Cami Mimarisi

Cami Mimarisi,Cami sözcüğünden daha geniş bir anlamı olan mescit, Türkçede mahalle aralarında bulunan ufak ibadet mekânları için kullanılır olmuş, müslümanlığın yayılmasıyla birlikte yapılan büyük ibadet yerlerine ise “cami” denilmiştir.

Kentlerdeki büyük ve önemli ibadet yerlerine “ulu cami”, sultanların yaptırdıklarına da “selatin cami” adı verilmiştir.

Farklı dönem ve yörelerde, farklı mimari ve estetik özellikler göstermekle birlikte cami, ana çizgileriyle kendisini oluşturan amaca yönelik bir biçim taşır.

Camilerin Mimari Gelişimi

Temel tasarım olarak bu biçim, Mekke’den gelen çizgiyi dik açı ile kesen bir duvardır.

Kıble yönünün göstergesi olan bu duvar üzerinde yer alan mihrap, namaz kılan topluluğun (cemaat) nereye dönük olmaları gerektiğini vurgulayan mimari bir öğedir.

Camilerin tarihsel gelişimini irdelemeden önce, başlıca bölümlerini incelemek gerekir.

Gelişmiş bir osmanlı camisinde, namaz kılınan kapalı cami hacmine “sahn, şahın ya da haremsaray”, yanlarda ve giriş duvarında bulunan kimi zamanbiraz yüksek tutulan sekilere “sofa”, kıble yönünü gösteren mihrap önündeki yüksekliğe “seki” denilir.

Kimi büyük camilerde galeriler bulunur. “Kadınlar mahfili” denilen bu mekânlar, kadınların namaz kılabilmeleri için ayrılmış bölümlerdir.

Kimi camilerdeyse padişahın namaz kılabilmesi için ayrılmış, “hünkâr mahfili” denilen özel bir bölüm vardır.

Genellikle ayrı bir girişi olan ve cami zemininden yüksek yapılan bu bölüm, cami içinden görülemeyecek biçimde kafesle ayrılmıştır.

Namaz kılanların hareketlerinde birlik oluşturabilmek için müezzinlerin üzerine çıktığı ve imamın tekbirlerini yineledikleri platforma “müezzin mahfili” denir.

Camilerde genellikle fazla eşya bulunmaz.

Zemin çoğu kez taştır ve üzeri önce hasır, sonra halı ve kilimlerle örtülüdür.

Hocaların vaaz vermek için üzerine çıktıkları “kürsü”, mihrabın her iki yanında bulunan büyük “şamdanlar”, kubbeye asılı olan “kandiller”, ayakkabıların konulduğu “pabuçluklar”, üzerinde Kuran okunulan “rahleler” başlıca eşyalardır.

Dış mimari öğeler ise şu bölümlerden oluşur: genellikle revaklı olarak tasarımlanmış olan giriş bölümüne “son cemaat yeri” denilir.

Bu bölüm gecikenlerin namaz kılabilmeleri için ayrılmıştır, buradakilerin imamın tekbirini duyabilmeleri için, müezzin mahfili gibi bir işlevi olan ve “mükebbire” denilen ufak balkonlar vardır.

Son cemaat yeri aynı zamanda, büyük camilerde revaklarla çevrili “harem*” de denilen iç avlunun kıble yönünü belirler.

Bu avlunun ortasında aptes almak için yapılmış bir “şadırvan” bulunur.

Kimi zaman ağaçlarla süslenen bu avlunun çevresindeyse, duvarlarla sınırlanmış bir dış avlu ( harim) yer alır.

Caminin en önemli dış öğelerinden biri, “minare”dir.

Minare “kürsü” denilen bir kaide üzerinde yükselir, kürsü ile minarenin asıl “gövde”si arasındaki geçiş bölümüne “pabuç”, ezan okunan balkona “şerefe”, onun üzerinde yer alan daha ince gövdeye “petek”, koni biçimindeki örtüye “külah”, onu taçlandıran madeni motife de “alem” denilir.

Caminin avlusunda, cenaze namazının kılındığı yer olan “musalla”, tabutların üzerine konulduğu “musalla taşı”, tuvaletler, imam ve müezzinler için odalar, namaz saatlerinin doğru saptanabilmesi için bir “muvakkithane” bulunur.

ilk caminin Hz. Muhammet’in Medine’ deki evi olduğu, bu yapının ilerdeki cami planlarına ön tip oluşturduğu öne sürülür.

Bu yapının bir kıble duvarı boyunca dizilmiş ahşap direklerin taşıdığı yalın bir örtü düzeni vardı.

O yıllarda kıble, henüz Kudüs yönündeydi.

Kabe’nin kıble olarak benimsenmesi, Mekke’nin geri alınışından sonradır.

Aslında mihrap nişi de oldukça geç bir dönemde ortaya çıkmıştır.

İlk cami örneklerinde bu öğeye rastlanmaz (Küfe camisi).

İlk cami, yalnızca namaz kılınan bir mekân değildi.

O günkü toplumsal yapı gereği, önemli kararlar alınan, mahkeme işlevi gören, öğretim yapılan ve giderek konuklan barındıran çok işlevli bir yapı olma niteliğini taşıyordu.

Ancak zamanla gelişen ve çeşitlenen yapılar, camilerin işlevlerini yalnızca namaz kılınan mekân olarak sınırlamıştır.

Cami mimarisinin gelişiminde, VIII. yy.’dan başlayarak ülkelere ve toplumlara göre değişen ve oldukça büyük ayrımlar gösteren sürekli bir arayışın çabası gözlenir.

Buna bağlı olarak camiler, tarih içinde çok değişik biçimlerde planlanmıştır.

XII. yy.’da İran’da “dört eyvan’lı” bir avlu türünün geliştirildiği, gene aynı yüzyılda K.B. Afrika ve Endülüs emevi sanatı çerçevesinde belirgin ve standart bir cami tasarımına ulaşıldığı görülür.

Bu tasarım, mihrap yönü bir şahınla vurgulanmış, çok sütunlu bir hol ve bir hypostylos salondan oluşur.

Buna karşılık Anadolu’ da cami mimarisinin tipleme gelişimi, XIX. yy. sonuna değin sürmüştür.

Anadolu’da, çok ayaklı plan türünden başlayarak klasik osmanlı döneminin sonuna değin, özellikle yapısal gelişim sorunuyla ilgilenilmiştir.

Bir cevap yazın