Anasayfa | Tarih | Osmanlı Tarihi | Birinci Meşrutiyet

Birinci Meşrutiyet

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font

Birinci Meşrutiyet. Osmanlı devletinde yeni bir yönetim düzeni; bu düzenin geçerli olduğu tarih dönemi (23 aralık 1876-13 şubat 1878)

Genç osmanlılar (jön türkler) ve Midhat Paşanın çalışmaları sonunda Osmanlı devletinde yönetim alanında yapılan değişiklik ve anayasal düzen devri olarak bilinir (23 aralık 1876). Paris’te yayımlanan ve gizlice osmanlı sınırları içerisine sokulan Genç Osmanlılar bildirisinde, eşitlik, hürriyet, adalet, insanların tabiî hakları ve hükümet şeklinin meşrutî olması üstünde duruldu. Bundan başka genç osmanlılar, iktidardaki devlet adamlarını ve padişahı, meşrutî düzen kurmak için uyarmaya çalıştılar. Kendileri :ktidara geçmek için herhangi bir eylemde bulunmadılar. Fakat çeşitli yayın organlarıyla ve gizli olarak hürriyet ve meşrutiyet fikirlerini 1867 - 1875 tarihleri arasında yaydılar. 

İstanbul’daki aydınlar, subaylar ve hattâ bazı devlet adamları bu fikirleri benimsediler. Mahmud Nedim Paşanın ikinci sadrazamlığında halk arasında da meşrutiyet isteyenlerin sayısı çoğalmaya başladı. Devlet ilerigelenleri ve memurlar, geleceğinden emin değildi. Maliye iflâs durumundaydı. Devlet, eshamın faizlerini ancak yan ölçüde ödeyebileceğini ilân etti. Rüşvet görülmemiş derecede arttı. Hükümetin yönetimine ayrılan gerekli gelir, saray harcamalarına yetmedi. Valilikler ve büyük memuriyetler, Mabeyin tarafından rüşvet karşılığında yetersiz kimselere verildi. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, imparatorluğu rus elçisi İgnatief ile görüşerek yönetiyordu. Bu şartların sürüp gitmesi imparatorluğun hızla çökmesi demekti. Bu durumu görmeyen devlet adamı hemen hemen yoktu. Herkes durumun sorumluluğunu Sultan Abdülaziz ile Sadrazam Mahmud Nedim Paşaya yüklüyordu. Onlara göre bu durumu hazırlayan sebepler arasında devletin çağdaş düzene uymayan bir şekilde yönetilmesi de vardı. Genç osmanlılar, bunu on yıl sürsn çalışmalarıyla açığa vurmayı başardılar. Fakat devlet yönetiminde onların görüşlerini kesin olarak benimseyen Midhat Paşa ile Harbiye mektebi nazırı Süleyman Paşadan başka kimse yoktu. Midhat Paşa 1875’te, devletin geçirmekte olduğu buhrandan kurtulması için devlet yönetiminin değiştirilmesini gerekli gördü. Ona göre, yeni yönetimin asıl düşüneceği mesele, bir millet meclisi meydana getirmek olmalıydı. Nitekim bunu daha 1875 başında İngiliz elçisi sir Henry Elliot'a, açıklamıştı: «imparatorluk hızla yıkıntıya götürülüyor, tek çare, nazırları, özellikle maliye bakımından milli halk meclisine karşı sorumlu kılmak ve hükümdar üstünde denetim sağlamaktır; İkincisi, bütün sınıf ve din farklarını ortadan kaldırmak ve meclisi gerçekten milli yapmaktır». Bilgili ve vatansever bir kişi olan Süleyman Paşa da Midbat Paşa gibi imparatorluğun kurtuluşunu meşrutiyet yönetiminin kurulmasında görüyordu. Midhat Paşa ile Süleyman Paşanın temasta bulunduğu Mütercim Rüştü ve Hüseyin Avni Paşalar, gerçekte meşrutiyeti istemiyorlardı. Onlar saray karşısında Babıâli'nin bağımsız bir duruma getirilmesi ve ıslahat yapılması yle durumun çözümleneceğini sanıyorlardı. Bir süre sonra Abdülaziz tahttan indirilerek (30 mayıs 1876) Murad V tahta çıkarıldı. Onun tahta çıkması hürriyetçiler için bir zafer gibi göründü; birçoğu saray memuriyetleri aîdı. Kıbrıs’tan çağrılan Namık Kemal onun özel sekreteri oldu; Sadullah Paşaya mabeyin başkâtipliği gibi kilit bir mevki verildi. Fakat Murad V, açık görüşlü ve meşrutiyetçi olduğu halde, sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ve serasker Hüseyin Avni Paşa, cülustan sonra ilân edilen hattı hümayunda meşrutiyetle ilgili bir düşüncenin yer almasını önlediler. Halk, hattı hümayunu beğenmedi. Vekiller meclisinde meşrutiyet konusunda tezler ortaya atıldı. Mütercim Rüştü Paşa, vatandaşların meşrutiyet yönetimi için kabiliyetleri bulunmadığını ve halkın hürriyete sahip olmasıyla çeşitli zararların doğabileceğini anlattı. Sonra «Biz halka bazı müsaadeler gösterelim ki, onlar devletten hakkımızı aldık sansınlar; gerçekte bir şey vermiş olmayalım» diyerek bu konudaki düşüncelerini açıkladı. Buna karşı Süleyman Paşa, saltanat değişikliğinin o günkü istibdadı sürdürmek için olmadığını, herkesin milletin geleceği için bu fedekârlığı yaptığını ve bu işi yapanların ne tahttan indirilen padişaha kişisel bir garezleri, ne de şimdikine özel bir bağlılıkları olduğunu belirtti. Mütercim Rüştü Paşa, buna karşı, halka imtiyaz vermeye gelmeyeceğini, verdikçe daima daha fazlasını isteyerek verilenle yetinilmeyeceğini söyledi. Toplantıda bulunanların çoğu Rüştü Paşanın tarafını tuttu. Meclis hiç bir karara varmadan dağıldı. Öte yandan tahta çıkmasından hemen sonra iki üzücü olay Murad V’in akli bozukluğunu büsbütün arttırdı. Bunlardan ilki Fer’iye sarayında eski padişah Abdülaziz’in ölü olarak bulunması; İkincisi de kafkasyalı piyade yüzbaşısı Çerkez Hasan’ın kabine toplantısını basarak Hüseyin Avni Paşa ile öteki nazırları öldürmesiydi. Bu olaylar, aklını kaçıran sultanı, halk karşısına çıkamayacak ve resmi toplantılara katılamayacak bir duruma getirdi. İç ve dış olayların gün geçtikçe artması, nazırları istemeyerek ikinci bir saltanat değişikliğini düşünmek zorunda bıraktı. Murad V’in tahttan indirilmesi, nazırlar arasında kararlaştırıldı. Sadrazam Rüştü Paşa ile Midhat Paşa, veliaht Abdülhamid’i Nişantaşı’ndaki annesinin konağında ziyaret ederek hükümet yönetimi hakkındaki düşüncesini öğrenmek istediler. Bu görüşmede, Abdülhamid ile Midhat Paşa arasında, meşrutiyetin hemen ilânına ve Ziya Bey ile Kemal Beyin mabeyinde görevlendirilmelerine karar verildi. Abdülhamid II tahta çıktıktan sonra, hattı hümayununda Midhat Paşanın teklifine rağmen, kanunu esasî ilân edeceğini belirtmekten çekindi. Kanunların eksiksiz yürütülmesini sağlamak için yetkili olan ve devletin bütçesini hazırlayarak gerekli harcamalarda bulunmak üzere bütün halkın güvendiği genel bir meclisin kurulacağını bildirdi. Abdülaziz’in ve Murad V’in arka arkaya tahttan indirilmesi, halkın saltanata karşı güvenini sarstı. Ayrıca genç osmanlılar da meşrutiyet yönetiminin kurulmasını, devletin kurtulması için tek çıkar yol olarak görüyorlardı. Bütün bu olaylar, Abdülhamid II'nin meclis önünde yönetimden sorumlu bir hükümet ilkesine dayanan yeni bir düzen kurmayı kabul etmesiyle sonuçlandı. Abdülhamid II’nin elinde, Midhat Paşanın hazırladığı ve kendisine özel olarak verdiği bir anayasa projesi vardı. Padişah, meşrutiyet hazırlıklarını, yalnız Midhat Paşaya mal etmek istemiyordu. Bu sorumluluğa katılması için Said Paşaya tercüme ettirdiği Fransız anayasasını nazırlara dağıttırdı. Maddeler hakkındaki düşüncelerini her maddenin karşısına yazmalarını istedi. Bundan sonra, Server Paşanın başkanlığında on altı mülkiye memuru, on ilmiye memuru, iki ferik ve üç hıristiyan müsteşardan kurulu bir komisyon, bu tasarılardan yararlanarak Osmanlı Kanunu Esasisinin maddelerini tespit etmeye başladılar. Midhat Paşanın tasarısı Kanunu Cedit adını taşıyordu. Said Paşanın tasarısı ise Fransız anayasasının aynen Türkçeye çevrilmesinden başka bir şey değildi; Midhat Paşanın hazırladığı tasarıya göre, çok daha düzenli ve genişti. Bu iki tasarıyı inceleyen özel komisyon yeni bir anayasa metni hazırladı. Bu anayasa, incelenmek için, sadrazamlığa getirilen Midhat Paşanın başkanlığında toplanan vekiller heyetine sunuldu. Midhat Paşanın sadrazamlığa getirilmesi meşrutiyetçiler arasında sevinç uyandırdı. Meşrutiyete karşı olanlar ise çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Bunların içinde muhafazakârlar, siyaset adamları ve padişahın kulları gibi gruplar vardı. Amaçları, meşrutiyeti önlemekti. Meşrutiyete karşı olanların direnişi, anayasa çalışmalarının sonuna kadar sürdü. Anayasanın Heyeti vekilede görüşülmesi sırasında Mütercim Rüştü Paşa ile Cevdet Paşa, padişah hukukunun kısıtlanmasına karşı çıktılar. Ancak Midhat Paşanın uyarması sonucu bu görüş pek benimsenmedi. Anayasaya karşı olanlar 113. md. ile, padişaha hükümet üstünde keyfî bir yetki sağladılar. Uzun süren çalışmalardan sonra yeni Kanunu Esasînin bölümleri on iki madde olarak belirlendi (23 aralık 1876). Buna göre: 1. Padişah Hakları bölümü; 2. Osmanlı Devleti Tebaasının Genel Hakları bölümü; 3. Devlet ilerigelenleri bölümü; 4. Memurlar bölümü; 5. Umumî Meclis bölümü; 6. Ayan Meclisi bölümü; 7. Meclisi Mebusan bölümü; 8. Mahkemeler bölümü; 9. Divanı Ali bölümü; 10. Maliye ile İlgili Hükümler bölümü; 11. Vilâyetlerle İlgili Hükümler bölümü; 12. Mevaddı Settar («değişik maddeler») bölümü. Mebusların seçimi için gerekli kanunun hazırlanması, Meclisi Mebusana bırakıldı. İlk Meclisi Mebusanın seçimi için de geçici vilâyet meclisleri üyelerinin seçimindeki yola başvurulması kararlaştırıldı. Bu usul iki dereceliydi. Mebus seçimi için imparatorluk, sancak esasına göre 29 büyük bölgeye ayrıldı: Adına, Ankara, Aydın, Bağdat, Basra, Bosna ve Hersek, Cezayir, Bahri Sefit, İstanbul (Dersaadet), Diyarbakır, Edirne, Erzurum, Girit, Halep, Hicaz, Hüdavendigâr (Bursa), Işkodra, Konya, Kosova, Mamuretülaziz (Elazığ), Selânik, Manastır, Sivas, Suriye, Trablusgarp, Trabzon, Tuna, Van, Yanya ve Yemen. Bu bölgelerden 50 000 erkek nüfus için bir kişi olmak üzere 120 kadar mebus seçildi. Seçimler, düzen içinde yapıldı. Fakat 5 şubatta Midhat Paşa, Kanunu Esasînin 113. maddesine dayanan Abdülhamid II tarafından azledildi ve ülkeyi terk etmesi emredildi. Açılış için gerekli üçte iki çoğunluğu sağlayacak sayıda mebus henüz İstanbul’a gelmediğinden, açılış 19 mart 1877 tarihine bırakıldı. Seçimden bir gün önce,İstanbul gazeteleri, padişah tarafından âyan üyeliğine tayin edilenlerin adlarını yayımladı. 40 Kadar olması gereken üyelerden ancak 25’i tayin edildi. Bunlardan 21'i müslüman ötekileri de başka din ve mezhepten kimselerdi. Ayan başkanlığına Server Paşa getirildi. Genel meclis, 20 mart 1877’de Dolmabahçe sarayında törenle açıldı. «Divan yeri» denilen yerde, Topkapı’dan gelen taht kuruldu. Tahtın sağında kabine üyeleri, mebusan ve âyan üyeleri, Osmanlı Birleşik milletleri (Mileli Müttehidei Osmaniye) ruhanî reisleri, Devlet şûrası ve adliye erkânı yer aldılar. Tahtın sol tarafında şeyhülislâm, kazaskerler ve ilmiye erkânı, arkalarında da ferikler vardı. Bunların hizasında, önlerinde iran elçisi olduğu halde, İstanbul'daki yabancı devlet elçileri bulunuyordu. Teşrifat nazırı Kâmil Bey, padişahı odasından alarak tahtın hizasına getirdi. Abdülhamid II'nin sol tarafında veliaht Reşad Efendi ve şehzade Kemaleddin Efendi vardı. Padişah elinde tuttuğu nutku başkâtip Said Paşaya verdi. O da başına koyduktan sonra okudu. Abdülhamid II nutkunda, ilk defa toplanan genel meclisi açmaktan duyduğu memnunluğu belirttikten sonra, devletin yönetim esasının adalet olduğunu, osmanlı tebaasının din ve mezhep hürlüğümü altı yüzyıldan beri korunmasının gerçek sebebinin bu olduğunu belirtti. Açılış töreninden sonra Ayan ve Mebuslar meclisi Ayasofya yakınında, eski Dârülfünun binasında kendilerine ayrılan dairelerde çalışmaya başladılar. Ayan toplantıları gizli, Meclisi Mebusan toplantıları ise açıktı. Mebuslar, ülkenin eşrafını temsil ediyorlardı. Varlıklı ve kültürlüydüler. Görüşme usullerini biliyorlardı. Mahalli meseleleri oduğu kadar, devletin genel meseleleri hakkında da bilgileri vardı. Çalışmalar 20 marttan 28 haziran 1877’ye kadar sürdü. Bu zaman içinde hükümet tarafından getirilen tekliflerle kanun tasarıları incelenerek karara bağlandı. Rusya’nın, Osmanlı devletindeki hıristiyanlara zulüm yapıldığı bahanesiyle Osmanlılara savaş açtığını bildirmesi, mecliste heyecanı artırdı. Mecliste, gerçek bir vatan şuuru doğdu. Bu şuur, Rusya’ya savaşla karşılık verilmesi konusunda mebusların oybirliğiyle düşüncelerini belirtmelerine fırsat verdi. Görüşmeler sonunda meclis, gazetelerin serbestçe fikir yürütmesini kabul etti ve mizah gazetelerinin yasak edilmesi konusunda hûkümelçe konulan maddeyi tasarıdan kaldırdı. Böylece birinci meclis görevini gereği gibi yerine getirmeye çalıştı, hükümeti denetledi. Bu görevini de ağırbaşlılıkla yaptı. 28 Haziranda normal süreden on gün sonra, çalışmalarını bitirerek dağıldı. Genel meclisin ikinci dönemi, 13 aralık 1877’de başladı ve 13 şubat 1878’e kadar sürdü. Ayan meclisi 38 üyeden, Mebuslar meclisi 56’sı müslüman ve 40’ı hıristiyan olmak üzere 96 mebustan kuruldu. Abdülhamid II, açış demecinde osmanlı - rus savaşının safhalarıyla ilgili bilgi verdi. Sonra da anayasa ile ilgili olarak «Kanunu Esasînin çok iyi işlemesi ve etkili olması, devletimizin selâmeti için tek çaredir. Kanun ve siyaset konularında gerçeği bulmak ve ülkenin çıkarını sağlamak mebusların hürriyet içinde fikirlerini bildirmelerine bağlıdır» dedi. Meclisin ikinci dönemi başladığı sırada, Ruslar, Tuna’yı aştılar ve Plevne’yi ele geçirdiler. Balkanlarda Şıpka önlerine geldiler. Sofya üstüne yürümeye başladılar. Doğuda da Erzurum’u kuşattılar. Bu sırada Karadağlılar da Bosna ve Hersek’te isyan ettüer. Osmanlı halkı bu durumu savaşın iyi yönetilmediği şeklinde yorumladı. Mebuslar, halk arasından geldikleri için halkın heyecanına ortak oldular. Milletin kendilerine ümit bağladığını düşündükleri için, birinci devrenin çalışmaları çok sakin geçtiği halde, ikinci devre çalışmaları gürültülü ve fırtınalı geçti. Meclis, kanun tasarılarını inceleme işini ikinci planda bırakarak hükümetin yaptıklarını ve savaşın yönetilme şeklini görüşmeye başladı. Bundan sonra Mersin vapuru olayı görüşüldü. Bu vapur, asker ve savaş gereçleriyle yüklü olduğu halde, Karadeniz’de rus gemileri tarafından yakalanarak götürülmüştü. Mebuslar, osmanlı donanmasının, rus donanmasından birkaç misli kuvvetli olmasına ve Rus kıyılarının kuşatıldığı Osmanlı devleti tarafından ilân edilmesine rağmen, bu vapurun başına gelen olayı, Bahriye nazırının güçsüzlüğüne verdiler. Mersin vapuru hakkındaki görüşmeleri, Aydın mebusu Emin Efendinin savaşın yönetim şekli üstüne sorduğu soru izledi. Mebuslar, açığa vurmamakla birlikte, Abdülhamid IÎ’yi durumdan sorumlu tuttular; çünkü, savaşın Yıldız’dan birkaç müşavir ile yönetildiğini ve her işe karışıldığını biliyorlardı. Abdülhamid II de kendisinin sorumlu tutulduğunu anlıyordu. Bu sorumluluk altında, Rusların Edirne’ye girmesinden sonra sadrazamlığa Ahmed Vefik Paşayı getirdi. Vefik Paşa, meclis huzurunda bu değişikliği Kanunu Esasînin ruhuna daha uygun göstermeğe kalktı. Ancak, mebusların bir kısmı, bu açıklamayı kabul etmedikleri gibi Abdülhamid II’nin bu hareketini Kanunu Esasîye aykırı gördüler. Meclis çoğunluğu bu görüşe katıldı. Böylece Ahmed Vefik Paşa hükümetinin usulsüz olarak kurulduğuna karar verildi. Abdülhamid II meclisin sıkı denetimi karşısında şaşırdı. Bu sırada, osmanlı ordusunun savaş gücü de yıprandı. Rus kuvvetleri Ayastafanos’a (Yeşilköy) doğru yürümeye başladı. Padişah, savaşa devam veya barış imzalamak gibi yollardan biri hakkında karar almak için Yıldız’da 43 kişilik olağanüstü bir meclis topladı. Ayan ve mebusan başkanları, aynı meclislerden seçilen ikişer üye, vükelâ, ulema ve kumandanlardan bazıları bu toplantıya katıldıkları gibi Abdülhamid II de toplantıda hazır bulundu. Bunlar, savaşın devamı konusunu görüşürken, İstanbul mebusu Astarcılar kethüdası Ahmed Efendi söz alarak «Huzuru şahanede böyle meclis kurarak işlerimize çare düşünülmesi zamanında gerekirdi. Savaşta durumumuzun güzel zamanları geçirildi, iş bu dereceye geldikten sonra ne denir?» dedi. Bu konuşmadan sonra söz alan Ahmed Vefik Paşa, savaşın yönetimi hakkında bilgi verdi. Fakat Ahmed Efendi ilk konuşmasına benzer ikinci bir konuşma yapınca söz alan Abdülhamid II, Ahmed Efendinin cezalandırılmasını istedikten başka «Ben artık Sultan Mahmud’un yoluna gitmek zorunda kalacağım» diyerek toplantı salonunu bırakıp gitti. Padişahın bu sözü Birinci Meşrutiyet devrinin sonu ve istibdat devrinin başlangıcı oldu. Bir gün sonra (14 şubat 1878) Mebuslar meclisi toplantısında, Abdülhamid II'nin genel meclisin kapatılması hakkındaki iradesi okundu. Mebuslar sessiz sedasız dağıldılar. Meclisin kapatılmasını izleyen günlerde Kudüs mebusu Yusuf Ziya, Halep mebusu Nafi ve Manuk, Beyrut mebusu Abdürrahim ve Halil Canem, İzmir mebusu Yenişehirlizade Ahmed Efendi ve Menekşelizade Emin Efendi, Selânik mebusu Mustafa, Edirne mebusu Rasim, İstanbul'dan sürüldüler. Hafiyeler öteki mebuslar hakkında da Yıldızca curnallara başladı.

Çok kısa süren bu devre, meşrutiyet rejiminin, bir imparatorluk bünyesinde gerçekleştirilmesi için yapılan, tarihin bir başka benzerini yazmadığı büyük bir hareket olarak nitelenir. Bu hareket XVin. yy.ın ilk yarısında başlayarak aralıklarla devam eden batılılaşma hareketlerinin zorunlu ve normal bir sonucu oldu. Kabul edilen temel ilkeler, din ve mezhep farkına bakılmadan bütün tebaa için vatan düşüncesi ve osmanlı soyunun temsil ettiği devlet yönetimine parlamenter bir sistemle halkın katılmasını sağlamak içindi. Bu dönemde Mebuslar meclisinin çalışmaları imparatorluk içinde ve dışında şaşkınlıkla karşılandı. İmparatorluğun çeşitli bölgelerinden gelen mebuslardan oluşan meclisteki çalışmalar ırk veya tebaa farkı gözetilmeksizin genel bir karakter taşıyacak şekilde yapıldı. Yönetimin zayıflıkları giderildi. Osmanlı imparatorluğunda eşine az rastlanan bir denetim, ülke içinde ve dışında keyfî yönetiminden faydalanan ve siyasî düşüncelerini Osmanlı imparatorluğunun zayıflığı üstüne kuranları büyük korkuya düşürdü. Bu çıkarcılar da Abdülhamid II gibi, meşrutiyet yönetimine son vermek için çalışmalara başladılar. Bundan başka işten anlamadıktan halde göze giren ve rüşvet vererek mevki elde edenlerin de bu mevkileri bırakmak işlerine gelmiyordu. Meşrutî düzene taraftar olmayanların yeri yalnız saray değildi. İlmiye ve askeriye de meşrutiyet denetiminden korkuyordu. Osmanlı imparatorluğunda ıslahat yapılmasını isteyen büyük devletler de Meclisi Mebusanın çalışmalarını gördükten sonra bu düzeni istememeye başladılar. Çünkü Meclisi Mebusanda ortodoks tebaanın temsilcisinin bulunması yüzünden Rusya açıktan açığa slavları koruyamadı. Katolik mezhebinden olan osmanlı tebaasının vekilleri mecliste osmanlı olarak konuşurken katoliklerin koruyuculuğunu yürüten Fransa da yeni çıkarlar sağlayamadı. Meşrutiyet yönetimi çeşitli çıkar sinıflannın sonu olduğundan bu sınıflar birleşmekte gecikmediler. Meşrutiyet bir parti düzeniyle sağlanmadığı için bunu korumak da güç oldu. Genç Osmanlıların sözde bir cemiyeti vardı. Fakat Türkiye’de kuvvetli bir merkez teşkilâtlan ve ülkeye dağılan şubeleri yoktu. Bu yüzden az sayıda insan, meşrutî düzeni korumakta güçlük çekti. Sonunda da Meşrutiyet dönemi kapandı.

Hukuk açısından Birinci Meşrutiyet. Birinci Meşrutiyet, 1876 Anayasasının ilânıyla başlamaktadır fakat meşrutî rejimin ana fikri olan hükümdar iradesinin sınırlandırılabilmesi düşüncesi, daha öncesine aittir Halife - sultanın, İslâm hukuku kurallarına göre sorumluluğu bulunmakla beraber, Osmanlı devletinde, diştan gelen baskıyla hükümdar yetkilerinin sınırlanması XIX. yy. başında tahta yeni çıkan Mahmud II ile âyan adı verilebilecek yerli beyler arasında yapılan Senedi ittifak adlı siyasi sözleşmeyle, hiç değilse hukuken gerçekleşti. Bu sözleşmeyle hukukî bakımdan hükümdar iktidarını sınırlayıcı bir durum ortaya çıkmıştı. Ancak bu durum kısa sürdü ve yetkilerin yeniden tek başına halife - sultan elinde toplanmasıyla son buldu. Fakat bu denemenin daha sonraki gelişmelere hukukî ve siyasî etkileri oldu. Tanzimat ve ıslahat fermanları hükümdarın kendi kendini, hukukî bir müeyyideye bağlı olmaksızın sınırlaması niteliğinde olduğundan, meşrutî bir rejimin hazırlayıcısı sayılır. Nitekim. Abdülhamid II’nin 1876 Anayasasının ilanına dair Midhat Paşaya hitaben kaleme alınan iradesinde, «Tanzimatı yapanlar, 1876 yılındaki şartlar altında olsalardı anayasayı daha o zamandan kabul ederlerdi» yolunda bir ifade de yer almaktadır. Sultanı anayasa ilânına zorlayan ve böylece hukukî bakımdan Osmanlı devletini mutlak monarşiden meşrutiyet rejimine geçiren bu olayların bir kısmı dış baskılara, bir kısmı Tanzimatın Batı'dan getirdiği müesseselere ve Batı’daki siyasî gelişmelere, bir kısmı da iç sebeplere dayanır. Sanayii gelişen batı devletlerinin sermaye gücü, kapitülasyonların da yardımıyla Osmanlı devletini dış borçlarla yaşamak zorunda kalan bir pazar durumuna getirirken, batı örneklerinden yararlanarak kurulan eğitim kurumları, Devlet şûrası gibi kuruluşlarla beslenen osmanlı aydınları Batı’daki gelişmeleri ve sebeplerini yeterince değerlendirmeden oradaki gibi bir siyasî düzene kavuşulması gerektiğini savunmaya ve bunun mücadelesini yapmaya başladılar. Tanzimatın, çeşitli İktisadî sebeplerin de etkisiyle başarısız kalması ve Özellikle avrupa devletlerinin Osmanlı devletinin iç işlerine karışma çabalarını arttırmaları, osmanlı aydınlarının siyasî düzen değişikliğini gerçekleştirme eğilimlerini kuvvetlendirdi. Abdülhamid II’den, tahta çıkarken bir anayasa ilân edeceğine dair söz alındı. Midhat Paşa ve arkadaşları tarafından hazırlanan Kanunu Esasî ile 23 aralık 1876 tarihinde Meşrutiyet dönemi başlamış oldu. Anayasayı ilân eden sultan iradesinde, hürriyet, adalet ve eşitlikten yararlanılabilmesi için meşveret usulünün ve meşrutiyetin şart olduğu belirtilmiştir. 1876 Anayasasında, hukukî bakımdan bir meşrutî rejim kabul edilmiş bulunmakla beraber, hükümdarın seçtiği Ayan ile birlikte Mebusan meclisinin yasama kuvvetine sahip bulunması söz konusu değildir; halife - sultanın geleneksel kişiliğinde yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri birleşmiştir. Bu uygulamaya verilen «meşrutiyet» adı, sadece hükümdan şeklen sınırlayan bir anayasa düzenini ifade etmektedir. Çünkü bu rejimde son söz padişahındır ve padişahın yetki ve imtiyazları karşısında ne meclislerin, ne vekillerin, ne de doğrudan doğruya anayasanın gerçek bir kuvveti ve değeri vardır. Padişah meclisi dağıtabileceği gibi, toplantıya davet de ona ait bir haktır. Padişahın müsaade etmediği kanun tekliflerinde dahi bulunulamaz. Vekiller sadece padişaha karşı sorumludur. Birinci Meşrutiyetin ilânına yol açan olayların zorlamasıyla böyle bir rejimi kabul eden Abdülhamid II meclisi dağıttı.

Tagged as:

Bu yazı için etiket yok

Bu yazıyı oyla

0