Roman Nedir?

Roman Nedir,Belirli bir uzunluğu olan nesir biçiminde yazılmış, olayların anlatılış tarzı, görenek veya karakterlerin incelenmesi, duygu veya tutkuların tahlili bakımından ilgi çekici hayal ürünü eser.

Antik çağın klasik döneminde oldukça önemsiz bir tür olarak kabul edilen roman ancak Hıristiyanlığın ilk yıllarında, latin ve yunan edebiyatlarının gerileme devrinde ortaya çıkmıştır.

Yunan edebiyatından bugüne kadar gelebilen tek tük roman örnekleri M.S. I. ile IV. yy.-lar arasına rastlar ve menşeleri çok belirsizdir.

Bunlar ya İmparatorluk devri retorik okullarındaki öğrencilerin ödevlerinden doğmuş ya da hiç değilse bir kısmı, «Miletos Masallarından (Milesiaka) türemişti.

Büyük bir kısmı aşk, yolculuk ve macera gibi hep aynı konuları işleyen bu anlatılar daha sonra bizans romanları adını alır.

Afrodisias’lı Kriton’un, Efes’li Ksenophon’un, Akhilleus, Tatios ve Holiodoros’un eserleri birçok yönüyle birbirine benzer: hepsi bir aşk macerasıyla başlar.

Sonra kahramanların başından çeşitli olaylar geçer (çok uzak ülkelere yolculuklar, kız kaçırma olayları, deniz kazaları, işkenceler) ve eser en kötü durumlarda bile aşklarına ihanet etmeyen sevgililerin birbirine kavuşmasıyle son bulur. Somosata’lı Lukianos ile Longos’un eserleri bunlardan biraz farklıdır.

Lukianos’un romanlarında hicve yer verilmiş, güldürü ve parodi unsurları çok ustalıkla kullanılmıştır. Bu bakımdan yazarın eserleri Aristophanes tiyatrosu doğrultusundadır, denebilir.

Tipik aşk romanının ilk örneği olan Daphnis kai Khloe’-nin yazarı Longos ise eserlerinde macera romanının motiflerinden yararlanmakla beraber duyguların analizine de yer vermiş ve olayları okuyucuya bir kır dekoru içinde sunmuştur. Latin edebiyatı ise roman bakımından oldukça yoksuldur.

Tek önemii eser olarak Petronius’un Satiricon’u sayılabilir (M.S. 60’a doğr.). Bu eserde olduğu gibi belli bir çevrenin törelerini hicvetme çabası daha sonra II. yy.da Apuleius’un Değişimler (Metamozphoseon Lib-ri) adlı eserinde de göze çarpar. Ayrıca Değişimler’de Miletos Masalları’nın en belirgin özelliklerine de rastlamak mümkündür.

Ortaçağ

Ortaçağ başlarında hemen hemen ortadan kalkmış olan roman türü XII. yy.a doğru tekrar belirir ve Doğu ile Batı olmak üzere iki kola ayrılır.

Bu iki kol sonra birbiriyle kaynaşmıştır. Doğu’da hem nazım hem de nesir halinde ortaya çıkan bizans romanı bazen, Batı’dan aldığı unsurları, yunan tarzında işlenmiş anlatılar araşma hiç de orijinal olmayan bir biçimde katar.

XIII. yy.da Fransa’da geleneksel chansons de ges-tes’lere paralel olarak soylu sınıfın zevklerine hitap edebilecek ince ve gelişmiş bir anlatı türü ortaya çıktı.

Bu tarz eserlere de roman adı verildi. Başlangıçta «halk diliyle yazılmış eser» anlamına gelen bu terim, bazı modern diller tarafından benimsenerek bugüne kadar geldi.

XII. yy.ın ortalarında ilk fransız roman’ları eski yunan ve latin kaynaklarından alman konularını günün şanlarına uygun olarak geliştirir (Roman de Thebes [Thebai’nin Romanı], Roman d’Eneas [Aineias’m Romanı]).

Ama daha 1155’te Wace’m Roman de Brüt (Brut’ün Romanı) adlı eseriyle «Bretagne kaynaklı konular» fransız edebiyatına girdi, sonra da modern romanın babası olarak kabul edilen Chrfitien de Troyes tarafından bu konular ele alındı.

XII. yy.ın ikinci yarısında ChrĞtien de Troyes roman courtois diye adlandmlan romanın ilk örneklerini verdi. Bu eserlerde ortaçağ şövalyelik ruhu, kelt kaynaklı eski gelenekler (Tristan, kral Arthur ve Yu-varlakmasa şövalyeleri) ve klasik tipte belli belirsiz hatıralar iç içedir.

İtalya’da ise bu dönemde anlatı türünün başlıca temsilcisi Boccaccio’nun Decameron adlı eseriyle, günlük yaşayış ve toplumsal şartlar edebiyata girmiş, daha sonra da Rönesans döneminde Pulci, Boiardo ve Ariosto bu alanda en iyi örnekleri vermişlerdir.

Bu yazarların eserlerinde ve özellikle de Ariosto’nun Orlando Furioso’sunda (Çılgın Orlando) kahramanların hep aynı kalmasına karşılık olaylar devamlı değişir ve adeta hikaye tarzında anlatılmıştır.

XVI. ve XVII. yy.lar. XVI. yy.da Fransa’da Gargantua ve Pantagruel adlı eseriyle Rabelais, sonra da Ispanya’da Don Kişot adlı eseriyle Cervantes olay örgüsündeki ve yaratıcılıktaki serbestliği sonuna kadar götürdüler .

Ortaçağdan beri devam edegelen romanı böylelikle belli bir noktaya ulaştırarak yeni yeni roman çeşitlerinin oluşmasına zemin hazırlamış oldular.

XVII. yy.da hemen aynı dönemde, İspanya’da pikaro romanı, Fransa’da da precieux roman yeni toplumsal ve kültürel şartları yansıtan birer araç oldu. Bunlardan ilki büyük fetihler sonrası Ispanya’sında belli bir sınıfın durumunu yansıtır.

İkincisi ise şövalyelik romanı ve pastoral romanın işlediği temaları ele alır ve Sannazzaro’nun Arcadia’sı ile başlayarak Rönesans edebiyatında uzun süre saltanat sürer.

Monarşinin kendini soylular sınıfına kabul ettirmek için çetin mücadelelere girdiği bir dönemde seçkin bir çevrenin zevklerini yansıtır.

Bu türün şaheseri kabul edilen H. d’Urfee’nin Astree’sinde öteki precieux romanlarda olduğu gibi hayatın yapmacıklı bir şekilde idealleştirilmesi ve aşırı incelik merakı büyük .yer tutar, ama bunlar asla ruh tahlillerini engellemez.

Daha sonra, duygusal hayata bu aşırı derecedeki hassasiyetten ve seçkin zarafet özleminden Madame de La Fayette’in La Princesse de Clöves’i doğar.

Psikolojik tahlil romanının ilk şaheseri olarak kabul edilen bu eserde precieux romanın bütün aşırdıkları belirli bir ölçü ve dengeye sokulmuştur.

XVIII. yüzyıl

Bu yüzyılda burjuva sınıfının üstünlüğü sayesinde roman o zamana kadar görülmemiş bir tarzda gelişti.

İngiltere’de Defoe, bir yandan Robinson Crusoe adlı eseriyle tacir sınıfının girginliğini tasvir ederken, öte yandan Moll Flanders ve Lady Roxana adlı eserlerinde çağdaş toplumu ve törelerdeki değişikliği ve serbestliği yansıtır.

Swift, Gulliver’in Seyahatleri adlı siyasi bir hiciv kaleme alır. Bu arada Samuel Richardson, Henry Fielding ve Laurence Sterne gibi romancılar da İngiltere’de bu türün gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

Aynı yıllarda İngiliz edebiyatından büyük ölçüde etkilenen fran-sız edebiyatının roman alanında ilk akla gelen ismi Abbe Prevost, sonra da macera romanını kendine has bir biçimde ele alıp işleyen Lesage’dır.

Onun ardından Ro-usseau’nun duygusal ve didaktik romanları gelir; bunları Diderot’nun töre romanları, Voltaire’in başarılı felsefi romaları izler.

Daha sonra Pierre Chaderlos de Laclos’un Tehlikeli Alakalar’ mı (Les Liaisons Dangeureuses) saymak gerekir. Bu sonuncu eserde ahlak bakımından düşkün olan birtakım insanların açık seçik ruh tahlilleri yapılmıştır.

Bernardin de Saint-Pierre ise Paul ile Virginie adlı eseriyle egzotik roman türünü başlatmış, bu tür daha sonra Chateaubriand, Gobineau, Loti, Kipling, Stevenson ve Conrad ile günümüze kadar gelmiştir.

İngiltere ve Fransa’dan sonra roman İtalya’da da uzun süre büyük ilgi gördü. Fransızca ve İngilizceden birçok eser italyancaya çevrildi.

Ama Pietro Chiari’nin çok sayıda eser vermesine rağmen orijinal eserlerin seviyesi oldukça düşüktü. Hatta Seriman’ın, Casanova’nın ve Alessandro Verri’nin denemeleri bile olumlu sonuçlar vermedi.

Almanya’da ise, tersine, Goeethe, Genç Werther’in Acıları adlı eseriyle duygusal romanın en mükemmel örneğini verdi.

Ayrıca daha sonra art arda yazdığı VVilhelm Meister ve Gönül Yakınlıkları (Die Wahlverwandschaften) gibi kitaplarıyla roman alanındaki dehasını birkaç kere daha ispat etti.

XIX. yüzyıl

Genç IVerther’in Acılart’nı, Foscolo’nun Vltime Lettere di Jacopo Ortis’i (Jacopo Ortis’in Son Mektupları), Chateaubriand’ın Rene’si, B. Constant’ın Adolphe’u, Musset’nin Bir Zamane Çocuğunun İtirafları (Les Confes-sions d’un Enfat du Siücle) gibi romantik dönemde büyük başarıya ulaşacak otobiyografi şeklinde yazılmış romanlar izledi.

Bu arada romantizm romana o zamana kadar alışılmam ş bir görev yükledi. Roman artık malzemesini daha önceki örneklerde olduğundan çok farklı bir biçimde işlemeğe koyulmuştu.

İngiltere’de Walter Scott, İtalya’da Manzoni’nin ve Fransa’da Cinq Mars (Beş Mart) ile Vigny’nin ve Nötre Dame de Paris ile V. Hugo’nun temsil ettiği ve Heinrich Mann, Lion Freuchtwanger, Riccardo Bacchelli ile günümüze kadar gelen tarihi romanın altın çağından sonra, konulan çağdaş olaylardan alman romanlar yazılmağa başlandı.

Fransa’da bu türün temsilcileri Balzac ve Stendhal oldu. Tahlil romanının ustası olan Stendhal’in ünü, yıllar geçtikçe giderek arttı.

Modern romanın kurucusu Balzac ise çağdaşlarına kendini kısa zamanda kabul ettirdi: gerçekçi akımın ustası olan Balzac eserlerinde, yaşadığı devrin Fransa’sını o kadar gerçek ve o kadar ayrıntılı bir biçimde canlandırmıştır ki, bu konuda çağdaşları arasında onunla yarışabilecek ve onun kadar ünlü bir başka yazar düşünülemez.

Bu arada Fransa’da Flaubert, Maupassant ile, gerçekçiliğin son evresi olan ve natüralizm adı verilen akımın gerçek öncüsü Zola, İngiltere’de Dickens ve Thackeray, İtalya’da Nievo, Ver-ga, Capuana, Rusya’da G’ogol, Tolstoy, Turgenyev gibi birçok XIX. yy. romancısı değişik şekillerde de olsa gerçekçilik akımına katkıda bulunmuşlardır.

Dostoyevski de aslında gerçekçi bir yazardır ama o daha çok bilinçaltını deşmekten, bakışlarını bilincin en gizli ve bulanık bölgelerine çevirmekten hoşlanır.

Avrupa dışında mesela anglo-amerikan edebiyatına göz atıldığında, romanın Hawthorne ve Melville gibi yüksek sınıftan yazarların el attığı bir tür olduğu görülür.

Yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan gerçekçilik krizi psikolojik romanın başarısını açıklar, ama XX. yy. romanının nereye doğru yöneldiği hakkında pek bilgi Yermez.

XX. yüzyıl

XX. yy. romanlarında bir değerler krizi işlenir. Bu tutum ise ancak romana yeni yeni imkanlar sağlayan çeşitli bilimsel ve felsefi kavramların (Bergson’cu-luk, psikanaliz, rölativizm, varoluşçuluk) kabulüyle açıklanabilir.

XX. yy.ın büyük yazarları arasında (Thomas Mann, Musil, Kafka, Proust, Svevo, Joyce, D.H. Lawrence, V. Woolf, Bulgakov) çok önemli farklar vardır.

Ancak bu yazarların gerçeği tenkit etmek, bilincin en ücra köşelerini, en dolambaçlı yollarını didik didik edercesine incelemek, az çok bilinen sembolik değerleri araştırmak gibi ortak yanları olduğunu da belirtmek gerekir.

Bu arada XIX. yy. geleneği tipinde gerçekçi roman yazarları da yok değildir. Bunlar genellikle insanın toplum içindeki durumunu ve sınıf mücadelelerini kendilerine konu edinmişlerdir.

Türk Edebiyatında Roman Türünün Tarihi Gelişimi

XIV. yy .dan Tanzimat dönemine (XIX. yy.) kadar anlatı türünde meydana getirilen başlıca eserler divan edebiyatı ürünlerinden mesneviler (Leyli vü Mecnun, Husrev ü Şirin, Yusuf ü Züleyha v.b.) ile sevgi konusunu işleyen halk hikayeleri (Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kanber v.b.) ve dini-tarihi hikayelerdir (Battal Gazi, Kan Kalesi v.b.).

Türk edebiyatında roman türünün ilk örnekleri Tanzimat döneminde genellikle Fransız romanından yapılan tercümeler (Fenelon’dan Terceme-i Telemak [Telemaxue], 1859; Hugo’dan Mağdurin Hikayesi [Les MisĞrables], 1862; Chateaubriand’dan Atala [1869]; Daniel Defoe’dan Hikaye-i Robenson [Robinson Crusoe], 1864) izlenerek meydana getirildi.

Şemseddin Sami’nin bir görenek romanı olan Taaşşuku Talat vü Fitnat’ı (Talat ile Fitnat’ın Sevişmesi) [1872] ilk türk romanıdır.

Bunu Ahmed Midhat Efendinin Monte Cristo’yu örnek tutarak yazdığı Hasan Mellah ve Hüseyin Fellah gibi macera romanları izledi (1875).

Namık Kemal’in bu türdeki ilk eseri romantik nitelikte bir görenek romanı olan Intibah’tır (Uyanış) [1876]. İlk türk romanları genellikle meddah hikayelerinin etkisini taşıyordu.

Bu eserlerde heyecanlı maceralar veya duygusal konular ele alındı; batılılaşma hareketinin yalnız şekil taklidine dayanan hatalı uygulanışları üstünde geniş ölçüde duruldu.

Samipaşazade Sezai (Sergüzeşt [1889]), Recaizade Ekrem (Araba Sevdası [1889]) gibi yazarlar ilk romanların romantik özelliklerine gerçekçi nitelikler ekledi.

Roman dilinin ve üslubunun gelişmesi avrupa romanının daha yakından tanmmasıyla mümkün oldu. Halit Ziya (Uşak-lıgil), Mai ve Siyah (1896), Aşk-ı Memnu (Yasak Sevgi) [1899] romanlarında psikolojik gerçekleri sosyal çevreyle birleştirerek anlattı.

Hüseyin Rahmi Gürpınar kenar mahalle insanlarının yaşayışına yönelen bir gerçekçiliği geliştirdi. Nabizade Nazım, Ebubekir Hazım (Tepeyran) köy gerçeklerini ele aldılar.

yeni roman terimini, geleneksel romana karşı çıkan romancıları belirtmek için kullanırlar. 1949’da Sartre’ın öncülüğünü ettiği bu tutum iki yönlüdür; bir yandan, Balzac geleneğinin sürdürdüğü .«kahraman tipi»ne, psikolojiye ve bir çizgisel olaylar dizisi içinde kişinin gelişmesini göstermeye karşı çıkar; öte yandan, öğreticiliği, bir davaya bağlanmayı reddeder. Yeni romanın temsilcileri bilinen anlamda bir edebi okul meydana getirmezler.

Gerçi hepsi de aynı romancıları (Flaubert, Dostoyevski, Kafka, Joyce, Faulkner, Beckett) öncü olarak kabul ederler, fakat yeni romanı bir teori olarak değil, bir deney olarak ele alırlar. Bu ortak tutum dışında, her biri «tam bir öznelliksin savunucusudur.

Mesela, Nathalie Sarraute «psikolojik yaşantının sonsuz kaynaşmasını ve bilinç dışının geniş bakir bölgelerini» yakalamaya elverişli küçük, sıradan olayları araştırırken, Alain Robbe-Grillet dünyaya «yalnız gözlerin gücü» ile bakmaya, Michel Butor ise, roman ölçüsünde yeni bir roman ve uzay tanımına varmaya çalışır.

Öte yandan, bir Beckett’in nihilizmi, bir Claude Simon’un parçalayıcı şiddeti ve bir Robert Pinget’nin parodiye dayanan fantezileri arasında pek az yakınlık vardır.

Birçok okuyucunun güvensizlik, bir kısmının da büyük bir ilgiyle karşıladığı yeni roman, bir bakıma, eser kavramının yerini araştırma kaygısına bırakmasıdır.

XX. yy.daki Türk romanı genellikle gerçekçi yolda gelişti. Halide Edib Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay, Peyami Safa Osmanlı imparatorluğunun parçalanması ve Türkiye cumhuriyetinin meydana geliş dönemine ait sosyal gerçekleri romanlarına konu edindiler.

Sadri Ertem, Sabahattin Ali taşra yaşayışına ve sosyal konulara ağırlık veren romanlar yazdılar. Abdülhak Şinasi Hisar imparatorluğun son dönemine ait hatıraları şiirli bir anlatımla birleştirdi.

Halikarnas Balıkçısı Ege kıyılarına, Samim Kocagöz Ege bölgesine, Yaşar Kemal ve Orhan Kemal Çukurova’ya, Kemal Tahir Orta Anadolu’ya ait gözlemleri gerçekçi metotla dile getirdiler.

Yeni Roman

Bugünkü batılı tenkitçiler,romanından yapılan tercümeler (Fenelon’dan Terceme-i Telemak [T616maxue], 1859; Hugo’dan Mağdurin Hikayesi [Les MisĞrables], 1862; Chateaubriand’dan Atala [1869]; Daniel Defoe’dan Hikaye-i Robenson [Robinson Crusoe], 1864) izlenerek meydana getirildi.

Şemseddin Sami’nin bir görenek romanı olan Taaşşuk-u Talat vü Fitnat’ı (Talat ile Fitnat’ın Sevişmesi) [1872] ilk türk romanıdır.

Bunu Ahmed Midhat Efendinin Monte Cristo’yu örnek tutarak yazdığı Hasan Mellah ve Hüseyin Fellah gibi macera romanları izledi (1875).

Namık Kemal’in bu türdeki ilk eseri romantik nitelikte bir görenek romanı olan In-tibah’tır (Uyanış) [1876]. İlk türk romanları genellikle meddah hikayelerinin etkisini taşıyordu.

Bu eserlerde heyecanlı maceralar veya duygusal konular ele alındı; batılılaşma hareketinin yalnız şekil taklidine dayanan hatalı uygulanışları üstünde geniş ölçüde duruldu.

Samipaşazade Sezai (Sergüzeşt [1889]), Recaizade Ekrem (Araba Sevdası [1889]) gibi yazarlar ilk romanların romantik özelliklerine gerçekçi nitelikler ekledi.

Roman dilinin ve üslubunun gelişmesi avrupa romanının daha yakından tanmmasıyla mümkün oldu. Halit Ziya (Uşaklıgil), Mai ve Siyah (1896), Aşk-ı Memnu (Yasak Sevgi) [1899] romanlarında psikolojik gerçekleri sosyal çevreyle birleştirerek anlattı.

Hüseyin Rahmi Gürpınar kenar mahalle insanlarının yaşayışına yönelen bir gerçekçiliği geliştirdi. Nabizade Nazım, Ebubekir Hazım (Tepeyran) köy gerçeklerini ele aldılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir