Osmanlı Sırp İlişkileri,Savaşları | Osmanlı Tarihi |

Osmanlı Sırp İlişkileri,1366 Sırp devletinin parçalanması, beylikler arasında birlik olmaması, Türklerin istilasını kolaylaştırdı.

Osmanlılara karşı bir sefer yapan kral Vukaşin ve kardeşi Ugbyeşa 1371’de Edirne yakınında, Çirmen savaşında öldüler (26 eylül).

Sırpların unutamadıkları, hatta milli bir felâket saydıkları bu büyük yenilgi, atasözlerine bile geçti.

Yenilgiden iki ay sonra kral Uroş da öldü.

Osmanlılar bunun üzerine Şardağ’ın (Şar Planina) güneyindeki bütün havaliyi istila ettiler ve Sırpları kati bir savaşa zorladılar.

Makedonya’daki sırp prensleri ve Vukaşin’in oğlu Marko Kraljeviç, osmanlı padişahı Murad I’in hâkimiyetini kabul etti; yardımcı kuvvetler göndererek vergi vermeye başladı.

Knyaz (knez) Lazar ve Kosova savaşı.

1371’de Uroş’un ölümünden sonra iktidara gelen knyaz’ların en önemlisi knyaz Lazar’dı; Lazar Hrebeljanoviç soyundandı, evlilik bağıyla de Nemanyiç ailesiyle akraba olmuştu.

Ama Balşa ailesi de kuvvetliydi ve Vukaşin’in oğlu Marko’nun da (sırp efsanesindeki Marko Kraljeviç) topraklan vardı. Dejanoviç ailesi doğu Makedonya’ya hâkimdi.

Kosova bölgesini ise Vuk Brankoviç yönetiyordu, Bosna’yı Tvrtko’nun yardımıyla 1373’te Nikola Altomaniç’i deviren Lazar, topraklarını Tvrtko ile paylaştı.

Ban Tvrtko’nun sonradan kral unvanını alması, Lazar’ın etkisini biraz azalttıysa da, Türklere karşı birleşme anlayışından vaz geçmediler. Makedonya ve Bulgaristan’ın büyük kısmına hakim olan ve Sırbistan’dan da vergi isteyen osmanlı padişahı Murad I, Lazar’ın direnmesi üzerine Sırbistan’a saldırdı, 1386’da Niş’i ele geçirdi ama Ploçnik’te durduruldu.

1389’da Murad ikinci bir sefer açtı; iki ordu 15 haziranda Kosova’da karşılaştı.

Sultan Murad’ın öldüğü bu savaşta kral Tvrtko, prens Lazar ve damadı Vuk Brankoviç’in birleşik sırp ordusu yenilgiye uğradı.

Lazar esir düştü ve boynu vuruldu.

Bu yenilgi Sırp devleti için ölüm darbesi idi, fakat 70 yıl daha varlığını sürdürebildi.

Despotluk dönemi: Sırbistan’ın başına Sultan Bayezid I’e bağlılığı kabul eden Lazar’ın oğlu Stefan Lazaroviç getirildi (1389). Türk ordusunun birçok seferine katıldı.

Bunlar arasında Eflaklılara karşı yapılan Rovine savaşı (1395), Macaristan’dan gelen haçlılara karşı yapılan Niğbolu savaşı (1396) ve Bayezid ordularının Timur’a yenildiği Ankara savaşı (1402) sayılabilir.

Stefan Ankara savaşından sonra İstanbul üstünden yurduna dönerken Bizans naibi İoannes VIII Palaiologos, kendisine despot unvanını verdi.

Kendisi Musa Çelebi’ye karşı Mehmed I’i tuttu, Samokov savaşında ona yardım ederek osmanlı birliğinin sağlamlaşmasına sebep oldu.

Osmanlı devletindeki karışıklıklar yüzünden Sırbistan’da daha serbest hareket imkânını sağlayan Stefan, yeğeni Georgi Brankoviç’in yerine geçmesini vasiyet ederek öldü (19 temmuz 1427).

Georgi Brankoviç, kültürlü bir insan ve iyi bir askerdi.

Yeniden güçlenen Türkler Georgi’nin Macaristan ile yakın ilişkiler kurmasını iyi karşılamadılar.

1439’da Sultan Murad II’nin Sırpların yeni başkenti Semendire’yi (Smederovo) ele geçirmesi ve Georgi’nin iki oğlunu esir alması üzerine, Georgi, Macaristan’dan yardım istedi.

1443’te Yanoş Hunyadi ile ortaklaşa büyük bir ordunun başına geçerek Türklere karşı ilerlemeye başladı.

Ordu Sofya’ya kadar geldi, fakat yiyecek kıtlığı ve kışın çetinliği Hunyadi’nin seferi bırakarak kışı geçirmek için Macaristan’a dönmesine yol açtı.

Bunun üzerine Georgi, Sultan Murad ile barış yaptı.

Murad, Sırbistan’ın yeniden teşkilâtlanmasını ve Georgi’nin despotluğunu kabul etti.

Hunyadi macar kralı Laszlo (Polonya kralı Wladislaw III) ile birlikte 1444’te yeniden Balkanlar’a döndüğünde, Varna’da kesin bir yenilgiye uğradı; 1448’de açtığı sefer ise Kosova’da tam bir yenilgiyle sonuçlandı.

Macarların bu iki yenilgisinde, artık Türklere karşı düşmanca bir tavır takınmak istemeyen Georgi Brankoviç’in hiç bir yardımda bulunmamasının da etkisi vardı.

Buna rağmen İstanbul kuşatması sırasmda Alacahisar’ı (Kruşevac) alarak Macarlarla işbirliği yaptı.

Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u aldıktan sonra Sırbistan’a bir sefer yapmaya karar verdi.

1454’te ve 1455’te yaptığı iki sefer sonunda Georgi’nin yardım istemek için Macaristan’a gittiği sırada Novo Brdo’yu ele geçirdi.

Georgi, Roma kilisesine bağlı bir katolik olsaydı daha kolay yardım alabilecekti.

Fakat ortodoks olan tebaasını küstürmemek için katolik olmayı reddetti ve 1456’da noel gecesi öldü.

Georgi’nin oğlu Lazar’ın kısa süren yönetiminden (1455-1458) sonra Sırbistan’ın varlığını sürdürmesi için, Lazar’ın kızı Elena, Bosna knyaz’ı Stefan Tomaşeviç ile evlendirildi.

Fakat Fatih Sultan Mehmed 1459’da yeniden Sırbistan’a sefer açtı, 20 haziranda Semendire’yi ele geçirerek despotluğu bir türk eyaleti haline getirdi; böylece Sırbistan devleti ortadan kalktı.

1389’dan sonra Sırplar, Macaristan’a göç etmeye başlamışlardı.

1459’dan sonra göçmenlerin sayısı iyice arttı.

Macarlar, Türklere karşı savaştıkları için Sırpları iyi karşılıyorlardı. Yanoş Hunyadi’nin oğlu Matyas Corvinus despotluk unvanını 1471’de Georgi Brankoviç’in torunu Vuk’a (öl. 1485), 1486’da Vuk’un kuzeni Georgi’ye (öl. 1496 veya 1497) verdi.

Unvan Georgi’den kardeşi ivan’a (Jovan) [öl. 1502] geçti.

1504’ten sonra unvanı çeşitli aileler taşıdı.

Kanuni Sultan Süleyman 1521 ’de Sabaç’ı, birkaç ay sonra da Belgrad’ı ele geçirdi ve Sava ırmağını geçen Türkler, Srem’i (Sirmi) yakıp yıktılar.

Sırplar Radiç, Boziç ve Pavle Bakiç önderliğinde direnmeye çahştılarsa da, Kanuni Sultan Süleyman’ın 1526’da Macarlaıa karşı Mohaç Meydan savaşını kazanması, bütün Sırpların türk hakimiyeti altına girmesiyle sonuçlandı.

«Kara adam» diye bilinen Jovan Nenad, Macaristan’daki Sırpların önderi haline gelmiş ve kral unvanını almıştı; fakat 1527’de öldürüldü, despot unvanını taşıyan son yönetici Pavle Bakiç de on yıl sonra bir savaşta öldü.

Türk idaresinde Sırbistan.

Kanuni devrinde sırp toprakları birçok sancağa ayrılarak, merkezi Sofya’da olan Rumeli beylerbeyliğine bağlandı, öteki eyaletlerde olduğu gibi, Sırbistan sancaklarında da toprak, zeamet ve tımar olarak hizmetleri karşılığı, sipahilere ve diğer kimselere dağıtıldı; müslüman olmayan bütün topluluklar da reaya sayıldı; fakat sırp köylüsünün dini bağımsızlığı vardı.

Ülkenin her tarafına yayılmış olan kiliseler ve manastırlar, dinin ve geleneklerin korunmasına yardım ediyor ve Osmanlılar bu duruma karışmıyordu.

Eski sırp kahramanlık şiirleri ve destanları bu dönemde yeniden düzenlendi.

Sırplar çiftçi, sanatkâr ve maden işçisi olarak varlıklarını korudular.

Türkler, genellikle askeri bakımdan önemli yerlerde, şehirlerde, bazen de köylerde yerleştiler.

Bu yüzden türk hakimiyeti zamanında gelişen veya Türkler tarafından ülkenin güneyinde kurulan birçok sırp şehri, uzun süre, türk özelliklerini korudu.

Çünkü askeri bölgedeki bu şehirlerde hıristiyanlara oturma hakkı tanınmadı ve bunların bir kısmı sürgün edilerek başka yerlere yerleştirildi.

Nitekim Belgrad kalesi alınınca (1521) halkının bir kısmı İstanbul’a sürgün edilerek Silivri kapısı yakınında, bugün Belgrad ormanı adını alan bölgeye yerleştirildi.

öte yandan Sırplar da büyük ölçüde göçe başladılar; bu göç balkan ülkelerinin yerleşme durumunda önemli değişiklikler doğurdu.

Bu göçler, özellikle Güney Macaristan’a, Güneybatı Bosna’ya ve Hırvatistan’a doğru yoğunlaştı.

XVI. yy.da türk hakimiyeti zayıflamaya başlayınca, göç de arttı; türk sınırlarının gerisinde silahlı çeteler kuruldu ve bunlar Avusturya’nın hizmetinde Uskoklar, Predavaclar veya Pribegler olarak Osmanlılara karşı savaştılar.

Bu topluluklar bağımsızlıklarına kavuşamadılar; fakat Sırplar bu arada savaşmaya alıştılar.

Ayrıca bunlar, Türklere karşı girişilen savaşlarda avusturya orduları saflarında yer aldılar.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana kuşatmasında yenilince (1683), Osmanlılara karşı kurulan Kutsal birliğe büyük ölçüde sırp gönüllüleri de katılarak, imparatorun kuvvetleriyle birlikte Niş’e girdiler (1689); kont Piccolomini Güney Sırbistan’ın içlerine kadar ilerleyerek Prizren ve Pecs’i işgal etti.

Fakat Louis XIV geri çekilmek zorunda kalınca, kendisiyle işbirliği yapan büyük bir sırp kütlesi (yaklş. 200 000 kişi), Türklerin intikamından korkarak, patrik Arşen i III Crnojeviç’in emrinde, geri çekilen avusturya kuvvetlerine katıldılar.

Bunlar Güney Macaristan’daki Mureş (Maros), Tisa ve Tuna yörelerine yerleştirildi.

Leopold I, 1690’da bir ferman çıkararak, ortodoks dinine saygı göstereceğini ve Sırpların kendi patriklerini seçebileceklerini bildirdi; fakat bu söz kısa bir süre sonra unutuldu.

Karlofça antlaşmasından sonra (1699), ikinci bir sırp kütlesi Avusturya’ya göç etti.

Bu antlaşma ile Türkler, Macaristan’ı kaybetmişlerdi: ellerinde Küçük Banat ve Sirmiye’nin (Srem) güneyindeki kısım kalıyordu.

Sonra, prens Evgeni (Eugen) Belgrad’ı ele geçirdi ve Pasarofça antlaşmasıyla (1718) Küçük Banat ve Sırbistan Avusturya’ya geçti.

Sırbistan’daki Avusturya yönetiminde (1718-1739) halk, dini ve mali baskılar altında kalmakla birlikte, yüksek bir kültür ve medeniyetten yararlandı.

1737 – 1739 Savaşlarından sonra, Belgrad antlaşmasıyla Sırbistan tekrar Türklere geri verildi; Sırplar bu hükmü tanımak zorunda kaldılar; fakat Avusturyalıların aracılığıyla avrupa kültürüyle ilişkilerini sürdürdüler.

Avusturya topraklarında yerleşerek bir kültür merkezi kuran sırp göçmenlerinin bu konuda önemli payı vardı.

Yeni sırp edebiyatının babası Dositey Obradoviç, Avusturya’da, sırp halkının fikri önderi oldu.

Yine sırp-hırvat yazı dilinin büyük ustası Vuk Karadjiç, Sirmiye, Banat ve Baçka’da sırp dilini başarıyla geliştirdi.

Avusturya, Sırpların yalnız kültür gelişmeleri üstüne etkide bulunmadı; Babıali’ye karşı sürekli mücadelesiyle onların siyasi bağımsızlıklarını da hazırladı.

1766’da Osmanlı devleti Sırp patrikhanesini kaldırdı; fakat 1774’te yapılan Küçük Kaynarca antlaşmasıyla Türkler, Rusların Osmanlı devletindeki ortodoks ve slavların çıkarlarını koruma hakkını kabul ettiler, öte yandan Sırplar büyük kütleler halinde avusturya ordularına katılarak, kendi subaylarının kumandasında bağımsız birlikler kurdular ve önemli işler başardılar.

Sırp subaylarından albay Mihaylo Mihalyeviç (Mihajlo Mihaljeyiç), 1790’da Yagodina (bugün Svetozarevo), Köprü (bugün Cuprija) ve Alacahisar’da başarılar kazandı.

1789’da Belgrad kalesini yeniden ele geçiren general Landon Sırbistan’ın büyük bir kısmını da işgal etti.

Ziştovi (bugün Sviştov) antlaşması (1791), Sırpları yeniden boyunduruk altına girmeye zorladı.

Bu devrede baskı şiddetlendi, özellikle Yaş antlaşmasından sonra, terhis edilen ücretli askerlerle dağlı eşkıyanın baskısı yüzünden Sırplar zor durumda kaldılar.

Bununla birlikte Sırbistan’daki Türkler de baskı altındaydı; Belgrad’da yönetimi ele geçirerek halkı ezen yeniçeri kumandanlarından dört dayıyı halk, İstanbul’a şikayet etti.

Babıali tedbir alacağı yerde hıristiyanları silahlandırmakla yetindi.

Bu hareket, yeni karışıklıkların çıkmasına yol açtı; dayılar, karşı koyan sırp ilerigelenlerini öldürdüler.

Bu olay Sırpların ayaklanmasına sebep oldu (1804).

Aynı yılın ocak ayının sonunda, padişaha sadık kalan halk, Babıali’ye karşı gelenlerle mücadeleye başladı.

Halkın başına Kara Yorgi (Karacorce) denilen Georgi Petroviç geçti.

Okuma yazması olmayan Kara Yorgi, Topola’lı bir domuz tüccarıydı ve avusturya ordusunda çavuş olarak görev almıştı; fakat büyük bir yetenek göstererek yaza kadar bütün Sırbistan’ı ele geçirdi; Belgrad önlerine geldi.

Selim III, başlangıçta sırp isyanını olumlu karşıladığından, Bosna valisi Bekir Paşayı, büyük bir ordu ile yardıma gönderdi.

Bu yüzden isyan meşru bir nitelik kazandı; Belgrad alındı ve dayıların yönetimi sona erdi.

Fakat düzen sağlanamadı.

Gizlice, Avusturya ve Rusya ile ilişki kuran Sırplar, halka baskı yapıldığını ileri sürerek, devlete bağlılıktan vaz geçtiler, bir knyazlık makamının kurulmasını istediler; bu istekleri Babıali tarafından reddedildi.

Bunun üzerine tam bağımsızlık ve Sırp devletinin yeniden kurulması için ayaklandılar.

Babıali, Hafız Paşanın İvankoviç’te yenilmesi üzerine (ağustos 1805), ihtilalcilerle anlaşmak zorunda kaldı.

Yapılan antlaşmaya göre Sırplara muhtariyet verildi ve Sırbistan’daki kaleler boşaltıldı.

Sırplar yalnız yıllık vergi vereceklerdi; Belgrad kalesinde bir muhassılın (tahsildar) yönetiminde 150 kişilik bir kuvvet bırakılacaktı.

Napolyon Bonapart, 1806 haziranında Selim III’e yazdığı mektupta Sırp isyanını bastırma konusunda elinden gelen her yardımı yapacağını bildirmişti.

Fakat 1806 Osmanlı – Rus savaşı üzerine bu antlaşma bozuldu; Ruslar, ihtilalcilerden yararlanarak idarenin kolaylaşacağını düşündüler.

Belgrad’a gönderdikleri K. K. Rodofinikin aracılığıyla, Sırpları tam bağımsızlığa teşvik ettiler.

Sırplar hiç bir yardım almamakla birlikte ayaklanmada başarılı oldular; fakat Rodofinikin’in, Kara Yorgi’nin kudretini kıskanan knyaz’lar ve voyvodaların yardımları Sırbistan’da Rusya’ya büyük bir nüfuz kazandırdı; Avusturya’yı tutan Kara Yorgi bile istemediği halde, rus himayesine katlanmak zorunda kaldı.

Batı Avrupa’daki olaylar Sırbistan’ı da etkiledi: Napolyon ile rus çarı arasında yapılan Tilsit antlaşması hükümleri gereğince Rusya ile Osmanlı devleti Sloboziya mütarekesini (ağustos 1807) imzaladılar; Ruslar, sırp meselesini Osmanlı devletinin içişlerinden biri olarak kabul ederek çözümlenmesini Osmanlılara bıraktılar.

Fakat 1809 ilkbaharında Rusya ile Osmanlı devleti arasında savaş yeniden başladı.

Ruslarla birlikte hareket eden Sırplar yenildiler; Sırbistan paşalığının büyük bir kısmı Türkler tarafından ele geçirildi; fakat Rusların yardım ettiği asiler 1810 sonbaharında bütün Sırbistan’ı yeniden hâkimiyetleri altına aldılar.

Ruslar dört ay süreyle bütün Sırbistan’a yayıldılar; Kara Yorgi ve Mladan Miladonoviç dışında, bütün voyvodalar Ruslara bağlandılar; Belgrad’da sürekli rus işgali başladı.

Ancak Napolyon Bonapart’ın Moskova seferi başlayınca, Ruslar Osmanlı devletiyle Bükreş antlaşmasını (28 mayıs 1812) yaparak Sırbistan’dan çekildiler.

Sırplara içişlerinde bağımsızhk tanındı; ancak yeni yapılan istihkamlar yıkıldı; müstahkem mevkiler Türklere teslim edildi.

Türkler Avrupa’nın Napolyon ile uğraştığı bir sırada, Sırbistan’da hakimiyetlerini yeniden kurdular; asiler hükümet kuvvetlerine testim oldu.

Kara Yorgi, birçok sırp ilerigeleniyle birlikte ülkesinden ayrıldı ve Semlin’de Avusturyalılar tarafından tutuklandı.

Belgrad, Şabac ve Valjevo kaleleri de Türklere teslim oldu.

Sırp halk reisi Ujice (Uzice) voyvodası Miloş Obrenoviç, Türklerin güvenini kazandı.

Fakat Rusların kışkırtması sonunda 1815’te yeniden isyan etti; üzerine gönderilen türk ordu kumandanları Hurşid Paşa ile Maraşlı Ali Paşayı birbirine düşürdü ve Ali Paşa ile Köprü’de (Cuprije) Sırbistan’ın muhtariyetini onaylayan bir antlaşma yaptı: İstanbul hükümeti, bu antlaşmayı kabul ederek onu en yüksek knyaz tanıdı.

Miloş, rakiplerinden kurtuldu; Sırbistan’a geri dönen Kara Yorgi’yi öldürttü (27 temmuz 1817) ve 6 kasım 1817’de kendini Sırbistan kralı seçtirdi.

Fakat mali konularda ve sınır meselelerinde bir başarı sağlayamadı.

Akkerman antlaşmasıyla (ekim 1926) Sırbistan lehindeki Bükreş antlaşmasının 9. maddesindeki bütün esaslar onaylandı; ancak bu hükümler 1830’a kadar uygulanmadı.

1830’da Mahmud II, bir «hattı şerif» yayımlayarak, hâkimiyeti altındaki Sırbistan’ı muhtar bir beylik olarak tanıdı.

Miloş, Sırbistan’da İdari reformlar yaptı; bazı yenilikler getirdi; fakat müstebit davranması yüzünden kısa zamanda halkın nefretini kazandı.

Bu yüzden kendisine karşı kuvvetli bir muhalefet ortaya çıktı.

Miloş’un bağımsız durumunu hoş karşılamayan Rusya ve Osmanlı devleti bu muhalefeti destekledi.

Miloş, 1838’de bir anayasa (ustav) kabul etmek zorunda kaldı.

Buna göre, devlette bütün iktidarı, hükümdar tarafından seçilen, fakat azledilemeyen 17 üyeden kurulu bir senato üstüne aldı.

Miloş, oğlu Milan’ın lehine tahttan çekildi (1 haziran 1839).

Fakat hasta olan Milan, tahta geçirildiğini öğrenemeden öldü.

Rusya ve senato üyelerinin karşı koymalarına rağmen 16 yaşındaki kardeşi Mihail onun yerine hükümdar oldu.

Onu tutanlarla anayasayı savunanlar arasında çıkan mücadeleye Rusya ve Osmanlı devleti karıştı.

Rusya, muhalefet lideri Vuçiç’in geri dönmesi için baskı yaptı.

Vuçiç halkı ayaklandırdı ve Mihail, Zemlin’e kaçmak zorunda kaldı (ağustos 1842).

14 Eylül 1842’de hükümdar, bütün Obrenoviç ailesiyle birlikte, Taht meclisi (Skupştina) tarafından saltanattan düşürüldü.

Halefi Aleksandar Karayorgeviç’in (Karacorceviç) hükümdarlığı (1842-1858) sırasında Sırbistan avrupa kültürüyle medeniyeti ve dolayısıyla liberalizmin etkisi altında kaldı.

Kırım savaşında Aleksandar, rus panislavistlerinin muhalefetine rağmen, tarafsız kaldı.

19. yüzyıl başlarında Avusturya ve Rusya, Sırbistan’da halkı Osmanlı egemenliğine karşı kışkırtma siyaseti uygulamaya başlamışlardı.

Ayrıca buradaki yeniçeriler Müslüman ve Hıristiyan halka karşı çok kötü davranarak halkı iyice bezdiriyorlardı.

Bu ortamda Sırplar sıradan bir çoban olan Kara Yorgi’nin önderliğinde ayaklandılar.

Ruslardan da aldığı destekle Kara Yorgi 13 Aralık 1806’da Belgrad’a girdi.

1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Belgrad Kara Yorgi’nin önderliğindeki isyancıların elinde kaldı.

Osmanlı Devleti ve Rusya arasında imzalanan Bükreş Antlaşması ile Sırplara bazı imtiyazlar verildi.

Osmanlılar Ruslarla yapılan barıştan sonra Sırbistan’daki isyancıları yenerek Belgrad’ı tekrar ellerine geçirdiler.

Kara Yorgi 21 Eylül 1813’de diğer isyancılarla birlikte canını kurtarmak için Avusturya’ya kaçtı.

Böylece ilk Sırp isyanı son bulmuş oldu.

Miloş Obrenoviç

Bağımsızlıklarını kazanmak isteyen Sırplar 1814 yılındaki Viyana Kongresi’ne bir heyet gönderdiler.

Ancak bir sonuç alamayınca 1815 yılında Miloş Obrenoviç’in liderliği altında ikinci bir ayaklanma başlattılar ve hareketleri Ruslar tarafından desteklendi.

Bu ayaklanma da başarısız oldu ama 1817 yılında Rusya ile yeni bir savaş istemeyen ve bölgeye yönelik muhtemel bir Rus müdahalesine engel olmak isteyen Osmanlı Devleti Sırplara bazı özerklik hakları vermeye razı oldu.

Osmanlı valisi Maraşlı Ali Paşa Miloş Obrenoviç’le anlaşmaya vararak Sırbistan’ın içişlerinde bağımsız olmasını sağladı.

Sırbistan’ın yönetimini ele geçiren Miloş Obrenoviç o sırada Sırbistan’a geri dönen ilk isyanın lideri Kara Yorgi’yi kendisine rakip olmasını önlemek için öldürttü.

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşını kaybeden Osmanlılar Ruslarla imzaladıkları Edirne Antlaşmasıyla Sırbistan’ın yarı bağımsız bir hale gelmesini kabullendiler.

1830 ve 1833 yıllarında Osmanlı padişahı II. Mahmut’un imzaladığı Hatt-ı Şeriflerle Miloş Obrenoviç’in elindeki topraklar arttırıldı ve kendisi Osmanlılar tarafından resmen Sırp prensi olarak resmen tanındı.

1804’ten 1813’e kadar süren birinci Sırp Ayaklanması’nda Sırplar Osmanlı devletinden bağımsız olmuşlardı.

Yeniçeri dayıların İstanbul’dan görece bağımsızlıkla keyfen yönettiği ve bir Sırp için insanca yaşanabilecek bir yer olmayan Sırbistan’ın bağımsızlığı 1813’e kadar sürdü.

1821’de Yunanistan Mora yarımadasında bağımsız oldu.

Sırp ayaklanmaları kadar acı ve etkili olmasa da Yunanistan’ın bağımsız olabilmesinin nedeni Batı’dan gördüğü yardımdı.

Sırbistan ayaklanmaları 1830’da Sırbistan’ın yarı-bağımsız olmasına yol açtı.

Yine Batı desteğiyle 1867’de son Osmanlı kuvvetleri ülkeden çekilde.

Doksanüç harbi sonucunda da yasal bağımsızlık ilan edildi(1878).

Sırpların kurduğu Sırbistan Prensliği bir süre Osmanlı Devleti’nin denetimi altında yaşadı.

1839 yılına kadar Sırbistan’ı Miloş Obrenoviç yönetti.

Sonra yerini oğulları Milan Obrenoviç ve Mihailo Obrenoviç’e bıraktı.

1842 yılında Mihailo Obrenoviç bir isyan sonucu tahtan indirildi ve Kara Yorgi’nin küçük oğlu Aleksandar Karayorgeviç tahta çıktı.

1858 yılında Aleksandar Karayorgeviç de tahttan indirilince 78 yaşındaki Miloş Obrenoviç ilk prensliğinden 19 yıl sonra ikinci bir defa tahta çıktı.

1860 yılında ölene kadar Sırbistan’ın prensi olarak kaldı.

Miloş Obrenoviç’in ölümünden sonra torunları Sırp Prensi olarak Sırbistan’ı yönetmeğe devam ettiler.

1867 yılına kadar Osmanlılar Belgrad’da bir birlik bulundurmaya devam ediyorlardı.

Ancak Osmanlılar 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı kaybedince Ruslarla imzaladıkları Berlin Antlaşması’yla Sırbistan’a tamamen bağımsızlığını vermeye mecbur kaldılar.

1882 yılında Sırbistan Krallığı ilan edildi.

Miloş Obrenoviç’in torunları da kendilerini Sırbistan kralı ilan ettiler.

Bu krallık 1918 yılında Yugoslavya kurulana kadar ayakta kaldı.

Bir cevap yazın