Hicret Olayı Nedir İslam Tarihi Açısından Önemi

Hicret Olayı Nedir İslam Tarihi Açısından Önemi,Hicri takimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.

İslamiyet bu göçle devletleşmiştir.

Hicret Olayı Hakkında Ansiklopedik Bilgi

Mekkeli olan peygamber özellikle kendi kabilesi Ku-reyş’lilerin sürekli karşı koymaları ve onu tedirgin etmeleri üzerine o zaman Yesrib adıyla anılan Medine’ye göçetmeye karar verdi.

Peygamberin bu göçü İslam dilinde Hicret-i Nebeviye adıyla anılır.

Medine halkı arasında da Muhammed’i seven birçok dostları vardır.

Müslümanlar hep birden değil bölüm bölüm göçetmişlerdir. Arapça hicret deyimi sözcük anlamında göç etmek demektir.

Mekke’li olan Peygamber, özellikle kendi kabilesi Kureyşlilerin sürekli karşı koymaları ve onu tedirgin etmeleri üzerine o zaman Yesrib adıyla anılan Medine’ye göçetmeye karar vermişti.

Peygamberin bu göçü İslam dilinde (terminolojisinde) Hicret-i Nebeviye adıyla anılır.

Medine halkı arasında birçok dostları ve kendisine inananlar vardı.

Medine’lilerle birtakım anlaşmalar da yapmıştı.

Müslümanlar hep birden değil, takım takım göçetmişlerdir.

En sonunda Peygamber, birtakım işlerin görülmesi için Hz. Ali’yi Mekke’de bırakarak, arkadaşı Hz. Ebû Bekir’le birlikte yola çıkmıştır.

Ünlü mağarada saklanma ve örümcek öyküsü bu sırada olmuştur.

Hz. Ali de üç gün sonra işleri bitirip onlara katılmıştır.

Peygamberin bu göçü özellikle Ankebut sûresinde anlatılır.

Bu konuda Peygamberin birçok sözleri (hadis) de vardır.

Bunların en ünlüsü Peygamberin eşlerinden Hz. Ayşe’nin anlattığı hadistir.

Buhâri’nin ünlü Sahih’inde bildirdiği 1039 numaralı bu hadiste Hz. Ayşe şöyle demektedir: “Peygamber, Mekke’deki müslümanlara göçeceğiniz yer bana iki taşlık arasında bir hurmalık olarak gösterildi demişti.

Müslümanlar göçetmeye başladılar.

Babam Hz. Ebû Bekir’in de hazırlığa başladığını gören Peygamber: Sabret, Allah’tan bana da göç izninin geleceğini umuyorum dedi.

Babam, peygamberle birlikte göç edeceğini anlayarak sevindi ve bekledi.

Hicret buyruğu bugün ya da yarın gelir diye tam dört ay iki hecin devesini otlağa bırakmayıp evin önünde ağaç yaprağıyla besledi.

Peygamber bir gün beklenmedik bir sırada geldi ve Medine’ye göç etmemize izin verildi dedi.

Babam anam sana kurban olsun, şu iki hecin devesinden birini seç dedi.

Peygamber şu karşılığı verdi: Evet, alayım fakat tam değeriyle.

Biz çabucak dağarcığa ikisinin yolluklarını hazırladık. Ablam Esma kuşağını ikiye bölüp biriyle dağarcığın ağzını bağladı.

Bunun için ona iki kemerli dendi.

Peygamber, babamla Sevr dağındaki mağaraya gidip üç gece gizlendiler.

Kardeşim Abdullah da geceleri onların yanına gidiyor, sabahleyin Mekke’ye inip Kureyş’in ne tuzaklar kurduğunu öğrenerek onlara bildiriyordu.

Ku-reyş, Peygamber ve Ebû Bekir’i öldüren ya da tutsak edene yüzer deve verileceğini duyurmuştu.

Kölemiz Amir de o mağara yakınlarında sağmal koyunları otlatır, yatsıdan sonra mağaray taze süt ve kızdırılmış taş götürürdü.

Onlar kızdırılmış taşı sütün içine koyarak ısıtırlar, içerlerdi.

Medine’ye kadar kendilerine yol göstermek üzere güvenilir bir kişi olan Ureykit oğlu Abdullah’ı ücretle tutmuşlardı.

Abdullah üçüncü gecenin sabahında mağaraya gitti.

Sahil yolundan gitmeye başlamışlardı”. Hz. Ayşe’nin anlattıkları bir hayli uzundur, bundan ötesini onları öldürüp yüzer develik ödülü almak için peşlerine takılan Mâlik oğlu Surâka’nın ağzından anlatır.

Mâlik oğlu Surâka, Hz. Ayşe’ye, atının nasıl kuma saplandığını ve saplandığı yerden göklere kadar nasıl duman çıktığını, bunun üzerine fala bakıp olumsuz sonuç aldığını ve Peygamberden nasıl aman dilediğini anlatmış ve sonunda şöyle demiş: “Yolda Mekke’den Şam’a gidip dönen bir-ticaret kervanı içinde bulunan Avvam oğlu Zübeyr, Peygambere ve Hz. Ebûbekir’e ak giyitler giydirdi.

Medine’deki müslümanlar her gün sabahleyin onları karşılamak içni yola çıkıp öğle sıcağına kadar Har-ra’da bekliyorlardı.

Peygamber Medine yolunun sağındaki Küba’ya yöneldi ve Âmir oğlu Avf’ın oradaki evine konuk oldu.

Rebiülevvel ayının bir pazartesi günüydü.

Efendimize hoş geldine gelen Hz. Ebû Bekir’i peygamber sanıyorlardı.

Peygamber de hiç sesini çıkarmıyordu. Sonunda üstüne fazlaca güneş vurduğunda Hz. Ebû Bekir onu cüppesiyle gölgeleyince gerçeği anladılar.

Peygamber orada on dört gece kaldı ve hakkında Tevbe sûresinin 108. âyeti inmiş olan Kuba mescidini kurdu.

Mescitte namaz kıldıktan sonra devesine binip yola çıktı.

Yanındakiler yürüyorlardı.

Medine’ye girip şimdiki yerine gelince devesi çöktü. Müslümanlar orada namaz kıldılar.

Devesi çökünce Peygamber burası bizim durağımızdır inşaallah buyurmuşlardı.

Orası ilk iman edenlerden ve ashabın büyüklerinden Zürara oğlu Esat’ın bıraktığı ve Ebû Umâme’nin bakmakta olduğu Sehil ve Süheyl adlarındaki iki yetimin hurma kuruttukları bir harman yeriydi.

Peygamber, adları geçen iki delikanlıyı çağırtarak o harman yerinin mescid yapılması üzere değerini sordu.

Çocuklar onu sana Allah rızası için bağışlarız, para almayız dediler.

Peygamber kabul etmedi ve fazlasıyla bedelini vererek o yeri satın aldı. Orada bugünkü mescidi yapmaya başladı.

Kendisi ve ashabı kerpiç taşıyarak bizzat çalışıyorlar ve şu duayı ediyorlardı: Yâ Rab, bu yükler Hayber yükü değildir, sevaplıdır.

Asıl sevap ahiret sevabıdır.

Din uğrunda göçmen olanlara ve onlara yardım edenlere merhamet et, koru onları yâ Rabbi”.

Hicret kelimesinin kökü olan hecr ve hicran, Kur’an’da 20’ye yakın yerde geçmiş olup, kişinin başkalarından farklı oluşu, ayrılık, ayrılma anlamlarındadır.

Hicret ise kişi veya kişilerin şahıs veya mekânlardan göç yoluyla ayrılmalarına denir ve Kur’an’da bu anlamda kullanılmıştır.

Ragıb Isfahanı’nin de ifade ettiği gibi hecr kelimesinin sergilediği farklı olma ve ayrılma bedenle olabileceği gibi, lisan ve kalp yoluyla da olabilir.

Nitekim, Kur’an’ın hicret’le kastettiği göç, sadece bedensel olmayıp, kalbi Allah dışındaki şeylerden ayırıp Yaratıcı’ya yönelmek anlamında da kullanılmaktadır.

Kur’an buna Allah’a hicret veya Allah yolunda hicret demektedir.

Tasavvufta hicret, bedensel göçten çok, kalbin Allah’a yöneltilmesi anlamında kullanılır.

Bu yüzdendir ki sufîler, Allah’a varış eğitimi olan seyrusulükü hicret diye de anarlar.

Kur’an terminolojisinde Hz. Peygamber’in hayatında en önemli olaylardan biri olan Mekke’den Medine’ye göç de bir hicrettir ve genelde hicret denince bu olay akla gelmektedir.

Âli İmran 195, Tevbe 100, Haşr 91 ayetleri işte bu son anlamda hicreti anlatır.

İslam Peygamberi ve onun iman arkadaşları putperest Mekke oligarşisinin zulüm ve baskıları yüzünden bu anlamdaki hicrete üç kez başvur­dular.

Bunların ilk ikisi Habeşistan’a, üçüncüsü ve en büyüğü de Medine’ye olmuştur.

Dayanılmaz bir yoğunluğa ulaşan putperest zulmü karşı­sında Müslümanlar can, ırz ve imanlarını kurtarmaktan başka bir şey düşünemez hale geldiler. Toprak, ev bark ve bunlarla ilintili hatıralar onlar için artık anlam taşımaz olmuştu.

Kutsal değerlerin tehlikeye düştüğü sırada, sırf bedensel gayelerle toprağa bağlılığı sürdürmek Kur’an’ın talimatına aykırıdır.

Vatan, ancak bu değerlerle birlikte kutsaldır.

Bu değerlerden koparılmış kuru bir toprak parçası “kutsal belde” anlamında vatan değildir.

Toprağın kutsal belde olmaktan çıkışı halinde Kur’an, “Allah’ın geniş yeryüzü”nün herhangi bir yerini Allah erleri için barınmaya daha müsait görmektedir.

Bunun aksini savuna­rak, süfli vea fâni birtakım çıkarlar için belirli bir toprak üzerinde ısrar edenler ilahi kelâm tarafından kınanmaktadırlar.

Böyle bir ısrar, yani hicretten kaçış kötülüklerde ısrara benzer.

Bu yüzdendir ki hicret, tasavvufta “daha ileri ve daha yüce menzillere ulaşmak için yapılan sefer” anlamında kullanılmıştır.

İster gönülde, ister bedende olsun, hicret daha iyiye bir yükseliş, bir koşuştur.

İman erleri sürekli yürüyüşte sükûn bulurlar.

Durmak onları öldürür.

Mümin, her an hicret halindedir.

Bu bazen beldeden beldeye, bazen iç âlemin bir menzilinden öteki menziline olur.

İç âlemde yapılacak hicretlere engel hale gelen topraklarda yapılacak tek hicret oraları terk etmek­tir.

İnsanoğlunun gönül seyrini, iç hicretini engelleyen zulüm ve zâlimden kaçış bu yüzden insanlık kadar eskidir.

Zulmün varlığından kaynaklanan hicret zaruretini, tarih boyunca hiçbir maddi doygunluk safdışı bırakamamış ve insanoğlu, ilk günden beri zulmün ve zalimin mevcut olduğu yerden kaçmış yani hicret etmiştir.

İnsan yapısının bağlı olduğu yaratılış kanunlarının toplayıcısı olan Kur’ an, hicretten söz ederken şöyle sesleniyor:

“İman edenlerle Allah yolunda hicret edip savaşanlar Allah’ın rahmetini umacak olanlardır.

Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Bakara, 218)

“Allah yolunda hicret eden yeryüzünde gidecek, barınacak bir yer de bulur, genişlik de bulur.

Kim evinden Allah’a ve onun peygamberine hicret etmek üzre çıkıp da sonra kendisine ölüm gelirse onun mükâfatı Allah’ın üzerine borç olmuştur…” (Nisa, 100)

“İman edenlerin, hicret edenlerin, Allah yolunda mal­larıyla ve canlarıyla savaşanların Allah katında derecesi çok büyüktür.

Dünya ve ahiret kurtuluşuna erenler de, işte onlardır.” (Tevbe, 20)

“Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri biz dünyada elbette güzel bir şekilde yerleştiririz.

Ahiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür…” (Nahl, 41)

“Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş olanlara gelince: Allah onları muhakkak ki güzel bir rızık ile nzıklandıracaktır…” (Hac, 58)

Bu Kur’an ruhuyla yoğrulmuş ashâb yani Son Resul’ün seçkin dostları, peygamberlerinin Yaratıcı’dan gelen emre bağlı olarak verdiği işaret üzerine putperest zulmünden âzâd olmak için Mekke’yi, doğup büyüdükleri beldeyi terk etmeye başladılar.

Aldıkları emir gereği Habeşistan’a göçtüler.

İlk grubun gidişine “Habeşistan’a ilk hicret”, ikinci grubun gidişine “Habeşistan’a ikinci hicret” dendi.

Peygamberliğin beşinci yılında gerçekleşen bu hicretlerde ilk kafile 11 erkek, 4 kadından oluşuyordu.

Sonradan gidenlerle bu rakam 82’ye ulaştı.

Bu ilk hicretlerin gerekçesini ve biraz da şeklini Peygamberimizin hanımlarından Ümmü Seleme’den dinleyelim: “Mekke bize dar gelmeye başlamıştı.

Resûlullah’ın ashabı işkenceye maruz bırakılıyor, türlü türlü ezalara uğratılıyorlardı.

Dinleri yüzünden karşılaşmadıkları zorluk kalmamıştı.

Bütün bunlar olurken Allah Resulü, ashabının bu ıstıraplarına son vermeye muktedir olamıyordu.

Nihayet “Habeş diyarında, ülkesinde zulme yer olmayan bir hükümdar vardır, onun yurduna hicret edin, Allah sizi bu zor durumdan kurtaracaktır” buyurdu.

Bu emir üzerine biz ayrı ayrı yollardan ve parçalanarak göçe başladık.

Habeşistan’a ulaşınca toplanacaktık ve oraya varınca toplandık.

Hayırlı bir yurda, hayırlı kom­şulara kavuşmuştuk.

Emniyette idik.

Zulüm korkusu yoktu.

Bir cevap yazın