşkesini kabul etti: maksadı yaz aylarında ordusunu kuvvetlendirmekti.

Dresden görüşmesinde (26 haziran) ve Prag kongresinde hiç bir taviz koparamayan Avusturya şansölyesi, 11 ağustosta savaşa karar verdi.

Askerlerinin tecrübesizliği ve alman birliklerinin çarpışmadan kaçınması yüzünden harekâtı dilediği gibi yürütemeyen Napolyon, Leipzig’de müttefiklere yenildi (16-19 ekim).

Fransız ordusu Almanya üzerinden güç bela geri dönmeye çalıştı; Bavyera’nın da saftan çıkması üzerine bu bölgede Fransa’nın durumu iyiden iyiye zorlaşmıştı; üstelik de büyük bir tifüs salgını orduyu kırıp geçiriyordu, artık büyük imparatorluğun sonu yaklaşmıştı: alman devletleri ve Hollanda ayaklandı; Vitoria hezimetinden (21 haziran 1813) sonra İspanya da elden gitmişti; bütün bunlara bir de Murat’nın ihaneti eklendi.

Napolyon Fransızlan memleketlerini savunmaya çağırdı, fakat, despotluğuyla gocundurduğu eşraf bu çağrıya kulak asmadı, fransız halkı tehlike karşısında kılını kıpırdatmadı, ordudaki yabancı birliklere güvenme imkânı kalmadı.

Mareşallerin Champagne’a kadar ricat ettiklerini gören Napolyon, Paris’i kararlaştırılan tarihten önce terk etti (25 ocak 1814).

Muhafız alayından kalan 60 000 kişilik bir orduyla Fransa seferine başladı; kendi strateji dehası ve Avusturya’nın maksatlı tereddütleri sayesinde iki ay daha tutunabildi (şubat-mart 1814).

Fontainebleau’ya dönen Napolyon, müttefiklerin 31 martta işgal ettikleri Paris’e saldırmak için hazırlıklarını tamamlamak üzereyken mareşallerinin zoruyla oğlu lehine tahttan feragat etti (4 nisan) ve Marmont’un ihaneti üzerine de büsbütün çekilmek zorunda kaldı (6 nisan).

İmzalanan Fontainebleau antlaşmasına (11 nisan) göre, Napolyon imparatorluk unvanını muhafaza ediyor, Elbe adası başkanlığına getiriliyor ve kendisine fransız hâzinesinden bir maaş bağlanıyordu.

12 Nisanda intihar etmeyi denedikten sonra imparator, boyun eğmekten başka çıkar yol kalmadığını anladı; Fontainebleau’da yakınlarıyla vedalaştıktan sonra «güney»i kralcıların husumetinden kurtarmak için sırtına bir avusturyalı üniforması giyerek geçti.

Bir süre de Küçük Elbe hükümetinin teşkilâtlandırılmasıyla oyalandı.

Viyana kongresinde bir ara Avrupa’dan sürülmesi söz konusu oldu, bunun üzerine Napolyon Fransızların Bourbon hanedanına karşı duydukları öfkeden yararlanmayı akima koydu.

1 Mart 1815’te Golfe-Juan’a ayak bastı, bir kurşun bile atılmadan yalnız şahsî prestijiyle Fransa’nın tekrar başına geçti.

Fakat Tuileries sarayına vardığı zaman (20 mart), durumun tam bir çıkmaza saplandığını anladı: dönüşünün yol açtığı devrimci hareketlere katılmayı reddederek aydın sınıfını kendine bağlamaya çalıştı.

İmparatorluk anayasalarına eklediği yeni madde (22 nisan 1815)Louis XVIII şartının ana ilkelerine bir dönüş sayılabilirdi; fakat geçmişteki zorbalıklarını bununla unutturması imkânsızdı.

Yüksek memurların imparatora hiç bir güveni kalmamıştı.

Bütün barışçı demeçlerine rağmen büyük devletler Napolyon’u Avrupa’nın düşmanı gibi göstermeye çalışıyorlardı» Wellington ve Blücher ordularının yığmağını önlemek için, Napolyon 15 haziran 1815’te Belçika’ya girdi.

Prusyalıları Ligny’de yendi (16 haziran); Grouchy’yi Blücher’i oyalamakla görevlendirerek kendisi de Wellington’un üstüne yürüdü. Waterloo’da (18 haziran) îngilizlerin canlarını dişlerine takarak yaptıkları direnme bir de Grouchy’nin zaptedemediği Blücher’in çıkagelmesi karşısında imparator hezimete uğradı.

Paris’e dönünce her ne kadar savaşa devam etmek için direndiyse de, milletvekillerinin bu fikre yanaşmaması karşısında 22 haziran günü oğlu Napolyon II lehine tahttan feragat etti, önce Amerika’ya sığınmak istedi, başaramayınca Ingilizlere teslim olmağa karar verdi (15 temmuz).

Bellerophon gemisi ile Plymouth’a, oradan da Northumberland gemisiyle Saint-Helena’ya götürüldü ve ölümüne kadar orada tutuklu kaldı.

Yer yer gerçeği kendi lehine değiştirdiği ve 1823’te Las Cases’in Le Memorial de Sainte-Helene (Sainte-Helena Hatıratı) başlığıyla yayımladığı hatıratını da burada yazdı.

Zamanla İmparatorluk devrinin zorbalıkları hafızalardan silindi, yerini bir Napolyon efsanesine bıraktı.

İmparatorun olağanüstü serüvenleri, son günlerini küçük bir adada geçirmesi romantikleri iyice büyülemişti: onu ilk Fransız devriminin mirasçısı ve milliyetçilik ilkesinin savunucusu olarak görüyorlardı.

Napolyon, büyük kinleri ve sonsuz tutkuları uyandıracak kadar kişiliği karmaşık bir insandı.

Kendini «devrim çocuğu» diye tanıtmasına rağmen Devrim’in bütün mirasını muhafaza etmedi fakat koyduğu kanunlarla 1789 ilkelerini bütün Avrupa’ya yaydı.

Devrin temel ilkelerinden biri olan monarşilere karşı amansız mücadele fikrini de benimsemişti.

Fakat millî gücü, yeni bir hanedanı savunmak ve sonsuz fetihlere girişmek uğruna harcamaktan çekinmedi.

Bir cevap yazın