Saltanat

 

Saltanat Nedir?  Saltanat (ar. sult ve sulta’dan saltanat). Hükümdarlık, padişahlık, sultanlık: İslam ve Türk tarihinden bahsederek hilafet ve saltanatın ayrılabileceğini, hakimiyet ve saltanat-ı milliye makamının Türkiye Büyük Millet meclisi olabileceğini… (Atatürk). Bu zatlar biperva bu kötülükleri etsinler […] bu saltanat, bu memleket, bu millet yansın mı? (Ziya Paşa).

Teşm. yol. Hakimiyet, nüfuz, otorite: İnsanların edalarında talihin ve aşkın saltanatına boyun eğdikleri görülüyordu (A. Ş. Hisar). Türk kadınlığının saltanatı huzurunda gönlüm iftiharla ihtiramla çarpıyordu (A.H. Müftüoğlu).

Mec. Bolluk ve zenginlik içinde gösterişli yaşayış, şatafatlı yaşama: Memlekette saltanatını çekemeyenler vardı (R.N. Güntekin). İstemem dünyanın saltanatını / Süslü giyimini arap atını (aşık Veysel).
Esk. Saltanat-ı seniye, Osmanlı imparatorluğunun bir adı.

—DEY. Saltanat sürmek, hükümdar olarak bir ülkeyi yönetmek: Senin yerine ben saltanat sürmek istiyorum. Seni düşüreceğim ve tahta ben çıkacağım (F. R. Atay). Mec. Büyük bir ihtişam içinde yaşamak.

—Teşk. tarih. Saltanat arabası, osmanlı padişahlarının resmi günlerde bindikleri süslü araba. (Gerdunei saltanat da denirdi.)

Saltanat kayığı, osmanlı padişahlarının deniz gezilerinde bindikleri kayık. (Köşklü veya kuşlu da denirdi.)
Saltanat kaymakamı, padişah sefere çıktığı zaman yerine bıraktığı şehzadeye verilen ad. (Fatih, Uzun Hasan ile çarpışmak üzere Otlukbeli’ne yürüdüğü zaman [1473], Edirne’de yerine Cem’i; Selim I, Safeviler [1514] ve Memlûklara [1516-1517] sefer açtığı sırada oğlu Süleyman’ı saltanat kaymakamı olarak Edirne ve İstanbul’da bıraktı.)

Saltanat sancakları, osmanlı padişahlarının bayrakları. (Alemhai Osman’ı, Elviyei Sultani, Alemi Padişahı, Livai Saadet de denirdi.)

Saltanat Şurası , Meclisi Mebusanın dağıldığı sırada sarayda padişahın, sadrazamın ve öteki vekillerin bazı meseleleri görüşmek için yaptıkları toplantı

Saltanat zıpkası, saltanat kayıklarında hamlacıların giydikleri bir şalvar. (Bu şalvarların rengi beyaz, boyları kısa, ağları genişçeydi. Kayıkçılar da bu çeşit zıpka giyerlerdi.)

Hukuk. Saltanat, hem organik, hem de fonksiyonel niteliktedir. Türk kamu hukuku ve tarihi bakımından asıl önemli olan, hükümdarlık makamı anlamıyla organik yönüdür.

Saltanat terimi, türk devletlerinde, özellikle İslamiyetin kabulünden sonra ortaya çıktı. Osmanlı devletinin monarşik sistemi saltanat makamının özelliklerini ve önemini açık şekilde gösteren bir örnektir. Osmanlı devletinde hükümet etme yetkisi tek bir kişiye aitti.

Devlet, hükümdar, sultan, padişah adı verilen bu tek kişinin fiziki varlığıyla temsil edilmekteydi, insanların, ülkenin ve üstün iktidarın mutlak sahibi de hükümdarlıktır. Devletin ayrı bir hukuki varlığı yoktur. Osmanlı devletinde saltanat makamının intikali, irsiyet esasına göreydi. Ancak, başlangıçta, İslami esaslara uyularak, ehliyet ye liyakat gibi esaslar dikkate alınmış, fakat sonra, Fatih Sultan Mehmed’den itibaren, babadan büyük oğula, Ahmed I’in ölümünden itibaren de, saltanatın hanedamn en büyük erkek evladına intikal1 edeceği kabul edBilimselştir.

Oysa, İslami esaslara tamamen uymuş sayılabilmek için, devlet reisinin müslüman topluluğunca seçilmesi gerekir. Ayrıca, saltanat makamını işgal edecek kişinin belli bazı şartları haiz olması aranır; erkek olmak, bugünkü anlamıyla kanuni ehliyete sahip bulunmak gibi.

Osmanlı devletinde saltanat makamının yetkileri 1876 Anayasasının fiilen uygulandığı kısa devre dışında, 1909’a kadar çok geniş bir İstanbul arasında anlaşmazlığı ve ikiliği kaldırmış ve Milli birliği sağlamış olduğunu bildirdi. Bununla, artık Ankara’nın İstanbul’a bağlı olması gerekeceğini anlatmaya çalışıyordu.

Mustafa Kemal Paşa bir telgraf göndererek Tevfik Paşa ile arkadaşlarının ilgilerini çekti; kendilerine büyük sorumluluklar yükleneceğini bildirdi, itilaf devletleri de, 28 ekim tarihli bir nota ile T.B.M.M. hükümetinin, padişah hükümetiyle birlikte Lozan’da toplanacak sulh konferansına çağırdılar. Bu daveti İstanbul’un kabul etmesi T.B.M.M.’de büyük bir üzüntü ve gerginlik uyandırdı. Bu sırada Tevfik Paşa, sadrazam unvanını da kullanarak doğruca T.B.M.M.’si başkanlığına başvurdu.

Bunun üzerine 30 ekim 1922 günü mecliste müzakere açıldı. Birçok kişi söz alarak Tevfik Paşa ve arkadaşlarına çattı ve bunlar hakkında kanuni işlem yapılmasını istedi. Sonunda Osmanlı imparatorluğunun dağıldığını, yeni bir Türkiye, devletinin doğduğunu, Anayasa ile hakimiyet hakkının millete ait bulunduğunu belirten bir önerge hazırlandı. Mustafa Kemal Paşa, 80’den fazla arkadaşıyla bu önergeye imza koydu, önerge okunduktan sonra mecliste bir muhalefet grubunun karşı inançta bulunduğu görüldü.

31 Ekim 1922’de Meclisin Müdafaai Hukuk grubu toplandı. Mustafa Kemal Paşa söz alarak Osmanlı saltanatının kaldırılmasının artık kaçınılmaz olduğu görüşünü savundu. 1 Kasım 1922 günü mecliste bu önergeye göre müzakere açıldı.

Mustafa Kemal Paşa uzun bir izahat vererek hilafet ve saltanatın birbirinden ayrılabileceğini, hakimiyet ve milli saltanat makamının ancak T.B.M.M. olabileceğini belirtti. Bundan sonra bu meseleyle ilgili bulunan önergeler Anayasa, Ser’iye ve Adliye komisyonlarına gönderildi.

Şer’iye komisyonundaki hocalar, hilafetin saltanattan ayrılamayacağı kanısındaydılar. Bu yüzden tartışmalar uzadı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa söz istedi; onun Osmanlı saltanatının kaldırılması zorunluğu hakkında yaptığı açıklama ve teklif üzerine, Osmanlı saltanatı resmen kaldırıldı.

Hilafet, belli yetkiler tanınmaksızın Osmanlı hanedanında kalıyordu. Saltanatın kaldırılması üzerine Tevfik Paşanın başında bulunduğu son padişah hükümeti, saraya istifasını verdi.

İstanbul’un yönetimi de kasım 1922 başında tamamen Büyük Millet Meclisi hükümetine geçti; Vahideddin ise İngiliz himayesine sığındı ve 17 kasım 1922 akşamı, geceleyin Malaya gemisiyle İstanbul’dan kaçtı.

Bunun üzerine T.B.M.M. tarafından azledilerek yerine Osmanlı hanedanından Abdülmecid Efendi halife olarak seçildi. Hilafet, Osmanoğulları hanedanına ait olakta bir süre devam etti.

Ancak, bu süre içinde de halifeyi T. B. M. M. seçecekti. Cumhuriyetin ilanından (29 ekim 1923) sonra 3 Mart 1924’te 431 Sayılı kanunla halifelik de kaldırıldı.

Tarih

islam ülkelerinde hükümdarların tahta çıkışından, görev sürelerinin bitimine kadar uyguladıkları kuralların bütünü saltanat kavramı altında toplanır.

Hükümdarları bazı şartlara göre yetkili kılan yönetim düzenleri de saltanat kurumu içine girer. Genellikle bir hükümdarın saltanat sürmesi, onun «hakimi mutlak» olmasına bağlıdır. islam ülkelerinde saltanat süren hükümdarların sultanlıklarının teşrif* göndermek suretiyle halife tarafından tasdiki gerekirdi, ilk sultan lakabını alarak saltanat süren Mahmud Gaznevi’den itibaren bu gelenek devam etti.

Abbasi halifeleri Selçuklu sultanlarına da teşrif gönderdiler. Abbasi devleti Moğollar tarafından yıkılınca (1258), memlûklu sultanı Baybars,sultanlığının tasdiki için halifelik kurumunu Kahire’de yeniden kurdu (1261). Osmanlı padişahları sultanlıkla halifeliği bir elde topladılar.

Genellikle saltanat süren hükümdarları, Batı’da imparatorluk kurumunun başında bulunan imparatorlarla mukayese etmek icap eder. Osmanlı hanedanı ve buna bağlı olarak ortaya çıkan Osmanlı saltanatı, Fatih Sultan Mehmed ile başlar.

Orhan Beyle belirlenen Osmanlı saltanatı daha çok bir beylik çerçevesi içindeydi. Kahire’deki halifeden teşrif alarak ilk defa sultan lakabını kullanan Yıldırım Bayezid (1394) ve büyük bir hükümdar olan Murad II, bilinen kuralları uygulayarak saltanat sürmüşlerse de, genellikle devlet adamlarının etkisi altında kaldılar.

Bu durum Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethine kadar sürdü. Fatih, devlet ilerigelenlerinin etkilerinden kurtuldu ve hakimi mutlak (otokrotor) olarak bütün yetkiyi kendinde topladı. Ancak Fatih devrinde kaleme alman Kanunname! ali Osman (Osmanlı Ailesinin kanunnamesi), saltanat kurallarına tam anlamıyla açıklık getirmedi. Saltanat makamına geçmek için belli bir yaş konmadı.

Kanunnamenin, «nizamıalem» için kardeş katlini uygun görmesi ilgi çekicidir. Bu yüzden Fatih’ten sonra, oğulları şehzade Ahmed, Korkut ve Selim arasında saltanat mücadelesi başladı.

1617’de Ahmed I’in ölümünden sonra saltanatın, ailenin en büyüğüne ve oğluna (ekber ve erşed) geçmesi kuralı kondu. Bu tedbir zaman zaman son bulmak durumuna gelen Osmanlı hanedanının devamım sağladı.

Saltanat kurumunda birinci derecede padişahlar gelirdi. Osmanlı imparatorluğu ülkeleri (Memaliki ali Osman) zamanla padişah malı, halk da onun reayası sayıldı, öncelikle hükümdarların geniş yetkileri vardı.

Her türlü kuvvet padişahtan gelirdi; üstünde topladığı kuvvetleri saltanat kurallarına göre yürütürdü. Şeriat kanunları dışında hiç bir denetime bağlı değildi. Osmanlı padişahının, memleketin sahibi olması dolayısıyla tebaasının malları üstünde tasarruf hakkı vardı.

Saltanat makamına karşı büyük saygı ve bağlılık duyulurdu. Bu, padişahın aynı zamanda Hz. Muhammed’in vekili (halife) ve Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (zıllullah fi’lard) olması yüzündendi. Saltanat makamının herhangi bir konuda verdiği karar, kanun sayılır, verdiği hükümler kanunnamelerin esasım teşkil ederdi.

Yeni padişahların ilk işleri saltanatlarının işareti olan mührü kazdırmaktı. Mühri hümayun denilen padişah mühürlerinden biri sadrazama verilirdi. Padişahlar, saltanat geleneğince, sadrazam başta olmak üzere, devlet erkanına, ulemaya ve kapıkulu ocaklarına cülus bahşişi dağıtırdı.

Fatih’ten sonra divan müzakerelerine sadrazam başkanlık ettiğinden, haftada iki gün divan müzakerelerinin sonuçlarım sadrazamdan öğrenirlerdi. Sadrazamın konağında (Paşa kapısı) görülen hükümet işleri telhis ve tahrir denilen özetlerle saltanat makamına sunulurdu.

Padişahın doğrudan doğruya yazdığı emirlere hattı hümayun denilirdi. Sadrazamların bir mesele hakkında başvurması üzerine, padişahın verdiği emre de hattı hümayun adı verilirdi. Padişahlar, her cuma günü saltanat makamının kudretini göstermek için, uygun gördükleri camiye, cuma namazına mevkible giderlerdi.

Padişahlar saraydan dışarı çıkmazlarsa, hareme bitişik Mabeyin dairesinde bulunurlardı. Ramazan bayramının üçüncü günü Saltanat kanunu gereğince Eski saraya (bugünkü İstanbul üniversitesi merkez binalarının olduğu yer) giderek oradakilerin tebriklerini kabul ederdi.

Yılbaşı olan nevruzda, başta sadrazam olmak üzere saltanat makamına «hediyei nevruziye»ler sunulurdu. Saltanat süren padişahların gelirleri malikanelerden salanırdı. Haslar da bu gelir kaynaklarındandı. ikinci gelir kaynağı bostancıbaşımn saraya ait bahçe bostanlardan padişah adına topladığı gelirdi. Mısır hazinesinden de padişaha yıllık cep harçlığı verilirdi.

Saltanat arabası

İki veya dört at tarafından çekilirdi. Arabacı sırmalı bir elbise giyer, saray mensuplarından aynı şekilde sırmalı elbiseler giyinmiş biri de kollarını kavuşturarak arabacının yanında dururdu.

Arabaya binen bir şehzade veya paşa, padişahın karşısına otururdu. Arabayı atlı olarak başta serasker olmak üzere yaverler ve mızraklı bir süvari birliği takip ederdi.

Saltanat kayığı

Saltanat kayığı’nın genellikle on veya on iki çifte küreği vardı. Çok süslü olan kıç tarafları baş taraftan da yüksekti. Kayığın üzerinde değerli bir fenerle bir gölgelik (sayeban) vardı.

Boyu 31-32 m, eni 2,35-3,10 m arasındaydı. Baş kısım ince uzun ve bazen de kıvrık olur, genellikle tahtadan veya gümüşten deniz kuşları ve kartal kabartmalarıyla süslenirdi.

Kıç ve baş taraftaki oyma süsler yaldızlı, fenerler gümüştendi. Bazılarının kıç tarafı baştan başa fildişi, abanoz veya deniz aygırı dişleriyle kaplıydı. Her kürekle iki kişi (hamlacı) bulunur, bunlar beyaz mintan, kırmızı başlık giyerlerdi. Murad III zamanında (1574-1594) kayıkların köşkleri çiniyle de süslendi.

Padişah, deniz gezintisine özel bir törenle çıkardı, önde, «sandalye» denilen altı büyük sandal, padişahın bulunduğu saltanat kayığına yol açardı. Bu sandallara 150 kadar görevli binerdi, sandalların sağ ve sol tararındaki teknelerde haseki ağaları bulunurdu.

Görevli sandallarının arkasından da sarik sandalı gelirdi. Sarık sandalının hemen arkasındaki altı kayıkta birer ağa (mabeyinci), ikinci saltanat kayığında, padişahın kılıcım taşıyan silahtar ağa bulunurdu.

Padişah saltanat kayığının köşkündeki yerine oturur, gezi dönüşünde, ikinci saltanat kayığına binerdi. Padişahın deniz gezisine çıktığı, Kız kulesi’nden atılan toplarla duyurulur, saltanat kayığı kule açıklarından geçerken kuledeki bostancılar eğilerek kendisini selamlarlardı. Saltanatın kaldırılışına kadar padişahların saltanat kayıkları vardı. Bugün bunların çoğu Deniz müzesindedir.

Saltanat Sancakları

Osmanlılarda saltanat sancakları’nın birçok çeşidi vardı; ancak, asıl sancak beyaz renkteydi (ak alem). Bazı tarihi kaynaklarda Osmanlılara ilk sancağın beylik alameti olarak Selçuklu hükümdarı tarafından Osman Beye verildiği belirtilir.

İlk zamanlar beyaz sancağın yanı sıra kızıl sancağın da olduğu biliniyor. Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar sancaklar dört taneydi.

Bu dönemde veziriazam – İbrahim Paşaya seraskerlik beratı verilince (1529) sancak sayısı yediye çıkarıldı: beyaz, yeşil, iki kırmızı, alaca yeşil, alacak kırmızı, alaca sarı (yeniçeri sancağı).

Bu tür sancakların direklerinin başı altın alemliydi; üzerine birer Mushafı Şerif takılırdı. Sancakların üzerine zafer ayetleri de yazılırdı.

Her padişah tahta çıktıktan sonra üzerinde kendi adı bulunan yedi sancak yaptırırdı. Saltanat sancakları savaşlarda padişahın hemen arkasında bulundurulurdu. Padişah adına sefere çıkan serdarı ekremlere yeşil renkli sancak verilirdi. Sancaklar, emiri alemin maiyetindeki alemdarlar tarafından taşınırdı. Emiri alem, bu sancaklardan en değerlisi sayılan beyaz sancağı tutardı.

Osmanlı padişahları başlıca 4 renkte saltanat sancağı kullandılar. 1. siyah sancak, Hz. Muhammed’in Rayat veya Ukap da denilen sancağı veya bunun parçalarının yeşil atlasa aplike edilerek yapıldığı üç sancak (Sancakı Şerif); 2. ak sancak, Hz. Muhammed’in Livai Beyza’sına ve Anadolu Selçuklu sultanının Osman Beye gönderdiği sancağa benzetilebilir, üzerinde Besmele (İnna fetahnaleke ve diğer bazı ayetler) yazılıdır.

Bazılarında hilal, güneş ve Zülfikar motifleri işlenmiştir; 3. kırmızı (al) sancak. Kaynağı millidir. Çoğunlukla üzerinde sarı ve beyaz sırma ile işlenmiş bitki motifleri ve geometrik motifler yeya hilal ile güneş veya yıldızlar bulunur, bazen de üzerine Fetih suresi yazılırdı; 4. yeşil sancak, kaynağını yine dini inançlardan alır, üzerinde beyaz ve sarı sırma ile işlenmiş hilal ve yıldız motifler, kelimei şahadet ve Fetih suresinden ayetler bulunur. Saltanat sancakları içinde 5×14 m gibi çok büyük ölçülerde ve 56 kg ağırlığında olanları vardır. Bugün bazı saltanat sancaktan Topkapı sarayında, Deniz müzesinde, Venedik ve Viyana müzelerinde bulunmaktadır.

Saltanat şurası

Son saltanat şûrası 22 temmuz 1920’de Yıldız sarayında toplandı. Bu toplantıya padişah Vahideddin ile birlikte veliaht Abdülmecid Efendi, sadrazam, hariciye nazırı ve harbiye nazır vekili Damat Ferid Paşa, nazırlar, paşalar, Şûrayı Devlet reisi, ayan reisi, şeyhülislam, kazasker ve askeri temyiz reisi katıldılar.

Toplantı açılınca, sadrazamın emriyle, sadaret mektupçusu Paris’ten gelen ve İtilaf devletlerinin Osmanlı heyetinin değişiklik teklifini reddettiklerini belirten telgrafı okudu.

Damat Ferid, itilaf devletlerinin Türkiye hakkında son kararını açıkladıktan sonra görüşmeler başladı. Saltanat şurası, İtilaf devletlerinin barış şartlarını kabul etti. Anadolu’da Kurtuluş savaşını yapanları asi sayarak bu hareketi bastırmayı da üstüne aldı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir