Rönesans Nedir?

Rönesans Nedir, başlangıçta, XV. yy.da ve XVI. yy’ın bir kısmında avrupa kültüründe Eskiçağın biçimsel ve ruhsal değerlerini yeniden yaşatmağa yönelen harekete verilmiş olan ad.

Rönesans Dönemi Özellikleri

Daha somaları Michelet ile Burckhardt’ın etkisiyle daha geniş bir tanımı yapılarak Rönesansa Ortaçağın ilahiyatçı ve otoriter anlayışına karşı bir tepki, «insanın ve dünyanın bir keşfi», hür, tenkitçi ve dinden uzak bir bireyciliğin ortaya çıkması gözüyle bakıldı.

Bu görüşü savunanlara göre Rönesans, Dante ve Giotto ile İtalya’da başlamış ve XVI. yy.da özellikle İtalya savaşlarının sonucunda yavaş yavaş bütün Avrupa’ya yayılmıştır.

Bugün ise Rönesans kavramı daha da genişlemiş, kültürel olduğu kadar siyasi, İktisadi, teknik ve dini bir Rönesanstan söz edilmeğe başlanmıştır; artık Rönesans denince Ortaçağın tam karşıtı akla gelmez; ayrıca Rönesansı İtalya’ya ve Avrupa’daki İtalyan etkisine bağlamaktan da vaz geçilmiştir; buna karşılık 1400 ile 1559 arasında bütün büyük ülkelerin yakın bir aIışveriş işinde ve birbirlerine paralel olarak geliştiğine inanılır.

Sona ermekte olan Orta çağın anarşi ve karışıklığı Avrupa’da 1400 dolaylarında her yerde en yüksek noktasına varmıştı, imparatorluk, prenslerin, şehirlerin, şövalye birliklerinin karşısında güçsüzdü; daha 1415-1420’den itibaren, Fransa, İngilizlerle Bourgogne’luların kurbanı olmuştu.

Roma kilisesi, mezhep ayrılığı, milli kiliselerin hak iddiaları ve tarikatların çoğalması yüzünden zayıf düşmüştü.

Bir ara ortaya, rakip üç imparator ve birbirini afaroz eden üç papa birden çıktığı bile oldu. Bizans, Türk istilasına mahkum olduğunu biliyordu; Avrupa İktisadi bir buhran içindeydi.

Lübeck’ten Floransa’ya kadar her yerde sosyal devrimler patlak veriyordu. İskolastik düşünce karmaşık soyutlamalarla oyalanıyor ve tam bir şüpheciliğe varıyordu; şiir, Ortaçağın kof zerafet formülleriyle gücünü tüketiyor; «milletlerarası gotik» sanatı hıristiyan Avrupa’sında eşine rastlanmayan bir hayalciliğe sapıyordu.

Quattrocento Rönesansı (XV. yy.)

Buna rağmen, kuramların ve kültürün görünüşteki bir gerilemesinin ardında birtakım yeni güçler de ortaya çıkıyordu.

Yeni siyasi ve İktisadi altyapılar

Henüz ilkellikten kurtulamamış merkezi idareler tarafından denetlenemeyecek kadar geniş ve çeşitli olan imparatorlukların çözülmesine karşılık XV. yy. boyunca birtakım yeni devletlerin ortaya çıktığı veya kendilerini kabul ettirdiği görüldü.

Bunların bir kısmı, mesela doğuda Litvanya, Polonya, Bohemya, Macaristan zaman zaman birbirlerine rakip olan, hanedan bağlarına rağmen iyice kaynaşamayan, fakat Polonya kralı Kazimierz IV Jagiello (1445-1492), Prag’da Podebrad’Iı Jiri (1458-1471), Budapeşte’de Matyas Corvinus (1458-1490) gibi becerikli hükümdarları bulunan ve sık sık birbirleriyle rekabete girişen İsviçre kantonları imparatorluğa karşı mücadelelerini sürdürüyor, İberik yarımadası devletleri Magnplıları püskürtüyorlardı.

Birden, birbirinin ardı sıra, Fransa’nm (Je-anne d’Arc [1429-1431], Charles VlI’nin 1445-1454 arası fermanları), arkasından da Tudor’ların tahta geçmesinden (1485) sonra Ingiltere’nin kalkındığı görüldü.

Ayrıca Karl V de (1519-1556) boş yere, imparatorluğu gerçek bir devlet haline getirmeye uğraşıyor ve sonunda da, Habsburg’ların Avrupa ve Amerika’daki kişisel mallarıyla ortaya devrin dünya çapında ilk büyük devleti çıkmış oluyordu.

Siyasi birimlerin böylece yavaş yavaş meydana gelişinde halkın milli ve dini duygusu bazı istisnai durumlarda büyük bir rol oynadı: Fransa’da Jeanne d’Arc, Bohemya’da Kutsal imparatorluğun dört seferini bozguna uğratan din sapknıJan Hus taraftarları gibi.

Fakat bu gelişme genellikle Islamiyete karşı savaşan bir milletin (Doğu’da Türklere karşı, Batı’da Araplara karşı [Granada’nın düşmesi, 1492]) kendi bilincine varmasıyla oldu.

Ne var ki, günden güne daha genişleyen devletlerin kurulabilmesi ve ayakta durabilmesi devlet idaresinin gelişmesiyle sağlanabildi.

Gerçekten de hükümdarın kendi başına buyruk’ derebeylerini yola getirmek için onların kendi bölgelerinde adalet dağıtmak ve asker toplamak haklarını ellerinden almaktan başka bir çaresi yoktu.

Oysa derebeylerin elinden alman bu hizmetleri görecek yüksek memur ve hakimlerin denetlenmesi oldukça karmaşık bir idare teşkilatına ve giderleri gereğince karşılayabilecek bir maliyeye ihtiyaç gösteriyordu.

Aynı şekilde topçuluğun gelişmesi, yabancı uyruklu paralı askerlerin kullanılması veya gerektiğinde daimi ordular kurulması da eskiden kendi silahlı askerleriyle hükümdarın emrinde hizmet etmiş olan soyluların rolünü azaltıyordu.

Ne var ki, bu çeşit bir ordu da pahalıya mal oluyor ve bu giderleri karşılayacak vergilerin konulması devlet bürokrasisini günden güne artırıyordu.

Hükümdarlar, kuramlarda yapılacak reformların sağlayacağı randımanı elde edinceye kadar, ihtiyaçları olan parayı işadamlarından, bankerlerden ve müteahhitlerden sağlamak zorundaydılar.

Jacques Coeur gibi (1440-1451 arası) sarraflar, komünlerle bağlarını koparmış kapitalistler arasından çıkıyordu. Gerçekten de eski komünler soylular gibi, toplumsal gelişmenin kurbanı olmuşlardı.

Çünkü bu toplulukların loncacı ve himayeci ekonomileri serbest sermayenin devletle işbirliği karşısında çöküyordu. Ayakta kalabilen, ancak yeni İktisadi düzeni benimseyen şehirlerdi. Bu konuda en klasik örnek, ilk milletlerarası ticaret borsasraın kurulduğu (1487) Anvers’in kalkınman ve dokumacılık şehri olan Bragge’nin gerilemesidir.

Direnme noktaları

Bu kabataslak tablo özellikle XV. yy. Fransa’sı ile Ingiltere’si için geçerlidir. öbür ülkelerde bu konuda bazı gecikme ve istisnalar dikkati çeker.

Tarıma dayanan doğu ekonomilerinde, mesela Polonya’da olduğu gibi, derebeylik kraldan daha ağır bastı; Moskova bölgesinde, büyük aileleri dize getirmek için çarlar hür köylülerin zararına olarak, doğrudan doğruya çarın emrinde olan bir toprak asaleti kurdular. Türkiye’ye gelince, ülkenin İdari yapısı diğer avrupa bölgelerinden büsbütün ayrıydı.

Ama İstanbul’un fethinden (1453) ve hıristiyan dünyasının daha çok sözde kalan tepkisi geçtikten sonra, galip Türkler avrupa diplomasisinin içinde yer aldı ve ittifaklar dengesinde rol oynamaya başladılar.

İtalya laboratuvarı

Merkezileşme hareketinden görünüşte yalnız İtalya dışta kalmıştı. Bu ülke çeşitli siyasi sistemlerin gerçek bir laboratuvarı gibiydi.

Papalık devleti, feodal Napoli krallığı, Milano diktatörlüğü, Floransa serbest şehri ve Venedik ticari imparatorluğu.

Bundan dolayı da daha 1400’lerde, çağdaş diplomasi, yani sürekli elçilikler sistemi ve siyasi propaganda burada ortaya çıktı. 1454’te, Lodi barışıyla, İtalya’nın büyük devletleri, yarım yüzyıla yakm bir süre ayakta kalacak olan bir «kuvvetler dengesi»ni kanuni esaslara bağladılar.

Rönesansın hakim olduğu bütün ülkelerde görülen ayrılıkları giderme hareketi İtalya gibi çok yönlü bir ülkede gerçekleştirilebilecek gibi değildi. Ama, ücretli askerlere dayanan savaş usullerinin ortaçağ tarzı olmasına karşılık, İtalya yarımadasının muhtar devletleri, hiç olmazsa, aralarında diplomasi yoluyla ortak bir teşkilat kurmayı başarmışlardı.

Fikir keşmekeşi

dini düşüncenin gelişmesi. XV. yy. Kilise için de, siyaset ve kuruluş bakımlarından, ağır bir kalkınma devri oldu ve KOOlerin çözümlenemez gibi görünen meseleleri teker teker çözüme bağlandı.

Mesela, büyük din ayrılığı 1417’-de Martinus V’in seçilmesiyle son buldu; kilise yönetimine uygulanmış bir çeşit parlamentoculuk olan «konsil öğretisi» mahkum edildi ve yüzyılın ortalarına doğru da tamamıyla gözden düştü; mezhep sapkınlıkları duruldu ve azaldı (tarikatlar arasında başarılı tek tarikat olan Jan Hus tarikatının taşkınlıkları 1458’de çek kralı Podebrad’lı Jiri’nin tahta çıkışıyle yatıştı). Roma yeniden inşa edildi ve birkaç yıl içinde de eşsiz bir kültür seviyesine yükseldi.

Bütün bu başarılara rağmen Kilise bir noktada büyük bir hezimete uğramış ve hiç bir papa Türklere karşı gerçek bir haçlı seferi düzenleyememişti.
Aynı zamanda fikir, ahlak ve iman alanlarında da Kilisenin bir reform yapması gerekiyordu.

XIV. yy.dan itibaren hollandalı bir laik kişiler topluluğu olan Fratres Communis Vitae (Ortak Hayat Kardeşleri) demeğiyle ve bu dernekten çıkan Windesheim adındaki bir tarikat kardeşi papazlar topluluğu gerek yazıları, gerek öğretici çalışmaları ve manastır reformu için yaptıkları mücadelelerle, çağdaş bir dindarlığın öncüsü oldular. Bu kimselere ve yetiştirdikleri öğrencilere Rönesans çağının dini hayatında sık sık rastlanır.

Halk yığınlarında dini bilinci uyandırmak için Siena’lı Aziz Bernandino, Olivier Maillard ve Savonarola gibi halk vaizleri var güçleriyle çalışıyorlardı. Dini sanat, dindarları en dolaysız yollardan duygulandırmağa çalışıyor ve İncil’den alman sahneleri günün şartlarına uygun olarak dram halinde halka sunuyordu.

Ölüm dansları, «iyi ölmek sanatı» üstüne yazılar hep bu devirde çıktı. Fakat kilisenin «üyeler» düzeyinde yaptığı bu reformun istenilen sonuca varması için «başlar» düzeyinde de birtakım ıslahata girişmek şarttı.

Filozof Nicolas de Cusa gibi yürekli ve iyi niyetli birçok kardinale rağmen, Kilise yönetimi bu konuda örnek olabilecek bir davranışta bulunamadı ve bundan dolayı da yüzyılın sonunda, Papalığa, kişiliği en çok tartışma götüren Alessandro VI Borgia gibi papalar geçti.

Fikir keşmekeşi: hümanizmin doğuşu

Hümanistler, 1400’den itibaren, düşüncenin her alanında ve yavaş yavaş inanç alanında da güçlü bir etki yapmağa başladılar.

Başlangıçta bunlar, eskiçağ dil ve edebiyat uzmanlarıydı; düzgün ve süslü latincelerinden dolayı papalar, krallar ve komünler bunları kapışıyor, sekreterliğe vc şansölyeliğe tayin ediyorlardı.

Eukleides, Arkhimedes, Plinius v.d. eski bilginleri tanıdıkları için teknik ve bilim konularında da sık sık onlara başvuruluyordu.

Aynı zamanda iyi birer filolog olan hümanistler (msl. Lorenzo Valla) çağdaşlarına roma hukuku kitaplarını, hatta Incil’i daha iyi anlamanın yollarım öğrettiler.

Eskiçağ sanatı ve şiiri uzmanı olarak da sanatçılara ve şairlere yol gösterdikleri gibi kendileri de bu alanda eserler verdiler.

Hümanizm ilk olarak bir genel kültür yarattı ve o zamana kadar birbirinden ayrı olan bilim ve sanat dalları arasında ilişkiler kurdu. Yüzyılın ortasından itibaren de matbaanın icadı bu oluşuma büyük bir hız kazandırdı.

Hümanist düşünce, Eskiçağ hayranlığına dayanıyor ve çağdaşların fikri ve manevi çabasıyla Eskiçağın tekrar döneceğine inanıyordu. Bu inanç ister istemez bir felsefeye bağlanacaktı.

Bizans’tan gelen Bessarion gibi göçmenlerin etkisiyle hümanistler Eflatun’u incelemeğe koyuldular ve özellik-Medici’lerin Floransa’sında kendilerine özgü bir felsefe olan hıristiyan Yeni-Eflatun’culuğunun temellerini attılar (Marsilio Ficino, Pico della Mirandola).

Bu doktrine göre, Hıristiyanlığın temel gerçekleri insan zihninde doğuştan vardır ve örtülü bir şekilde de bütün milletlerin büyük ermilerinde ve bilgelerinde görülür.

Bu bakımdan eflatun’cu ilahiyat, herkesin er geç Hıristiyanlığa döneceği umudunu besler; bu umudun gerçekleşmesi için her milletin kendi dinini iyi anlaması ve bu dinin derinliğine inmesi yeterlidir; fakat Hıristiyanlığın da tek gerçek din niteliğine kavuşması, ancak evrenselliğe yönelmesi, kendi kaynaklarına dönmesi ve kendi gerçek anlamını karartan geleneklerden sıyrılmasıyla mümkündür.

Sanatta Rönesans.

Bütün bu akımlar sanata yansır ve aydınlanır. Rönesans, Alpler’in kuzeyinde ve güneyinde aynı zamanda, natüralizmin ağır basmasıyle başlamıştı (Van Eyck, Sluter, Donatello, Masaccio v. d.). 1400 Yılının zarif, çizgisel ve pitoresk olan gotik sanatına karşı belirli bir hacim ve mekan anlayışının kendini kabul ettirdiği görüldü; bütün günlük olaylar ve yaşantılar birden sanat düzeyinde önem kazanmağı başladı.

Geometrik perspektifin yavaş yavaş kurulması ve Uccello ile kesin bir bilim haline gelmesi yeni üslubun açıklığa kavuşmasına yol açtı. Mimari, Brunelleschi ile sade ve dengeli biçimlere kavuştu.

Kuzey ve batı ülkelerinde tabiattan alınma unsurlar gotik üsluba bağlı kalan mimari dekora sızmağa başlamıştı; ressamlar ve heykeltıraşlar dini kilise oyunlarının sahne tekniğinden yararlanıyor ve tahta üzerine gravür tekniği de halk sanatının daha serbestçe ortaya çıkmasına imkan veriyordu.

Natüralizmin bu ilk şekli çeşitli ülkelere göre değişik yönler aldı. Flaman resmi tasvire önem verdi, fakat Rogier Van der Weyden ve Thierry Bouts gibi ustalar sayesinde de sentez gücünü kaybetmedi.

İtalya’da yeni sanat Alberti (Vitruvius’un «De Architectura» [Mimarlık üstüne] tercümesi) ile nazari, Mantegna ile de arkeolojik temellere kavuştu, anatomi incelemelerine yer verdi (Donatello, Pollaiolo), hacim, ışık (Piero della Francesca) ve ifade (Verrocchio) üstünde durdu.

Bununla beraber yüzyılın ikinci yansında, pitoreske, yapmacık zerafete, yumuşaklığa bir dönüş de belirdi: Floransa’da Botticelli.manzaralarıyla sivrildiler.
XV. yy. müziği. XV. yy. Avrupa’da çoksesliliğin bir çeşit klasisizm öncesi dönemidir.

Bu dönemde çokseslilik XIV. yy.ın bütün deneylerini bırakır ve Fransa’da motet, missa, çoksesli şarkı, İtalya’da frottole, lauda, Ispanya’da da villancico’yu etkileyen bazı kurallarla gelişmesini sürdürür.

Bourgogne’lu ve fransız-flaman müzikçiler bu öğretiyi İtalya’ya (Napoli, Roma, Floransa) kadar yaydılar. Bu klasisizm öncesi ustaları arasında, G. Dufay’i, Tinctoris’i, T. Ockeghem’i, G. Binchois’yı ve Dunstable’ı özellikle anmak gerekir.

Quattrocento’nun bilançosu

özet olarak denilebilir ki kültür alanındaki Rönesansın özü «kaynaklara dönüş»tür.

Bu dönüş din alanında da kişisel imanın ağır basması ve İncil ile karşılaştırma şeklinde olmuş; siyasi, hukuki ve ahlaki düzeyde antik roman örnek alınmış, fikir alanında, klasik metinler keşfedilmiş, Yunanca ve İbranice incelenmiş, Eflatun ve Hıristiyanlık dışı efsanevi ermişler benimsenmiş (Nicolaus V’in Vatikan kütüphanesinin önemli rolü); sanat alanında ise tabiata uyma, biümsel düşünce ve eskiçağ sevgisi ön plana alınmıştır.

Bu genel akım içinde her ülkeye ayrı bir rol düştü. Kabaca denilebilir ki dini Rönesansm beşiği Kuzey, hümanizm ve kültür yeniliğinin yeni hareket noktası İtalya, sanat alanındaki değişikliğin merkezi ise İtalya ve Flandre’dır.

XV. yy.da İtalyan kültürü özellikle Do-ğu’ya doğru (Polonya, Macaristan, Türkiye, Rusya) yayılıyordu. XVI. yy.da Batı
ile alışverişler sıklaşmağa başladı.

Klasik Rönesans (1500-1540) Büyük keşifler ve siyasi, İktisadi sonuçları

1500 Yıllarında ölçütlerin değişmesine dayanan yeni bir çağ başladı.Femando ile Isabel Gırnata’yı alırken, Kristof Kolomb da Amerika yolculuklarına başlamıştı (1492 -1504). Yüz yıldır Afrika kıyısını tarayan bu denizden Hint yolunu araştıran Portekizliler nihayet amaçlarına varmışlardı.

Vasco da Gama, ümit burnu üzerinden Kalküta’ya ulaştı (1498); onun hemen ardından Albuquerque 1506-1515 arasında Araplarla Venediklilerin baharat yolunu kesti, rakip tacirleri imha etti ve Malaka’ya vardı.

Charles VIII’in 1494’te İtalya’yı istilası, İtalyan devletlerini zayıflatan bir sürü savaşa yol açtı: Italyan yarımadası fransız ve İspanyol etkisi altında birtakım bölgelere bölündü ve Venedik ile kısmen Papalık devleti dışında bu etkilerden sıynlabilen tek devlet kalmadı.

Karl V 1519’da, yani Cortes’in onun adına Meksika’ya ayak bastığı sırada, dev bir imparatorluğun başına geçmişti.

Daha saltanatının ilk yıllarında büyük zaferler kazandı (Pavia 1525) ve gücünü denizaşırı ülkelere kadar yaydı: Magellan baharat tekelini Portekizlilerin elinden almak için Dünya’yı dolaştı (1519-1521); Peru, imparatorluğun sömürgesi haline geldi (1530-1533).

Bu arada François I’in Fransa’sı belini doğrultmuş, Henry VlII’in Ingiltere’si de Avrupa’da söz sahibi olmağa başlamıştı.

XV. yy.ın sonunda Floransa’nm başına gelen felaket (Muhteşem Lorenzo’nun ölümü, ailesinin sürgüne gönderilmesi, Ficino, Pico della Mirandolo ve Poliziano’nun ölümü, Savonaorla’nm diktatörlüğü), İtalya’yı kültür merkezinden yoksun bıraktı.

Venedik, savaşlar ve portekiz rekabeti yüzünden İktisadi bakımdan çökmüştü, imparatorluk bankerleri Fugger’ler ile Welser’ler floransa ticaretini ele geçirmişlerdi. Roma’nm 1527’de uğradığı korkunç yağma, kültür ve din alanındaki üstünlüğün İtalya’yı barbarlardan korumaya yetmediğini gösteriyordu.

Floransa’nın silinmesi ve Roma’nın bilim ve sanat koruyuculuğu

Bununla birlikte, 1494-1527 arasındaki yıllar, İtalya yarımadasının o devirde siyasi alanda gerilemesine ve Quattrocento’nun olağanüstü yetenekler bakımından Quincento’dan daha verimli olduğunu düşünenlerin bolluğuna rağmen, özellikle sanat eseri ve sanatçı bakımından bugün de, İtalyan Rönesansının en parlak dönemi sayılır.

Bu dönemin başlıca olay, kişi ve eserleri şunlardı: Milano’da Leonardo de Vinci’nin La Cena adlı tablosu; Venedik’te Tiziano’nun ilk eserleri ve Giorgione; ardından, Leonardo’nun Floransa’da genç Raffaello ile mutlu rastlaşması ve Michelangelo ile rekabeti; bundan sonra da, Floransa’nm yerini alan Roma’nm yükselişi ve Julius II tarafından mimar Bramante’nin çalıştırılması, Raffaello ile Michelangelo’nun şehre çağırılarak kendilerine Vatikan ile San Pietro’da yüksek yeteneklerine yaraşır işler verilmesi.

Leo da selefinin yolunu takip etti ve bu amaçla onun seçır s olduğu sanatçılardan yararlandı. Boylecede,clemens devrinde yağma edilmesine kadar, Roma Hıristiyanlığın merkezi olduğu kadar sanat hayatının da başkenti olarak kaldı.

Roma’nın yanı sıra, başlıca merkezler Venedik (Tiziano, Sansovino, Veronese ve Tintoretto), Urbino (dük Federico di Mon-tefeltro’nun çevresinde toplanan Piero della Francesca, Paolo Uccello v.b.) ve Manto-va’dır.

Fakat İtalya’nın sanat yönünden asıl büyük başarısı, Batı’yı fethetmesi oldu, ülkeyi gören Dürer’in gözleri kamaşmış, Holbein ilhamını bu ülkeden almıştı. Genç Flamanların İtalya’da birkaç yıl geçirmesi hemen hemen zorunlu gibi bir şeydi.

François I, Leonardo’yu ve bazı daha az tanınmış sanatçıları (il Primatice, il Rosso) ülkesine çağırarak şatolarının yapım Ye süsleme işlerini onlara vermişti.

İspanya ile İngiltere de İtalyan sanatçılarına başvuruyorlardı. İtalyan tarzı, Tuna okulunun manzara ressamlığı, Bosch tarzındaki fantastik resim ve Grünewald’ın germen dramatizmi gibi birkaç direnme noktasının dışında, bütün Avrupa İtalyan üslubunun etkisi altına girmişti.

Sonunda da, reprodüksiyon gravürleri ve sanatçıların yaptıkları geziler bütün bu akımları birbirine karıştırarak milletlerarası «maniyerist» sanatı ortaya çıkardı.

Hümanizmin yayılması

Hümanistler fikir alanında büyük bir başarı sağlamışlardı, üniversitelere kendilerini kabul ettirmiş, Yunanca ve Ibranicenin okutulmasına önayak olmuşlardı.

Ayrıca Incil filolojisinin temellerini atmış ve üniversite kürsülerine yerleşmişlerdi. Alcala de Henares, Louvain, Viyana, Roma, Oxford ve Paris, hümanizmin merkezleri haline geldi.

Floransa’daki Yeni-Eflatun’culuk akımı Macaristan’dan ingütere’ye kadar tüm bilginleri ye filozofları çekmişti. Floransa’nın Yeni-Ef-latun’culuğu ile boy ölçüşebilecek tek kişi, zamanının belki de en zeki, en insancı düşünürü olan, Deliliğe övgü’nün yazarı Rotterdam’lı Erasmus idi.

Hemen her yerde, krallık şansölyeleri hümanistler arasından seçiliyordu. En büyük hümanistlerden biri olan ütopya’nın yazarı Thomas More, Henry VIII’in şansölyesiydi.

Hümanist kültür ve büyük İtalyan şairi Petrarca’nın ölümünden sonraki etkisi milliyetçi geleneklere veya ortaçağ geleneklerine eklenerek bütün Avrupa’da halk diliyle yazılmış bir edebiyatın doğmasına yol açtı.

Hümanistlerin kendileri de, çoğu zaman, kendi halk dillerinin gramerini hazırlayan nazariyeciler (İspanyol Lebrija) veya Poliziano Bembo, Hutten gibi şairlerdi.

Bilginlerin soğuk ve bilgiç üslubu özellikle büyük retorikçilerde çoğu zaman şiir havasını soysuzlaştırıyor, ama buna karşılık da, milli edebiyatlarda ancak hümanizmin ortaya çıkarabildiği alışılmadık bir tazelik, bir hiciv görülüyordu (İtalya’da Ariosto, Ispanya’da la Celestina’nın yazarları, Fransa’da Marot ve Rabelais, Almanya’da da Brant ve Hutten).

Reform ve Hıristiyan birliğinin bozulması

Luther ile haleflerinin 1520’den beri hızla gelişen Reform hareketi hümanizm hülyasının din alanında olduğu gibi daha başka alanlarda da boşa çıkacağını gösteriyordu.

Reformcular hümanizm sayesinde ilk defa olarak dünya çapında bir akım olabilmek için ihtiyaç duydukları bir mantık ve tenkil aracım ele geçirmişlerdi.

Reformcu tezlere karşı duydukları yakınlığa rağmen (dini ayinler, batıl itikatlar) hümanistlerin çoğu reforma karşı cephe aldılar; doğru bir yargıya varabilmek için çatışmanın dışında kalmak isteyen Erasmus iki tarafın da hücumuna uğradı.

İmparatorlukla Kilise arasında kalan Luther’in bu iki evrenselci güç karşısında prenslerin muhtariyet kozunu oynamak istemesi üstüne hıristiyan birliği ve evrensel barış fikrini savunanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.

Kuzey’deki (İsveç,Danimarka, İngiltere) hükümdarların birçoğu Luther’in izinden gitmeyi veya onu kısmen örnek almayı kendi çıkarlarına daha uygun buldular.

1500’den 1540’a kadar müzik

XVI. yy.ın başı çoksesliliğin (polifoni) altın çağıdır: Ortaçağda geçerli olan şiirler ve biçimlerin yanı sıra, yeni sosyal ve kültürel şartlara uygun türler de (madrigaller, ricercai, danslar) gelişti. H. isaak ile birlikte bu dönemin en büyük ustası sayılan Josquin des Pres, seleflerinin kilise ayinlerinde uyguladıkları çok ezgili üslubu tam bir olgunluğa vardırdı (bütün partiler için ortak bir tenor). J. Mouton, L. Senfl gibi birçok besteci onun gösterdiği yolda ilerlediler. Az sonra, bu sistem yerini «parodi»ye bıraktı.

Parodide birleştirici unsur, artık tek sesli dini tenor değil, belirli bir çoksesli parçaydı (motet, madrigal, şarkı); bu parçadaki çeşitli temalar, missa ayininin beş bölümü boyunca büyük çeşitleme biçiminde gelişirdi.

İtalya’da yeni yeni ortaya çıkmağa başlayan motet ve madrigal için de durum aynıydı. Josquin des Pres’ye hayran olmakla birlikte.

Luther onun müziğini icra bakımından çok güç buldu; bu müziği gittikçe daha sadeleştirerek sonunda dostu J. Walther ile birlikte, almanca bir metin üstüne yeni bir ayin müziği hazırladı.

Çalgı müziğinin gözden düşmesi bu döneme rastlar (Cavazzoni).

Rönesansın sonu (1540-1600)

Reformdan Karşı Reforma

Rönesans ideallerine bağlı olanların başarısızlıklarını kabul ettikleri tarih olarak 1540 dolaylarını göstermek yanlış olmaz.

Çünkü, bu tarihten itibaren, yani yağmaya uğrayalı beri Roma, artık dayanıksız olduğunu biliyordu; Erasmus, manevi bir yalnızlık içinde ölmüştü.

Luther ile uzlaşma çabaları başarısızlığa uğramıştı ve Reformun sol kanadı da, Reformu aşarak, devletlere eskiden olduğu gibi hükümdarlar tarafından değil de burjuvazi tarafından kabul ettirilecek olan daha radikal dinler hazırlıyordu. Bu durum karşısında Roma katılaştı.

Engizisyonu yeniden kurdu ve Katoliklik inancını daha sağlam temellere bağlamak amacıyla Trento konsilini topladı.

Karşı Reform ise, eski «katolik reformunun birçok parolasını kendine mal ederken, bir yandan da, din duygusunu hem katı bir dogmacılığın kılavuzluğundaki bir aşama sırasına kesinlikle boyun eğmeye, hem de mistik yüceleştirmeye ve fedakarlık duygusuna doğru yöneltiyordu.

Hümanistlerin aydın dindarlığı anlayışına bundan daha aykırı bir şey olamazdı. Bundan dolayı da, bu dönem bir azizler devri oldu.

Siyasi ve İktisadi bunalım

Bunalım havası her yerde Yardı. İktisadi durum da yerinde sayıyordu ve 1550’den beri, altın, özellikle de Peru’dan gelen gümüş akını, için için gelişen bir enflasyonu hızlandırıyordu.

İktisadi durum temellerinden sarsılmıştı. Bu buhran tarım alanında da büyük bir bunalıma yol açtı. Dolayısıyle de, yoksullaşan soylular sınıfı, özellikle Fransa’da, yerini «devletin hizmetine sokulmuş» bir burjuvaziye bıraktı.

Karl V’in tahttan çekiş Fikir ve sanat alanındaki düşüş. Siyasi bürokratlaşmanın ve dini dogmacılığın kültür hayatındaki karşılığı, akademilerin çoğalmasıdır.

Bu gibi dönemlerde genellikle sanat, edebiyat ve fikir alanlarında «kurallar» konur, bilgiççe teoriler ortaya atılırdı. Nitekim XVI. yy.ın ikinci yarısında da sanat, klasiklerin denge fikrinden uzaklaşmağa başladı.

Fontainebleau, Prag ve Floransa saraylarında kaygılı, aşırı zarafete düşkün bir sanat ortaya çıktı, Vignola, Tintoretto gibi sanatçılar büyük sentezlere ve retoriğe merak saldılar.

Michelangelo gibi sanatçılar, Tasso gibi şairler ya dünya ile ilişkilerini kesip kendi kaygılarıyla baş başa kalıyor, ya da ressam Bruegel’in veya İspanyol yazarlarının (Cervantes) bilinçli kötümserliğini benimsiyorlardı.

Rönesansın artakalan edebi ülküsü, varlığını İtalya’nın dışında bir süre daha Portekizli Camoes’in şiirlerinde, Pleiade’ın kültüründe Lyly, Spenser ve Sidney’in İtalya tutkusunda sürdürdü.

Ama bu etki, Shakespeare’iri çevresinde yüce bir milli tiyatro kurulmasıyle birlikte son buldu. Bu arada Montaigne’in bilgeliği de, rönesans anlayışının, klasikçiliğin habercisi olan fikri ve manevi bir denge ülküsüne yönelişinin ifadesidir.

Bilimsel devrim

Bilimsel çalışmalar, zihinlerde beliren şaşkınlığın ve kararsızlığın dışında kalmıştı.

Klasik rönesans sırasında deneyle matematik arasında sözü edilmeğe değer bir işbirliği görülmemiş, bilim alanındaki en yararlı katkılar, teknikçilerin veya mucitlerin, başarısını sezgiye borçlu olanların veya Leonardo da Vinci gibi sanatçıların eseri olmuştu. Bu arada, anatomi, perspektif, tahkimat tekniği gibi alanlar da bundan büyük yarar sağladı.

1543’te «görünene» zekanın kolayca kavrayabileceği bir biçim vermeğe dayanan Rönesans zihniyetine uygun iki eser çıktı.

Kopernik’in De Revolutionibus’u (Devrim Üstüne) ile Vösale’in De Humani Corporis Fabrica’sı (İnsan Vücudunun Anatomisi). Daha soyut bir bilime geçiş ise bundan sonraki yıllarda görüldü.

Çünkü o sıralar daha çok, anatomiyle (kan dolaşımı üstüne ilk çalışmalar) ve tabii bilimlerle (Gesner, Aldrovandi) ilgileniliyordu. Bu arada, Ambrois Parf veya Palissy gibi büyük ampiristler de yetişti.

Ama asıl gelişme, topçuların teşvikiyle, mekanik ve matematik alanlarında ve bu iki alanın işbirliğiyle (Tartaglia) varılan sonuçlardaydı. Böylece Galileo’ya elverişli bir ortam hazırlanmış oluyordu.

Müzik alanındaki devrim

1540-1550 Yıllarından itbaren yavaş yavaş bir hazırlık başlamıştı. Mesela Paris’te, daha canlı, biraz alaycı ve onomatope’lerle dolu çoksesli bir şarkı türü çıktı.

İtalyan madrigal’i, simgelerle dolu ve yer yer aykırı sesier serpiştirilmiş bir türe dönüştü; çalgı müziği, Gervaise’in dans’ları, Cabezon’un klavsen çeşitlemeleri İngiliz virginal’cilerinin parçaları, Merulo’nun ve daha başka Venediklilerin eserleriyle bir biçim klasikçiliğine yöneldi.

Bu arada, Gabrieli’lerin venedik okulu, ses ve çalgı müziği eserlerinde yerini o zamana kadar görülmemiş bir renk anlayışına bıraktı; Antoine de Bai’f akademisi, Paris’te, eski çağ kalıplarını ortadan kaldıran ve «ölçülü» adiyle anılan bir müzik tarzının işlenmesi için çaba gösteren bazı şair, sanat koruyucusu, hümanist, şarkıcı ve bestecileri biraraya getirdi.

Goudimel gibi protestanlar klasik çoksesliliği fransız dilindeki mezmurlara uyarladılar; çifte koro her yerde görülmeğe başlandı; madrigal önce recitativo’ya, sonra da kantat’a yöneldi.

Bu garip gelişimin en önemli temsilcileri, Janequin, Costeley, R. de Lassus, Cl. Le Jeune, Mauduit, Marenzio, Gesualdo, ‘İngegneri, Handl, Hassler, Victoria, Palestrina, W. Byrd ve Sweelinck’tir. Bu devrime son veren Monteverdi olmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir