Osmanlıda Bahçeler

Osmanlıda Bahçeler Eskiden İstanbul’un çeşitli yerlerinde meyva bağları bulunuyordu. Üsküdar’da, Kadıköy’de Boğaz’ın bazı semtlerindeki bağlara hükümdarlar da gider buralarda vakit geçirirlerdi.

19’uncu asırda İstanbul’da mevcud meyva meraklıları arasında Hekimbaşı Salih Efendi ile, Abdülmecid’in validesi Bezmialem Sultan da bulunuyordu.

Valide Sultan bu merakı Salih Efendi’den aldı ve 1848 yılında Hekimbaşı vasıtasıyla gerek memleketten, gerek haricden getirttiği fidanlarla 573 cins meyvalı bir bağ kurdu.

Bu bağda yetiştirilen meyvalardan mühim bir kısmı bugün unutuldu ve belki, İstanbul’da artık cinsleri de tükendi. Bu meşhur bağda 206 armud, 98 elma, 25 ayva, 43 şeftali, 13 vişne, 31 kiraz, 21 kayısı, 9 nar, 11 incir, 11 dut, 15 muşmula, 59 üzüm, 31 portakal cinsi bulunuyordu.

206 cins olarak yetiştirilmiş armudların bugün bize yabancı gelen çeşitli isimleri vardı. (Patlıcan armudu, bıldırcın armudu, türbe armudu, hümayun armudu, Preveze armudu, yazma armudu, çürük armudu, kabartmalı armud, tıntın armudu, mum armudu, yusufi armudu, Belgrad armudu, pazar armudu, kraliçe armudu, Tahiri armud, “Gül fındık efendi” armudu, bey armudu, Manolaki armudu, kız limonu armudu…) Bu iki yüz altı ayrı isimli armuddan bazılarının evsafı da ilginçtir (yere basmaz armudu, saksıda yetişir, büyük bir tarafı al, diğer tarafı mordur. Varna armudu beheri yüz dirhem ağırlığındadır, elme kokuludur. Uzun boylu tatlı armud beheri yarım okka gelir, suludur. Kavsara armudu ağacındayken yeşil, koparıldıktan sonra açık sarı olur, kıtası küçük, sulu, kumsuz; beş altı ay kadar durur, kokusu güzeldir. Kolmabaca armudu beheri yüz dirhem ağırlığında Mayısta olur, sarı yuvarlaktır.)

Valide Sultan bağındaki 98 elma çeşitleri arasında (vişne elması, al şerbetçi elması, tavşan başı elması, şahrum elması, ekmek elması,kabak elması, civan elması, şeker elması, şarab elması; ağlı kızıl elma…) gibi isimleri vardır. Elmaların bazı cinsleri 300, bazıları 200 veya yüz dirhem ağırlığındadır.

Eriklere gelince (Vardar eriği, herekti denilen mor patlıcan eriği, siyah arnavud eriği, Damaskina eriği, sakız kokulu beyaz erik, kışa kadar dayanır kırmızı kış eriği, Aynülbahar eriği, hekim eriği, bal eriği, pazar eriği, Şeyhülazim eriği, alparmak eriği, ferman eriği, yumurta eriği, çatal eriği, şilte tabir olunur gayet tatlı mor renkte erik, Aynaroz eriği) gibi cinsleri bulunmaktadır.

43 şeftali cinsi arasında bulunanlardan bazıları şöyle idi: (Sarı papa denir ala cinsten şeftali, Beylerbeyi Sarayı’ndan, büyük kıtali, az sulu yarma şeftali, Paris’ten, yeşil renkte türbe şeftalisi, Bursa’dan büyük kıtada al renkte, mayhoşça şeftali, Tarabya kasrından, ala tüysüz, mayhoş papa şeftalisi, iranlı Raşid Ağa’dan, Bostani zühre tabir olunur nefis şeftali, Hekimbaşı’ndan, sarı şeftali Şam’dan, rengi gayet beyaz kış şeftalisi Haleb’den, Fransız şeftalisi, Beyoğlu’nda Frenk bahçesinden, lal renginde, kokusu güzel misket elması büyüklüğünde şeftali Bursa’dan ve Beylerbeyi Sarayından her biri birer okkalık sulu şeftali Yenişehir’den lezzeti fevkalade frenk şeftalisi derler. Şeftali Aydın’dan, Cebel-i Lübnan şeftalisi Beyrut’tan aliülala denilebilecek rengi, kokusu, lezzeti güzel şeftali Rıza Paşa’dan, ahenk, iri taneli, ufak çekirdekli ve sulu şeftali Varna’dan…)

Bağdaki vişneler de (çiçek vişnesi, süpürge vişnesi, ağustos vişnesi, kadı vişnesi, Cafer vişnesi, Morina vişnesi) gibi isimler alıyordu. Morina vişnesi cinsi Avusturya’dan getirildi. Çırağan Sarayı bahçesine dikildi ve oradan da Valide Sultan’ın meyva bağına aldırıldı.

Valide Sultan, 31 çeşid kirazların çoğunu istinye’den İbrahim Bey yalısının bahçesinden getirtti. Bu yalıdan gelen kirazlar arasında (viranı kiraz, dalbastı kiraz, Tatlıoğlu kirazı) gibi isim alanları vardı. Çırağan Sarayından da altı cins kiraz getirtildi. Bunlar evvelce İtalya’dan, Avusturya’dan gönderilmiş nadide cins meyvalardı.

Eskiden İstanbul evlerinin makbul meyvalarından birini de, şerbetleri bakımından narlar teşkil ediyordu. Valide Sultan’ın bağında 9 cins arasında (çiçek narı, kayısı kokulu nar, Derviş Nadi narı, şerbet narı, şurub narı) gibi isimlendirilenleri bulunuyordu.

Muşmulaların da nevileri vardı. (Alelade muşmula ekseri bahçelerde mevcuddu. Yumurta iriliğinde muşmula bahçıvan İzzet Ağa’dan, aşısı Frengistan’dan geldi. Çengelköy’de nar, Frengistan’da Girebol tabir olunur frenk üzümü gibi toplu, salkımlı olur, manzara ve çeşnisi gayet hoş muşmula kıtası büyük yassı şekilde muşmula Tokat’tan, Hamdi Paşa yalısından, kiraz renginde , yirmi tanesi bir yerde salkım salkım, kokusu güzel, taneleri iri yarma muşmula, Şam’dan elma iriliğinde muşmula, kış mevsiminde yapraklarım dökmez, donmaz, bilakis çiçek açar, meyva bağlar, rengi sarı olur.

İri taneli, kırmızı renkli mayhoş lezzetli muşmula, Batum’dan gelme Masarifat muhasebecisinden.

Saro Şup elması denilir kışın yapraklarımo dökmez, Kasım girdikten sonra çiçek açıp meyve verir muşmula, Beyoğlu’ndan…)

Üzümlere gelince, bunun da 59 çeşidi vardı. Bunlardan bazıları (Kara dünya, Bulgaristan’dan getirildi. Yerli kara üzüm Boğaziçi’nden, kabuğu ince, çekirdeği az kara üzüm, İzmir siyahı derler Ödemiş ve Aydın’dan, taneleri iri, san çekirdeksiz üzüm 6 türlüdür. Edirne’den, İzmir’den, kabak üzümü Tokat’dan, Merdivenköyü’nden siyah ve beyaz her salkımda karışık tatlı üzüm. Bağ üzümleri yedi türlüdür… Adana’dan, Ankara’dan, Konya’dan İzmir’den lal renginde asma üzümü, Tarabya’dan parmak üzümü, Beyoğlu’ndan, Erzurum’dan, siyah hanım parmağı, Topkapı Sarayı’ndan, yediveren üzüm, Çırağan Sarayı’ndan, ceviz iriliğinde beyaz kabak üzümü Çeşme’den, Erenköy siyahı tabir olunan üzüm Erenköy’den Yeniköy’den, Şam üzümü manzarası latif, lezzeti hafif, Tilki kuyruğu denilen tatlı üzüm.)

Bağın serlerinde limonların da envai yetiştiriliyordu (İri ve kabuğunun üzeri dilimli Bektaşi limonu yediveren limonu, çekirdeksiz limon, bardak limonu, ağız miski tabir olunan limon, gayet iri kıtali Mersin limonu, iri ve az çekirdekli suyu az erkek limonu, Rodos limonu, armud limonu, biri diğerinin içinde hasil olur ala ve sulu limon, adeta portakal şeklinde biri diğerinin içinde çifte limon, birbirine sımsıkı yapışık çekirdeksiz limon, turunç limonu…)

Valide Sultan’ın bağında on bir türlü de portakal, Nısfiye tabir olunur, (büyük kıtali portakal, dışı turunca benzer, kızıl renkte ekşi portakal, Bağdad portakalı ve kıtaları büyük, kokusu pek latif sulu ve tatlı çekirdeksiz portakal, kan portakalı, Mersin portakalı…) Bağın incirleri de pek nadide cinsten bulunuyordu. (Patlıcan inciri, löp incir, çiçek inciri, yaban inciri, beyaz incir, Kavak taklidi tatlı ve ufak, lezzetli incir, bah çok ufak ve lezzetli incir, en ala cinsten Sultan Selim inciri, Sultan Selim incirine benzer, büyük kıtali incir, Tarabya’dan beheri yarım okka gelir siyah, tatlı incir, her biri seksen ve bazen yüz dirhem ağırlığında lezzetli incir, yarısı siyah, yarısı beyaz sakız inciri.,.)

Bağın her mevsimde çeşidli meyvaları hakikaten pek itinalı bir şekilde yetiştirilmiş bulunuyor ve Valide Bağı devrinin en meşhur meyva bağları arasında sayılıyordu.

Eski İstanbul’un hususiyetlerinden birini de bahçeler ve mesireler teşkil ediyordu. Sıcak mevsimlerde şehirliler, tatil günlerini mesirelerde yemek yiyerek, saz dinleyerek, oyunlar seyrederek neşe içinde geçirirlerdi.

Marmara, Boğaziçi ve Haliç kıyılarındaki, sırtlarındaki bu mesireler büyük ağaçlarıyla, yeşillikleriyle, akar sularıyla birer cennet bahçelerini hayal ettiriyordu.

İstanbul’da semtlerin ve mesirelerin mevsimleri vardı. Rical ve zenginler bahar aylarında Haliç kıyılarına inerler, buradaki sahilhanelerinde, bahçe ve mesirelerde baharın ılık günlerini, güzel çiçekleri seyrederek, bülbülleri dinleyerek geçirirlerdi.

Yaz aylarında Boğaziçi kıyılarında latif bir serinlik içinde yaşanırdı. Kayıklar, koçu arabaları, halkı kıyı ve tepe mesirelerine taşıyıp dururdu.

İstanbul bahçeleri daha ziyade, sedler, sofalar halinde tanzim olunur, geometrik şekillerden, tenazurdan mümkün olduğu kadar kaçındırdı. Bahçelerde “meşcereler”, “çemenzar avlular” sofalar” ve “meydanlar” bulunurdu.

Bahçelerde havuzlarda, fıskiyelere ve yer üzerinde su kanallarına bilhassa önem verilirdi. Fıskiyelerin çeşidi yapılır, daha sonraki devirlerde mermer havuzların ve su yollarının içine bahk şekilleri oyulurdu.

Su sesinin musikisi selsebilli evlerde olduğu gibi bahçelerde de bir tatlı şırıltının zaman içinden mütemadiyen akıp gitmesi istenirdi.

Bahçelerde çimli sedler, sofalar ve arada da yer yer, güller, sünbüller, karanfiller, laleler gibi çiçekler bulunurdu.

Bahçelerin hususiyetlerinden birini de servi ağaçları teşkil ederdi. Servilerin arasında pembe, beyaz çiçekler açan bazı ağaçlar da dikilirdi. Bunlar çiçeklenme mevsimlerinde servilerle nefis bir tezad vücuda getirirdi.

Birer odadan ibaret kasırlar ekseriya bahçeler ortasında inşa edilir, bu tek katlı odaların, kameriyelerin önlerinde yeşillikler, çiçekler arasında havuzlar bulunur, bazan sofaları çevreleyen ahşap parmaklıklar, çardaklar tatlı renklere boyanırdı.

Yaz mevsimlerinde bahçeler, evlerden ziyade tercih edilir. Gölgeli ağaçlarla süslenmiş süslü sofalarda, serin havuzların kenarında oturulur, sazlar çalınır, sohbetler edilirdi.

Evlerde, konaklarda olduğu gibi, saraylarda da bahçeler hükümdarların pek rağbet ettikleri yerlerdi. İstanbul sarayları biniş kasırları, büyük bahçeler, ağaçlıklar arasında bulunurdu.

Hükümdarlar, günlerini bu biniş kasırlarında, havuzlu bahçelerinde geçirirler, buralarda eğlenirlerdi.

Bahçelerde yemekler verilir, eğlenceler tertib olunurdu. III. Mehmed’in validesine İstinye’de Feridun Paşa bahçesinde çekilen büyük ziyafet dillere destan oldu.

İstanbul tarihindeki ağaç, çiçek ve bahçe sevgisinin en güzel misali 18. asırda görüldü. Haliç ve Boğaziçi kıyılarını renk renk lale tarhları kapladı, gündüzleri bu bahçelerde hayattan kam alındı, geceleri fanuslarla sırtlarında mumlar yanan kaplumbağalarla aydınlatılan laleler arasında şiir ve musiki saatleri yaşandı.

III.Ahmed, zevk sahibi sadrazamı Damad İbrahim Paşa ve devrin ricali, zenginleri bir rüya kadar güzel olan bu günlerin hep süreceği inanandaydılar.

Bahçeleriyle, binalarıyla, sazı, sohbeti ile İstanbul hayatı zevkin doruğunda idi.

Lale, bahçelerimizin ve sanat eserlerimizin en güzel bir ziyneti idi. 16. asırdan beri Türkler bahçelerinde lale yetiştiriyor ve çok sevdikleri bu çiçeğin resimlerini kumaşlarına, çinilerine, gümüş ve bakır, deri, fildişi ve tahta işlerine nakşediyorlardı. Avrupa’ya lale İstanbul’dan gönderildi.

18. asırda İstanbul’da lale merakı başlayınca dünyanın her tarafından, buraya lale soğanları gönderilmeye başlandı ve lalelerin fiyatları çok yükseldi. İranlıların (Lale-i duhteri) adındaki soğanına İstanbul’da (Mahbub) ismi verilmişti. Bir tanesinin fiyatı bin altına kadar yükselirdi. Lale fiyatlarının bu derece yükselmesi üzerine H. 1140 senesinde (Lale envaına narh olmak üzere) tayin olunan para hakkında bir (ferman) çıkarıldı. Bu fermana göre, Uşakizade Osman Efendi’nin Sahibkıranına yüz, Genç Mehmed Paşa’nın kethüdası İbrahim Ağa’nın Sagar-ı Gülşen isimli lalelerine yüz, Berber Ahmed’in pençesine yüz, Kaptan Paşa merhumun Şehpesendine keza yüz, Defterdar Paşa’nın Şevkengizine gene yüz, Şeyh Ahmed Lalezari’nın Valaşanına gene yüz kuruş fiyat konulmuştu.

Yirmisekiz Çelebi’nin Neyzel Gülşen, Reis Efendi’nin Feyzibahar, Aksaraylı İsmail Efendi’nin Baharpira, Kaptan Paşa’nın Meşirane isimli lalelerine seksener kuruş narh konuldu. Diğer bir çok lale nevileri de sahiblerinin isimleriyle ilan olundu ve hepsine muayyen fiyatlar takdir edildi.

III. Ahmed devrinde İstanbul bahçeleri renk renk lale tarhlarıyla göz alıcı bir güzellikteydi. Bu laleler arasında mesela veziriazam İbrahim Paşa’ya nisbet edilen (İbrahimi) ismindeki lalenin rengi eflatun üzerine beyaz benekli idi. (Tac-ı Kayser) adındaki cinsin rengi gümüşi, peymane-i gülgun ateşin renkli ve alev manzaralı idi.

Meraklılar renk renk laleler yetiştiriyorlar ve lalelerin nevileri hakkında risaleler kaleme alıyorlardı. Eski bir lale defterinde bazı lale isimleri şöyleydi:

(Elmasparesine küşa, dağ-ı dil, cam ü cem, müferrih-i zat, Vefk-i meram, Cevher-i sirab, Gülreng-i feyz, Esrar-ı zafer, Misbah-ı feyz, Berk-i rana, Ferah peyker, Behçet efza, Mazhar-ı şeref, Nur-ı behçet, Peyker-i Çırağan, Atiye-i hak, Gülbün-i işve, Lem’a-ı feyz, miftah-ı gülşen, Menba-ı şevk, Bais-i rahmet, La’l-i nigin,Vahid-i gülzar, Tesell-i hatır, Memba-ı hayat, Hudud-ı zerrin, Navek-i gülşen, Saye-i elmas, Nihal-i gülşen, Ruh-i gülrenk, Ayn-i kerem, kumaş-ı aşk, Şiraze, Şinaver, Şerbaz-ı cihan, Cevher-i hayat, Necm-i ikbal, Şem-i tecelli, Sırr-ı gülzar, Nur-ı sefid, Cilve-engiz, Yakut-u cihan, ruy-i mahbub, Peyker-i yakut, Nal-i erguvan, Mensub-u kuzeh, Tezhib-i çemen, Cam-ı hurşid, Dürr-i yekta, Hüsn-ü gülzar, Şevkaver, Nadire, Nur-i saadet, Cilvegah, Peymane-i gülgun, Ruh-i şekayik, Sim endam).

18. asrın ortasına kadar Türk bahçesi, hendesi şekillerden uzak, genişlik, ferahlık ve sükunet ifade eden kendi klasik karakteri içinde kaldı. Bu asır ortalarında ev üslubumuz üzerine tesir eden rokoko bahçelerimize de girdi.

Yabancı bahçe tertibleri saray ve konaklara alınan Rum ve yabancı bahçıvanlar tarafından yapılıyordu. 1791 yılında Beşiktaş Sarayı’nın bahçıvanı Istemat isminde bir Rum’du. Topkapı sahil sarayının, 1836’da Heybeliada’daki kasrın bahçıvanları da yabancı idi. Daha sonraları bazı İstanbul zenginleri de Fransız, İtalyan bahçıvanlar getirtmeye başladılar.

Çiçek zevklerimizde de bir Garblılaşma oluyor ve bahçelerimize yeni bazı çiçekler giriyordu. 1856’de İngiliz sefarethanesi bahçıvanı George, Tarabya’daki sefaret bahçelerinde yaz kış yaprağını dökmeyen cinsten yeni çiçekler ve ağaçlar yetiştiriyor ve bunları Boğaziçi’nin bahçe meraklılarına satıyordu.

18. yüzyıl sonlarında Danimarka maslahatgüzarı Hubesh’in Büyükdere’deki muhteşem villasındaki çiçek bahçeleri çok meşhurdu. Bir gün bu villayı ve bahçeyi ziyaret eden III. Selim’in kızkardeşi, çiçekleri ve bahçenin tezyinatını çok beğendi ve mimar’Melling’den, oturmakta olduğu Neşatabad sahil sarayının bahçelerini Garb üslubunda düzenlenmesini istedi. Melling ağaçlarla, sarmaşıklarla, gizli yollar ve labirentlerle saraya yeni bir bahçe yaptı.

III. Selim kızkardeşini ziyaret ettiği bir gün, sarayın cariyeleri bahçeye bırakıldı ve bunların yeşillikler arasında gizli yollarda koşuşmaları, kayboluşları hükümdarı çok eğlendirdi.

18. yüzyılda Neşatabad bahçeleri, lale tarhlarıyla süslü idi. Bu sarayın laleleri meşhur olduğu için, yeni lalelerden birçoğuna bu saraya izafetle Neşatefza, Neşatüfken, Neşatbahş gibi isimler verildi.

19’uncu yüzyılın ikinci yarısında ise bu bahçelerde ne III. Ahmed devrinin lalezarları, ne Hatice Sultan’ın mimar Melling’e yaptırdığı ağaçlıklı, gizli yollar kaldı.

Bu tarihlerde, bahçede ortası yaldızlı, demir parmaklıklı bir kameriye ile bunun önünde büyük mermer bir havuz bulunuyordu. Bu havuza gayet iyi yontulmuş, müteaddid mermer kazın ağzından durmadan sular boşanırdı. Bahçe, arkalara doğru gene sedler halinde uzanır ve bunlarda asırlar görmüş çınarlar, fıstık çam ve zakkum ağaçları bulunurdu.

II. Mahmud zamanında babasıyla beraber İstanbul’a gelen İngiliz seyyahı Miss Pardoe, Boğaziçi’ndeki bahçelerin efsanevi güzelliğinden hayranlıkla şöyle bahseder:

“Türkler bütün çiçekleri severler, her evin bir bahçesi vardır. Kafesler arkasında gül ağaçları, binbir güzellikle görünür. Kameriyeler üzerinde güller ve akasyalar toplanır. Saksılar içinde muhtelif cins çiçekler yetiştirilir. Shakespeare, Romeo Juliette’deki balkon sahnesini yazdığı vakit herhalde Boğaziçi’ndeki bir Türk bahçesini hayal etmiş olmalıdır. ”

19. yüzyılda Boğaziçi’nin güzel bahçelerinden biri Bebek’de evvelce Behçet Efendi’nin iken sonra küçük biraderi Abdülhak Molla’ya geçen yalının bahçesidir. Bu bahçenin meyva ağaçları, çiçekleri ve bilhassa gülleri meşhurdu.

II. Mahmud zamanında genç bir yüzbaşı iken Osmanlı hizmetine giren Mareşal Moltke, Bebek’teki dolaşmalarından bahsederken, bu bahçeyi de: “Dostum Hekimbaşı’nın gayet çok güllerle dolu harikulade latif bir bahçesi var. Bahçe dağın uzunluğundaki etekte sedler üzerinde kaindir. Oradan servi ağaçlıklı bir mezaristana geçilip benim başlıca gezinti mahallim olan eski bir kaleye kadar çıkar” diye anlatıyor.

Boğaziçi’nde Hekimbaşı Bahçesi ismiyle maruf olan diğer bir bahçe de Anadoluhisan’nda Hekimbaşı Salih Efendi’ye aid olan bahçedir. Buranın karanfilleri ve meyvaları pek meşhurdu. Salih Efendi bahçesinde bizzat çalışır, çeşid çeşid çiçekler ve meyvalar yetiştirirdi.

Meyva, çiçek merakı yanında bir de havuzlarında her nevi canlı balık bulunduran ve hususi yerlerinde av kuşları beslenen Vaniköyü’ndeki İhtisab Ağası Hüseyin Bey’in yalısı vardı.

Yalının bahçeleri son derecede muntazam ve en nadide ağaçlarla tarh edilmiş olup, her birinin üzerinde ismini ve nevini gösteren birer etiket bulunurdu.

Keçecizade Fuad Paşa’mn da büyük bir bahçe merakı vardı. Kanlıca’daki yalısının tepelere kadar uzanan bahçesinde gayet muntazam bir ser bulunuyordu. Paşa burada kendisi de çalışırdı.

Fuad Paşa’nın büyük bir zevki ile tertiblenmiş bahçeleri ve korusu haftanın muayyen günleri, halka açılır ve burada herkes büyük bir serbestlikle dolaşıp eğlenirdi.

19. yüzyılın ikinci yarısında Tarabya’daki Şehzade Abdülhamid Efendi bahçesi de devrin meşhur bahçelerindendi. İçinde asırlar görmüş büyük ağaçlar, akarsuları bulunan ve tepelere kadar çıkan geniş bahçe pek güzeldi.

Bahçede çeşitli çiçekler, kuşlar ve bazı hayvanlar vardı. Ve kuş bahçeleriyle hayvanat bahçeleri gayet düzenliydi.

Bebek’teki Ali Paşa Yalısı bahçeleri de halkın, gezip dolaşmasına elverişli bir şekilde hazırlandıktan sonra 1868’de umuma açıldı.

İstanbul’un bağlık yerleri daha çok Kadıköy yakasındaydı. Bağlarbaşı, Erenköy, Göztepe ve Maltepe geniş bağ ve bahçelerle doluydu. Her yıl dillere destan bir buçuk, iki aylık üzüm panayırı yapılır, Maltepe bağlarında danslı eğlenceler düzenlenirdi. Genellikle halk, deniz mevsiminin sona erdiği günlerde bağlara koşar; oralardaki yemyeşil üzüm çardaklarının altlarında kavrulmuş, gergin derilerini serin asma kokulu sonbahar rüzgarlarıyla yelpazeleterek serinleşirlerdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir