Büyük Constantinus Kimdir

Büyük Constantinus Kimdir,Constantinus Chlorus ile metresi Flavia Helena’dan doğdu.

Babası imparator olunca, ileride onun yerine geçecek şekilde, Nikomedeia’da Diocletianus’un yanında yetiştirildi.

Diocletianus ile Mısır’a gitti, tribunus primi ordinis (askeri tribün) oldu; Perslerle savaştı, Diocletianus ve Maximianus’un çekilmesinden sonra da Galerius emrinde Sarmatlıları yendi.

Büyük Constantinus
Büyük Constantinus ,Constantinus Chlorus ile metresi Flavia Helena’dan doğdu.

Babası, ölümünden önce, oğlunu Galya’ya çağırdı ve Pict’lere karşı yaptığı son savaşa onu da birlikte götürdü.

Babasının ölümü üzerine, askerleri Constantinus’u augustus ilân ettiler (306) fakat Galerius onu yalnız caesar olarak tanıdı.

Maxentius’un ele geçirdiği iktidarı Maximianus yeniden alınca (307), Constantinus Maximianus İle birleşti.

Bu birleşme sonucu Maximianus Constantinus’un augustus’luğunu tanıdı ve kızı Fausta’yı ona verdi.

Constantinus, kendisini yalnızca Gaesar, filius Augusti diye tanıyan Carnuntum toplantısına ve Diocletianus’un kararına rağmen, unvanında ısrar etti.

Kısa süre sonra Maximianus ile bozuştu ve onu Marsilya’da tutukladı.

310’da da intihara zorladı.

311’de Galerius ölünce, Constantinus, Constantia’yı Licinius ile evlendirerek onunla anlaştı bu anlaşma sayesinde bütün gücüyle Maxentius’a karşı direnme imkânını buldu.

İtalya’ya yöneldi, Roma’ya doğru yürüdü.

Maxentius’a Flamana yolu üzerinde Mulvius köprüsünde rastladı (28 ekim 312). Yapılan savaşı Constantinus kazandı, Maxentius’un cesedi ertesi gün Tiber ırmağında bulundu.

Bu başarı üzerine Constantinus maximus augustus unvanını aldı ve 313 yılı başlarında Licinius ile Milano’da buluştu. Birlikte Milano fermanı diyebileceğimiz bir fermanla birtakım kararlar aldılar.

Buna göre, hıristiyan olma serbestliği konuyor ve müsadere edilen kilise mallarının geri verileceği bildiriliyordu. 314’ten sonra Licinius, Maximinus Daia’yı bertaraf edince, hayatta kalan iki augustus bozuştu.

315’te Constantinus’un lehine imzalanan bir barış, onları tekrar uzlaştırdı.

Ama 320’den sonra anlaşma sona erdi ve 324’te savaş yeniden başladı.

Savaşı kazar.an Constantinus, altı ay bekledikten sonra Licinius’u öldürttü. İmparatorluk yeniden birliğe kavuştu ve Diocletianus’un siyasi düzenine son verildi.

Constantinus 324 yılındaki başarısından sonra iki çeşit güçlükle karşı karşıya kaldı: zorlanan sınırların korunması ve ailesi içindeki geçimsizlikler. Constantinus genç yaşından beri Asya’da.

Tuna ve Ren üzerinde savaşmıştı. Tehlikeyi biliyor ve Doğu’nun daha tehlikeli olduğunu seziyordu.

Oğulları Crispus ile genç Constantinus’u Alamanlara, Franklara karşı. Ren sınır boylarını savunmakla görevlendirdi.

Kendisi de. Gotlarla Sarmatlara karşı Tuna savaşlarını yönetti.

Gotları 332’de yendi ve birkaç yıl sonra onları Ulphilas kanalıyla ariusçu hıristiyanlığı kabule zorladı. Sarmatlar ise, imparatorluğun içinde dağılıp gittiler (334). Persîerle olan anlaşmazlık daha da tehlikeliydi.

Şapur II’nin büyümesiyle daha da artan anlaşmazlık, Constantinus’un ölümünden az önce çatışmaya dönüştü.

İmparator ailesi zaten birlik halinde değildi: uzun süreden beri Caesar Crispus, üvey kardeşleri ve üvey anası Fausta tarafından kıskanılmaktaydı. 326’ya doğru, üvey anası tarafından şerefine tecavüz edilmekle suçlanınca Constantinus onu öldürttü.

Ama. çok geçmeden Fausta da eşini aldatmakla suçlandı ve aynı akibete uğradı.

326’da işlenen cinayetler, imparatorun dini evrimi üzerinde etkili oldu mu? 

Geleneksel inanışa göre, Mulvius köprüsü savaşı arifesinde Constantinus aydınlığa kavuşmuş ve birden hıristiyan oluvermişti.

Bir başka söylentiye göre ise, Constantinus, basit bir uyarcı olarak, inançlarına önem vermeden, galip partiyi zamanında desteklemiştir.

Bize göre, bu iki söylenti arasında orta bir çözüm yolu vardır: Constantinus, tek tanrı inancıyla güneşe taptığından, hıristiyanlığa yakınlık duymaktaydı, iyice belirleyemediği bir Tanrı’dan esinlendiği kanısındaydı: özü bakımından belirsiz ve dogmatik olan bir çeşit Yaradancılığa (deisme) inanıyordu.

Herkese dilediği biçimde Tanrı’ya tapma serbestliği tanımasının (Milano fermanı) ve her dine kendi içinde barış ve birlik sağlamaya çalışmasının (İznik konsili) sebebi buydu.

Constantinus kilisenin dışında olmakla beraber hem bir çeşit kilise büyüğü, pontifex maximus, hem de paganlığın şefiydi.

Bu durumu bakımından din değiştirmeden söz edilemez.

Sanıldığına göre, ancak hayatının sonlarına doğru, çeşitli etkiler altında hıristiyan oldu.

Din değiştirme tarihi ne olursa olsun, Constantinus imparator olarak kaldı ve hıristiyanlığın imparatorlukta başarı kazanmasını sağladı.

Hıristiyanlara birtakım İmtiyazlar tanıdı: tapınma hürriyeti, kilise mallarının geri verilmesi, kilise adamlarının mıtnera’dan muaf tutulması, kiliseye veraset hakkı tanınması, bekârlığa konan cezaların kaldırılması, adli imtiyazlar, önce Licinius’a. sonra da Şapur’a karşı hıristiyanların korunması, Helene’nin kutsal yerleri gezmesi, bazilikaların yapılması.

Constantinus aynı zamanda paganlığa ve yahudiliğe birtakım engeller çıkardı: tapınakların kapatılması, tanrılara kurban sunulmasının yasaklanması v.b… Son olarak da, kiliseye yarı resmi bir hüviyet kazandırdı: Donatusçu çatışmasına (Ancyra konsili, 314) ve çatışmalara müdahale (İznik konsilinin toplantıya çağırılması ve teşkilâtlanması [325]; İznik ilkelerinin zorla kabul ettirilmesi ve ariusçulukla savaşma, sonra İskenderiye Ortodoksluğuna karşı ariusçuluk lehinde müdahaleler).

Gelenek Constantinus’u bir aziz mertebesine çıkarmıştır; öyle garip bir aziz ki, kayın babası, Maximianus’u, üvey kardeşi Licinius’u, büyük oğlu Crispus’u, karısı Fausta’yı, hattâ Licinius’un oğlunu (336) Öldürmüş, sapkın bir inanç gereğince vaftiz edilmiş, ariusçuluğun dirilmesine önayak olmuştur.

Constantinus «Çöküş döneminin romalısı» olmakla beraber, bir yaratıcı ve öncüydü.

Bu iki niteliği, idari, sosyal, askeri, İktisadi ve hukuki alanlardaki eserlerinde kendini açıkça göstermektedir.

Onunla, imparatorluk, kesin olarak.

Doğu tarzında tanrısal hukuk devleti halini aldı.

İmparator her şeyin merkezi sayılır oldu. Ona yaklaşan veya dokunan her şey, hattâ sarayı, odası ve elbiseleri bile kutsaldı.

326’da sessizlik sağlayıcılar denilen birtakım görevliler, onun önünde dini bir sessizlik sağlamağa başladılar.

Cumhuriyet döneminden kalan imparatorluk kurumlan yürürlükten düştü. Roma senatosu artık bir çeşit belediye meclisi durumunu aldı. Konsül unvanı sadece fahri bir unvan haline geldi.

Bunlar imparatorun, bütün devlet çarkını eline alan birer temsilcisi oldu: konsüller, sivil idarede ve ordunun başında, eski görevlilerin yerini aldılar. İmparatorluğun her tarafında agentes in rebus’Iar, kontrollar yapıyor, raporlar hazırlıyor, yolsuzlukları meydana çıkarıyor, gereğinde de kovuşturma yapıyorlardı.

Bütün uyruklar hükümdarın büyük gücü karşısında bir bakıma eşit sayılmakta ise de, toplumda hükümdarın gözüne girme ölçüsünde bir derecelenme yer almaktaydı. Bütün uyruklar kendi şartlarına ve görevlerine sıkı sıkıya bağlı idiler (bu, özellikle vergi kaçakçılığını önlemek içindi).

Toplum basamağının başında imtiyazlı sınıflar yer alıyordu: pertectissinti, genellikle süvari sınıfının mirasçıları (bunların arasına süvari sınıfının önemli kişileri katılmıştır).

İmparatorluğun, daha Diocletianus zamanından başlayarak ağır vergiler yükleyen mali sistemi daha da ağırlaştı: bir yandan jugatio capitatio sistemi güçlenirken, öte yandan senatörlerin topraklarından, tüccarlardan (chrysargyreJ, belediye decurion’larından özel vergiler alınmaya başlandı.

Constantinus, eski paranın 3/72 değerinde olan ye Bizans’ta Komnenos zamanına kadar değeri değişmeyen solidus adında bir altın para bastırdı.

Bununla birlikte değerindeki kararsızlıkla o dönem iktisadının dengesizliğini yansıtan fottîs adlı bakır paralar daha çok kullanıldı,

Constantinus orduyu da yeni bir düzene soktu.

Praetoria Cohors’u (muhafız birliği) kaldırdı ve yerine «domesticus» birliğini koydu, özellikle sınır ordusu (limitanei) ile yedekte bulundurulan (comitarenses) müdahale ordusunu birbirinden ayırdı.

Tartışma konusu olan bu tedbir, istilâcılar sınırları (limes) geçtiği zaman, hiç olmazsa imparatorluğu savunmasız bırakmaktan kurtarma imkânı sağlamaktaydı.

Fakat imparatorluk ahalisinin orduya normal olarak asker sağlaması, silâh altına alınanların kaçması ile tehlikeye düştü.

Bu yüzden ordu Barbarlarla doldu.

Bunlar, bazen tek tek, çoğu zaman da kabile veya federasyon halinde birleşmiş bütün bir topluluk olarak silâh altına alınmaktaydı.

Hukuk alanında, en yüksek hakim olan İmparator, aynı zamanda kanun koyucu olmak sevdasında idi.

Kendi iradesini roma hukuku geleneğinin yerine, hattâ üstüne koydu.

Bunda, ahlâka bir dönüş ve insanlık kaygısı gösterdi ise de, bazı davranışları bu kaygıyı yalanlıvordu.

Constantinus’un eserinin son ve oldukça önemîi noktası: yeni bir Roma’nın, Constantinopolis’in (İstanbul) kuruluşu idi.

İmparatoru bu düşünceye sevk eden gerekçeler karmaşık olsa gerekti: Tuna ve Fırat sınırlarına daha yakın bir başkente sahib olma ihtiyacı; imparatorluğun merkezini, imparatorlukta büyük bir önem kazanan bu Doğu kesimine taşıma zorunluluğu; Haliç dolayısıyla şehrin elverişli durumu; pagan Roma’nın karşısına bir hıristiyan Roma’sı çıkarma isteği.

Bununla birlikte, Constantinus, bu davranışının önemini önceden düşünememişti: Roma’nın Batı ve Doğu imparatorluğu olarak ikiye bölünüşünün hızlanması; Batı’nın istilâsına paralel olarak Doğu’nun ayakta kalışı; bu istila sonunda ortaya çıkan krallıkların karşısında bir Bizans imparatorluğunun kuruluşu; Eskiçağ medeniyetinin korunması, ama birbirine yabancılaşan iki Hıristiyanlık arasında önüne geçilmez bir kopma ihtimali.

Bazen imparatorluk birliğinin savunucusu sayılan Constantinus, ülkeyi, beş mirasçısı arasında (üç oğlu [Constantinus II, Constans, Constantius II] ve iki yeğeni [Dalmatius ve Hannibalianus]) bölüşülmüş olarak bıraktı, ölümünden hemen sonra, mirasçıları arasında ister istemez çekişmeler başlayacaktı.

Nitekim başladı ve imparatorluk, bir defa daha yakılıp yıkıldı ve güçsüz düştü.

Bu durum, imparatorluğun Batı ve Doğu diye ikiye bölünmesini hızlandırdı.

Bir cevap yazın