Osmanlı İmparatorluğunun Son Günleri

Osmanlı İmparatorluğunun Son Günleri Osmanlı hükümdarlarından Sultan II. Abdülhamid, 24 Temmuz 1908 tarihinde otuz yılı aşan bir süredir tatbik edilemeyen Kanun-ı Esasî’nin (Anayasa) yeniden yürürlüğe girmesini irade etti.

Bu olayda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskısı etkili olmuştu. Bilindiği gibi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gücü, ordu mensuplarına dayanıyordu. Bu hal, orduyu politikanın içine sokmuştur.

Orduyu siyasete sokarak faaliyetini sürdüren Cemiyet, yapılan seçimlerde, Meclis-i Mebusan’ın büyük çoğunluğunu da elde etmişti.Fakat ikinci Meşrutiyet’in ilân edilmesinden sonra, Osmanlı Devleti, toprak kayıplarına sebep olan savaşlarla karşılaştı.

İttihat ve Terakki Fırkası, ordu içindeki Halaskâr Zabitan Grubu’nun görünmez fakat ağır etkisiyle,iktidarı terkettikten sonra Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın sadrazamlığında “Büyük Kabine” işbaşına gelmiş, büyük facialara yolaçan Balkan Savaşları da bu dönemde başlamıştır.
Özellikle Balkan devletlerinin aralarında yaptığı ittifak sonunda açtıkları savaş, ne yazık ki Rumeli’nin Osmanlı Devleti’nden kopartılmasını sonuçlandırdı.
Büyük devletlerin baskısı ile Londra’da yapılan müzakereler’de,Osmanlı hududlarının Catalca’ya kaaar gerilemesi kesinleşmek üzereydi. Böyle bir durumda Edirne’nin Bulgarlara terkedilmesi öne sürülmekte idi.
Kâmil Paşa’nın sadrazam olduğu hükümetin yapılan teklifleri kabul ederek Edirne’yi Bulgarlara terketmeğe razı olduğu şâiyaları ordu ve halk arasında yayılmaya başlandı.
İşte İttihat ve Terakki Partisi, hükümetin bu aciz ve şaşkın durumundan faydalanarak ani bir baskın hareketi ile Kâmil Paşa iktidarını düşürüp yapılan darbe ile iktidarı ele almayı tasarladı.
Böylece meşrû iktidar, muhalefet tarafından darbe ile yıkılacak ve muhalefette bulunan İttihat ve Terakki Partisi de zora dayanarak iktidara geçecekti.
Osmanlı İmparatorluğunun Son Günleri

Babıali Baskını Nedenleri ve Sonuçları

Bâbıâli baskını adı ile tarihe geçen bu hükümet darbesi, İkinci Meşrutiyet’in demokratik yönetimini diktatörlüğe yöneltmiştir.
Bu ünlü baskını anlatan en önemli kaynaklardan birisi, Sultan Reşad’ın Başkâtibi Ali Fuad Türkgeldi’nin “Görüp-işittiklerim” adlı kitabıdır. Olayın yakın şahidi rahmetli Ali Fuad Türkgeldi, baskını şöyle anlatır:
“….otomobile binip Bâbıâli’ye gittim; sadrazama haber verdiler. Onbeş dakika sonra Kâmı! Paşa odaya gelerek makamına oturdu. Ben de pencere önünde bulunan yanındaki koltuğa oturdum. Bu sırada dışardan bir gürültü işitildi.
Başımı pencereden çevirince önlerinde irili ufaklı çocuklar olduğu halde sarıklı sarıksız bir takım adamların tekbir alarak Bâbıâli’ye doğru gelmekte olduklarını gördüm. Sadrazama:
-Bugün miting mi var? Ellerindeki bayraklarla birçok adamlar Bâbıâli’ye doğru geliyorlar, dedim.
Sadrazam:
-Yok öyle bir şey, dedi.
Fakat gittikçe gürültü artıyordu. Başımı çevirip baktığımda, içeriye girmek üzere parmaklıklara tırmanıyorlar efendim; parmaklıklardan aşıyorlar, dedim.
Sadrazam:
-Haber veriniz de kapıları kapasınlar, dedi.
Düşündüm ki, bunlar hükümete karşı ayaklanan kişilerdir. Bunda şüphe yok. Elbette önce sadrazamın odasına hücum edeceklerdir. Bu durumda sadrazamın odasında kalmak tehlikeli. Hemen haber vermek bahanesiyle odadan çıktım.
Dışarıdaki büyük sofada da şangır-şungur camlar kırılıyor, silahlar atılıyordu. Deniz tarafındaki elçi odasına gittim. Sofadan daha şiddetli silâh sesleri geliyor feryadı işitildi. Odacılardan biri:
-Harbiye Nâzırı Nazım Paşa’yı vurdular, diyerek odaya girdi. Bir süre sonra Şeyhülislâm Efendi ile Dahiliye Nâzırı Reşit Bey de bizim bulunduğumuz odaya’ girdiler. Şeyhülislâmın davranışlarında bir telâş eseri görülmüyordu.
Odacılar, Talât ile Enver beylerin sadrazamın yanına gelerek kendisine istifa teklif eylediklerini ve Enver Bey’in istifanameyi alıp saraya götürdüğünü haber verdiler. Ondan sonra gürültü azaldı.
Bu aralık Kâmil Paşa beni yanına çağırıp:
Enver ve Talât geldiler. İstifa teklif ettiler. İstifanâmede “Asker kesiminden yapılan teklif üzerine” diye yazmış olduğum halde “Ahâli” tabirini de ilave ettirdiler, dedi.
Talât Paşa, istifanâmesini yazıp vermesini Kâmil Paşa’ya sert bir sesle teklif etmiş olduğunu söyledi.Bir müddet sonra Enver Bey geldi. İstifanın kabul edildiğini ve yerine Mahmud Şevket Paşa’nın sadarete davet olunduğunu bildirdi.
Rivayete göre, İttihatçılar Nazım Paşa’ya hükümeti devirip kendisini sadrazam yapmak hususunda teklifte bulunmuşlar ve bunu Nazım Paşa’ya kabul ettirmişler. Fakat Nazım Paşa, böyle bir baskınla bu işin yapılmasına taraftar olmadığından gürültüyü duyunca öfke ile yerinden fırlayarak sokak kapısının önüne çıkmış ve hücum edenlere karşı:
-Siz beni aldattınız. Bana verdiğiniz söz böyle miydi? Diye
küfür etmeye başlayınca, öte taraftan atılan bir kurşunun isabetiyle derhal vefat etmiştir. Sonraları Talât Paşa:
-Biz ona sadrazamlık teklif ettik, dedi.
23 Ocak 1913 tarihinde bir hükümet darbesi ile sadrazam olan Mahmud Şevket Paşa, hükümette çalışacağı nazırları seçip padişahın iradesini elde etti. Mahmud Şevket Paşa, her şeyden önce Bâbıâli baskını ile ortaya çıkan şaşkınlık ve güvensizliği ortadan kaldırmak istiyordu.
İlk yaptığı işlerden birisi İstanbul muhafızlığına Cemal Bey’i getirmek oldu (Bahriye Nâzırı Cemal Paşa). Cemal Bey, 1922 yılında yayınladığı Hatırat’ında olayı şöyle anlatır:
“Birkaç saat önce sadrazam olmuş olan Mahmud Şevket Paşa saraydan Bâbıâli’ye geliyordu. BabIâli’nin iç kapısı önünde Talât Bey’le bana tesadüf etti. Beni görür görmez:
-Cemal Bey oğlum, rica ederim, şimdi İstanbul muhafızlığını üzerine al ve hükümet merkezinin (payitaht) güvenliğini sağlamak için her ne tedbir gerekiyorsa, dakika kaybetmeksizin hepsini icra et: dedi.
Nazım Paşa’nın cesedi Babıâli’de sadaret başyaverinin odasında bulunuyordu. Eski hükümetin nazırları hatta eski Şeyhülislâm Cemaleddin Efendi Bâbıâli’nin odalarında evlerine gitme müsaadesini bekliyorlardı. Bunlardan çoğunun evlerine girmelerine müsaade olundu. Nazım Paşa için parlak bir cenaze merasimi yapıldı.”
İttihat ve Terakki Fırkası’nın muhaliflerine karşı şiddet politikası takip etmeyerek güven verici bir yönetimin sürdürülmesine karar verilmişti.
Fakat muhalifler, hükümet darbesiyle gelen iktidara tepki olmak üzere, yeni suikastlerve darbeler hazırlıyorlardı. İlk karşı hareket, Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesiyle başladı.
 Osmanlı İmparatorluğunun Son Günleri

Mahmud Şevket Paşa Suikasti

İstanbul muhafızlığını yöneten Cemal Bey hatıratında sadrazam Mahmud Şevket Paşa’-nın öldürülmesini şöyle anlatır
“Paşa merhumun bazı emir-1 lerini almak için 15 Haziran
1913 Çarşamba günü sabahleyin Harbiye Nezâreti’ne gitmiştim. Yarım saat kadar paşa ile görüştüm. Zavallı o gün pek neşeli, çalışmalarının neticesinden emin görünüyordu.
Bu günlerde bazı suikastler yapılacağından bahsolunduğunu söyledim. Bu durumda belki yarın öbür gün buna mani olmak için bazı tevkifler yapmağa mecbur kalacağımı sözlerime ekledim. Kendilerinin de ihtiyatlı davranmalarını arzettim.
-Adam sende… iş olacağına varır. Ne yapalım “El-hükm-ullah” (Hüküm Allah’ındır) dedi. Müsaade alarak yanından ayrıldım.
Aradan henüz onbeş dakika ya geçmiş veya geçmemişti. Hizmetçim Ramazan içeri girerek:
-Paşa’yı vurdular, diye bağırdı.
Bir sıçrayışta sokağa çıktım.
-Hangi paşayı! Kim vurdu! Nerede? diye haykırdım.
-Bâbıâli’ye giderken, Bayezid Meydam’nda vurdular! Kim olduğunu bilmiyorum, dedi.
Bu sırada Paşa merhumu da kanlar içinde Harbiye nâzırlarına mahsus olan merdivenden kucakla kendi odasına çıkarıyorlardı. Hazin ve çok tesirli sesi o günden beri kulaklarımdan gitmez. Koridorda biraz durdum.
Gözlerimi kollar üzerinde yukarı çıkarılmakta olan Paşa’-nın sapsarı simasına diktim. Bir an için düşündüm. Benim vazifem nerede bulunmaklığı icab eder. Derhal karar verdim. Canilerin yakalanması ve İstanbul’da güvenliğin sağlanması için muhafızlığa gitmeliyim dedim. Nezâret meydanından merkez kumandanlığına gidiyordum. Bu sırada gördüğüm teğmen rütbesindeki bir subaya:
-Cani tutuldu mu? dedim.
-Bilmiyorum efendim. Asker almaya gidiyorum, cevabını verdi.
-Asker alıp ne yapacaksın? Haydi şimdi cinayet yerine yalnızca git. Canilerin kaçmalarına meydan vermeden yakalayın, dedim.
Teğmen derhal koştu ve aradan beş dakika geçmeden Topal Tevfik isminde bir şahıs yakaladığını ve bunun canilerden biri olduğuna emin bulunduğunu, diğerlerinin de otomobil ile kaçtıklarını öğrendiğini söyledi.”
Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesi, İttihat ve Terakki Fırkası’nın lider kadrosunu muhaliflere karşı şiddet tedbirlerini almağa şevketti. Hükümet merkezinin güvenliğini sağlamak üzere tedbirler alındı.
Cemal Bey hatırâtında bu tedbirler hakkında şunları söyler:
“İstanbul’da böyle bir hadise olunca, muhtelif yerlerde ve mahallerde toplanarak vaziyet ten istifade etmeye sebep olabilecek kişilerin polis müdüriyetince daha önce bir defter tanzim olunmuş idi. Herhangi bir mühim suikastın icrasını müteakip bu defterde isimleri bulunan kişilerin derhal tevkif edilmesini emretmiştim. Bu emrimin ifa edildiğini söylediler. Ancak mevkuflar nereye gönderilecekti?
 Osmanlı İmparatorluğunun Son Günleri

İttihat ve Terakki İktidarları

O sırada sadaret kaymakamlığına tayin edilmiş olan Said Halim Paşa ve Dahiliye Nazır Vekili Hacı Adil Bey ile bunların Sinop’ta ikamete memur edilmelerini kararlaştırdık. Yapılacak tevkiflerin önce sabaha kadar ikmal edilmesini de temin ettik.Bunların arasında Damad Salih Paşa’nın da bulunduğu anlaşıldığından onu da tereddüt etmeden tevkif ettirirdim”.

Cinayet Çarşamba günü işlenmişti. Perşembe günü parlak bir cenaze merasimi yapıldı.İttihat ve Terakki Fırkası, Mahmud Şevket Paşa’nın yerine Prens Said Halim Paşa’yı sadrazamlığa teklif etti.Said Halim Paşa bir hükümet kurarak Hariciye Nezâreti’ni kendi üzerine aldı. Dahiliye Nezâreti’ne Talât Bey’i getirdi. Diğer nâzırları yerlerinde bıraktı.

Said Halim Paşa hükümetinin askerî mahkemeler kurarak Mahmud Şevket Paşa’ya yapılan suikaste ilgileri olanları yargılaması ilk icraatıdır.
Bunların arasında eski sadrazamlardan Tunuslu Hayreddin Paşa’nın oğlu Damad Salih Paşa yargılama sonunda idama mahkûm edildi. Hanedana mensup bir damadın idamı saray çevrelerinde derin tesirler yapıyordu. Mabeyn Başkâtibi Ali Fuad Türkgeldi, o günlerin olaylarını şöyle nakleder:
“Nihayet Damad Salih Paşa Divan-ı Harp’te idama mahkûm edilerek hüküm mazbatası saraya geldi. Sultan Reşad bana:
-Şimdi ne yapalım? diye sordu.
-Sadrazamla görüşünüz ve mazbatayı vekiller meclisinden geçirmeyi sağlayın, dedim.
Padişah, bu teklifimi kabul etmeyerek yalnız Talât Bey’le Hayri Bey’i davet ederek konuşmayı kafi gördü. O gün saraya gelmiş olan Halil ve İbrahim beylerle de uzun müddet arka taraftaki salonda görüştü. Bu konuşmalardan sonra beni çağırdı:
-Hokka kalem ile beraber o kâğıdı getirin, dedi. Ben dayanamayıp Padişaha:
-İmza buyuracak mısınız efendim? dedim.
-Evet; dedi.
Bunun üzerine orada duran Talât Bey’e:
-Bu kararı padişahımıza tasdik ettirirseniz hanedana karşı (Osmanlı sülalesinden gelen bütün şehzade ve sultanlar) kendisini pek zor duruma düşürürsünüz. Böyle bir kararı icrâ etmeyiniz, hiç olmazsa vekiller meclisinden geçirerek bir çare düşününüz, dedim.
Talât Paşa:
-Divan-ı Harp kararlan vekiller meclisinden geçmez, deyince:
-Vaktiyle Sultan Hamid’in muhakeme altına alınması hak-kındaki kararı vekiller meclisinden geçirmiştiniz, deyince bana şu cevabı verdi:
-O pek önemli idi. Ben buna karşı:
-Bu da önemlidir. Hanedana tesiri pek ziyade olacaktır. Padişahın hanedan arasında mev-kiî sarsılacaktır, diye ısrar ettim…
Padişah işi kısa kesmek için Damad Salih Paşa’nın idam kararını imza etti. Ertesi gün de Salih Paşa diğerleri ile beraber idam olundu.
İşittiğime göre o esnada bu işleri idare eden İstanbul muhafızı Cemal Bey, “Eğer padişah Salih Paşa’nın idamına irade vermezse ben irade olmaksızın onu asarım: sonra siz de beni asınız” demiş”.
 Osmanlı İmparatorluğunun Son Günleri

Yabancı Müdahalesi

Tarihimizde, Damad Salih Paşa’nın idamı, önemli olaylardan biri olarak yer almış bulunmaktadır. İstanbul muhafızı Cemal Bey, hatırâtında bu olayı ele alarak açıklama yapmıştır. İkinci Meşrutiyet tarihinin hukuk devleti kurma yolundaki mücadelelerinde önemli bir nokta teşkil eden bu olay hakkında Cemal Paşa şunları yazmaktadır:
“Damad Salih Paşa’nın mahkûm olacağı ağızlarda dolaşıyordu. Henüz yargılama bitmiş, fakat hüküm padişah tarafından tasdik olunmamıştı.
Bir gün akşam üzeri saat yediye doğru Fransa elçiliğinden bir telefon aldım. Elçi Mösyö Pompar izinle memleketinde bulunduğu için elçilik müsteşarı Mösyö Bop onun yerine vekâlet ediyordu. Benimle pek önemli ve resmî birmeseleyi görüşmek istediğini ve muhafızlığa gelerek konuşabileceğini bildirdi. Nezaket göstermek maksadıyla görüşmek üzere elçiliğe bizzat geleceğimi söyledim. Elçiliğe geldiğimde, Mösyö Bop şunları söyledi:
-Azizim Cemal Bey, şimdi Dışişleri Bakanımızdan bir telgraf aldım. Dışişleri Bakanımızın Osmanlı dostu olduğunu bilirsiniz. Sizden ve benden başka konuşmamızı kimse bilmeyecektir. Dedikten sonra, telgrafı bana uzattı. Bu telgrafta şunlar yazılıydı:
-Aldığımız bilgiye göre, Tunuslu Hayreddin Paşa’nın oğlu Salih Paşa İstanbul’da tevkif edilmiş ve askerî mahkeme tarafından idama mahkûm edilmek üzeredir. Bu olay Salih Paşa’nın pek hürmet edildiği Tunus’da büyük bir heyecan yaratmıştır. Fransız hükümeti, himayemiz altında bulunan bir memleketin ahalisinden birinin İstanbul’da felâkete uğraması karşısında Tunus’da büyük olaylar meydana geleceğine kanidir. Bu bakımdan Salih Paşa’nın lehinde müdahaleyi vazife biliriz. Hemen sadrazamı görünüz ve Salih Paşa’nın derhal serbest bırakılmasını ve memleketi olan Tunus’a hareketine müsaade edilmesini şiddetle talep ediniz.
Bu telgrafı okuduktan sonra sefaret müsteşarına şunları söyledim:
-İstanbul’da ve genellikle Şark’ta Fransız hükümeti hak-kındaki teveccühü bütünüyle ortadan kaldırmak isterseniz böyle bir müdahalede bulununuz. Her şeyden önce sizi temin ederim ki, bu müdahaleden hiçbir maddî yarar elde edilemeyecektir. Salih Paşa kesin deliller karşısında mahkûm olmuştur. Kendisi gibi mahkûm olanlarla birlikte hükmün icrasını padişah da tasdik edecektir.
Zira biz artık böyle haince teşebbüslerle hükümetin sürekli olarak zaafa uğramasından bıktık, usandık.
Sizin yarın sadrazama yapacağınız (demarşı) Salih Paşa’yı kurtaramaz. Fakat ona karşı kamuoyunda Fransız elçiliğinin de İstanbul’da hükümet darbesi vücuda getirmek için çalıştığı nı isbat eder ve umumî nefret yaratır. Bence bu tekliften vazgeçerseniz daha isabet etmiş olursunuz.”
Düşüncelerimi isabetli telâkki eden elçilik müsteşarı talebinden vazgeçti.
İki gün sonra Mahmud Şevket Paşa’yı öldürenler hakkındaki hüküm padişah tarafından tasdik olunmuştu. Hüküm sabaha karşı icra edilecekti. Gece yarısına doğru sefaret müsteşarı telefon ederek görüşmemizi rica ediyordu.
Elçiliğe girer girmez bana Fransız Dışişleri Bakam’nın ikinci telgrafını uzattı. Fransız Nâzırı, elçiden derhal sadrazamı görerek Salih Paşa’yı mutlaka kurtarmasını istiyordu.
Bu telgrafı okuduktan sonra, müsteşara idam hükmünü padişah tasdik etti. Bu gece sabaha karşı icra olunacaktır; dedim.”

Said Halim Paşa’ya Verilen Yetki

İttihat ve Terakki Fırkası’nın Said Halim Paşa hükümeti,devleti çeşitli tehlikelerden koruyabilmek için büyük devletlerden birisiyle ittifak sağlama yollarını araştırdı. Özellikle İngiltere ve Fransa ile yapılan görüşmeler müsbet bir sonuç vermedi. Bunun üzerine Almanya ile bir anlaşma sağlanması yolunda harekete geçildi. Almanlarla olan görüşme ve bir anlaşmaya bağlama konusunu padişahın başkâtibi Ali Fuad Bey hatıralarında şöyle anlatmaktadır:
“Ramazan içinde bir gün Yıldız’da üst kattaki büyük salonda huzur dersinde bulunurken:
-Sizi Bâbıâli’den telefona istiyorlar; diye haber verdiler. Telefonda karşıma sadrazam Said Halim Paşa çıktı:
-Efendimizden mühim bir iş için müsaade istiyorum. Hemen Bâbıâli’ye geliniz, dedi. Padişahtan izin alarak otomobille Bâbıâli’ye gittim Said Halim Paşa’yı meclis salonundan sadaret odasına girerken gördüm. Kendisini takiben odasına girerek’
-Sizi gayet mühim ve gizli bir iş için çağırdım. Bunu bir ben, bir de siz ve bir de padişah bilecektir. Şayet bir taraftan duyulursa ikimiz de mesul oluruz, dedi.
Başımıza gelen mağlubiyetler üzerine bir müttefik bulmak için her tarafa başvurduk. Hatta Yunan devletine kadar müracaat ettik. Ama muvaffak olamadık. Şimdi Üçlü ittifak’a dahil olmak üzere bir fırsat ortaya çıktı. Bu fırsat devletin istikbalini kurtaracaktır.
Size tevdi ettiğim sır şudur Almanlarla bir savunmaya dayanan ittifak müzakeresine girişmek için ruhsatname tanzimi gerekmektedir, diyerek ayak üzerinde iki üç satırlık bir ruhsatname dikte etti.
-Keyfiyeti padişaha ifade ve ruhsatnameyi aldıktan sonra bugün bana getirmelisiniz, dedi.
Ben de saraya dönerek ve padişaha bilgi vererek onayını alıp tekrar Bâbıâli’ye gittim ve ruhsatnameyi Said Halim Paşa’-ya verdim. Fakat aradan üç-dört gün geçtiği halde birşey çıkmadı. Padişah da merak ediyordu. Bunun üzerine beni sadrazamın Yeniköy’deki yalısına göndererek müzakerenin neticesini sordu.
Said Halim Paşa:
“Ittifaknâmeyi tanzim ettik. Şimdi tercüme ettiriyorum ve padişaha takdim edeceğim, dedi. Bir süre sonra kendisinin özel kalem müdürü Şevki Bey ile saraya gönderdi.”
Almanya, Fransa ve Rusya devletleri arasında 1-3 Ağustos
1914 yılında I. Dünya Savaşı’nı meydana getirecek olaylar başladı. İngiltere Devleti de 9 Ağustos 1914’de savaşa katıldı. Osmanlı Devleti bu savaş sırasında tarafsız kalmaya, fakat tarafsızlığını korumak için ordusunu seferber hale getirmeye karar verdi. Ne yazık ki, İngiltere’de inşa edilmekte olan iki savaş gemimize İngiltere ambargo koymuştu. Bu durum Osmanlı kamuoyunda acı etkiler yaptı.
Osmanlı Devleti diğer taraftan kapitülasyonların ağır bağlarından kurtulmak üzere bunları kaldırdığını ilan etti.
O günlerin en önemli olaylarından birisi Almanların Goeben zırhlısı ile Breslau kruvazörünün İngiliz savaş gemilerinin takibinden kurtulmak maksadıyla Boğazlar’a yaklaşmasıdır. Bu gemilerin Boğazlar’a kabulü olayını Cemal Paşa hatırâtında şöyle nakleden

Goeben ve Breslau Harekatı

“11 Ağustos gecesi sadrazam Said Halim Paşa’nın yalısında toplanmamız gerekiyordu. Talât Paşa ile Maliye Nâzırı Cavit ve Halil beylerle ben daha evvel gelmiştik. Biraz sonra Enver Paşa geldi. Sakin görünüyordu. Gülerek:
-Bir oğlumuz dünyaya geldi, dedi>.
Bundan birşey anlamamıştık. Bizi merakta bırakmayarak şunları söyledi:
-Goeben ve Breslau bu sabah Çanakkale önüne gelmiş ve İngiliz donanması tarafından takip edilmekte olduğundan bahisle Boğaz’dan geçmesine müsaade edilmesini talep etmiş.
Bana haber verdiler. Bir müttefik devlete ait harp gemilerinin tehlikeden korunabilmesi için bu isteğe uyulması emrini verdim. Gemiler şimdi Boğaz istih-kâmlannın himayesinde bulunuyorlar. Fakat biz de bunun neticesi olarak birsiyasî mesele karşısında kaldık. Bu gece bu meseleye ait bir karar vermek lazım geliyor, dedi.
Mesele cidden pek nazikti. Gerçi ergeç bir hadise meydana gelecek ve bu harbe iştirak edecektik. Fakat ordumuzun vaziyeti bu iştirakin mümkün olduğu kadar geciktirilmesini emretmekteydi.
O sırada Fransız ve İngiliz sefirleri telâş içinde sadrazam paşayı ziyarete gelerek bu hareketi devletin ilan ettiği tarafsızlığa aykırı bulduklarını bildirdiler ve şiddetle protesto ettiler.Durum ağırlaşıyordu. Nihayet içimizden birisi (Halil Menteşe Bey):
-Almanlar bu iki gemiyi daha evvel bize satmış olamazlar mı? Çanakkale’ye gelişleri gemileri bize teslim maksadına dayandırılamaz mı?” dedi.
Herkes genişçe bir nefes aldı. Dostça bu işi çözümleyecek bir ortam bulmuştu. Bir süre sonra Alman sefiri Vangenhaym’ı sadrazam yalısına davet ederek bu teklifi ileri sürmeye karar verdik. Enver Paşa’nın yaverlerinden biri elçiliğe gönderildi. Bir çeyrek sonra sefir yalıya gelmişti. Vakit gece yarısını geçiyordu. Sadrazam Talât Bey ve sefir arasında bir saat kadar sert bir müzakereden sonra hemen o gece Berlin ile haberleşerek sabaha kadar uygun cevap alındı. Nihayet sabahın saat dördünde gemilerin OsmanlI Devleti’ne satılmış olduğunu ve Amiral Şuson’un OsmanlI askerlik hizmetine kabul edildiğini ilân ettik.
Sultan Osman ile Reşadiye gemilerine İngilizler tarafından el konmasına karşılık işte şimdi diğer iki gemi elde etmiştik.”

Rus Limanlarının Bombalanması

Osmanlı Devleti savaşa girmemek için elden gelen çabayı harcamakta idi. Fakat Almanların baskısı özellikle Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın üzerinde derin tesirler icra ediyordu. O sıralarda Alman Amirali Şuson, Osmanlı donanmasına kumanda ediyordu. Bu durumda donanmayla Karadeniz’e çıkması ve Ruslara karşı düşmanca hareketlere girişmesi imparatorluğu savaşa sokabilirdi. Bu yüzden sadrazam, amiralin tehlike yaratmaması için tedbirler alınmasını istediği halde, Bahriye ve Harbiye nazırlarının emirleriyle Osmanlı donanması Amiral Şuson’un idaresinde Karadeniz’e çıkmış ve Rus limanlarını bombardıman etmek suretiyle ağır bir ortam yaratmıştır.
Bunun üzerine Rusya, Fransa ve İngiltere Osmanlı imparatorluğu’na karşı savaş ilân ettiler.
15 Kasımda bütün Müslümanların, halifenin yanında savaşa çağrılması demek olan “Cihad-ı Mukaddes” ilân edildi. Osmanlılar savaşa girince, Rusların ortaklarıyla olan ulaştırma yolları çok uzak ve ters doğrultular içinde kaldı. İngilizlerin Pasifik Okyanusu’ndaki dominyon ve sömürgeleriyle bağlantısı Süveyş Kanalı’nda kesilmek tehlikesine girdi. İngilizler Osmanlı dostu saydıkları Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’yı indirdiler ve Mısır’ı hâkimiyetleri altına aldılar (Aralık 1914).

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir