Anasayfa | Tarih | Osmanlı Tarihi | Osmanlıda Toprak Yönetimi

Osmanlıda Toprak Yönetimi

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font

Osmanlı devletini öteki İslâm toplumlarından ayıran özellik, şer’î hükümlerle türk geleneklerini birlikte yürütebilmiş olmasıdır. Osmanlı İktisadî düzeninin temel niteliği, bu alanda güçlü bir devletçiliğin uygulanması ve toprakta devlet mülkiyetinin kabulüdür. Tek büyük üretim aracı topraktı; sağlanan ürünün ulaşım ve dağıtımı devletin denetiminde yürütülürdü. İslâm hukuku nitelik bakımından, genellikle ferdiyetçi olmasına rağmen, bir islâm devleti olan Osmanlı devletinde özel İktisadî faaliyetler sınırlanmış, toplumun güvenliğini tehlikeye atacak eğilimler denetim altına alınmıştır.

Osmanlı devletini öteki İslâm toplumlarından ayıran özellik, şer’î hükümlerle türk geleneklerini birlikte yürütebilmiş olmasıdır. Osmanlı İktisadî düzeninin temel niteliği, bu alanda güçlü bir devletçiliğin uygulanması ve toprakta devlet mülkiyetinin kabulüdür. Tek büyük üretim aracı topraktı; sağlanan ürünün ulaşım ve dağıtımı devletin denetiminde yürütülürdü. İslâm hukuku nitelik bakımından, genellikle ferdiyetçi olmasına rağmen, bir islâm devleti olan Osmanlı devletinde özel İktisadî faaliyetler sınırlanmış, toplumun güvenliğini tehlikeye atacak eğilimler denetim altına alınmıştır. Osmanlılarda uygulanan toprak idaresi böyle bir anlayış içinde yürütüldü. Şer’î hükümlerin uygulandığı topraklar bulunmakla birlikte, rejimin esasını kapsayan çok büyük arazide, islâm hukuk kurallarını sarsmadan ihtiyaçlara uygun bir düzen kuruldu. Tarım ekonomisiyle, askerî teşkilâtın birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak düzenlenişi, Osmanlı devletinin özelliğidir. Bu sistem, osmanlı tımar sistemi diye adlandırılabilir.

  Arazinin Bölünmesi

Osmanlı devletinde toprak meselelerini düzenleyen kurallar, ancak belirli olaylara çözüm şekli getiren fetvalarda ortaya konuluyordu. Bu fetvaların en tanınmışları şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından hazırlanan Maruzatı Ebussuud' da yer alır. 1858 Tarihli Arazi kanunu, Osmanlı devletinde, daha önce uygulanmakta olan toprak türlerini bir sistem

halinde düzenlemişti. Bu esaslara göre topraklar, bağlı bulunduğu hukukî rejim ve statü bakımından beş kısma ayrılır. Genellikle osmanlı tarihiyle ilgili eserlerde arazinin üçe ayrıldığı görülür: öşrî, haracî ve mîrî arazi. Malî, İktisadî ve sosyal ilişkiler yönünden elverişli sayılabilecek olan bu sınıflandırma mülkiyet, tasarruf ve topraktan yararlanma şekilleri bakımından eksik kalmaktadır. Arazinin hukukî yönü bakımından topraklar şu bölümlere ayrılıyordu:

1. mülk topraklar;

2. metruk topraklar;

3. ölü topraklar;

4. vakıf topraklar;

5. mîrî topraklar.

 Osmanlıda Toprak Yönetimi

1. Mülk topraklar (arazii memlûke) mülkiyet suretiyle tasarruf edilirdi. Bütün arazi sahipleri topraklarını hiç bir izne bağlı olmadan istedikleri gibi kullanabilirlerdi. Mülk topraklar dört çeşitti:

a) Arazii öşriye. Yeni fethedilen bir ülkenin halkı müslümansa veya fetihten sonra müslüman olmuşsa yahut müslüman halk işgal edilen araziye yerleştirilmişse, böyle yerler öşrî arazi olarak kabul edilirdi (Osmanlı imparatorluğu sınırları içindeki yerlerden Hicaz ve Basra eyaletleri öşrî arazi sayılırdı);

b) Arazii haraciye’de toprak mülkiyeti vardı. Bu tür araziye sahip olanlar, toprağı istedikleri gibi tasarruf edebilirlerdi. Haraca muvazzaf ve haracı mukaseme adıyla iki türlü vergi öderlerdi, öşrî ve haracî arazi sahipleri vâris bırakmadan ölürlerse, topraklar devletin malı olurdu (Osmanlı imparatorluğunda Halep, Bağdat ve Mısır eyaletlerinin büyük bir kısmıyla Yemen, Bingazi, Trablusgarp ve Midilli, Taşoz, Girit gibi adalar bu tür araziydi);

c) Daha önce devlet malı olan toprakların, hazine ihtiyacı veya arazi gelirlerinin giderlerini karşılayamaması halinde, mülkiyet ve tasarrufun özel kişilere devredildiği araziler;

ç) köy ve kasaba şuurları içinde bulunan arsalarla, oturulan yerlerin tamamlayıcısı sayılan yarım dönüm kadar olan arsalar.

 

2.Metruk topraklar’ın kullanma ve yararlanma hakkı kamuya bırakılmıştı. Bu tür arazi ikiye ayrılırdı:

a) genel yollar, pazar, panayır, namazgâh, iskele, mesire, araba bırakmak veya hayvanlar için ayrılan yerler;

b) bir veya birkaç köyle kasaba halkının yararlanmasına ayrılan mera, yaylak ve kışlaklar.

 

3.ölü topraklar (arazii mevat), kasaba ve köylerden yarım saat uzaklıkta ziraata elverişsiz topraklardı. Osmanlı hukukuna göre ölü toprakların tarıma elverişli hale getirilmesi izne bağlıydı. Kanunlar bu imkânı herkese tanıyordu .

 
4. Vakıf topraklar (arazii mevkufe), vakıf mahiyetindeydi ve tarım yönünden çok önem taşıyordu. Vakıfların Osmanlılarda geniş bir uygulama alanı bulmasına, İslâmlığın hayır işlerini teşvik edici oluşu ve kamu hizmetlerini gerçekleştirmekle görevli resmî kuruluşların ancak XIX. yy .ın ikinci yarısından sonra teşkilâtlanması yol açtı. Uzun yıllar kamu hizmetleri, hayır kurumlan (müessesatı hayriye) adını taşıyan vakıflar tarafmdan karşılandı. Yolların, köprülerin, meydanların, okulların, çeşmelerin, hastahanelerin, misafirhanelerin, ibadet yerlerinin, yapıların onarım, bakım ve görevlerini yerine getirmede hep bu kurumlar önayak oldu. Vakıflar başlangıçta ikiye ayrılmıştı:
 
a) Doğrudan doğruya «ayn»lanndan (kendi varlıkları) yararlanılan vakıflar;
 
b) Yalnız sağladıkları gelirden faydalanılan vakıflar. Birincilerde, vakfa konu olan mallardan (cami, mektep, medrese, çeşme, hastahane v.b.) kullanım yoluyla faydalanılıyordu; İkincilerde ise, vakfa konu olan gayrımenkuller kiraya veriliyordu (sonradan bunlara icareteynli [iki kiralı] ve mukataalı vakıflar da eklendi). İstanbul’da meydana gelen büyük yangınlar sonucu birçok vakıf gayrimenkul harap oldu ve bunların onarımı için türlü imkânlar arandı. Bu sırada icareteynli ve mukataalı vakıflar kuruldu. Bu türdeki vakıflardan yararlanma hakkı, belirli bir para karşılığında kişilere verilmişti. Vakıf idaresi, vakfın yalnız mülkiyetine sahipti. Bu tür vakıfları kiralayanlar ölünce, yararlanma hakkı mirasçılarına geçebilmekteydi.
 
5. Mîrî topraklar (arazii mîriye). Osmanlı devletinde ziraat yapılan toprağın büyük kısmını kapsıyordu. Bu topraklarda mülkiyet devlette kalır, geniş ölçüde yararlanma ve tasarruf hakları da kişilerdedir. Yararlanma ve tasarruf hakkı, Medenî kanunun düzenlediği intifa hakkından daha geniş ve yaygındı. Mîrî topraklar, şartlı olarak tapu ile kiraya verilmiş sayılabilirdi. Arazii mîriye genellikle tarla, çayır, yayla, kışlak, orman, koru v.b. yerlerdir.
 

   Mîrî Arazinin Dağıtılması

 
OsmanlIlar ele geçirdikleri yeni ülkelerde arazinin tescili amacıyla, düzenli olarak kaydını tutarlardı. Buna tahrir denirdi. Tahrirler genellikle 30-40 yılda bir tekrarlanırdı. Bu işler Divanı Hümayunda tevkii diye anılan nişancının denetiminde yürütülürdü. Bir yerin tahriri yapılacağı zaman muharriri memâlik (veya kısaca muharrir) denen kişi görevlendirilirdi. Muharrir, arazinin büyüklüğüne göre yanma yardımcılarını alır, o bölgeye giderdi. Bölge idarecileri muharrire yardım etmekle yükümlüydü. Arazi ilk defa padişahlara mahsus haslar, vezirlere ve sancakbeylerine mahsus haslar, zeamet ve tımarlar, padişahlara mahsus vakıflar, öteki bütün vakıflar, mülkler olmak üzere çeşitli türlere ayrılırdı.
 
Sonra muharrir, şehir, kasaba ve köyleri birer birer dolaşarak buralarda oturan vergi mükelleflerinin künyelerini içlerinde vergi ödemeyecekler varsa hangi vergilerden ne gerekçeyle muaf olduklarını yazardı. Bu arada topraklı ve topraksızları, evlileri, bekârları, ihtiyarları, sakatları, zanaat sahiplerini ve ilmiye sınıfından olanları ayrı ayrı tespit ederdi. Sonra her köyün merası, kışlağı, yaylası, korusu, ormanı, çayın, cins cins gösterilmek şartıyla buğday, arpa, nohut, mısır, ceviz, üzüm, bal, sebze, meyve, pirinç v.b. ürünlerin yıllık miktarlarıyla verilmesi gereken vergi miktarları tespit edilirdi. Muharririn bu bilgileri toplayarak meydana getirdiği deftere mufassal adı verilirdi. Sonra bu deftere göre yalnız İdarî teşkilâtla köy isimlerini ve yıllık gelirleri gösteren bir defter («mücmel» veya «icmal defteri») hazırlandı. Nişancı, bu defterleri kontrol eder, gerekirse düzeltme de yapardı. İki nüsha olarak düzenlenen defterler, defterhanede korunurdu. Devlet topraklarının kaydedildiği bu defterler tapu hükmündeydi. Osmanlı devletindeki bu geniş ölçekli kayıt işlemine o çağda hiç bir devlette rastlanmaz. Bu defterlerden birçoğu Osmanlı imparatorluğundan sonra da, kadastrosu yapılmamış bölgeler için tek kaynak olmuştur.
 
Tespiti yapılan arazi birçok bölüme ayrılıyordu. Bunlardan büyük parçalar halinde olanlar şunlardır:
 
1. Havassı hümayun. Osmanlıların yeni ele geçirilen topıaklardan devlet hissesi olarak ayrılan haslarm gelirleri devlet hâzinesine aitti. Havassı hümayun, mukataa ve iltizam yoluyla yönetilirdi. Bu toprakların bir kısmı padişaha aitti ve gelirleri iç hâzineye girerdi;
 
2.Haslar, yüksek devlet görevlilerinden vezir, beylerbeyi, defterdar, nişancı, kazasker, sancakbeyi v.b. için ayrılan ve gelirleri 100 000 akçeden yukarı olan yerlerdi;
 
3.Paşmaklık, padişahların annesi, zevceleri, kızkardeşleri ve kızlanna ayrılan araziydi;
 
4.Malikâne arazi, kişilere hayatı boyunca gelirinden yararlanmak, fakat satmamak ve miras bırakmamak şartıyla verilen arazilerdi ;
 
5. Vakıf arazi, kamu hizmetlerinin yapılması amacıyla bırakılan arazilerdi;
 
6. Arpalık arazi, yüksek rütbeli devlet görevlilerine, çalışırlarken ek geliı sağlamak, görevden ayrıldıktan sonra da emekli aylığına benzer bir gelir sağlamak için ayrılan araziydi. Arpalık, fermanla verilir, sahibine mutasarrıf denirdi, önceleri bu topraklar kazaskerlere de veriliyordu. Sonraları daha küçük unvanları olan ilim adamlarına da tahsis edildi;
 
7. Yurtluk ve ocaklık yerler, geliri, bazı şartlarla bir kimseye verilen arazilerdi. (Yurtlukta ölüm şartı, ocaklıkta ise miras yoluyla devir söz konusudur.) Bir ülkenin fethi sırasında, bazı ümeraya yararlıklarına karşılık verilirdi. Bu tür araziden yararlananlar, o yerin sahibi değildi: araziyi satamaz, bağışlayamaz, vakfedemezdi. Yalnız o yerin şer’î ve örfî vergilerini alırdı. Tımardan farkıyse, mutlaka bir hizmet karşılığı verilmesinin şart olmaması, verilen yerin geri alınmaması, yurtluk ve ocaklık sahibinin idari ve bazı şanlarla da kazaî haklarının bulunmasıdır. Bu sistem, devletin genellikle doğu bölgelerinde uygulandı ve beyzadelere, beylere bulundukları yerler yurtluk, ocaklık olarak bırakıldı;
 
8. Zeamet ve tımar, hizmet karşılığı tasarrufu verilen arazilerdi. Yıllık gelirleri 1 000 akçe ile 20 000 akçe arasında olan araziye tımar, 20 000 ile 99 999 akçe arasındaki yerlere de zeamet denirdi.
 
Zeamet Sahipleri (zaim’ler)
 
Kendilerine bırakılmış arazinin vergilerini toplarlardı. 50 000 Akçeden yukarı gelirli zeametlere ağır zeamet denirdi. Zaimler kendilerine ayrılan toprakların ziraat hakkına sahip değildi. Yani has, zeamet ve tımar olarak ayrılmış topraklar üzerinde iki türlü tasarruf hakkı vardı. Birinci hak, toprağı ekip biçme hakkıydı ve ona tapu senediyle tasarruf edenlerin (reaya) elinde bulunurdu. İkinci hak, toprak ürünlerinin onda birini, öşür ve örfî vergileri toplama hakkıydı; bu da has, tımar ve zeamet sahiplerine aitti. Devlet hizmetlerindeki yararlık gösterme veya tımar sahipliğinde yükselme yollarıyla zaım olunabilirdi; ayrıca, devlet merkezinde, çeşitli görevlerde çalışan zeamet sahipleri de vardı: msl. divan çavuşları, müteferrikalar ve divan kâtiplerinden bir kısmı zeametliydi. Bir zeamet sahibi sefer zamanında, kılıç hakkında (zeametli Rumeli’deyse gelirinin ilk 6 000 akçesi, Anadolu yakasında ise ilk 5 000 akçesi) sonra gelen her 5 000 akçesi için bir cebeli’yi savaşa götürürdü. Zaimi olmayan zeametlerin tımarlara bölünmesi uygun bulunmamıştı. Bunlar, sırası gelince yine zeamet olarak verilirdi. Tımar ve zeamet sahipleri devletin en iyi askerleri sayılırdı. Kanunî Sultan Süleyman devrinde Rumeli eyaletinde 914, Bosna’da 389, Anadolu eyaletinde 195, Karaman’da 196, Adalar’da 126. Kıbrıs’ta 38, Dulka dırlı ilinde 24, Küçük Rumiye denilen Sivas ilinde 24, Erzurum’da 120, Şam’da 128, Trablusşam’da 63, Halep’te 400, Urfa’da 37, Çıldır’da 97, Trabzon’da 56, Musul’da 74, Diyarbakır’da 42, Van’da 199 zeamet vardı. Bunlar orduya, savaş halinde binlerce iyi yetişmiş süvari sağlardı.
 
Zeamet sahipleri, hem atalarından kalmış ünlerini korumak, hem de iyi yaşamak için, sahip oldukları arazide toprağı işleyenlere çok iyi bakarlardı. İlk devirlerde zeametler, tımarlar gibi babadan oğula geçerek ailenin son buluşuna kadar sürerdi. Büyük suç işleyen zaimin hakkı elinden alınırsa da, bu ceza çocuklarına uygulanmazdı. Zeametlerin verilmesinde hak, vezirlerle valilere aitti. Kanunî Sultan Süleyman, valilerin İstanbul’dan emir almadan ancak tımar tevcih edebilmeleri usulünü koymuştu. Böylece dağıtım hakkı tamamen merkeze geçti. Bir zeamet boşalınca vârisleri İstanbul’a başvururlardı. Divandan o bölgenin valisine bir ferman yazılır, zeameti isteyenin gerçekten sipahi oğlu olup olmadığı ve babasının ölümü sırasında zeamet ürünlerinin ne ölçüde olduğu sorulurdu. Eğer araştırma, dilekçeye uygun çıkarsa berat Divandan verilirdi.
 
Tımar, bir toprak parçasına ait gelirin, belirli bir görev karşılığında, belli şartlarla bir kişiye tahsisinin genel adıdır. Bu sistem, Osmanlılardan önce Selçuklularda, Mısır Memlûklarında ve daha önceleri bazı asya ülkelerinde de vardı. Osmanlılarda tımar, genellikle savaşta süvari olarak hizmet edenlere tahsis edilirdi. Tımar sahibi, kendisine ayrılan toprağın şer’î ve örfî vergilerini alır, buna karşılık savaş zamanında, tımarın gelirlerine göre yanında silâhlı süvariler götürürdü. Bu askerlere (zeamette olduğu gibi) cebeli denirdi. Tımarlar ın yıllık gelirleri 1 000-20 000 akçe arasında olurdu. Devlet, tımar olarak ayırdığı topraklardaki şer’î ve örfî vergileri hazine için tahsil etmez, bu gelirler askerlik hizmetleri karşılığı tımar sahiplerine bırakırdı. özürsüz olarak savaşa katılmayan sipahinin elinden tımarı alınır, önemli görevlerde bulunanların dirliklerine eklenirdi.
 
Tımar sahibi ölünce, oğlu varsa tımarın bir kısmı bu çocuğa verilir, kalan kısmı dağıtılırdı. Yeni tımar sahibi yetişkinse savaşa katılır, henüz savaşa gidemeyecek kadar küçükse kendisi yerine cebeli gönderirdi. Tımar sahipleri, 1 000 akçelik tımarda kendi yerine 1 cebeli, 2 000 akçelik tımarda 1 cebeli ve 1 gulâm (yamak), 3 000 akçelik tımarda kendi yerine 3 cebeli, 4 000 -5 000 akçelik tımarda, kendi yerine 1 cebeli, 1 gulâm, 1 tenktü, 5 000 - 6 000 akçelik tımarda 2 cebeli, 1 tenktür; 9 000 akçelik tımarda 3 cebeli, 1 çadır v.d. gönderirlerdi. Sipahinin erkek çocuğu yoksa, tımar boş sayılır ve bölgenin en büyük tımar subayı olan alaybeyi tarafından başka bir sipahiye verilirdi.
 
Tımarların çeşitleri de şöyle özetlenebilir:
 
1. sefere gitmesi şart olanlara mahsus tımarlar.
 
A) îleri hizmetlilere mahsus tımarlar: a) tezkireli tımar, dağıtımı merkez tarafmdan yapılmış tımarlardı. Sipahisinin elinde beratı bulunurdu. Bu gibi tımarlar ikmal defterlerine kayıtlıydı; b) tezkiresiz tımar, vilâyet valisi, vezir veya beylerbeyi tarafından dağıtılan tımarlardandı. Gelirlerin başlangıcı tezkiıelilerden bir akçe eksik olurdu. Meselâ, Rumeli’de gelir başlangıcı (askerlik hizmetleri için ölçüdür) tezkireli tımar 6 000 akçe, tezkiresiz tımar 5 999 akçeydi. Tezkiresiz tımar sahipleri savaşlarda gösterdikleri yararlıklardan sonra tezkireli tımar olmak dileğinde bulunur ve terakki (kapıkulu askeri, topraklı süvari ve öteki askerî kesimler ile devletten maaş alan her çeşit memurun gelirlerinin çeşitli sebeplerle artması) isterlerdi. Padişahlar, cülus zamanlarında ve ilk sefere çıkışlarında bahşiş dağıtırlardı. Tımarlı süvari bahşiş almaz, yalnız terakki ile yetinirdi. Topraklı süvariye, gördüğü hizmete göre 100, 500, 1 000 akçe, bazen de daha fazlası yıllık gelirine eklenerek tahsis edilebilirdi; c) benevbet tımar, bir tımara birden fazla kimsenin sahip olarak, savaşa nöbetleşe gitmelerine denirdi. Nöbeti geldiği halde savaşa gitmeyen sipahinin hissesi vakıflara verilirdi. Fakat nöbeti olan müşterek tımar sahibinin savaşa gitmemesi halinde, ötekinin hissesi elinden alınmazdı; ç) serbest tımar, sahibine, geniş İdarî (hattâ bazı belirli şartlarla kazaî) haklar tanınan tımarlardır. Sahibine haber verilmeden ve rızası alınmadan arazinin sınırlan içine devlet kuvvetleri bile girmezdi; d) mülk tımar, sahibinin elinden arazinin alınması mümkün olmayan, kaydı hayat şartıyla verilmiş tımarlardı; e) merkezde bulunan humbaracı, lağımcı gibi bazı askerî sınıflara ait tımarlar.
 
B) Geri hizmetlilere mahsus tımarlar: a) eşkinci. Genel anlamı, «savaşa katılan» demek olmakla birlikte, kapıkulu askeri için kullanılmazdı. Bu terim ayrıca, başta tımarlı sipahiler olmak üzere geri hizmetlerde kullanılan «müsellem», «kızılca müsellem», «yörük», «yaya», «tatar» v.b.nin sefere gitmeleri halinde de kullanılırdı. Tımarlı süvari tamamen eşkinciydi. Aralarında yalnız «mülk tımar» sahipleri savaşa katılmaz, yerlerine cebeli gönderirler; sefere katılanlar da genellikle geri hizmetlerde görev alırlardı. Yirmişer otuzar kişilik ocaklara ayrılmışlardı. Her ocakta beş kişi sefere katılırdı; kalanlar ise yamaktı. Yamaklar genellikle savaşa katılamazlar fakat her sefer için eşkinciye 50 akçe verirlerdi (bu yüzden yamaklara «ellici»de denirdi); b) müsellem ve kızılca müsellemler, ordu hizmetlerinde yol ve köprü yapımı, kale onarımı gibi işlerde çalıştırılır, bir tımara «ocak» şeklinde birkaç kişi sahip bulunurdu. Bunların kalelerde muhafızlık gibi görevlerde bulunduğu da oldu; c) piyadeler, sefer zamanlarında günde iki akçe gündelikle hizmet ederek seferden sonra memleketlerine dağılırlar ve ziraatla uğraşırlardı. Buna karşılık her türlü vergiden muaftılar. Piyade kısmına «yaya», süvari kısmına «müsellem» denirdi. Yeniçeri teşkilâtı kuvvetlendikten sonra piyadeler Rumeli’de tutuldu ve kendilerine tımar verildi. Seferlerde ordu geri hizmetlerinde yol açmak, köprü yapmak, kale onarmak gibi işlerde çalışırlardı; ç) yörükler ve cambazlar da müsellemler gibi Rumeli’de ocak şeklinde tımara sahiptiler. Orduda geri hizmetlerde görev alırlardı. Toprak vergilerinin bir kısmından muaftılar. Cambazların seferlerdeki görevleri, vezir v.d. ile devlet adamlarının atlar ma bakmaktı, öteki zamanlarda da has ahır ye çayırlarda hizmet ederlerdi. Aynı işleri gören voynuklar hıristiyan, cambazlar ise müsfümandı.
 
2. Sefere gitme şartı olmayanlara mahsus tımarlar:
 
A) Kale muhafızlarına verilen tımarlar. Osmanlı devletinin sınırları genişledikçe yeni askerî ihtiyaçlar ortaya çıktı. Korunması önemli kaleler için yeni bir askerî teşkilât meydana getirildi. Kale muhafızlarına tımarlar verildi. Kalelerde görev. alan kuvvetler azablar, gönüllüler ve beşli gibi birlikler meydana getiriyordu;
 
B) Şahinci, yuvacı, okçu, gibi belirli hizmetler görenlere verilen tımarlar;
 
C) Devlet merkezinde görevli Divanı Hümayun kâtibi, müteferrika gibi hizmetlilere verilen tımarlar (bunlar sefere gitmez, genellikle merkezde kalırdı);
 
Ç) Makamı himmette tımar, genellikle doğu illerinde bulunan kürt beyzadelerine, devlete daha sadakatle bağlanmalarını sağlamak için hizmet beklemeden verilen tımarlardır.
 
Tımar sistemi XVII. yy. başlarında niteliklerini kaybetmeye başladı, aynı yüzyılın ortalarında tamamen bozuldu. Köprülü’ler devrinde gösterilen çabalar, sistemi düzeltmeye yeterli olmadı. Bu sistem, XVIII. yy .da önemini kaybetti. Tanzimattan sonra tımarlar, kurulan süvari alaylarına tahsis edildi. Bir süre sonra da kaldırıldı.
 

Tagged as:

Bu yazı için etiket yok

Image gallery

Bu yazıyı oyla

4.23