Sosyalizm,Tarihi,Türkiye’de Sosyalizm

Sosyalizm,Üretim ve değişim (mübadele) araçlarıyla ilgili olarak özel mülkiyetin yerine kolektif mülkiyeti koyan ve böylece toplumsal sınıfları ortadan kaldırmayı, toplumun örgütlenmesinde köklü bir reform yapmayı amaçlayan öğreti.

Sosyalizm Tarihi

Sosyalizm kelimesinin ve anlamının uğradığı değişiklikler, sosyalizmi XIX. yy.ın ilk yarısında ortaya atanların ve yayanların hayalinden bile geçmemişti (sosyalizmi temellendirenler arasında Öwen ve çömezleri, Pierre Leroux, belki de Giacomo Guilani sayılabilir). XIX. yy.ın ikinci yansında sosyalistler hâlâ büyük bir tepkiyle karşılanıyordu.

XX. yy.da Avrupa’nın birçok ülkesinde sosyalizm çeşitli biçimler altında iktidarı ele aldı.

Bugün üçüncü dünya ülkelerinde yöneticilerin çoğu sosyalist olduklarını iddia ederler.

Sosyalist nazariye ve öğretilerin çeşitli kaynaklan vardır. Bu kaynakların ilki, Durkheim’ın «acının çığlığı» dediği şeydir.

Eskiçağdan beri birçok sosyal adaletsizliğin açığa vurulması, XX. yy.da, özellikle saintsimon’cuların kaleminde, insanın insan tarafından sömürülmesinin mahkum edilmesi şeklini aldı.

Başka bir kaynak da, serbest rekabetin ve «bırakın yapsınlar» anlayışının tutarsızlaştırdığı toplumu teşkilatlandırmak ve rasyonel hale getirmek isteğidir.

Eflatun, insanların genel çıkara aykırı özel çıkarların peşine düşmelerini önlemek için, özel mülkiyetin kaldırılmasını öngörüyordu.

Makineleşmenin ateşli hayranı Saint-Simon. liberalizmden doğan düzensizliklere son vermek için, iktidarın işletmecilere ve teknisyenlere verilmesinden yanaydı.

Rodbertus, Sanayi devriminden doğan toplumda üretimin, ihtiyaçlara değil de, «karşılığını verebileceklerin talebi»ne uyduğunu gösteriyordu.

Aynı şekilde, bazı kimseler, özellikle Marx ve Engels, sosyalizmi toplumun belirli tarihî bir biçimi olarak görüyorlardı.

öte yandan kitlelerin sefaletinden sorumlu tutulan milletlerarası ve «kozmopolit» mali kuvvetlere karşı az çok otarşik ve totaliter bir siyasetten destek sağlamak için de sosyalizme başvuruldu.

Sosyalist düşünce ve eylemin gelişiminde birçok evre ayrılabilir.

Ütopik sosyalizm denilince, Eflatun’dan XIX. yy.ın ortalarına kadar, tam ideal bir toplum kurmak için yapılan birçok tasarı akla gelir.

Ütopik sosyalistler arasında Utopia yazarı Thomas More, Güneş Ülkesi (Civitas Solis) yazarı Campanella sayılabilir. Bunlar hem özel mülkiyeti, hem doğmakta olan kapitalizmi mahkum ederler.

Saint-Simon ve taraftarlarının, Fourier, Louis Blanc ve Proudhon’un nazariyeleri bazen fransız sosyalizmi adı verilen anlayışı meydana getirir.

Bununla beraber, Saint-Simon’un tezleri gerçekte bir plütokrasiye dayanır, Proudhon ise aslında bir anarşisttir. Saint-Simon’un XIX. yy. kapitalizminin gelişmesinde etkisi büyüktür.

II.Cumhuriyette milli atelyelerin başarısızlığa uğraması Louis Blanc’ın nazariyelerini değerden düşürdü; ne var ki bu uygulama aslında Louis Blanc’ın düşüncelerinin bir karikatürü olmaktan ileri gidememişti.

Fourier’nin ve özellikle Proudhon’un devlet fikrine karşı cephe almaları önemli sonuçlar doğurdu: Marx’ın komünist ülkesi, proletarya diktatörlüğü sayesinde kurulan «devlet»in yavaş yavaş çözülmesiyle ortaya çıkacaktı.

Öte yandan Proudhon’un görüşlerinden doğan anarşist hareket slav ve latin ülkelerinde (özellikle Rusya ve İspanya’da) sosyalist partilerin gelişmesini uzun zaman engelleyecekti.

Fourier, Louis Blanc ve Proudhon (bunlara İngiliz Owen da eklenebilir) birleştirici sosyalizm’in nazariyecileri olarak kabul edilirler.

Sismondi, Rodbertus, Lassalle, Dupont-White ve daha başka düşünürler bugün büyük ölçüde hem kapitalist devletlerde hem komünizme yönelen sosyalist devletlerde uygulanan devlet sosyalizminin öncüleridir.

Bunlara göre devlet Sanayi devriminden doğan toplumun kurbanları olan emekçileri sömürüye karşı korumakla, ayrıca da zenginlik üretiminin düzenlenmesinden ve rasyonelleştirilmesinden sorumludur.

İktisatçı, hukukçu ve yüksek memurları biraraya getiren 1872 Eisenacht kongresinde ortaya atılan ve kürsü sahibi, üniversite profesörleri çoğunlukta olduğu için kürsü sosyalizmi diye adlandırılan sosyalizm de bu okula bağlanabilir, özel mülkiyet ve Hegel felsefesi taraftarı olan kürsü sosyalistleri devletin kamu güvenliğini sağlaması, mübadeleyi gözetmesi ve herkese iş bulması gerektiğini söylüyorlardı.

G. Schmoller’in kaleme aldığı bildiri, özellikle atelyelerin, bankaların ve sigorta şirketlerinin denetlenmesini istiyordu. Daha önce Fransa’da Dupont-White’ın yaptığı gibi A. Wagner de özel zenginliklerin az sayıda kişinin elinde kalmasını engellemek üzere, gelirlerin uygun bir vergi sistemi sayesinde yoksullara dağıtılmasını istiyordu.

Şunu da ayrıca belirtelim ki, Bismarck, Eisenacht kongresinden sonra benimsenen bu fikirlerden yararlanarak kendi hazırladığı sosyal güvenlik tasarılarını kabul ettirebildi (1883).

Hıristiyan sosyalizmi La Mennais ile XIX. yy. ortalarınada ortaya çıkmakla birlikte, ancak XX. yy.da gelişti.

Bazı birleştirici sosyalizm denemeleri dışında XIX. yy.ın üçte ikisinde sosyalizm genellikle fikir planında kaldı.

Uygulama alanında, pek olumlu sonuçlar vermeyen üretim kooperatifleri ve henüz emekleme çağında olan bir sendikacılıktan başka emekçilerin XX. yy.ın siyasi ve İktisadi hayatında oynayacakları önemli rolü belirtebilecek hiç bir işaret yoktu.

Bilimsel sosyalizmdin ortaya çıkışı, etkin bir sosyalist eylemi başlatan ilk belirtidir.

Bu sosyalizmde söz konusu olan, artık sosyal adaletsizlikleri açıklamak gücünü kusursuz ideal bir toplum üstüne hayaller kurmaktan değil de tam tersine Smith, Ricardo ve Malthus gibi klasik İngiliz iktisatçılarının çalışmalarından alan sağlam, İktisadi ve felsefi araştırmalara girişmektir.

Bu iktisatçılar iktisadı mekanizmaları açıklamak için doğrudan doğruya bu mekanizmaların nasıl işlediğini gözlemliyor ve aslında bunları kabul ediyorlardı.

Tahlillerinin ne kadar doğru ve yerinde olduğu XIX. yy. başlarında İngiliz ve fransız işçilerinin sefaletinden de anlaşılıyordu.

Sismondi gerçeği ve bu gerçeği anlatan tahlillerin karşısında üretimin çoğaltılmasından çok insan mutluluğunu aramaya yönelen bir iktisat biliminin temelini atmaya çalışıyor, kendi koyduğu meseleye bir çözüm getiremeyeceğini anlayınca da, başka çıkar yol bulamadığı için devletin harekete geçmesini ve emekçilerin sefaletini kısmen de olsa gidermeye çalışmayı öngörüyordu. Rodbertus bu yolda daha da ileri gitti.

Her ikisine de çok şey borçlu olan bilimsel sosyalizmin kurucusu Marx tarihi determinizmin teminatına bağladığı modem sosyalizmin gelişmesine öncülük etti; ona göre sınıfların ortadan kalkmasına dayanan sosyalist ülke (Marx bu ülkeyi tasvir etmekten kaçınmıştır), şüpheli bir gelecek değil, kaçınılmaz bir kesinliktir; insanlar eylemleriyle bu ülkenin gerçekleştirilmesini ancak daha çabuklaştırabilirler.

Komünist Partisi Manifestosu 1848’de yayımlandı ve ilk sosyalist partiler 1860 sıralarında ortaya çıktı.

Bunlar önce Enternasyonale bağlandı, sonra milli partiler haline geldi.

(1863 ve 1869’da Almanya’da; 1879, 1882 ve 1890’da Fransa’da; 1878’de Danimarka’da; 1879’da Ispanya’da; 1881’de Hollanda’da; 1883’te Rusya’da; 1885’te Belçika ve İsveç’te; 1887’de Norveç’te; 1891’de İtalya’da; 1893 ve 1900’de İngiltere’de; 1893’te İsviçre’de; 1903’te Finlandiya’da; 1900’de A.B.D.’de [burada hemen hemen hiç gelişmedi]; 1901’de Japonya’da; 1907’de Avustralya’da v.b.). Bu partiler yapılan bakımından birbirinden ayrılır.

Çoğu tek tek üye kaydederek gelişmiş ve çeşitli kooperatif ve sendikalara dayanmıştır.

Kimileri mesela İngiliz îşçi partisi, tek tek üyeler kabul etmekle birlikte daha çok sendika ve kooperatiflere dayanır.

Bütün bu partilerin kendi aralarında ve anarşinin bir şekli olan salt serbestlik taraflısı sosyalizm ile ortak yönleri, üretim ve mübadele araçlarının kolektifleştirilmesiyle sınıfsız bir toplum yaratmak isteğidir; fakat kimine göre zenginliklerin kişiler arasında yeteneğe göre dağıtılacağı sosyalist ülkede devlet yerli yerinde kalacak kimine göre ise sosyalist devlet devrimin ancak ilk evresi olacak, ikinci evrede ise zenginliklerin kişiler arasında ihtiyaca göre dağıtılacağı komünist toplumu gerçekleştirmek için devlet yavaş yavaş kaldırılacaktır.

Burjuva devletinin sosyalist devlet haline getirilmesi için öngörülen metotlar değişiktir.

Devrimci sosyalistler’e göre iktidar ancak şiddet yoluyla alınır ve ardından da proletarya diktatörlüğü kurulur, öngördükleri «dolaysız eylemsin amacı burjuva devletinin temellerini sarsmak ve emekçileri, genel grev şeklinde ele aldıkları devrimci eyleme hazırlamaktır.

Georges Sorel, Berth, Hubert Legardelle, bazı aydınlar ve birçok sendika yöneticisi her türlü parlamenter eyleme karşıydılar. Ama sosyalist partililerin çoğu kanuni siyasi hayata fiilen katıldı.

Alman sosyal demokrasisi ve avusturya sosyal demokrasisi Marx’ın devrimci sosyalizmine yatkın olmakla birlikte, burjuva devletinin emekçilerin sefaletini hafifletecek bir sosyal siyaseti olabileceğini kabul ederler.

Reformcu sosyalistler’e göre meşru yollar sosyalistlerin iktidara gelmesi için açıktır; parlamentoya katılmanın işçi sınıfının durumunu düzeltmede yararlı olacağına inandıkları için bu meşru yolların ihmal edilmesini de doğru bulmazlar; doğrudan doğruya girişilecek her türlü eylemden yanadırlar, fakat işçi üretim ve tüketim kooperatifleri kurarak (bu bakımdan Ch. Gide ve Poisson’un ileri sürdükleri tezler göz önünde tutularak buna bir kooperatif sosyalizmi de denilebilir) ve siyasi mücadeleyle parlamentolardan çeşitli kamulaştırmaları kopararak kapitalist toplumun bünyesini değiştirmeyi öngörürler.

XIX. yy.ın sonu ve XX. yy.ın başında özellikle Fransa’da sosyalist hareketlerde çeşitli sosyalist eğilimleri birleştirmek için genellikle başarılı sayılabilecek bir denemeye girişildi.

Fakat iki sosyalist partinin bulunduğu Rusya’da (1901’de Çemov’un kurduğu Sosyalist Devrimci parti ve 1883’te Plehanov ile Akselrod’un kurdukları Sosyal Demokrat parti), ikinci parti 1912’de Lenin’in etkisiyle ikiye bölündü.

Başlarında Lenin’in bulunduğu bolşeviklerin devrimci sosyalistleri ve menşevikleri tasfiye ettikleri Ekim 1917 devrimi birçok ülkede sosyalist partilerin bölünmesine yol açtı.

Bu bölünme Avusturya, Belçika, İngiltere ve İskandinav ülkelerinde pek etkili olmadı ve çözülmeyen sosyalist parti kısa zamanda devletin yönetimini ele alabildi; buna karşılık Almanya, Finlandiya, Fransa, İtalya, Polonya ve Çekoslovakya’da işçi sınıfının sendikaları ve siyasi kuruluşları bu bölünme yüzünden iyiden iyiye gücünü kaybetti.

İkinci Dünya savaşına kadar hemen hepsi reformcu olan (bununla birlikte bazıları marx’çı olduklarını ileri sürmeye devam ederler) sosyalist partilerle devrimci sosyalizme bağlı kalan, buna rağmen parlamento hayatına büyük ölçüde katılan komünist partiler arasında büyük bir zıtlaşma vardı.

Bununla beraber 1936’da Fransa Komünist partisiyle sosyalistlerin ve radikallerin seçimlerde bir halk cephesi kurduğu unutulmamalıdır.

Bugün bütün sosyalist partiler burjuva hükümetine katılmayı kabul ederler. Birçok defa komünist partiler de böyle bir ortaklığa girmişlerdir.

Doğu Avrupa’da ve Asya’da birçok ülkenin komünist partileri halk demokrasileri kurdular.

Sovyet partisinin görüşünü benimseyen birçok komünist parti (Arnavutluk ve Çin hariç) bir işçi partisinin meşru yollardan iktidara gelebileceğini kabul ederler.

Bununla beraber sosyalist partilerle komünist partiler arasındaki uyuşmazlıklar hala devam etmektedir.

Sosyalistler demokratik sosyalizm’i ve (özellikle L6on Blum’ün A l’Echelle Humaine [İnsan ölçüsünde] adlı eserinin yayımlanmasından sonra) kişici sosyalizm’i, yani insana saygılı olan sosyalizmi, «totaliter komünizm» diye adlandırdıkları sosyalizmin karşısına çıkarırlar. Demek ki iki işçi partisinin üstünde uyuşamadıklan nokta, artık araçlar değil son amaçtır.

Bertrand Russel’ın sosyalizm tanımı («sosyalizm demek toprak ve sermayenin demokratik bir yönetim çerçevesinde ortak mülkiyeti demektir.

Böyle bir sosyalizmde üretim çıkara göre değil kullanıma göre güdülecek ve ürünler herkes arasında eşit olarak değilse bile ancak kamu yararının gerektireceği eşitsizliklere müsaade edilerek bölüştürülecektir») komünistlerin amacına uymaz, öte yandan bu görüşün bütün öteki sosyalist partilerin anlayışına uygun düştüğü de söylenemez, özellikle, İkinci Dünya savaşından sonra marksizmi reddeden Alman ve Avusturya Sosyal Demokrat partileri ve vergi sistemiyle sosyal tedbirler sayesinde sosyal adaleti sağlayabileceğine inanan İskandinav sosyal demokrat partileri bu tanımın büsbütün dışında kalır.

Bu durumda sosyalizm terimini sadece üretim ve mübadele araçlarını sosyalleştirmeyi öngören doktrinler için kullanmak artık mümkün değildir. Bu arada Hitler’in nasyonal sosyalizminde sosyalizm kelimesinin büsbütün ayrı bir anlam aldığını da belirtmek yerinde olur.

Ayrıca Mısır, Gine, Cezayir ve Küba gibi sömürgelikten kurtulan ülkelerde yeni bir sosyalizm türünün ortaya çıktığı da belirtilmelidir.

Türkiye’de Sosyalizm Tarihi

Türkiye’de sosyalizm’in başlangıcı XX. yy.ın başlarına kadar gider. Bununla birlikte, sonraki devrelerde, komünizmin yasaklanması ve bu siyasi akım için ağır ceza hükümlerinin yasalarda yer alması sonucu sosyalizm kelimesi zaman zaman komünizme paravan olarak kullanıldı.

Kendilerini açıkça niteleyerek ortaya çıkan ilk sosyalistler, 1908 Meclisi Mebusanına, merkezi Selanik’te bulunan Federal Halk partisi temsilcileri olarak katılan milletvekilleri arasındaki Dimitri Vlahof ve Zohrap efendilerdi.

Bunlar, zamanın maliye bakanı Cavit Beyin liberal görüşlerine karşı çıkarken, kendilerini sosyal adaletçi ve sosyalist olarak tanıtmaktaydılar. Bu sıralarda öğrenim için Paris’e gitmiş ve Jöntürkler olarak adlandınlmış gençler arasında Paris komünizminden ilham almış fikirlere dayalı teşkilatlanmalar başladı.

1902’de merkezi Paris’te olmak üzere kurulan Teşebbüsi Şahsi ve Ademi Merkeziyet cemiyeti aksi yöndeki akımların delili sayılabilir.

1908 Meclisi Mebusanında akım halinde ortaya atılan sosyalist görüşler, 1910’da gazeteci Hüseyin Hilmi’nin (iştirakçi Hilmi diye de anılır) kurduğu Osmanlı Sosyalist fırkası’nda siyasî parti görüşü hüviyeti kazandı.

Ertesi yıl bu partinin bir şubesi de, Jöntürklerin hareketli bir siyasi faaliyet içinde bulundukları, Paris’te açıldı.

Bu tarihte parti adına Dr. Refik Nevzad imzasıyla yayımlanan Sosyalizm ve Rehberi Amele adlı eserde sosyalizmin osmanlı ülkesinde yerleşmesine ve gelişmesine izin verilmemesinden yakınılıyor, sosyalist yazarların hapsedildiği, bu yöndeki görüşleri yayan gazetelerin kapatıldığı belirtiliyordu.

Meclisi Mebusanın sınırlı ömrüne bağlı olarak sosyalizmin teşkilatlanma yoluyla yayılması da bir süre için yeraltına kaydı.

1918’de Dr. Hasan Rıza Sosyalist Demokrat fırka’yı kurdu. Belirli bir hayatiyet gösteremeyen bu teşkilatlanmayı 1919’da Dr. Şefik Hüsnü’nün (Değmer) kurduğu Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist fırkası takip etti.

Aynı yıl, 1910 denemesinin programını yenileyen ve geliştiren Hüseyin Hilmi Türkiye Sosyalist fırkası’nı faaliyete geçirdi. Bu iki sosyalist partiden yalnız Dr. Şefik Hüsnü’nün partisi 1919’da yapılan seçimlerde İstanbul’dan üç kişiyi parlamentoya sokmayı başardı.

Şefik Hüsnü’nün aldığı bu sonuç, onun görüşlerini bazı farklarla paylaşanlar için teşvik unsuru oldu ve sonraki yıllarda yeni sosyalist partiler ortaya çıktı.

1922’de İstanbul’da kurulan Müstakil Sosyalist fırkası, aynı yıl İstanbul’da tacir terzi Namık tarafından kurulan Türkiye İşçi Sosyalist fırkası ve 1922’de, İstanbul’da tramvay ve deniz işçilerinin meydana getirdikleri Türkiye Sosyalist fırkası. Bu partilerin hepsi de kâğıt üzerinde ve birer tabeladan ibaret kaldı.

Osmanlı imparatorluğunun sona erişiyle Cumhuriyet dönemine geçiş yıllarında sosyalist akım 1922’den sonra, Rusya’da meydana gelen devrimin de (1917) etkisi altında ve Rusya’da kurulan yeni siyasi düzenin kurucularıyla Türkiye arasındaki iyi komşuluk ilişkilerinden de etkilenerek siyasi yelpazede daha sola kayan bir nitelik kazandı.

Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün liderliğinde Cumhuriyet Halk partisi’nin kurulması ve bu partinin tek başına siyasi hayata hâkim olmasıyla sosyalist akım bir durgunluk devresine girdi. Durgunluk İkinci Dünya savaşı yıllarında da sürdü.

1945’te çok partili döneme geçilince ilk sosyalist teşkilatlanma teşebbüsü, İstanbul’da, Zeytinbumu çevresindeki işçileri bünyesinde toplama amacını güden Sosyal Adalet partisi’nin ortaya çıkışıyla oldu (13 eylül 1945).

Bunu 14 mayıs 1946’da Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun kurduğu Türkiye Sosyalist partisi takip etti. İstanbul’da kurulan bu partiyi aynı yıl sıkıyönetim kapattı.

22 Mayıs 1946’da, İstanbul’da, Sabit Şevki Şeren’in kurduğu Türkiye Sosyalist İsçi partisi ise ilgisizlik yüzünden gelişemedi.

Osmanlı imparatorluğunun son yıllarından beri sol teşkilatlanmanın öncüleri arasında görülen Dr. Şefik Hüsnü Değmer’in 19 haziran 1946’da İstanbul’da faaliyete geçirdiği Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü partisi belirli bir faaliyet gösteremeden sıkıyönetim kararıyla kapatıldı (1946).

Kısa bir aradan sonra gazeteci Arif Oruç’un kurduğu (19 eylül 1948) Müstakil Türk Sosyalist partisi de 1950’de kendiliğinden dağıldı.

Bu denemelerden sonuç alınamaması ve yeni hukuki engellerden çok bizzat sosyalizmin ilgi toplayamaması, aynı zamanda sosyalist statüyle faaliyete geçen bazı partilerin yargı veya diğer karar mercilerince komünizm dilimine kaymış sayılarak faaliyetten men edilmeleri üzerine başlayan ikinci durgunluk dönemi 1960’a kadar sürdü.

10 Ocak 1960’ta, Ankara’da, Atıf Akgüç başkanlığında kurulan Türkiye Sosyalist partisi de gelişme gösteremedi.

13 Şubat 1960’ta bazı sendika liderlerinin İstanbul’da kurdukları ve ertesi yıl liderliğine Mehmet Ali Aybar’ı getirdikleri, temsilcilerine sosyalist olarak nitelenen Türkiye İşçi partisi (T.İ.P.), 1965 seçimlerinde parlamentoya 15 milletvekili, daha sonra da Cumhuriyet senatosuna bir üye sokmayı başardı.

Ancak 1971’de Anayasa mahkemesi bu kuruluşun Anayasada cevaz verilen sola açılış sınırını aştığı, bölgecilik ve bölücülük faaliyetinde bulunduğu hükmüne vararak kapatılmasına karar verdi.

22 Eylül 1964’te kurulan, 27 Mayıs ihtilali öncülerinden emekli general Sıtkı Ulay’ın da kurucuları arasında bulunduğu Sosyal Demokrat parti ise gelişemedi.

Afrika Sosyalizmi

Afrika sosyalizmi, Avrupa sosyalizminden olduğu kadar, marksizmden de farklıdır. Temel özelliği kendi öz değerlerine (Tanrı’ya inanç, manevi değerlerin benimsenmesi, millet fikri, zenci kültürü) büyük bir saygı ile bağlanmasıdır.

Ayrıca bir amaç değil bir araç olmak iddiasıyla ortaya çıkar ve Afrika insanının hizmetine girerek topluluğun ortak çıkarıyla kişinin hürriyetini bağdaştırmak ister. Afrika sosyalizminin temsilcileri arasında N’Krumah, L. Senghor, Seku Türe, Nyerere sayılabilir.

Bir cevap yazın