Budizm Nedir,Öğretileri,Türklerde Buddha’cılık | Felsefe |

Budizm Nedir Avrupalıların Buddha’cılık adını verdikleri din, Hindistan’da Nepal ile Audh sınırlarında M.ö. VI. yy.ın ikinci yarısında ortaya çıktı.

XIX. yy.daki batılı eleştiriciler gerçek varlığını inkâr etmişlerse de bu dinin kurucusu yaşamış bir insandır. (Sakyamuni) Kurduğu öğreti Orta Hindistan’m bütün doğu bölgesine yayılmış, batıya ve kuzeybatıya (belki de Taksila’ya kadar) taşmıştı.

BudizmBuddha yaşadığı sürece bu yeni inanç kağıda dökülmedi. Buddhacı topluluğun (sangha) ne bir dinî kanunu, ne de tam anlamıyla bir kuralı vardı.

Buddhanın parinirvana’sından (M.ö. 478 [?]) sonra usul ve kurallara (vinaya), inançlara, dinî kanuna, (dharma) ve metafiziğe (abhidharma) ait öğretileri birliğe kavuşturmak ihtiyacı doğdu.

Bu amaçla önce Rajagriha’da (M.ö. 477 [?]), sonra Vaicali’de (M.ö. 367 [?]), ve Pataliputra’da (M.ö. 242 [?]) ruhanî meclisler toplandı.

Bu arada çeşitli mezhepler (Sihavira, Mahasanghika, Sarvastivadin v.b.) kuruldu.

Mezheplerin sayısı hergün artıyordu. İmparator Aşoka’nın Buddha’cılığı benimsemesiyle (M.ö. 250-249) [?]), din yeni bir güç kazandı.

Misyonerler bu dinin imparatorluğun hem içinde hem dışında yayılmasını kolaylaştırdılar. Seylan’nı Buddha’cılığı kabul etmesi (M.ö. 241 [?]) bu döneme rastlar.

Mezhepler gitgide birbirinden farklı hale geldiler, öyle ki, Milâdın başlarına doğru Buddha’cılıkta bir parçalanma oldu, bu dinin yeni bir şekli ortaya çıktı: Gelenekçi Buddha’cılığa (theravada veya hinayana) karşı olan mahayana.

Siyasî olaylar, özellikle kuzeyde ve kuzeybatıda Kuşana imparatorluğunun doğuşu Buddha’cılığın Yukarı Asya yoluyla Çin’de yayılmasını kolaylaştırdı.

Kanişka zamanında (II.yy.) Keşmir’de yeni bir ruhanî meclisin toplandığı sanılmaktadır.

Buddha’cılık hızını hiç kaybetmeden Gupta’lar devrinde bir kat daha gelişti (IV. ve V. yy.).

Zulümler ve özellikle V. yy.da hun istilâsı yüzünden Buddha’cılık Hindistan’da gerilemeye başladı.

Kanauj’lu Harsa zamanında (VII.yy.) ünlü çin gezgini Hiuan-Çang ülkenin birçok yerinde Buddha’cılığın terk edildiğini görmüştür.

Ayincilik yavaş yavaş Lâma’cılığa kadar vardı.

Brahman’cılık, Buddha’cılıkla giriştiği yarışta git gide daha başarılı olmaya başladı, İslâm istilâları Buddha’cılığı kesin şekilde bozguna uğrattı (XII. yy.ın sonu, XIII. yy.ın başlangıcı).

Ama Asya’nın çeşitli ülkelerine yayılan Buddha’cılık gene de varlığını sürdürdü. Bugün dünyanın en büyük dinlerinden biridir.

Dinlerinin yenileşmesini, genişlemesini, derinliğine işlenmesini isteyen buddhacılar bu konularda önemli adımlar attılar.

Buddha’nın ölümünün 2500. yıldönümü dolayısıyla 1956’da Hindistan’da, Seylan’da ve Birmanya’da düzenlenen törene Çin Halk cumhuriyeti delegeler yolladı.

Daha önce 1950’de Buddha’cılığın öğretisini’ ve törelerini derleyip toplamak amacıyla 29 ulusun delegeleri tarafından Kolombo’da Milletlerarası Buddha’cılık birliği kurulmuştu.

1966 Mayısında 25 yy. dan beri ilk olarak Kolombo’da buddhacıların dünya ölçüsünde konferansı toplandı.

Kamboç’ta, Laos’ta ve Tayland’da Buddha’cılığın öteden beri yürürlükte bulunan devlet dini statüsünü Birmanya kendi ülkesinde uyguladı (1961).

Vietnam savaşı Buddha’cılığın yeniden ele alınmasını gerektirdi.

Bu ülkede, geleneksel statik bir Buddha’cılığın yanısıra yenileşmiş Buddha’cılık adı altında bir de dinamik Buddha’cılık ortaya çıktı.

Kendini kabül ettirmesi kolay olmadı; buddhacıların ser kanadı’nın hükümete karşı koyması dolayısıyla Vietnam Buddha’cılık enstitüsünün yönetici komitesi topluca istifa etti.

Dogmalar

Theravada Buddha’cılığının dogmaları geniş ölçüde brahman felsefesinden, özellikle Kapila’nın Samkhya okulundan alınmıştır.

Buddha’cılık da onun gibi ilkel maddenin ebedîliğine, yok edilmez olduğuna inanır.

İlkel madde, önüne geçilmez, mekanik bir kanunun etkisiyle Tanrı gücünü, Tanrı yönetimini işe karıştırmadan, kendi unsurlarını kümeler ve birleştirir.

Evrende ne varsa böylece vücud. Dünyalar kurulur, durmadan gelişir, geriler, yok olur, sonra yeniden doğar. Bu dört aşamanın her birine kalpa adı verilir.

Canlıların ruhu da dünyaların boyun eğdiği kanunlara uymak zorundadır.

Bu ruh bütün yoga’lar boyunca hayvandan insana, insandan Tanrı’ya doğru gelişir.

Sevaplarına, günahlarına göre kâh yükselir, kâh alçaklara düşer.

Bu değişiklik, ruh ayıplarından ve erdemlerinden sıyrılıp Nirvana’ya varıncaya kadar sürüp gider. Ruhların göçünü bu denli korkunçlaştıran da ebedîliği kadar sürecek olan bu durmaksızın yeniden doğuşlardır.

Budizm Öğretileri Nelerdir

Sakyamuni bunu önlemek için dört yüce yol (Arya-Satyani) doğmasını ileri sürer: acı, sebebi, yok edilişi, bu yok edilişe götüren yol.

Acı, hayattan ayrılamaz. Hayatın kaynağı bilgisizliktir.

Tutkular, arzular, dış nesnelere bağlanış bilgisizlikten doğar.

Dış nesneler (veya tutkular, arzular, nesnelere bağlanış) duyular yoluyla varlıkları yaratır.

Bilgisizlik ortadan kaldırılırsa duyuların gücü de yok olur ve yeni doğuşlar önlenir, izlenecek yolda 4 aşama vardır: bilim dış dünyanın, ölümlü unsurlardan kurulu nesnelerin, ben’in hiçliğini, boşluğunu, kararsızlığını, gerçekdışı olduğunu ve bütün bunlara bağlanmanın ne büyük bir çılgınlık olduğunu gösterir.

«Beş yasak»a uymak: zina etmemek, hırsızlık yapmamak, cana kıymamak, yalan söylememek, sarhoş olmamak.

«On günahtan çekinmek» katilden, hırsızlıktan, zinadan, yalandan, dedikodudan, küfürden, gevezelikten, hasetten, kinden, inanç yanlışından kaçınmak.

Herkes eylemlerinden sorumludur, ister istemez hesabını verecektir.

Bilge, erdemlerine göre, ışıklar dünyasının uluları arasında veya sadece daha üstün mevkide bir insan olarak doğar, kemale ermişse bodhisatva, nihayet buddha olur, erdem böyle mükâfalandırılır.

Dinsiz veya günahkâr, daha aşağı mevkide bir insan olarak karanlıklar dünyasının ruhları arasında cinler ve hayvanlarla bir arada, 18 cehennemden birinde doğar. Cehennem ebedî değildir.

Çekilen cezaların şiddeti ve süresi işlenen suçlara göre değişir.

Ceza bittikten sonra, ruh varlıklar zincirinde vaktiyle işlemiş olduğu edimlere göre lâyık olduğu yeri alır.

Tanrıların gücü de, mutluluğu da bağımlıdır.

Basit birer memurdur bunlar.

Belli bir zaman için evreni korumakla görevlidirler.

Onlar da ölüp ölüp dirilmek zorundadırlar.

Yalnız buddhalar yeniden doğmaz.

Onlar Nirvana’nın sonsuz mutluluğuna erişmişlerdir.

Mahayana Buddha’cılığı çok farklı görüşlere dayanır.

Theravada’nın ileri sürdüğü ahlâk yerine gönül ve düşünce yolunu öğütler.

Tarih boyunca Buddha’cılığın bu iki şeklini geniş bir edebiyatı olan felsefe okulları temsil eder.

Kurumlar

Buddha Sakyamuni’nin çevresinde kurulan topluluk, müritlerle veya laik müminlerle (upasaka), keşişlerden (bhikshu) meydana gelir.

Buddha’yı, kanunu ve topluluğu ululaştırmakla, baş temel yasağı gözetmekle, topluluğa yapılan bağışlarla, keşişlere verilen sadakalarla, kutsal kitabı dinlemekle laikler erdeme ulaşırlar.

Mahayana’da laiklerin önemi artar.

Çünkü Bodhisatva’nın amacı dünya işlerinden el etek çekmeksizin kendini ve varlıkları kurtarmaktır.

Theravada geleneğine göre bhikşular gezgin dilencilerdir.

Ermiş (arhant) sıfatına ve Nirvana’ ya en uygun aday bunlardır. Laik müminlerden mutlak saygı beklerler.

Ama bir anda rahip olunmaz; 8 yaşında mürit, 20 yaşından sonra rahip olunur.

Bunun için sıkı bir sınav geçirilir.

Rahip olanlar manastırda yaşarlar. Kıdem ve ehliyetlerine göre derecelendirilirler.

Hata işleyince disiplin cezasına çarptırılırlar, tövbe istiğfar ederler.

Buddha tarafından kendi istekleri olmadan rahibe yapılan kadınlar (bhikşhuni) rahiplerle aynı kurala uyarlar.

Ama yaşları ne olursa olsun bhikşu’lara. saygı göstermek zorundadırlar.

Bu müessese mahayana’da laiklere verilen öneme kıyasla daha az önemlidir.

Mahayana’da günah çıkarma pek gelişmiştir.

Günah çıkarmanın kurallarını bugün özellikle Tibet’te ve Uzakdoğu’da sürüp giden şekillerden anlamak mümkündür.

Tapınma ve Anıtlar

Buddha’cılık gelişmesinin ilk çağlarından itibaren Buddha’yı, kanunlarını ve topluluğu ululaştıran birtakım tapınma şekillerini benimsemiştir.

Kutsal emanetlere karşı ilk zamanlardan beri büyük bir saygı gösterilirdi.

Bu emanetleri saklamak veya Buddha’nın hayatına ve daha önceki hayatlarına ait olayları anmak için anıtlar yükseltildi (stupa).

Bununla beraber Buddha’nın resimlerine tapınma nispeten daha sonraki bir tarihte başlamış gibi görünmektedir.

Bu tapınma tarzı bugün de Buddha’nın heykeline çiçekler, giysiler, süsler sunmak, İlâhiler okumak, vakıflara büyük bağışlarda bulunmak suretiyle devam eder.

Zamanla bu tapınmalar başlangıçtaki keşişçe sertlikle hiçbir ilgisi kalmayan bir debdebe haline gelecektir.

Bu törenlerde sihirler yapılır, cinler kovulur. Şefaatte bulunulur. Bunlar Buddha’cılık öncesi veya doğrudan doğruya halk kaynaklı adetlerdir.

Efsunlar, muskalar, resimler, dövmeler aynı kaynaktan gelmektedir.

Mahayana’nın ibadet şekilleri ile theravâda’nınkiler aynıdır. Kutsal metinlere karşı çok gelişir.

Bu metinler kendi başlarına kurtarıcı bir değer kazanır.

Büyük bir itina ile yazılıp resimlendirilen yazmalar (mandala) çoğalır.

Lamacı ibadetler, bu kavramları daha da çoğaltmıştır. Çok girift törenler büyük yer tutar.

Çin’de Buddha’cılık

Tarih ve gelişme. İsa’dan önce Çinlilerin buddha konusunda hiç bir bilgileri olmadığına muhakkak gözüyle bakılır.Yeni dinin Çin’e kesin olarak hangi tarihte girdiği de belli değildir.

Buddha’cılık İsa’dan sonra II. yy.da bir başka Tao’culuk gibi Çin’de kök saldı.

Yerli halkın diline uyabilmek için Toa’culuktan birçok deyim aldı.

Buddha metinlerinin çinceye tercümesi hümanizmanın en verimli işlerinden biri sayılmalıdır.

Tam anlamıyla hiç bir zaman ayrı olmadığı halde gene birbirine bağlı bulunmayan iki medeniyet bu yoldan kaynaşmak imkânını buldu.

Buddha’cılığın Çin’deki egemenliği geçici oldu. Konfuçyus ve Tao dini Buddha’cılık ile rekabet halindeydi. Hint din kuruluşunun desteğine ihtiyacı vardı.

Bu destek zaman zaman kendini hissettirdi, XII. yy.dan sonra kayboldu.

Çin bu yeni dinle büyük sayıda rahip ve rahibe yetiştirmişse de buddha düşüncesini zenginleştirecek ölçüde çok az bilim adamı çıkarmıştır.

İnsanı her ülkede kahreden acılara karşı Buddha’cılığın gösterdiği merhamet Çinlilerin ruhunda yeni bir şefkat yarattı (Boddhisatva Avalokiteçvara Çin’de acı çekenlere yardım elini uzatan tanrıça Kuan Yin oldu).

444’te, 426’da, özellikle 845’teki düşmanca tepkilere rağmen hint dini kendini kabul ettirmeyi başardı: Çin’de manevî vatanın ayrılmaz bir parçası oldu.

Buddha’cılık çok defa yerli halktan gelmeyen hanedanlar tarafından desteklendi.

Buddha’cılık Hindistan’ın dörtte üçünde kaybolduğu zaman Çin’de halk inançlarıyle kaynaşarak davranışsız bir yaşama sürdürdü, Tibet’te ve Moğolistan’da yeni bir şekil altında Lâmacılık adıyla benimsendi.

Buddha’cılık yalnız Japonya’da yeniden bir hayat kaynağı haline geldi.

Çin’de Buddha Okulları

Çin Buddha’cılığının çeşitleri Hint’teki eski rahip topluluklarına veya okullara tıpatıp uymaz.

Şüphesiz Çin, Buddha’cılığı hazır olarak buldu, kuruluşuna katılmadı.

Ne var ki Buddha’cılık Çin’e gezginlerin ve mütercimlerin ve keyiflerine göre parça parça girmiş, Hint’teki gelişme aşamalarına uygun bir yol takip etmemiştir.

II. yy. ile X. yy. arasında yazılan metinler, içinde doğdukları çevredekinden farklı anlamlar kazandılar, çünkü Tao’culuğa karşı az veya çok yakınlık duyan dağınık çevrelerde ayrı ayrı, parça parça yorumlandılar.

Hindistan’a vergi bir mesele olan «Ruhların göçünden nasıl kur tutunabilir?» sorusunda Buddha’cılığın verdiği «Nirvana yoluyla» karşılığı Hindistan’da taşıdığı önemi başka bir ülkede bulamazdı.

Gerçek Buddha’cılık «kurtuluşlu arıyordu; oysa Çinliler «mutluluk»a ulaşmak istiyorlardı.Çin’deki belli başlı buddhacı okullar şunlardır: (bunların hiç biri Buddha’cılığı bütünüyle yansıtmaz.)

«Saf Toprak» okulu, açıkça iranlılaşmış mahayanacı bir buddha ile ilgili sutralar bütününe dayanır: Amithabha («sınırsız görmek») adını taşıyan bu Buddha batıdaki bir cennetin hâkimidir.

Çin bu konudaki bilgilerini özellikle mütercim Kumarajiva’ya borçludur (V. yy. başları). Uzakdoğu bu cennette yaşamaya can atacaktır.

Bu mezhep mensuplarına göre kurtuluş daha çok halk inançlarına dayanan birtakım ayinlerle gerçekleşiyordu.

Çan (japonca zen) yani dhyana «dikkati yoğunlaştırma» okulu: dhyana, yoganın ve buddha düşüncesinin belirgin çabasıdır.

520-530 Arasında Bodhidharma bu öğretiyi anlatmak için Hindistan’dan Çin’e gelir.

Daha sonra Çan, Tang sülâlesi devrinde, Kurnarajiva sayesinde geniş bir alana yayılır.

Tien Tay (japonca tendai) okulu. VI. yy. ın ikinci yarısından günümüze kadar uzanan parlak bir geçmişi vardır.

Okuma ik düşünmeyi uzlaştıran oldukça saf bir Buddca’cılıktır. Hem belirli bir ülkücülüğü, hemde belirli bir gerçekçiliği vardır.

Viyana okulu, VII. yy.da kuruldu. Buna göre pratik disiplin imandan ve bilgiden daha önemlidir.

Yoga veya Lâma okulu, VIII. yy.dan itibaren Çin’de ve Tibet’te görülür. Hint dininin en karışık unsurlarını bir araya toplar ve her türlü büyüyü öğütler.

Japon Buddha’cılığı

Buddha’cılık Japorya’ya resmen 552’de koreli rahipler tarafından getirilmiş sayılır.

Bunların yanlarında din kitaplarının (sutra) çince tercümeleri vardı. Başlangıçta güç yayıldı.

Çünkü saraydaki iki güçlü rahip sülâlesini, Nakatomi’ler ve Mononobe’leri karşısında buldu Başka bir rakip sülâle olan Sogo’lar bu yeni dine Japonya’ya yerleşip yayılma hakkını tanıdı.

Buddha’cılığın Japonların millî dini Şinto dan ahlâk ve düşünce bakımından büyük üstünlüğünü ilk anlayan da Sogo,Şotoku Taişi oldu.

VII. yy.ın sonlarından itibaren Şotoku Taişi birçok tapınak kurdurdu Nara yakınlandaki ünlü Horyuji bunlar arasındadır.

Daha sonra Buddha’cılık. şaşırtıcı bir şekilde hızla gelişti.

VIII. yy.ın ortalarına doğru, Çin ile kültür ilişkileri kuruldu (daha önce Japonya kültür alanında Kore’nin etkisi altındaydı), Buddha’cılığın nüfuzu en yüksek doruğuna vardı, yeni başkent Naro’da Buddha’nın muazzam bir heykeli ünlü Daibutsu tarafından diktirildi.

O sırada Japon adalarında altı tarikat bulunmaktaydı.

Bunların üçü Mahayana’ya, üçü de Hinayana’ya bağlıydı.

Gerçekte bu tarikatlar arasındaki tek anlaşmazlık, varlığın metafizik araştırması konusundaydı.

Bütün Nara döneminde (710-794) Japon Buddha’cılığı oldukça dar bir aydınlar çevresi dışında pek yayılmamıştı.

Tendai ve Şinto mezhepleriyle, yüzde yüz millî ve halka dönük nitelikte öğretilerin doğduğuna tanık olmak için VIII. yy.ın sonlarını beklemek gerekecektir.

Ryobu-Şinto adıyla tanınan dinlerarası bir anlaşma bu arada gerçekleşti.

Ryobu-Şinto Buddha’cılık ile eski yerli inancı, Şinto’yu kaynaştırmak istedi.

Bu resmî mezheplerin yanı sıra Amida inancı çevresinde halkçı ve bireyci bir Buddha’cılık da gelişti.

Bununla beraber Japonya’da gerçekten orijinal bir öğreti, zen Buddha’cılığı ancak XII. yy. sonlarında ortaya çıkacaktır.

Zen, sadeliği ve pratik niteliği, doğmalara yer vermeyişiyle askerî bir kast olan Samurai’ler tarafından çok çabuk benimsendi.

XVI. yy. sonlarında Katolikliğin Japonya’ya girmesi bir buhran yarattı, ama Zen Buddha’cılığı bunu başarıyla önledi.

Tokugawa’ların «şogun»luğu devrinde (1600-1868) Konfuçyus’çuluk yeniden itibar kazandı ve Buddha’cılık ilk defa olarak bir gerileme gösterdi.

Sonra İkinci Dünya savaşından önce yeni bir kriz daha geçirdi.

Japon hükümeti Japonya’nın eskiden milli dini olan şinto’yu halka benimsetmeye kalkıştı.

Bugün takımadalara yayılmış 106 223 tapınak ve bu tapınaklarda ibadet eden 50 milyon japon Buddha’cı vardır.

Mezheplerden beşi önemlidir: başta Amida’cı Şinşu mezhebi (13 milyon), Zen mezhebi (9 milyondan çok), Şingon mezhebi (8 milyon) ve nihayet her birinin üçer milyon müridi bulunan Joda ve Nişiren mezhepleri.

Türklerde Buddha’cılık

Türk asıllı olan Tobalar, Çin’e hâkim olduktan sonra, şaman geleneklerini korumakla birlikte buddhacı âyinlere de katılmaya başladılar.

Bir süre sonra da Buddha’cılık Toba devletinin millî bir dini haline geldi.

Tobaların eski şaman âyinleri de bir buddha âyini hüviyetine girdi.

Böylece devlet otoritesiyle Buddha’cılık birleşince ağır vergiler için devlete karşı ayaklanan halk Buddha’cılığa karşı da cephe aldı.

Bazı buddhacı rahipler de halkın içine girerek kötü günlerin Buddha’nın sayesinde geçip iyi günlerin başlayacağı inancını yaymaya çalıştılar.

Bu sebeple bir halk Buddha’cılığı oluştu («Maitreya tarikatı»), Tobaların egemenliği altında bulunan uluslardan özellikle hun kabileleri sık sık başkaldırdılar.

Uygurlar 765 yılında Çin’i ele geçirmek istediler, ancak bir süre sonra Tibet’e karşı Çinlilerle anlaştılar ve ticarî ilişkileri geliştirme yoluna gittiler.

Çin’in kuzeyinde yerleşmiş olan Uygurlar Buddha’cılığı değil de Maniheist’liği benimsemişlerdi.

Yıkılış tarihi olan 840’a kadar Uzakdoğu’da ve Orta Asya’da din ve ticaret bakımından bir hayli üstündüler.

Uygur devletinin yıkılması üzerine Çin’de çoğunluğu yabancı olan ve millî serveti kendilerinde toplayan tapınaklar aleyhine bir hareket başladı ve birçok buddhacı rahip öldürüldü.

Uygur Buddha’cılığı dinî inançlarını kapsayan eserler uygurcaya çevrilmiştir.

Freskolarda birçok uygur rahibi ve prensleri; prens portrelerinde de Buddha’cılığın sembolü olan lotus çiçeği görülmektedir.

Bunun yanında eski türk kıyafetlerini belirleyen unsurlar da vardır.

Uygur freskolarının bir kısmı bütünüyle buddhacı tablolar, bir kısmı da uygur buddhacı âyinleri ve sosyal hayatı gösteren tablolardır.

Sogd, uygur ve mani alfabelerini kullanan Uygurlardan kalan eserlerin büyük bir kısmı Buddha’cılık ile ilgilidir.

Uylahayana şeriatinin inançlarını kapsayan bu eserler, Tohri, Kuça Tohar Buddhacası, Çin, Sogd dillerinden, az bir kısım da sanskritçeden çevrilmiştir.

Uygurlar Buddha’cılığa ait karmaşık ve çeşitli kavramları türkçeleştirmede büyük başarı elde etmişlerdir.

Bir cevap yazın