Üsküdar Balaban iskelesi

Üsküdar Balaban iskelesi Üsküdar’da, şimdi araba vapurlarının yanaştığı yer ile Şemsipaşa sahili arasındaydı. Buraya odun ve kömür, bazen de erzak yüklü gemiler yanaşırdı.

Balaban İskelesi ve çevresi Yeniçeriler zamanında uğursuzların, kabadayıların, ipsiz-sapsız kişilerin yatağı idi.

Üsküdar Balaban iskelesi
Üsküdar Balaban iskelesi Üsküdar’da, şimdi araba vapurlarının yanaştığı yer ile Şemsipaşa sahili arasındaydı. Buraya odun ve kömür, bazen de erzak yüklü gemiler yanaşırdı.

Kayıkçı, hamal ve kalyoncu taifesi bu çevredeki bekar odalarında yatıp kalkarlar ve yine Balaban İskelesi sahilinde bulunan kahvehânelerde günlerini geçirirlerdi.

Buralardan kadın, kız ve çocukların geçmesi imkânsızdı.

Eski zabıta kayıtlarında Balaban İskelesi kayıkhânelerinin önünden geçmek cesaretini gösteren bazı kadınların zorla sürüklenip götürüldükleri görülmektedir.

Buranın kopukları bütün Üsküdar için âdeta bir başbelâsı durumuna gelince 1811 yılında, II. Mahmud bir emirle bekâr odalarını yıktırdı.

Daha önceleri, yani 1808 yıllarında da Alemdar Mustafa Paşa, Üsküdar Yeniçeri Ocağı’na kayıtlı bu Balaban İskelesi kopuklarıyla mücadele etmiş ve onları yıldırmıştı, fakat bu pek uzun sürmemişti.

Cevdet Paşa tarihinde, 1811 temizliği (Balaban İskelesindeki bekâr odalarının yıktırılması) şöyle anlatılır:

“Üsküdar’da Balaban İskelesi ve debbağhane civarında ve sahili deryaya karip diğer köşe ve kenarlarda bulunan bekâr odaları ötedenberi Darü nedve-i eşkiya ve erâzil-î eşhasa ve me -vâ olup bu esnada bazı eşkiya bir kaç ehl-i ırz hatunları cebren mezkûr odalara götürmek üzere yoldan çevirecek olduklarında Üsküdar ahâlisi tecemmü ve tahlisi ile keyfiyeti Bâbıâli’ye arz ve ihbar etmeleri üzerine bu odaların hedim ve imhâsı için ısdar buyrulan ferman-ı âli mucibince hemen Bostancıbaşı, Sekbanbaşı ve Mimar Ağa, Mah-ı Recebin üçüncü Çarşamba günü Üsküdar’a geçip ikiyüz kadar bekâr odalarını hedim ve imhâ etmişlerdir.

Gariptir ki, bazılarında çocuklu kahbeler için beşikler zuhur etmişti.

Odaların bu veçhile hedminde eşkıya-yı merkumenin ekseri firâr ve iktifa etmişler ise de, bâzdan ele geçirilerek cezâ-yı sezaları icrâ kılınmıştı. ”
1826 yılından sonra Balaban İskelesi kahveleri yeniden kurulmaya başladı.

Vasıf Hoca, İkinci Abdülhamid devrinin Balaban İskelesi kahvelerini şöyle anlatır:

“Bizim çocukluğumuzda Balaban İskelesi’nde deniz dudağında dört büyük kahve vardı.

Müşterisinin çoğu kayıkçı, hamal, gezici manav, fırın ve hamam uşakları, Tophane, Tersane ve Nizamiye erleri, onbaşı ve çavuşları, belediye tulumbacıları olmakla birlikte kalem kâtipleri, kişizade beyler, efendiler de gelirdi.

Camlı dolaplar içinde gümüşlü billur nargileler, fağfurî fincanlar, kehribar ağızlıklı yasemin çubuklar, eski Tophane işi antika lüleler, duvarlarda Donanmayı Hümâyun gemileri ile, üç anbarlı kalyon resimleri, güzel yazı levhaları ve aynalar vardı.

Birinin ortasında da küçük bir mermer havuz ile fıskiye bulunduğundan ‘Havuzlu Kahve” diye anılırdı.

İskemle yoktu. Fırdolayı tahta peykeydi.

Peykeler de üzerlerine bir döşek serilecek kadar genişti.

Kapının iki yanında iki peyke, efendi peykeşiydi.

Hasır döşeli, üstüne şilteler atılmış, herkes oturtulmazdı.

Denize karşı olan kapıdan girildiğine göre dip sol köşede kahve bulunmakta idi.

Pırıl pırıl sarı pirinç, büyük süslü ocaklardı. Sağ köşe de berber için ayrılmıştı.

Kahveci-berber ağaların hepsi sakallı, terbiyeli, beş vakit namazında, abarû sarıklı, cepkenli, şalvarlı, gümüş köstekti, gömlekleri ve yazın pamuk ipliğinden kışın yünden el örgüsü çoraptan bembeyaz, ayak takımından müşterilerine söz geçirir, ciddî, ağırbaşlı adamlardı.

Çırak oğlanlar da tüysüz, veya sakak yeni çıkmış, hepsi çok şirin yüzlü, kâküller, perçemler üstünde ters dönmüş fesleğen saksısı gibi dal fes, şalvarlı, kuşaklı, yaz ve kış eski kahveci düzeni üzere çıplak ayaklı, ayaklarında şimşir ağacından takunyalarla tavus gibi yürür gençlerdi. Hepsi Petürgeli idi.

Gündüzleri simitle, çayla çöplenirler, akşamları da dört kahvede işleyen on beşi aşkın çırak bir tencere yemek pişirip o bir övün yemeğe beraber kaşık çalarlardı.

Yatsı ezanında kahveler kapanır, gündüz müşterileri dağılırken gece müşterisi gelirdi.

Onlarda İstanbul’a gelmiş diyar garibi şehbaz yiğitler, genç irisi oğlanlardı.

Keselerinde han parası olmadığından bu Balaban kahvelerinde yatıp kalkanlardı.

Bu diyar garibi yiğitlerin üstünde ufaklık eksik olmazdı.

Şehirdeki hâneberduşlarla taşralı bekâr uşaklarına geceleri sığınak olan İstanbul’un öteki bütün sabahçı kahveleri gibi, Balaban İskelesi kahvelerinde de: “Pire itte, bit yiğitte sözüne uyularak ufaklık yadırganmazdı Bu kahvelere uğrayan bey ve efendiler ayak ve el bileklerinde, boyunlarında, enselerinde bir ton konuğun yerleştiğini yanığından duyarlardı.

İhtiyatlı olanlar evlerine gidince ‘Bugün Balaban İskelesi’ne uğradım” diyerek kapı ağzında soyunur, çamaşır değiştirirdi.

Bizim gençlik zamanımıza kadar bu kahvelerin bir yatık müşterisi de rind, derbeder, kalender halk şairleri idi.

Efendi takımı da buralara özellikle onlarla dostluk kurmak için rağbet ederlerdi.

Üsküdarlı Aşık Razî ilk şiir zevkini Balaban İskelesi kahvelerinde Üryanı adında bir şairden aldığım söylerdi. ”

Bir cevap yazın