Beyazıt Meydanı Tarihi

Beyazıt Meydanı Tarihi İstanbul’un en önemli tarihî meydanlarından biridir.

Beyazıt Meydanı Tarihi
Beyazıt Meydanı,İstanbul’un en önemli tarihî meydanlarından biridir. Bizanslılar devrinde buraya “Forum Tauri” ya da “Taurus Forumu” deniyordu.

Bizanslılar devrinde buraya “Forum Tauri” ya da “Taurus Forumu” deniyordu.

Muhafız kumandanı Taurus’a izafeten bu ad verilmişti.

Meydan iki yüz yıl kadar bu adı korumuştur.

Söylentiye göre, burada tunçtan bir boğa heykeli vardı. Meydan, I. Theodosius devrinde yeniden düzenlendi.

Buraya, elini şehre doğru uzatmış imparatora ait bir heykel kondu.

Bir Bizans tarihçisine göre, meydanda bir dikilitaş bulunuyormuş ki, Arkadius Sütunu’na benzemekteymiş.

Bazı kaynaklarda ise meydana bakan bir de medresenin olduğu kayıtlıdır.

Bu Theodosius sütunu II. Bayezıd zamanında yıkılmıştır.

Boğa Meydanı Forum Tauri’nin adı İmparator Theodiosius döneminde,“Forum Thfeodosti’ olarak değiştirildi.

Yedikule’deki “Altın Kapı”dan, Ayasofya ile bugünkü Sultanahmet Camii arasında, ortasında, bir zafer takı bulunan Augusteon Meydanı’na uzanan yol Bayezıd Meydanı’ndan geçiyordu.

Bizans’ın ticaret ve sanayi mahalleleri de 1. tepenin yani Ayasofya Meydanı’nın batısından ve Mese’nin kuzeyinden Forum Tauri’ye oradan Halice kadar olan saha içinde yer alıyordu.

Fırınların toplu bulundukları yerler Çemberlitaş Meydanı ile Bayezıd Meydanı arasındaydı.

Kalburcular ise Bayezıd Meydanı ile Koska’daydı.

Haçlı Seferleri sır asında, İstanbul ’un pek çok semtleri gibi Bayezıd Meydanı ve çevresindeki Bizans Sarayı, diğer sivil ve resmî yapılarda harap oldu.

İstanbul’un fethinden sonra hemen şehrin imar işini ele alan Fatih Sultan Mehmed, Edime dönüşünde, Bayezıd Meydanı’nda, şimdiki Üniversite kapısının içinde, mermer bir kitabeyle işaretli yerde kendisi için bir saray (Saray-ı âtîk) yapılmasını emretti.

Bu sarayın kapladığı alan içine, şimdiki Süleymaniye Camii’nin bulunduğu yerler de giriyor, sarayın surları Bayezıd Meydanı’nın ortasına kadar uzanıyordu.

Bayezıd Meydanı Osmanlı tarihi boyunca, İstanbul’un en işlek bir merkezi ve ana caddelerinin kavşağı oldu.

Bu özelliğini Cumhuriyet döneminde de kaybetmedi Fatih’ten, Aksaray’dan, Süleymaniye’den,Bahçekapı’dan, Tahtakale’den, Kapalıçarşı’dan, Ayasofya’dan, Kumkapı’dan, her taraftan gelen yollar burada birleşir, memur, esnaf, her sınıf halk yine buradan geçer.

Denilebilir ki, iş güc sahibi olup da Bayezıd Meydanı’ndan geçmeyen kimse yoktur.

Hele bir zamanlar Hariciye ve Maliye Nezâretlerinin aynı meydan üzerinde bulunması, Ramazanlarda cami avlusunda sergi açılması, Direklerarası’nın bir gezinti yeri olarak kullanılması meydanın önemim daha da arttırmaktaydı.

Daha sonra Harbiye ve Maliye Nezâretlerine fakültelerin yerleştirilmesiyle, Bayezıd Meydanı büsbütün başka bir önem kazanmaya başladı.

200 yıl kadar öncesine hatta 50 yıl öncesine kadar, Bayezıd Meydanı’nın durumu bugünkünden çok değişikti. XVIII.yüzyılda hazırlanan bir haritada Bayezıd Meydanı’nın görüntüsü şöyledir:

Eski Saray’ın (sonra Seraskerî olan dairelerin) meydana açılan kapısı yanında duvara bitişik üstü kubbeli bir maksem vardır. Bu maksemden çıkan birçok su yolları çeşitli kollara ayrılır.

Biri şimdiki Askerî Tıbbiye önünden eski Maliye Nezâreti (Fuad Paşa Konağı) önünden Vezneciler’e doğru uzanır.

Askerî Tıbbiye’nin ön bahçesi yerindeki tavukçu dükkanlarına bir kol verdikten sonra, mürekkepçi dükkanları diye anılan yere varır.

Orada bir çeşme işaret edilmiştir.

Diğer bir kol sol tarafta yemenici, divitçi ye kağıtçı dükkanlarına doğru uzanır.

İlerde şimdiki Fen Fakültesi karşısında Hasan Paşa Medresesi, bir sebîl ve bir çeşme ile karşılanır.

Üçüncü kol, Bayezıd Medresesi ile Elçi Paşa Konağı’na gider.

Elçi Paşa Konağı’nın az ilerisinde bir çeşme vardır.

Diğer bir kol ise, Meydan’ın ortasından geçerek Buğdaycılar kapısına ulaşır.

Orada da bir çeşme işaretedilmiştir. Meydandan bir diğer yol Divan yolu ile Çemberlitaş’a, bir yol Mercan’a ayrılmaktadır.

Meydanın üst yanından görkemli kapıları ile “Bâb-ı Ser Askerî” yahut “Serasker Kapısı” denilen Savunma Bakanlığı, yani, bugünkü, Üniversite yapısı bulunmaktadır.

Sol köşedeki büyük uzun yapı da, eski Maliye Nezâreti idi.

Cumhuriyet döneminde bir süre İstanbul Lisesi oldu.

Aşağı doğru Vezneciler’e dönünce, bugünkü Üniversite’nin yerinde Mısırlı Prenses Zeyneb Hanımın bir saray büyüklüğünde konağı vardı.

Bahçesinde de büyük ve güzel bir konferans salonu bulunmaktaydı.

Bu canım yapılar ihmal sonucu İnönü döneminde yandı.
İstanbul Selâtin camilerinin en eskisi olan Bayezıd Camii bu meydandadır.

Mabedin mihrâb duvarı dışında, Sultan II. Bayezıd’ın dikdörtgen türbesi, yine bu külliyeye bağlı Bayezıd Devlet Kütüphanesi olarak kullanılan Bayezıd imâreti ve Bayezıd Kervansarayı vardır.

H.1301/1883/1884’de şimdiki şeklini alan kervansarayın bir kanadı yıkılarak temelleri üzerine Dişçilik Fakültesi yapılmıştır.

Meydanın çok işlek bir yer olması yüzünden, daha erken devirlerde camiin yanına kadar dükkanlar yapılmaya başlanmıştır. Hatta H.988/1580 tarihli bir yazı ile hazire duvarı dışına dükkân inşa olunmuştur.

Bayezid Meydanı ve çevresinden Evliya Çelebi de bahseder.

Çelebi’nin yaşadığı dönemde Bayezid dut ağaçları ile kaplıydı, Camii’nin dış avlusunun etrafı ise çeşitli dükkânlarla çevriliydi.

XIX. yüzyılda Harbiye Nezâreti kapısına doğru uzanın yol boyunca karşılıklı ağaçların bulunduğunu tarihçiler kaydeder.

Bu ağaçların altında simitçiler, sırık hamalları oturur.

Fatih’e dolmuş yapan faytonlar beklerdi.

Bu meydanın bir gezi yeri haline gelmesi Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz devrinde kadınlara sosyal bazı hakların tanınması ve Kırım Savaşı sırasında İstanbul’a gelen yabancıların Osmanlı toplum hayatını etkilemesiyle başladı.

Hele Pertevniyal Valide Sultan’ın Aksaray Valide Camii ‘ni ve Mektebini yaptırmasıyla Aksaray’dan Bayezid Meydanı’na doğru uzanan yol çok işlek bir hâl aldı.

İstanbul’da, Türk kadınının sokaklarda geziye çıkması da bu devirde, yani Tanzimat’tan sonra başladı.

Özellikle Ramazan aylarında, kandillerde Direklerarası, Divanyolu ve Bayezid kadınlı erkekli bir gezi yeri olurdu.

Fakat, kadınların böyle diledikleri gibi dolaşmaları birtakım olaylara yol açtığından bazı yasaklar bile getirilmişti.

Ahmed Rasim, Tercümân-ı Ahvâl gazetesinde yazdığı bir makalesinde bu konuya şöyle değinir:
“Zenpârelere dâir bugünlerde gerek Ruznâme’de (o devrin başka bir gazetesi) ve gerek Tercümân-ı AhvâVde bâzı ihtârât görülmüştü.

Vâkia zenpâre kardeşlerin ettikleri rezâlet, vâsıl-ı derece-i nihâyet bir hâl-i denaet ise de bir takım cibilliyetli tâife-i nisvânın hâl ve hareketi biçâre zenpâreleri tank-i âdâbdan ihraç ve semti rezalete idlal etmekte olduğu da inkâr edilemez.

Zirâ meşhur ve malumdur ki tâife-i nisvân her kandil ve Ramazan ’da arabalara binip Bayezîd Meydanı’nda içtimâ ederek bir aşağı ve bir de yukarı dönüp dolaşır safbeste-i mevkii zendostî olan bir takım avanak zenpârelere yaltaklanıp koltukladıkları gibi kendi yolunda gitmekde olan bâzı adamlara dahî harfendazlık ederek yolundan alıkoydukları çok kerre görülmüşdür.

Doğrusu şu hâl tarîk-i zendostîye sülük etmiş bir takım adamları cicimamaya dadandırıp ilâ nihâye hâibü hâsir Sultan Bayezid Meydanı’nda dâir bırakacağı gibi bir takım yeni yetişme çocukları dahi iğvâ idüp bu tarike sülûke mecbur ideceği âşikâr bulunmuştur… ”

Sultan Abdülmecid zamanında İstanbul’a gelen Ingiliz kadın yazarı Miss Julie Pardoe Bayezid Meydanı’nı şöyle anlatır:

Meydan Büyük Çarşı’nın hemen yanı başında olduğundan Çarşıya ve Camie gidip gelenlerle doludur.

Her tarafında küfeli hamallar görülür; her zaman mahallebici ve yoğurtçular bulunur.

Mahallebiciler muazzam mantarlara benzeyen beyaz şemsiyeler altında o leziz şeyi temiz keten bezler üstünde iştihaâver bir suretde gelip geçene arz ederler.

Yoğurtçular ise büyük terazileri andıran ta blalaamn kefelerine itinâ ile dizdikleri kırmızı toprak çanaklarda dolaşa dolaşa satarlar.

Sucular omuzlarında toprak destilerle dolaşır, kemerlerine merbut dar bir tepsiye dizilmiş iri billur bardakları ile kendilerine göre tutturdukları bir makamla bağıra bağıra su satarlar.

Bunların rakibi şerbetçiler, seyyar tezgâhlanın duvarların gölgesine kurmuş, şerbetin akışı ile dâimâ hareket iden madenî çıngırakların hoş ahengi ile müşterilerini celb ederler. ”

Bayezid Meydanı’nın parlak dönemi, II. Meşrutiyet le beraber başladı.

Kırım Harbi sırasında Frenk biçimi kıraathâneler burada kuruldu.

Ülkeye İsveç jimnastiğini sokan Selim Sırrı ve Filozof Rıza Tevfik 1908 Meşrutiyeti’nde burada nutuk verdiler.

Aktör Burhaneddin Tepsi “Vatan ve Silistre”yi bu meydanda oynadı.

Yine ünlü Ahmed Fehim Efendi topluluğu ve o dönemin gençleri tiyatro temsilleri burada verdiler.
Bu meydanın batı kısmı Veznecilerdir.

Keçecizâde Fuad Paşa’nın konağının bulunduğu yerde altın ve gümüş sikkeler satılırdı.

Ayrıca emekli maaşının kırıldığı bir çarşıdır.

Burada arzuhalciler sıralanmışlardı.

Fuad Paşa Konağı Maliye Nezâreti iken bu binanın sonunda Bayezid Rüştiyesi bulunuyordu.

Müdürü “Darrüsendde” yazarı Safranbolulu Haşan Hilmi Bey’di.

Daima rendingot giyer, uzun boylu, kısa sakallı, gayet dindar bir adamdı.

Edebiyat Fakültesi’nin yerinde Yusuf Kâmil Paşa Konağı şimdi Beyaz Saray denilen yerde İrfan Paşa Konağı (Münir Bey Konağı) vardı.

Mürekkepçiler ve kâğıtçılar Hattatlar Çarşısı’nın bitişiğinde bulunurlardı.

Burada elle yapılmış aharlı kâğıtlar vardı.

Bugünkü Askerî Tıbbiye kapısı yanında Acem gömlekli, başı kalpaklı Azerî kitapçı Kanber Ağa’nın dükkânı bulunurdu.

Talebe yazı meşklerini bu dükkândan alırdı.

Bayezid Camii köşesindeki dükkânlarda taş baskısı ve el yazması eserler sergilenirdi.

Valide Hanı’nda İranîler memleketin bütün okuma ihtiyacım karşılayan bir faaliyet gösterirlerdi.

Camiin Türbe kapısı önünde ve Küllük denen yerde ağaçlık içinde Emin Efendi’nin iki katlı bir lokantası vardı ki, arı kovam gibi işlerdi.

Müşteriler ağaçların altındaki masalarda adeta dirsek dirseğe otururlardı.

Emin Efendi’nin dönerli hünkar beğendileri, bol cevizli çerkes tavukları, yoğurtlu patlıcan kebabları pek nefisti.

Bakırköy fabrikalarında irmikten imal edilen en nefis Karamürselli Tahir Efendi makarnası Bayezid Camii köşesindeki sergide satılırdı.

Makasçıların Bayezid Meydanı ’ na çıkan noktasına yakın bir yerde Sarrafim Efendi Kıraathanesi vardı.

Halid Ziya (Uşaklıgil) ile Abdülhalim Memduh Bey sık sık burada buluşurlardı.

Meydanın tam karşısında İstanbul cihetinin en namlı fotoğrafçısı vardı: Andriyamenos, Nikolaki Andriyamenos… Bugün ellisini geçmiş olan İstanbullular o günlerde -henüz birer çocukken giyinip kuşanarak fotoğraf çektirmek üzere Bayezid Meydanı’nda 99 numaraya giderlerdi.

Çok acayip bir bina idi.

Dimdik, tahta merdivenlerden, tam üç kat çıkılırdı.

Daha ziyade Mınakyan neslinden melodram sanatkârlarına benzeyen ihtiyar fotoğrafçı, işi çok ciddiye alarak çeşit çeşit pozlar verdirirdi.

Galiba Nikolaki Efendi, “Abdullah Biraderler” gibi “Fotoğrafi-i Hazret-i Şehriyârî” idi.

Yâni padişahın fotoğrafçısı!.. Fotoğrafhâneden biraz ileride de meşhur çifte mahallebiciler vardı.

O zamanlar mahallebici İstanbullu’nun hayatında çok önemli bir yer işgal eylerdi.

O devirlerde aşk randevuları çoğunlukla mahallebicilerde verilirdi.

Onun için bu çifte mahallebiciler, hele bunların dimdik birer merdivenle çıkılan üst katlan zamane gençlerinin hayatlarının en heyecanlı dekorlarım teşkil ederdi.

Mahallebiciler önündeki kaldırım o derecede dardı ki, taşlara sürüne sürüne geçen 12-numaralı Fatih-Harbiye tramvayı nerede ise içeri girecek sanırdınız.

Daha ileride, kar gibi beyaz francalası bütün İstanbul’da meşhur olan Burhan Bey’in fırını bulunuyordu.

Aksaray’a sapılan köşede sıra kahveler, arkada ahçılar kahvesi, daha ileride meşhur pilav kebapçısı vardı.

Zeynep Hanım Konağı’nın yanında sıra sıra dükkanlarda musiki âletleri, alaturka notalar, kalem ve mürekkep satılırdı.

Az dersinde Turan Fotoğrafhanesi vardı.

Onun yanında Sokrat Eczanesi bulunuyordu.

Mürekkepçiler Çarşısı 10-12 dükkândan oluşmakta idi.

Buraya dışarıdan gelen kağıtlar yumurta akı ile terbiye edilir, “ahar” yapılır, sonra da “Sahhaflar Çarşısındaki hattatlara gönderilirmiş Sahhaflara biri gelip de:

“Şu boyda bir cami Kur’ara istiyorum!.. ” diye siparişte bulununca, yazılacak Kur’ân-ı Kerım’in kağıdı buradan temin edilirmiş.

Bayezid Meydanı hakkında lehte ve aleyhte çok şey yazılmıştır.

Çeşitli tarihler düzenlenmesi yapılmış, genellikle beğenilmemiştir.

Ruşen Eşref de beğenmeyenler arasındadır:

“Bu meydan ne kadar güzeldir! Mimar Kemalettin’in anıtı, Bursa ve Edirne mimarlığından İstanbul mimarlığına yükselen ilk aşamalardan birini burada bir karara bağlamış.

Bunun karşısında ne yazık ki, küçük tahta barakaların’yoksulluk ve zevksizlik duygusu saçan âdi kalabalığı arkasından medresenin zincirleme kubbeleri ve külâhlı bacaları ortaya çıksa ne güzel olurdu.

Çünkü camiin yanındaki mermer kitaplık ve arkasından görünen imâret bacaları meydana ne eski bir heybet çeşnisi veriyor.

Fakat bu meydanın düzenlenişi hoşa gitmiyor, çünkü millî mimarlığımızdan sızan anlama uygun değildir.

Türk camilerinin en eski tanıdıkları ve Türk minarelerinin en yakışıklı komşuları çınar ve serviler değil midir? Oysa bu şimdiki hal Bayezid’in edâlı yapısını kızgın ışıklarla sert yağmurlara karşı çini çıplak bırakıyor…”

Bu meydandan başlayarak cadde ikiye ayrılır, iki kol gibi iç İstanbul’u kucaklar.

Bunlardan birini eski hükümdârların gayretleriyle meydana getirilen hayır ve sanat eserleri doldurmuştur.

Ötekinde ise vezirlerin hemmetleriyle vücut bulan hayır ve sanat eserleri yer almıştır.

Hükümdarlar yolu, Edirnekapı yönünü takibederek Haliç’e iner.

İç surlar üstünde İstanbul’un o bildiğimiz ufuklarını çizer.

Çünkü, bu geçitten pek az ayrılan Süleymaniye ile Sultan Selim camilerini bir yana bırakırsak, Şehzadebaşı, Fatih, Mihrimâh Sultan camileri hep bu güzergâhdadır.

Bâyezid’den başlayıp Kocamustafapaşa’ya tırmanan, böylelikle Marmara’ya dış surlar üstünde bildiğimiz ufukları çizen Vezirler yolunda, Lâleli ve Valide Camileri dışında, hükümdarlara ait eserler azdır.

Bu yolun bir kıyısında Damad İbrahim Paşa, Lâle Devri’nin incelik, güzellik ve sanatsever veziri ve facialı kurbanı Nevşehirli

Damad İbrahim Paşa, tunçtan birer oya gibi işlenmiş parmaklıklar ardında, taştan kavuğu altında uyuyor.

Yaldızlan uçmuş lâleler onun sandukasının süsleridir.

Paşa’nın burada yatışı ne kadar anlamlıdır. O ki yaşarken zevk ve şevki sevmişti.

Ölümünden sonra da İstanbul’un bir zevk ve eğlence ortamında kaldı.

O artık kurumuş sebilinin yanında ve yaptırdığı medresesinin bahçesinde uyumaktadır.

1924 yılında, Ali Haydar Bey’in İstanbul Valisi bulunduğu sıralarda Bayezid Meydam’nda yapılan havuz çeşitli tenkitlere yol açtı.

Bir yazar şöyle diyordu:

“Şehrin merkezinde havuz. İyi, hoş, İstanbul için bir yenilik mahzuru çok. Bir kere Bayezid tarihî eserlerin sıralandığı bir mıntıkadır.

Sağ tarafta muhteşem Bayezid Camii, sol tarafta medrese… Biz ise Vali Beyefendinin inâyeti ile bir dolap beygiri gibi bu havuzun çevresinde dolaşacak, etrafımızı göremeyeceğiz. Havuza da bir nazar atf-edemeyeceğiz… ”

Oysa, gazetelerin küçük bir Marmara’ya benzettikleri bu havuz, yangın hazneleriyle birlikte ancak 750 ton su alabiliyor, 2000 metrekarelik meydanın ortasında az bir yer kaplıyordu.

O devirde Vali Ali Haydar Bey hakkında havuz dolayısıyla maniler bile düzülmüştü.

1938 yılından itibaren ünlü şehircilik uzmam Prost’un plânı uygulanmaya başlandı.

Medrese ve meydan arasındaki dükkânlar yıktırıldı.

Buradaki tarihî çeşme kaldırıldı.

1941 yılında, şehircilik uzmanı M.Prost’un planına göre Bayezid Meydanı’ndaki İnkılab Müzesi’nin etrafı tamamen açılarak yeşil saha haline getirilecekti.

Yine müzenin Koska’ya bakan köşesinde Şark üslûbunda kahvehanelerin inşası düşünülüyordu.

Üniversite mahallesi, üniversitenin arkasından Süleymaniye’ve ve Vezneciler’e kadar uzanan bir alan olacaktı.

Meydanda, Marmara sinemasının önünde o tarihlerde ahşap binalar vardı, bu ahşab binalardan oluşan adanın tamamen kaldırılması ve orada büyük bir postahanenin yapılması planlandı.

Bayezid Camii etrafındaki küçük dükkânların da tamamen istimlâk edilerek yıktırılması ve camiin etrafının açılması kararı alındı.

Bu alandaki tarihi Simkeşhane’nin önünde binalar vardı. ön kısmının yıktırılmasına gerek görüldü.

1956 yılında Simkeşhane traş edildi, Gülnûş Sultan’ın yaptırdığı binâ, çeşme ve sebil yıktırıldı.

1957 yılında Bayezid Meydanı’nın düzenlenmesi sırasında Kemankeş Kara Mustafa Paşa Medresesi sebil ve türbesi kör kazmaya kurban ettirildi.

Bu tarihî külliyenin genel şekillemesi Köprülü su yolları harilasında görülmektedir.

1957-58 yıllarında asırlık ağaçlar kesildi.

Meydan seviyesi indirildi. Prof. Sedat Eldem tarafından hazırlanan bir kroki ele alınarak meydan bir yol kavşağı haline sokuldu.

Medrese, Yeniçeriler Caddesi’ne göre altı metre, Vezneciler Caddesi’ne, üniversite kapısına ve Fuat Paşa Caddesi’ne göre dört metre yüksekte kaldı.

Fakat bu çabaların da yetersizliği anlaşılınca, bu defa proje çalışmalarına yeniden başlandı.

Prof, Högg, Prof. Piccnato ve Dr. Mimar Turgut Cansever geni- kadrolarıyla çalışıp, üç proje meydana getirdiler.

1960 Martında toplanan bir bilim kurulu bunların içinden Turgut Cansever’in planını uygulama kararı aldı.

27 Mayıs 1960’da ihtilâl oldu.

Meydanın adı “Hürriyet Meydanı” olarak değiştirildi.

1961 yılında plâna uygun olarak yeraltı geçidi ve ana teraslama ile ilgili kaba inşaat çıkıldı.

Bütün bu işler için tam 2.500.000 lira harcandı.

1959 yılında hazırlanan plâna göre Bayezid Meydanı’ndan tramvay hatları kaldırıldığı gibi artık hiçbir araç geçmiyecekti.

Ayrıca, 1924 yılında yaptırılan 35 yılık tarihî havuzun bulunduğu alan da dolduruldu.

Evvelce tramvaylar havuzun etrafından geçer, Zeynep Hanım Konağı’nın önünden sert bir virajla Fatih Harbiye Tramvayı, Bayezid Meydanı’ndan Şehzadebaşı yoluyla giderdi.

Elektrikli tramvaylardan önce Bayezid Meydanı’ndan Topkapı’ya kadar atlı tramvay işlerdi.

Bu mesafe o vakitler tramvayla ancak iki saatten az bir zamanda alınamazdı.

Buna rağmen öyle rağbet görürlerdi ki, âdeta sefer-tası gibi adam üstüne adam binerdi.

İkinci Meşrutiyetken sonra Bayezid Meydanı’ndan Şişli’ye kadar bir metro yapılması için uzmanlar getirildi, Batık şirketlerle görüşmeler yapıldı.

Mahmud Şevket Paşa’nın hâtıralarından anlaşıldığına göre, Bayezıd-Şişli tünelinin yapımı için yapılan girişimler sırasında bazı yolsuzluklar bile olmuştur.

Eski Sadrazam Said Paşa bu imtiyazı vermek için Deutsch Bank’ tan 15.000 altın rüşvet istemiştir.
Bu konuda Mahmud Şevket Paşa diyor ki:

“Bunun Almanya Büyükelçisi Baron Van Genhaym bizzat bana söyledi.
Gene Alman Büyükelçisi anlattı ki:

Bunun üzerine Alman, İngiliz ve Fransız mâliye gruplan Türkiye’ye borç vermemek üzere karar aldılar.

Bu mesele üzerine tahkikat yaptım.

Öğrendim ki, bir Fransız firmasının temsilcisi de Bayezıd-Şişli tüneli imtiyazının Almanlara değil, kendilerine verilmesi için, Osmanlı hükümetine 3 milyon teklif etmiş…”

Bayezid Meydanı Olayları

Osmanlılar döneminde İstanbul’un iki önemli meydanı vardır.

Biri Sultan ahmed Meydanı, diğeri ise Bayezid Meydanı’dır.

Cumhuriyet dönemine kadar her çeşit törenler bu iki meydanda olurdu.

Fakat, genellikle ihtilâllerin, kazan kaldırmaların, hatta recm gibi olayların geçtiği meydan At Meydanı’ydı.

Yalnız 1730 ihtilâlinin alevi Bayezid Meydam’ndan parlamıştır.

Ağakapısı’nda geçen isyân olaylarına da Bayezid Meydanı olayı denebilir.

Bunların en önemlilerinden biri, Genç Osman’ın Yedikule’de feci bir surette öldürülmesiyle sonuçlanan olay sırasında bu hükümdarın Ağakapısı’na sığınmasıdır.

Bayezid Meydanı’nda binlerce halkın heyecanla ve dehşetle seyrettiği bir başka olay Çerkeş Hasan’ın idâmıdır.

Abdülaziz’in hal edilmesinden ve öldürülmesinden Midhat Paşa’yı, sorumlu tutan Yüzbaşı Çerkeş Hasan hal olayının on sekizinci günü, Midhat Paşa’nın Bayezıd’daki konağında kabine toplantısı yapıldığı sırada baskın yapmış, görüşme hâlinde olan meclisin ortasına bir elinde tabanca, diğer elinde kamayla atılmış ve iki kurşunla Serasker Hüseyin Avni Paşa’yı yerlere sermişti.

Halid Ziya Uşaklıgil, Çerkeş Hasan’ın Bayezid Meydanındaki asılma olayını şöyle anlatıyor:

“…Çerkeş Hasan bir gece baskını yaparak paşaları öldürmüş, Sultan Murad çıldırmış diye bu vukuatı birer birer haber aldıkça ne Abdülaziz’i, ne Çerkeş Hasan’nın kurşununa kurban olan paşalardan ezcümle Hüseyin Avni Paşa’yı -evet bilhassa o- ne de Sultan Murad’ı uzaktan yakından tanımamış, görmemiş, hattâ sevmek için bir sebep bulamamışken bunların hepsine ayrı ayrı, hattâ arkadaşlardan Çerkeş Hasan’ın Bayezıd’da bir büyük ağaca sallandırıldığı haber alıp da evden kaçarak ve oraya kadar gidip onu beyaz bir gömleğin içinde başı bir tarafa sarkmış görünce ona da uzun uzun ağladım.

Ve pek iyi biliyorum, vak ‘anın sabahından mutaden en mühim vak ’alar için bile diğer cerideler gibi, ilâve neşretmiye lüzum görmiyen Teodor Kasab’ın “İstiklâlgazetesi” bir ilâve neşredince, bunu memlekete bir ihânet, kabilinden tefsir eden misafirlerin hissiyâtını paylaşarak hem o adama, hem ceridesine düşman oldum. ”

Böyle kanlı ve acı olayların yanısıra Bayezid Meydanı pek çok gösterişli tarihî merâsimlere de sahne olmuştur. Bunlardan biri Alman İmparatoru II. Wilhem’in İstanbul’u ziyaretindedir.

Bayezid Meydanı, imparatorun ziyaretinden Önce temizletilmiş, çevresindeki çirkin görüntülü dükkânlar kaldırılmıştır.

28 Ekim 1889 tarihli Sabah gazetesi bu olayı şöyle yazmıştır:

“Almanya İmparatoru hazretlerinin padişahımıza ziyaretleri münasebetiyle Bayezid Meydanı’ndan kitapçı, kebapçı, berber barakaları dünkü gün belediye memurları tarafından kâmilen kaldırılmıştır. ”

Fakat, aynı gazetenin 24 Aralık 1889 tarihli nüshasında bu barakaların tekrar eski yerlerine kurulduğu şekilde bildirilmektedir:

“Almanya İmparatorunun İstanbul’u ziyareti münasebetiyle Bayezid Meydanı’ndan kaldırılan kitabçı, kebabçı ve diğer barakalar birer tekerlekli kızağa bindirilerek, Bayezid Meydanı’na götürülerek evvelki yerlerine konulmuşlardır. ”

II. Meşrutiyetken sonra peşpeşe gelişen olaylar ve sultan II. Abdülhamid’in hal’inden sonra İttihad ve Terakki Hükümeti’nin diktatörlüğe varan yönetimi Harbiye Nâzın Mahmud Şevket Paşa’nın da düşman kazanmasına yol açmıştı.

Bunun sonucu olarak bir gün, Bayezid Meydanı’na bakan Küllükle Leblebiciler içine giden sokağın başında; Küllükten sahte bir cenaze töreniyle çıkan sekiz kişi Harbiye Nâzırı Mahmud Şevket Paşa’nın otomobilinin önünü kesti.

5 kurşun isabeti alan Mahmud Şevket Paşa ve yanında bulunan Sadâret ikinci yaveri İbrahim Bey derhal öldüler.

Meşrutiyetken sonra Ayasofya karşısında bir mecliste toplanan meb’uslar Bayezid’deki Harbiye Nezâretine girdiler, burada şereflerine çay verilirdi.

Çaydan sonra meb’uslar arabalarına dönerlerdi.

Meb’us arabalarının önünde mızraklı süvari alayından bir müfreze yürürdü.

Bayezid Meydanının nihâyetine kadar mızraklı süvariler ve piyadeler dizilirdi.

I. Dünya Savaşı sırasında İttihad ve Terakki Hükümeti Bayezid Meydanı’nda halktan iâne toplamak için tahtadan bir top yerleştirdi.

Her isteyen vatandaş, cömertliği ölçüsünde bir ücret vererek, bu “Hatıra-i Celâdet Topu” üzerine parlak başlı bir çivi mıhlıyordu.

Bayezid Meydanı Mütâreke sırasında da birçok olaylara sahne oldu.

Bayezid Camii karşısındaki eski “Jandarma Dairesi” bir gün İngiliz müfrezesi tarafından basılarak işgal edilmek istenmişti.

İngiliz askerleri binadan içeriye girer girmez her tarafa yayılmışlar, grublar halinde silâh ve asker aramaya başlamışlardı.

Binanın üst katındaki bir odada, o gece nöbetçi kalan teğmen Nail Bey’le kâtiplerinden Aslan ve Zeki Efendiler, gece geç vakte kadar çalıştıkları için derin uykuya dalmışlardı.

Oda kapısının şiddetle açıldığım görür görmez, şaşırmış, bağrışarak yataklarından fırlamışlardı.

İngiliz askerleri ise üzerlerine süngüleriyle saldırarak onları al kanlar içinde yerlere sermişlerdi.

Bu kanlı olaydan sonra Darü’l-Fünûn gençliği derhal toplanmış, şehidleri merâsimle kaldırmaya karar vermiş ve bunun için hazırlıklara girişmişlerdi.

Öğrencilerin bu teşebbüsünü haber alan hükümet, gençleri yatıştırmak için filozof Rıza Tevfik görevlendirilmişti.

O, gençliğin yabancısı değildi. Öğrenciler hemen onun etrafını sararak:

“Koca Filozof… Büyük şair… Kan ağlayan kalbimizin acılarını duydun da mı buraya geldin? Kalemini çıkar. Kalbimizin kanlarına batır.

Bugünün, bu felâketin destânını da yaz. Anadolu’ya yolla.

Başımıza gelen felâketin büyüklüğünü herkes anlasın.

Halimize dağlar, taşlar ağlasın” demişlerdi.

Bunun üzerine Filozof Rıza Tevfik, Bayezid Meydanı’nda bir nutuk söylemişti.

Fakat, konuşmaları gençliğin duygularını yansıtmaktan çok uzaktı.

Bayezid’deki, Şehzâdebaşı’ndaki İngiliz askerleri tarafından işlenen baskınlı cinâyetlerden sonra olaylar yatışmamış, işgal kuvvetlerinin emriyle tutuklanmalar da başlamıştı.

Hamdullah Suphi Bey’in evi aranmış, şehzâdelerden Ömer Faruk, Abdürrahim Efendiler gözaltına alınmış.

Çürüksulu Mahmud Paşa İngilizlerin hışmına uğramış, Merkez Kumandam Esad Paşa başta olduğu halde İsparta meb’usu Cemal Paşa ile İzmir meb’usu Tahsin Bey hapsedilmişlerdi.

Kısacası, Osmanlı Hükümeti, tam mânâsıyla felce uğratılmıştı.

Cadde ve. sokakların manzarası iç parçalayıcıydı.

Azınlıklar, işgal kuvvetlerinden cesaret alarak, her türlü bahaneyle bir mesele çıkarmaya başlamışlardı.

Bir yandan da tam bir zevk ü safaya kendilerini vermişlerdi.
Rumların o yemnasak lâternalarından çıkan karmakarışık sesler arasında nâralar yükseliyor, gururlu gururlu:
“—Yasu vire!”

Haykırışları ile Samatya ve Sulu manastır meyhanelerinden ayyuka çıkan:
uGetze hayesten!…”

Çağırışları birbirleriyle buluşuyordu.

Saat ikiye doğru Bayezid Meydanı şapkalılarla dolmuştu.

Bunlar artık Türk Devleti’yle her türlü teb’alık alâkalarım koparmış azınlıklardı.

Devletin kudretli olduğu sıralarda sebep yokken köpekleşen bu adamlar, şimdi, kendilerinden istenmediği halde efendileri saydıklarını ille belirtmekten geri kalmadıkları Türkler’e hakaret edip çıngar çıkarmak için her an bir vesile arıyorlardı.

Nitekim, öbek öbek toplanmışlar, katil İngiliz askerlerini alkışlıyorlardı.

Saat üçe doğru burada toplanan kalabalık meydanın alamayacağı bir kesâfet noktasına varmıştı.

İşgal kuvvetleri kumandam General Wilson’un dört lisan üzerine hazırlanmış beyannâmesi okunmuştu.

Küstah bir ifâdeyle kaleme alman beyannâme, azınlıklar tarafından çılgınca alkışlanırken, Türk halkının kalbine paslı bir hançer misâli saplanmıştı.

Yine bu dönemde, hatta daha önceleri Bayezid Meydanı’nın çevresindeki kahvehaneler âdeta birer siyasî kulüp haline gelmişti.

Buralarda fikir tartışmaları yanısıra kavgalara dönüşen siyasî tartışmalar eksik olmazdı.

1918 yıllarında Mütârekemde ünlü Gülhane hocalarından Süleyman Numan Paşa, Ayniye Müderrisi Kemal Esad Paşa, meydana bakan kahvehanelerde oturur, siyasî durumu görüşürlerdi.

İngilizler bu paşaları rapor ederlerdi.

O sıralarda emniyette Kısm-ı Siyasî Müdürü olan Abdullah Naci Bey bu raporları hasır altı ederdi.

Ayrıca, Esad Paşa’ya da tedbirli olması için Râkım Ziyaoğlu’nun annesi Hacer Hanım’la haber gönderirdi.

Esad Paşa, Anadolu hareketine (Kurtuluş Savaşı) hizmet amacı ile gizli çahşan Karakol Teşkilâtının kurucularındandı.

Fakat, bir gece İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya sürüldü.

Cumhuriyet döneminde de bu meydan birçok gösterilere, mitinglere, hattâ kanlı olaylara sahne oldu.

Bunlardan biri II. Dünya Savaşı sırasında gazeteler arasında başlayıp savaş sonuna kadar bütün şiddetiyle süren siyasî ve ideolojik tartışmalar üzerine patlak veren ünlü “Tan Olayı ”dır.

1945 yılında,önce Tanin gazetesi sahibi Hüseyin Cahid Yalçın ile Tan gazetesi yazarlarından Sabiha Sertel arasında başlayan bu ideolojik fikir tartışmasına daha sonra Vatan, Akşam, Tasvir gazeteleri, Görüşler dergisi de katılmış, 7 Kasım 1945 tarihinde Sabiha Sertel’in Tan’da yayınlanan Zincirli Hürriyet başlıklı yazısına Hüseyin Cahid Yalçan’ın Tanin’de 25 Kasım’da Orhan Seyfi Orhon’un Tasvirde verdiği cevaplar havayı daha da alevlendirmişti.

Hele 1 Aralık 1945 günü Zekeriya Sertel’in Tan’da “Vatandaş Önünde Hesaplaşmak İstiyoruz” adlı yazısından sonra 3 Aralıkta Hüseyin Cahid’in “Kalkın Ey… Ehli Vatan” başlıklı makalesi üniversite gençliğini ayağa kaldırdı.

Üniversiteliler Bayezid Meydanı’nda üniversite bahçesinde komünizm ve Serteller aleyhine gösteriler yapmaya başladılar.

4 Aralık 1945 günü, üniversite gençliği, halkın da katılmasıyla, Bayezid Meydanı’nda geniş bir kitle oluşturdu.

Evvelâ yolun meydana bakan köşesinde sol yayınlar satan “Lena Kitabevi’nin vitrini gençler tarafından parçalandı.

Meydandan bir sel gibi akan ve aralarına halkın da katıldığı üniversiteliler, arada bir durup konuşmalar yaparak Bâbıâli’ye gelip dayandılar.

Caddenin bitimine yakın Ebussuûd Caddesi’ne de yandan çıkışı bulunan Tan gazetesini tahrip ettiler.

Makineler parçalandı, rotatif makinesi uzun zaman tâmıre ihtiyaç gösterecek derecede hasar gördü.

Bobinler Sirkeci rıhtımından denize atıldı.

27 Mayıs İhtilâli’nin yapılmasına giriş teşkil eden ve önemli bir rolü olan olaylar da Bayezid Meydanındaki üniversite binası içinde ve bahçesinde başlatıldı.

Hükümetin kurdurduğu Tahkikat Komisyonu’nun protesto edilmesi maksadıyla düzenlenen bu hakaretler güvenlik kuvvetleri tarafından engellenmek istenince atlı ve yaya polisle gençler arasında çatışmalar çıktı ve bu çatışmalar, 27 Mayıs gününe kadar günlerce sürerek İstanbul’da şehrin bir bölümünde hayatı felçli hâle getirdi.

Bu arada birçok gencin öldüğü ve bazı gençlerin cesetlerinin parçalanarak Et ve Balık Kurumu’nun kıyma makinelerinde “kıyma haline getirildiği” sonradan önemli mevkilerde görülen kişilerin beyanları olarak gazete sayfalarında yer aldı.

Bu rivâyetlerin aslı esası çıkmadıysa, da o günlerde kamuoyunu fazlasıyla etkiledi.

Bu olaylardan bir aya yakın bir zaman sonra gerçekleşen 27 Mayıs İhtilâli ilk işlerinden biri olarak tarihî Bayezid Meydanının adını “Hürriyet Meydanı” olarak değiştirmek lüzûmunu duydu.

Tarihe karşı çıkma manasındaki bu ad değiştirmenin eseri 12 Eylül Harekâtı’na kadar 20 yıl dört ay kadar sürdü.

Millî Güvenlik Konseyi, meydanın adını yine “Bayezid Meydanı”na dönüştürerek bir tarih emrini yerine getirdi.

Bir cevap yazın