Mondros Mütarekesinin Yarattığı Tepkiler

 

Mondros Mütarekesinin Yarattığı Tepkiler 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi savaşın bittiği düşüncesi ile memlekete bir rahatlık getirmişti. Bu durumu olay ile ilgili olarak hükümetin vilayetlere, müstakil sancaklara ve ordulara verdiği genelge de açıkça gösteriyordu.

Bir taraftan mütarekede genellikle hafif hükümlerin olduğu söyleniyor, diğer taraftan da devletimizi meydana getiren bütün milletlerin, yani azınlıkların tam bir hak ve hürriyetleri esasına dayanacak bir sulh antlaşması ümit ediliyordu.

2 Kasım 1918 tarihini ve bizzat sadrazam izzet Paşa’nın imzasını taşıyan bu genelgelerin ruhu, denebilir ki, çeşitli unsurlar arasında iyi bir uyum meydana getirmek, toprak kardeşliğini ve şefkati yaratmak, huzurun devamını sağlamak noktası üzerinde birleşiyordu.

Hükümet memurlarına, zabitlere, bu yolda yapacakları hizmetler hatırlatılıyor, o sırada memleketin ihtiyacı olan tek şeyin güvenlik, barış ve rahatlık olduğu, bunun elbirliğiyle gerçekleştirilebileceği belirtiliyordu.

Bu genelgeye ek olarak padişahın bir de genel af ilânı vardı: Bunda, savaş sırasında askerden kaçanlardan aileleri yakınına dönmüş bulunanların artık takip edilmemesi, ancak şahsî hukuk ile sanık olanlar ayrıca bildirimde bulunulacağı bildirilmişti.

Gerçekten, bu genelge her tarafta iyi bir etki yapmış, yenilgiye rağmen, ümitler azalmamıştı. Buna bir örnek olarak Antalya, mutasarrıfı Fürüzan imzasıyla sadrazama gönderilen 4 Kasım tarihli telgrafı söyleyebiliriz.
Siyasette hiçbir itibar görmemesi gerektiği halde, bir zamandan beri kulaklarda çınlayan “ya hep ya hiç” düşüncesinin artık kalmadığını, bu gibi hayallere kapılanların şimdi acı hakikatle uyandıklarını söyleyen Antalya mutasarnfı, mütareke şekil ve şartlarının gerçekten bir başarı olduğunu bildiriyor, bunun için tebrik ve teşekkürlerini gösteriyordu.
Buna benzer bir başka telgrafın da İzmit mutasarrıfı Hilmi Bey’den geldiği görülmektedir.

Rumlar taşkınlığa başlıyor

Mütarekenin fmzatanmasından sonra İstanbul’da, Beyoğlu’nda, Rumların sevinci çok fazla oldu. Kendilerini tebrik etmek için İstanbul’a gelecek donanma arasında birkaç Yunan gemisinin de bulunacağını ve hatta Venizelos’un geleceğini zannediyorlardı. Bu durum Türkleri çok tedirgin ediyordu ve Türk basını duyduğu acı ıstırabı gizleyemiyordu.
2 Kasım tarihli (kdam Gazetesi’nin şu yazısı bize bu konuda bir fikir vermektedir: “Bu memlekette doğup büyümüş, ataları burada yaşamış olanların vatanın felâketiyle bu kadar eğlenmeleri yürekleri kan ağlatacak bir manzara idi.
Bununla beraber Avrupa’nın yanlış tanıdığıTürkler yine vekar ve temkinlerine halel getirmeyerek hissiyatlarını zaptediyorlardı.” Bu taşkın hareketler günlerce, haftalarca devam etti.
Kasım ayı ortalarında, bir gün Beyoğlu’nda birkaç Fransız askeri yürüyordu.
Sinema kapılarında ilanları dağıtan ve Be-yoğlu’nun tanınmış simalarından sayılan birisi bu Fransızların peşine takılmış, etrafına topladığı Rumlarla birlikte gösterişli hareketler ve tecavüzlerle yapmadıklarını bırakmamışlardı.
17 Kasım Pazar günü Pangaltı’da bir kilisedeki ayinde Fransız visamirali Amet, diğer kiliselerde de İtalyan mümessili ile birkaç Yunan zabiti büyük çapta gösterilere ve taşkınlıklara sebep olmuştu. Bu arada Rumca gazetelerde Rumların hislerini okşayacak yazı ve resimler basıyordu.
Meselâ Teoglogos Gazetesi bu sırada mavi bir resim yayınlamıştı, bu resimde Wilson’un attığı toptan çıkan güllenin Venizelos şeklinde görüntüleyerek Ayasofya kubbesinin üstüne oturduğunu göstermişti. Bu gazete artık başlığının üstündeki Türkçe ismi ve yazıları da çıkarmış bulunuyordu.
Gerek İzmir, gerekse İstanbul gazeteleri Aydın (İzmir), Hüdavendigâr (Bursa) ve Konya vilâyetlerinin Türkiye’den Oniki Ada’nın İtalya’dan alınarak Yunanistan’a verileceğini, Fransız basını adına, açıkça yazıyorlardı. Halbuki o zamanki istatistiklere göre, yalnız Aydın vilayetin de 1.291.962 Türk ve ancak 233.914 Rum bulunmakta idi.
Bu gösteriler hakkında patrik kaymakamı gazetelere Türkleri sakinleştirici beyanat veriyor ve olayları yaratanların ayak takımı olduklarını, aklı başında Rumların bu gibi yersiz hareketlere kesinlikle kalkışmayacaklarını, bunlardan patrikhanenin bilgisi bulunmadığjnı, üzüntü ve sitemlerini bildiriyor ise de, bu gibi taşkınlıklar sürüyordu.
Kasım sonlarında Müttefik donanması ile birlikte İstanbul’a Yunan gemileri de gelmişti. Bunları ziyaret eden Rumların keyif ve neşeleri sonsuzdu.
Yunan gazeteleri eski istek ve arzularını açıkça belirtiyorlar, ikdam Gazetesi’nin o sırada bu münasebetle yazdığı gibi, İstanbul’da Türklerin nüfuzunu kıracak haberler uydurarak büyük abartmalara girişiyorlardı.
18 Kasımda Yunan kulübünde yapılan resmî kabulde Yunan amirali Kakolidi İstanbul Rumlarına ders alınması gereken şu sözleri söylemişti:
“Türkiye’deki Helenizme anavatanın selâmı ile Partenon’dan bir zeytin dalı getirmek şerefine mazhar olduklarından dolayı maiyetimde bulunan subaylar ve erler iftihar duymaktadırlar. Bunca zahmetler ve hal’edilen kralın o kadar hatalarından sonra, Yunan hükümeti, size teselliye medar olmak üzere Yunan bayrağını getirmeye muvaffak olmuştur.
Yunan bayrağı tarihte daima karışıklık alâmeti değil, ancak birsulh ve salâh alâmeti olmuştur. Biz buraya kılıç değil zeytin dalı getirdik. Kuvvetli oldukları kadar mefkûre sahibi olan müttefiklerimiz Almanlar gibi değillerdir. Zira Almanlar her şeyi kuvvet ve kılıç halleder fikrindedirler.
Müttefiklerimizle biz kılıcı yalnız esaret zincirini kırmak hususunda kullandık. Bizim bugün vazifemiz her türlü maniler çıkarmaktan tevakki ederek müttefiklerimize yardım etmektir. İstanbul’daki Rum unsurunun çok kuvvetli fakat aynı zamanda gayet muti olduğunu memnuniyetle müşahede eyledim.
Rum milleti bugün o büyük siyasî reisi sayesinde saadete kavuşacaktır. Şurası nazarı itibara alınmalıdır ki,herkes büyük bir kuvvet teşkil etmekte olup bu kuvvetler toplanınca azamet peyda eder. Yine tekrar ederim ki, ben istekli fakat aynı zamanda akıllı ve son derece itaatli bir Rumluk gördüm.
Bugün İstanbul’u terkediyorum. Avdetimde Türkiye Rumluğunun aynı durumunu devam ettirmek olduğunu göreceğimden eminim. Çünkü bu. durum sayesinde Türkiye Rumluğu kendi menfaatlerine pek büyük hizmetler ifa edecektir.” Diğer taraftan, Mebusan Meclisi’ndeki Rum mebuslarından Aydın mebusu Emanuelidi, Çatalca mebusu Dimitriyadi ve İzmir mebusu Mimaroğlu efen diler, daha Kasım ayının ilk günlerinde Mebusan Meclisi başkanlığına bir önerge vermişler, son beş sene içinde memlekette hükümet icraatı adı altında bir çok facialar meydana geldiğini iddia ederek soruşturma yapılmasını istemişlerdi.
Daha sonra 17 Kasımda on Rum mebusunun önergesi olarak bu meclisin hususî bir celsesinde görüşülecek olan bu iddialar içinde Ermeniler ve Araplarla ilgili bulunanları varsa da, asıl şikâyet konusu “kırk asırdan beri memleketin yegane âmil-i medenisi (!) bulunan Rum halkından 250.000 kişinin hudut dışına sürülmüş olması” şeklinde ortaya attıkları mesele idi.
Bu önergeye karşı ilk protestonun meclisteki Arap mebuslardan geldiğini de sövlemeliyiz. Asir mebusu Ali Haydar Bey Arap milleti hakkındaki maddenin bu öngereden çıkarılmasını istemişti. Fethi Bey (Okyar),-savaş sırasında bütün milletlerin yanında Türklerin de haksızlık ve zulme uğradığını, Trabzon mebusu Hafız Mehmet Bey ise bu önergede geçen rakamların çok mübalağalı olduğunu söylediler.
Buna karşılık Emanuelidi Efendi, Türkleri sevmek ve onlara acımakla beraber onların müdafaasının da-haçokTürklereaitolduğunu bildirerek cevap verdi. Bu mesele, bundan sonra yeni yeni gelişmeler gösterdi.
23 Kasımda sadrazamın başkanlığındaki Vükelâ Meclisi, Adliye ve Mezhepler nezâretinden bazı kişiler bu mesele ile ilgili bir tezkere münasebetiyle müzakerelerde bulundu.
İzmir’deki Rumların Türk ve İslâm halkını incitmeyecek şekilde gösterilerde bulunmak için her sebepten faydalandıkları ve bu üzüntü verici duruma son verilmesi hususunda patrikhane öncülüğünde tesirli girişimlerden amacı elde etmeye yarayacak bir fayda sağlayamayacağını düşündü ve sadece İstanbul’da bulunan Ingiliz Amirali Calthorpe ile görüşüldüğü sırada bu meselenin uygun bir şekilde ona söylenmesi lyolunda bir karar vermekle yetindi. Bu kararlar Hariciye ve Dahiliye nezaretlerine bildirilecekti.

İzzet Paşa’nın istifası; Tevfik Paşa hükümeti kuruyor

Savaşın bütün sorumluluğunu yüklenmiş bulunan iktidar partisi ve onun lideri Talât Paşa, Ekim 1918 başlarında çekilmiş ve yerini müstakil bir şahsiyet olan İzzet Paşa’ya bırakmıştı. Mütareke imzalandıktan sonra bu kabine artık görevini yapmış gibi görünüyordu.

 

Bu çırada Talât, Enver ve Cemal paşaların İstanbul’dan habersizce ayrılmaları da bu hükümeti güç bir durumda gösteriyordu.

Gerçi Dahiliye nazırı Fethi Bey, bu sebeple meydana gelen hücumlara karşı müdafaada bulunmuş, bu kişileri kendilerinin de aradıklarını, gitmeleri muhtemel bulunan Alman ve Avusturya hükümetleri öncülüğünde girişimlerde bulunulduğu düşüncesiyle kabul görmeyeceklerini bildirmişti.

Fakat, onların kaçmasını önleyemediği veya buna göz yumduğu için İzzet Paşa hükümeti suçlu görülüyor ve zaten yarı İttihatçı bir karakterde sayılıyordu. Halkın genel düşüncesi ve basında tasfiyeciler, seslerini gittikçe yükseltiyorlardı.

Bunun ve bazı anlaşmazlıkların sonucu olarak, nihayet, sadrazam 9 Kasımda istifasını padişaha vermiş ve yeni hükümeti âyândan Tevfik Paşa kurmuştu.Bu arada İttihat Terakki Fırkası kongresi kararınca (6 Kasım), bir süreden beri çok zedelenmiş bulunduğu ve savaşın kaybedilmesiyle de bütün kin ve düşmanlığı üzerine çekmiş olduğu için” ismini değiştirdi ve “Teceddüt Fırkası” adını aldı.

Yeni kabinenin kurulması ile Mebusan Meclisi’nde siyasî partiler faaliyete geçtiler. Gerek Teceddüt Fırkası, gerek bu partinin son tasfiyesi sırasında onlardan ayrılarak diğer bir parti kuran ve başlarında Fethi Bey’in bulunduğu Hürriyetperverân Fırkası veya müstakil birer vaziyet alıp daha ılımlı ve zamanın şartlarını takdir ederek harekete karar veren Müstakiller grubu Tevfik Paşa kabinesinin durumunu görüşmeye başladılar.

Rum mebusları grubu ise kendi aralarında toplanıp iç ve dış meseleleri kendi köşelerinde tartışıyorlardı. Nihayet 19 Kasımda bu hükümet 33’e karşı 91 reyle Meclisten güven oyu aldı. Güven oyu verenler arasında Teceddüt Fırkası azaları, güven oyu vermeyenler arasında ise başta Fethi Bey’in Hürriyet-perverân Fırkası bulunuyordu.

Divan-ı Ali meselesi

Talât, Enver, Cemal paşalarla arkadaşlarının firarı memlekette geniş yankılar uyandırmıştı. Bunların mal ve mülklerinin haczi ile savaş içinde faaliyetleri birçok dedikodulara sebep olan iaşe ve men-i ihtikâr heyetlerinin hesaplarının gözden geçirilmesi hakkında, Mebusan Meclisi’nde, Hudeyde mebusu Hıfzı Bey ve arkadaşları tarafından bir önerge verilmiş ve bu da hükümete havale olunmuştu.
Bu meseleyi 20 Kasım tarihindeki toplantısında müzakere eden yeni hükümet,bu hususta lazım gelen araştırmanın yapılmasına ve bu süre içinde konu olan komisyon üyelerinin bir yere ayrılmamaları için bir defa daha şart koşulmasının Dahiliye Nezâreti’ne bildirilmesine karar verdi.
Gerçekten, kısa bir müddet sonra Talât, Enver, Cemal,İsmail Hakkı paşalarla eski Maarif nâzırlarınâan Doktor Nazım, Bahaeddin Şakir, eski İaşe nâzın Kemal, Muhiddin, Halep eski valisi Bedri, Ankara valisi, Azmi, müteahhit BayramzadeN Hakkı beylerin üzerinde bulunan gayrı menkul malların hiçbir sebep ve suretle başkasına terkedilmesine izin verilmemesi kararlaştırıldı.
İstanbul ve civarındaki çiftliklerine, vilayetlerdeki emlâkine, Millî Banka’datesbit edilen 50.000 lira paraya, yine bankalarda bulunan ve kendi adlarına kayıtlı hisse senetlerine el konuldu, bu suretle de bunların iddia olunan suiistimal ve rüşvet yeme ile devlet hâzinelerine ve millî menfatlere verdikleri zararların kısmen olsun ödeyip karşılayabilecekleri ümidi beslendi.
Bu arada, Enver Paşa’ya ait Abraham Paşa Çiftliği meselesi adliye ve basına intikal etti. İddiaya göre, Enver Paşa, âyân azasından Abraham Paşa’nın Büyükdere’deki çiftliğini çok ucuz ve zorla satın almış, bu defa, onun memleket dışına gitmesi ile Abraham Paşa’nın mirasçıları tarafından aleyhine dâvâ açılmıştı (15 Kasım). Bu çiftlik Büyükdere’den başlayarak Rumeli Feneri’ne kadar 25.000 dönüm araziyi kaplamakta ve içinde köşkler, çayırlar, ormanlar ve çiftlik tesisleri bulunmakta idi.
Savaş sırasında, başkumandan vekili, Bü-yükdere bölgesinin savaş sınırları içinde sayıldığını ve çiftlik arazisinin askerî bakımdan devlete gerekli olduğunu bildirerek bu çiftliğin devlete satılmasını Abraham Paşa’ya teklif ettiği, Abraham Paşa’nın bu teklifi kabul etmemesi üzerine askerî işgal altına alınarak içindeki eşya ve hayvanata da el konulduğu, bundan başka ise mirasçıların istimlâk tehdidi ile 70.000 liralık çiftliği, Levazım Reisi İsmail Hakkı Paşa’nın da onayıyla 16.500 liraya satmaya zorlandığı söyleniyor, fakat, mülke sahip olma hakkının devlete değil, Enver Paşa lehine yaptırıldığı iddia olunuyordu. Bu mesele daha aylarca halkı meşgul edecek ve aşağıda görüleceği sebeple bir Meclis-i Vükelâ toplantısında tartışma konusu olacaktır.

Beşinci Şube

Diğer taraftan, Mebusan Meclisi, eski hükümet erkânının Divan-ı Âliye şevki meselesini de görüşüyordu, izzet Paşa kabinesinin istifası sırasında bu mesele ile meşgul olmak üzere hususi bir encümen kurulmuş ve meclisin içinde buna “Beşinci Şube” denilmiştir. Evvelâ Said Halim Paşa ile Çürüksulu Mahmut paşaların sorguya çekilmesi kararlaştırıldı.
Sonra, Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey de (Menteşe) bu encümene davet edildiği gerekçesiyle divan başkanlığından istifa etti.
Savaşın devamı süresince başta bulunan Said Halim Paşa ve Talât Paşa kabineleri azaları, bu arada Maliye nâzırı Cavit Bey, eski Dahiliye nâzırlarından İsmail Canbulat Bey ve diğerleri birer birer sorguya çekildi.
Said Halim Paşa’ya, Meclis-i Mebusan’da “Beşinci Şube” azaları, savaşın çıkmasında gerek Enver Paşa’nın baskısı gerekse hakkı üzerinde meydana gelen tecavüz karşısında niçin istifa etmediğini sordukları zaman o şöyle cevap vermişti:
“Onlar bir çılgınlık yaptılar, onların başında bulunmazsam belki daha büyüklerini yaparlar diye istifa etmedim.”

  Tevfik Paşa hükümeti muhtelif komisyonlar kuruyor

 

Mütareke şartlarının uygulama şekillerine başkanlık etmek ve Harbiye Nezâreti’nin, bazı yabancı zabit ve erlerin ötede beride yakışıksız tavır ve vaziyetler aldıkları yolunda Vükelâ Meclisi’ne şikâyetten de anlaşıldığı gibi, bunun dışında meydana gelen hareket ve muameleleri düzelterek Mondros Mütarekesi şartlarını uygulamak üzere Hariciye Nezâreti’nin Moskova Sefiri Galip Kemali Bey’in (Söylemezoğlu) başkanlığı altında çeşitli elçilikler müsteşarlarından bir komisyon toplanmıştı (19 Kasım).

Bu komisyona Ingiliz, Fransız ve İtalyan zabitlerinden birer kişi iştirak edecek ve komisyonun alacağı kararlar Hariciye Nezâreti ile itilâf devletleri temsilcilerinin  onayına sunulacaktı.

Komisyon Başkanı Kasım ayı sonlarına doğru, gazetecilere bu komisyonun teşkilindeki sebepleri anlattığı sırada demişti ki: “itilaf devletleri erkânı hakkımızda fevkalâde iyi niyet sahibidirler, fakat onların bu hislerini desteklemek, diğer unsurlar tarafından devamlı olarak aleyhimizde yapılan telkinlerin doğru olmadığını ispat etmek lazımdır”. Galip Kemali Bey bu komisyondaki çalışmalarını ve uğradığı güçlüklerin ayrıntılarını bize bu hadiseleri açıklayan kıymetli hatıratında (Başımıza Gelenler, Kanaat Ki-tabevi 1939) uzun bir şekilde anlatmaktadır.

Hükümet birde, Harbiye Nezâreti’nde “Suiistimaller, Hesapları ve Seyyiâtı Tetkik Komisyonu” adı ile bir komisyon kurmuştu (Kasım sonları) .

Seferberliğin ilânından beri başkumandanlık vekaleti ve Harbiye Nezâreti daire ve şubelerinde meydana gelmiş olan suiistimalleri incelemek ve sorumlularının ortaya çıkarmak üzere Harbiye Nezâreti Müsteşarı Mirliva Mustafa Hilmi Paşa’nın başkanlığında Erkân-ı Harbiye miralaylarından Haşan Tosun, Sabri ve Behçet beylerden’ toplanmış olan bu komisyon çalışmalarına başladığı sırada aynı nezârette Enver ve Cemal paşaların mahkemesi için ayrıca bir Divan-ı Harb de kuruldu.

Diğer taraftan Meclis-i Adliye Encümeni, Trablus,Balkan ve I. Dünya Savaşı’na sebep olanların aftan ayrı tutulmaları ve en ağır cezalar ile cezalandırılmaları adaletin gereğidir diyerek bir kararname düzenlendi ve bu Dahiliye Encümeni tarafından da küçük bir değişiklik ile kabul olundu (Kasım sonları). Bu mesele, Aralık ayı başında, Âyân Meclisi’nde tartışmalara sebep oldu.
O sırada Âyân azasından bulunan Damad Ferid Paşa, Meclis Başkanlığına savaşın sebepleri, Divan-ı Âli teşkili ve tetkik-ı seyyiat komisyonu yüzünden bir önerge vermiş ve bunda, icrâî kuvvetin adliyeye bu şekilde müdahalesinin olmayacağını, hükümetçe itham edilen sanıklar hakkında derhal savcının dikkatinin çekilmesinin gerektiğini belirtmişti.
Üyelerden Çürüksulu Mahmut Pa-şa’nın kendisine Divan-ı Âli’fiin kurulmasının, niçin yeni seçimlerin sonucuna bıraktırmak istediğini’sorması üzerine de, şu cevabı vermişti: “Meselenin iki safhası vardır. Biri, memuriyet vazifelerini kötüye kullananların memuriyetlerine ait olan vazifelerinden, diğeri de, bunlarırr umumî hukuka vaki tecavüzlerinden dolayıdır.
İkinci şıkkın esasen Divan-ı Âliye taalluku yoktur. Meclis-i Mebusan’ın şimdiki durumu eski nâzırları ithama müsait değildir. Bu meclisin mürettep adedi 256 olduğu halde bugün sadece 156 kişi mevcuttur. 100 Mebusun noksan olması o itham hakkını Meclisten nezeder.
ihtimal itham edilen kimseler ileride “Eğer meclisin 100 azası daha bulunsaydı biz itham olunmazdık” diyebilirler. “Meclis-iÂyân’da mürettep adedi 48 olduğu halde halen 30 kişi vardır”. Mahmut Paşa’nın fikrine göre, yeni seçimlerin yapılması meseleyi uzatacaktır. Halbuki üyelerden Aristidi Paşa da Damad Ferid Paşa’yı desteklemektedir.

    Vazifelerin kötüye kullanılması

Bu gibi komisyonların yanında Tevfik Paşa hükümeti 25 Kasımda yaptığı bir toplantısında başka bir encümenin kurulmasını da karar altına almıştı: OsmanlI Imparatorluğu’nun bazı bölgeleri hakkında yabancıların haklarımıza bir tecavüz teşkil etmesi sebebiyle Suriye, Irak, Halep ile Rumeli’de ve Şark vilayetlerinde bulunan
Türklerin tarihî hak ve varlıklarını isbat edecek ve istatistik vesikaları toplamak ve bu hususta incelemelerde bulunarak neticelerini broşürler halinde neşretmek üzere belli başlı kişilerden meydana gelen bir encümen grubuna acil bir lüzum görüldüğünü ve bu amaç için harcanacak masrafların muhacirin tahsisatından ödenmesinin mümkün olamayacağı Dahiliye Nezâreti’nden bildirilmiş ve Vükelâ Meclisi de bunu uygun görmüş, ancak broşürlerde yurdumuzdaki Kürt unsuru hakkında da yeter derecede bilgi bulunması, bunu temin için bu unsura mensup bir iki kişinin de bu encümene memur edilmesinin yerinde olacağını düşünmüştü.
Belki de, bu hazırlıklardan ilham alınarak Aralık ayı başlarında Çürüksulu Mahmud Paşa’nın “Sulh ve müsalemete muhtacız, ecnebi sermayesine muhtacız. Tarafsızlığımızı muhafazaya mecburuz” diyerek Âyân Meclisi’ne bir önerge verdiği görülmektedir.

   İstanbul’un askerî işgali ile istekler başlıyor, sansür kalkıyor

 

Kasım ortalarında birer Fransız ve Ingiliz zabiti telgraf müdürü ile görüşerek, resmî haberlerden başkasını kontrol yetkisine, mütareke şartları gereğince, yetkili olduklarını bildirmiş ve İstanbul Köstence, İstanbul- Odesa kabloları hakkında ilgilenmişlerdi.

Oaha sonra Ingiliz amirali, İstanbul ile İtilâf memleketleri arasında yapılacak haberleşmenin kendi taraflarından kontrol edileceğini ve Osmanlı hükümeti isterse, iç güvenliği bakımından memleket içindeki haberleşmeyi kontrol edebileceğini bildirdi ve böylece İstanbul ve Beyoğlu postanelerine Fransız zabitleri yerleştirildi. Aralık ayı başında ise, basın sansürü başladı ve İttihat ve Terakki hükümetinin son zamanlarında kaldırılmış olan sansür yeniden canlandı.

O günlerde, Vükelâ Meclisi’nde verilen bir karar gereğince, gazeteler çıkmadan önce sansür usûlüne tabi tutuldu. Bu amaçla çıkarılan resmî tebliğ hakkında yorumda bulunan bir gazete bu konuyu bir mecburiyet gibi görmekte ve bunu iki açıdan incelemektedir.

Birincisi, İstanbul’da her gün gelip giden galip devletlerin kara ve deniz kuvvetlerinden de anlaşıldığı üzere, burası Rusya’ya karşı hareket üssü olarak kullanıldığından, bu devletler üyelerinin askerî hareketleri açıklamalarını yasaklamak için gazetelerin yayınından önce bir sansüre tabi tutmaları ve Bâbıâli’nin böyle bir istek karşısında sansürü kabule mecbur kalması kolayca izah edilebilecek bir şeydir ve bundan dolayı hükûmeti suçlandırmak insafsızlık olur.

İkincisi, bu vesile ile kayıt ve sınırların genişletilmiş ve kapsam içine alınmış olmasıdır ki, hükümet bu suretle dedikoduların ve şahıs haysiyet ve şereflerine meydana gelebilecek tecavüzlerin önüne geçmek iddiasında idi.

Halbuki bu yolda hareket edenlere karşı kanunî takibat yapmak mümkündü. Ve bir bakıma, hükümet bu vazifesini şimdiye kadar ihmal etmiş, Rumca gazetelerin bir aydan beri halkı heyecana düşürücü ve kışkırtıcı yazılanm, basın kanuna göre cezalandırmak mümkün iken, hiçbiri aleyhine takibat yapmamıştı.

Kasım ayı sonlarında itilâf kumandanlığı, hükümete müracaatlar, hastane yapılmak ve buraya İngiliz ve Fransız hasta esirlerini yatırmak üzere Harbiye mektebinin 72 saat gibi kısa bir zamanda kendilerine teslimini istediği gibi, Aralık ayı sonlarında da Fransız visamirali Amet ve İtilâf kuvvetleri kumandan muavini general Boneau taraflarından, hâzineyi çok güç duruma sokacak ağır malî taleplerde bulunuldu: Bunlardan birincisi İstanbul’da bulunan deniz kuvvetlerinin masrafları için hiç geciktirilmeden 120.000 lira istemekte, diğeri ise Fransız işgal ordusunun Aralık ayı masraflarının karşılanması için derhal 30 Aralık gününden 18 saat önce 200.000 liranın ödenmesini adeta emretmekte idi.

Bu konuda Maliye Nezâreti kendilerinden tamamlayıcı izahat istemiş, buna karşı askerî idareleri için bu parayı istemeye ve almaya mecbur olduklarını, malî yönden ve mahsup muamelesi hakkında herhangi bir beyanda bulunmaya yetkili olmadıkları cevabını almıştı.

Gerçi hükümetin o sırada büyük bir malî sıkıntısı vardı, fakat, Maliye Nezâreti, sonradan yardım edeceklerini ümit ettikleri İtilâf devletlerini memnun bırakmayı uygun görüyor, bu paranın Fransa hükümetine avans suretiyle verilmesi onaylandığı takdirde, Osmanlı Bankasındaki şarta bağlı cari hesaptan ödenmesinin mümkün olacağını nazırlar meclisine bildiriyor, ancak, işgal kuvvetleri refakatindeki malî müşavirin de bildirmiş olacağı sebebiyle, hâzinenin sıkıntısına karşı, devletler tarafından Osmanlı hükümetine malî yardımın çabuklaştırılması meselesinin de bu isteklere cevaben kumandanlara bildirilmesine mezuniyet verilmesini istiyordu.

Nazırlar meclisi 31 Aralıkta Tevfik Paşa’nın başkanlığında yaptığı toplantısında Maliye Nezâreti’nin düşüncelerini olumlu karşıladı ve gerekeni yapmasını kendisine bildirdi.

Diğer taraftan, hazine, esas itibariyle, güçlükler içinde bulunmakla beraber, gerektiğinde cart sene bütçesine ödenekler ilâvesi hakkında kanun çıkarılması için girişimde bulunuluyordu.
Vükelâ Meclisi’nin 24 Kasımdaki toplantısında, kurtarılmış vilayetlerimiz ki bunda şüphesiz Doğu Anadolu bölgesi kastedilmekte idi- için 1334 (1918) malî sene bütçesine 5.000.000 lira fevkalâde tahsisat ilavesi hakkındaki altı maddelik kanun tasarısının Mebu-san Meclisi başkanlığına getirilmesinin kabulü, buna bir örnek olarak gösterilebilir.

    Ermeni tehcirleri

Mütareke ile ve bunu takip eden her vesile ile Ermenilere karşı savaş içinde uygulanan göçettirme konusu ele alınıyor, yukarıda görüldüğü gibi, Mebusan Meclisi’ne de bu konu aksettirilmiş bulunuyordu. Bu mesele hakkında, padişah Vahideddin’in 23 Kasımda Daily Mail Gazetesi muhabirine verdiği ve daha sonra Times Gazete-si’nde yayınlanan beyanatında da buna değinilmişti.
Padişah diyordu ki: “Türkiye’de bazı siyasi komiteler tarafından Ermeniler hakkında uygulanan muameleyi büyük bir üzüntü ile öğrendim. Bu gibi fenalıklar ile aynı vatana mensupevlatlararasın-da meydana gelen olaylar kalbimi kırdı. Saltanata geçer geçmez bu olaylara sebep olanların son derece şiddetli cezaya çarptırılması için derhal tahkikat açılmasını emrettim. Çeşitli sebepler bu emrimin süratle yerine getirilmesine engel oldu, fakat bugün bu mesele bütün ayrıntılarıyla soruşturulmaktadır.”

   Türkler suçlanıyor

7 Aralıkta âyândan Azaryan Efendi’yi kabul ederek, ona Ermenilere karşı yöneltilen kötü işlerden ve işkencelerden dolayı teessüflerini, bu yolsuzlukların bazı kimseler tarafından yapılıp bundan dolayı Türkleri suçlamanın başarıya ulaşamayacağını bildirmiş, Ermeni milleti hakkında iyi niyetle düşündüğünü ve atalarının mesleğini devam ettireceğine söz vermişti.
Yine Aralık ayı başlarında İstanbul İstinaf Mahkemesi müddei umumisi (savcısı) Ihsan Bey, Ermenilerm göç ettirilmesi ve kaltedilmesinde parmağı olanlar hakkında, bilgi alır almaz müddei umumilerin, bu türlü hareketlerinden dolayı umumî hukuk namına derhal kanunî takibata geçmeleri lüzumunu ilgililere bildirdi.
Ve bu suretle göç zamanında yapıldığı iddia olunan işkence ve yolsuzlukları yerinde incelemek ve şikâyet sahipleri ile de bizzat temasta bulunmak üzere Adliye ve Dahiliye memurlarından oluşan komisyonlar meydana getirilmek yoluna gidildi.
Bu ayın ortalarında Vükelâ Meclisi bu vazife ile görevli olarak on heyetin şu bölgelere gitmesini kararlaştırdı:
1-Ankara, Kastamonu vilâyetleriyle Bolu sancağına
2-Trabzon vilâyeti ile Samsun livasına
3-Hüdavendigâr (Bursa), Edirne vilâyetleriyle Çatalca sancağına
4-Aydın vilâyeti ile Çanakkale, Karasi sancaklarına
5-Konya vilâyeti ile Eskişehir, Karahisar(Afyon) Kütahya sancaklarına
6-Sivas vilâyeti ile Kayseri Yozgat sancaklarına
7-Erzurum, Van, Bitlis vilâyetlerine
8-Diyarbakır, Mamuretülaziz (Elazığ) vilâyetlerin
9-Adana vilâyeti ile Maraş sancağına
10- Urfa, Zor, Antep sancaklarına-Ermeniler lehine devamlı tesir ve zorlayıcı hareketlerde bulunanlar, daha sonraki olaylarda da görüleceği üzere, bilhassa Ingilizlerdi.
11 Aralıkta İstanbul’daki Ingiliz siyasî şahsiyetlerinden birisi Ermenice Azadş mart Gazetesi yazarlarından birine ,emin olabilirsiniz ki bizler Ermenilerin ısdıraplarına bir an evvel son verilmesini kalben arzu ediyoruz” demişti. Bu sıralarda Mebusan Meclisi’nde bu mesele hararetli görüşmelere konu ojyyordu.
Bir defasında Musul mebusu Mehmed Emin Bey dayanamamış ve Mecliste Ermeni, Rum ve Araplardan zulüm görmüş kişilerle beraber Türklerde de bu gibi kişilerin dâvâsı olduğu, yapılan fenalıklarda Türk’ün kabahati bulunmadığı hakkında düzgün bir konuşmada bulunmuştu.
Gerçekten, Ermeni ve Rum tahkik heyetleri meydana getirildiğini gören Şam, Asir ve Kudüs mebusları harekete geçmişler, 12 Aralıkta Vükelâ Meclisi’ne verdikleri bir dilekçe ile evvelâ Aliye Divan-ı Harb-i Örfisi icraatına dair yayınlanan kitabın bir bezet vasıtasıyla hemen incelettirilerek kanunsuz hükümlerin olduğu anlaşıldığı takdirde İstanbul’da bulunan bu Divân-ı Harbin reis ve azalan hakkında takibata geçilmesini istemişlerdi.
Mamafih, bu suretle adale tin tecellisinin Türk-Arap kar deşliği lehine anlaşmayı ve bir liği sağlıyacağından şüpheler olmadığını da ilâve etmeyi ih mal etmemişlerdi.

   Milli Kongre Beyannamesi

Bütün memleketin üstüne çöken kötümserlik ve ümitsizlik içinde kurtuluş çareleri düşünenler de yok değildi. Tehdit edici bir şekilde ufuklarda beliren kara bulutları dağıtmak, berrak bir geleceğe millet ve memleketi çıkarmak aydınların ilk vazifesi gibi görünüyordu.
İlim ve kültür merkezi İstanbul’da resmî, yarı resmî ve özel bir çok müesseseler,kültür ve meslek kuruluşları vardı. Bazı siyasî partilerin de katıldığı bu aydınlar topluluğu Aralık ayının başında oldukça geniş bir alanda bir teşebbüse girişti ve “Millî Kongre” adı altında bir “Millî Birlik Cephesi” kurmaya çalıştı.
Bu hususta 7 Aralıkta yayınlanan Millî Kongre Beyannamesi bu asil fakat kısa ömürlü hareketin gaye ve programını şöyle tesbit etmekte idi:
“Amaç ve gayesi programının birinci maddesinden anlaşılacağı üzere, devlet ve milletin geçirdiği bu en güç ve tarihî anlarda bütün insaniyet ve medeniyet alemine karşı vatanın yüksek ve hayatî hak ve menfaatlerini temin ve müdafaa gibi mühim bir vazife ile teşekkül eden ve faaliyete başlayan ve millî kuvvetlerin (Kuva-yı Milliye), birleştirilmesinden tek veya toplu haldeki bütün çalışma ye faaliyetlerin tanzim ve müşterek gayeye doğru sevk ve idaresinden ibaret bulunan ve devlet merkezinde kurulmuş ve, şekillenmiş başlıca heyet ve siyasî partilerin mümessil ve murahhaslarının iştirakiyle kurulan (Millî Kongre) son toplantısında programını şu suretle tesbit etmiş ve katî şekilde faaliyet sahasına geçmiştir.

   Millî Kongre

Kuruluş şekline göre, millî müesseseleri sinesinde toplayan ve bu itibarla umumî efkârın ve memleket menfaatlerinin temsilcisi ve millî koruyucusu olarak ortaya atılan (Millî Kongre) bütün teşebbüs ve kararlarının iç ve dışta böylece düşünülmesini ve kabul olunmasını sağlayacak esaslar dairesinde çalışacaktır. Kongre, umumî katipliğine namzet munterem zevatı ve ihtisas, işbölümü esaslarına göre çalışacak encümenlerini ve bunların isim ve mahiyetleri ile vazifelerini tayin eylemiştir.
Millî Kongre, milletin vücutları ile iftihar ettiği memleket içinde ve dışında tanınmış bütün yüksek şahsiyetlerin uyarmalarından ve korumalarından faydalanacak, şimdiye kadar millet ve memleketin hakları ile ve mukadderatı ile ilgilenmek üzere vücuda getirilen Türk kadınlarının cemiyetlerini de çalışmalarına iştirak ettirecektir.
Millî Kongre, vatanın aydın ve mütefekkir bütün evlâdını tabiî azası sayar ve hepsini hususî bütün emel ve ihtirasların üstünde bulunan amaç ve gayesi etraf ında toplanmaya davet eyler.
Bütün fikrî ve İlmî kuvvetleri birleştirmek ve temsil etmek gibi çok mühim bir vazifeyi üzerine alan Kongre, çeşitli unsurların memleketin hakiki menfaaıt ve ihtiyaçlarını kavrayan temsilci ve erkânı , ile temasa ve bunların arasında ahenk ve yakınlık tesisine çalışacaktır.
Ancak siyasî ve İktisadî istiklâliyle yasayacak olan vatanın en muhım hak ve menfaatlerini temin ve müdafaa maksadıyle ve memleket umumî efkârının tercümanı olarak milletin en meşru ve tabiî isteklerini bütün insanlık ve medeniyet dünyasına duyurmak emeliyle neşredilecek vesika ve risalelerin muhtevaları arasında birlik ve beraberliğin bulunması lüzumu üzerine herkesin dikkatini celbetmeyi vazife bilen Kongre, bu gibi teşebbüslerin daima bir kanaldan geçmesini temin edecektir.
Millî Kongre bilhassa bu mühim nokta üzerinde aydın ve mütefekkirlerimizin durmasını ve düşünmesini, harice karşı milletin bütün emel ve isteklerinde beraber görünmesi zaruretinin hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamasını talep evler.”
Madde 1- Bütün “Kuva-yı Mil-liye”yi birleştirmek maksadryla İstanbul’da kurulmuş ve teşkilatını tamamlamış bilumum heyet, cemiyet ve siyasî partiler davet olunarak 29 Kasım 1334 tarihinde Millî Tâlim ve Terbiye Cemiyeti’nde yapılan toplantıda şu aşağıdaki cemiyet, heyet ve siyasî partilerin ikişer temsilcisinden teşekkül etmiştir: Edebiyat Fakültesi-Üsküdar Türk Ocağı-Teceddüt Fırkası-Türk Ocağı-Hürriyet-perverân Avâm Fırkası-Hukuk Fakültesi-Himaye-i Etfal Cemi-yeti-Darülmuallimînler Mezunları Cemiyeti-Donanma Cemiyet i-Radikal Avâm Fırkası-Tıp Fakültesi-Galatasaraylılar Yurdu-Fünun Fakültesi-Kabataş Teâvun Cemiyeti-Kadınları Çalıştırma Cemiyeti-Müdafaa-i Milliye Cemiyeti-Matbuat Cemiyeti-Muallimler Cemiyeti-Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti-Millî Türk Cemiyeti.
Madde 2- Bunun dışında kalan bilcümle cemiyet, heyet ve siyasî fırkaların dahi kongreye ikişer murahhas göndermek suretiyle iştiraki ve bir cemiyet veya heyete mensup olmayan kimselerin toplantılarda hazır bulunup müzakere konusu hakkında görüşünü bildirme hakkı tanınmaktadır.

   Fikir birliği

Madde 3- Kongre, bugünkü vaziyet karşısında vatanın hak ve menfaatlerini müdafaa ve istihsal etmek sebep ve vasıtalarını sağlamaya çalışacaktır.
Madde 4- Kongre gayesine ulaşmak için:
I. Milletin (Türk Devleti’nin) millet cemiyetine hür ve müstakil bir millet sıfatıyla dahil olabilmesi için icabeden tedbirleri almaya,
II. Basında, vatanın hak ve menfaatlerine uygun şekilde fikir birliği ve tesanüt yaratılmasına,
III. Muhtelif lisanlarla, risale ve gazete neşrine konferans ve içtimalarla umumî efkârın aydınlatılmasına,
IV. Ecnebi memleketlere heyetler gönderilmesine,
V. Osmanlı unsurları arasında anlaşma ve kardeşlik tesisine,
VI. Kongrenin teşebbüslerine karşılık olacak masrafları temin etmek için kongreyi teşkil eden heyet, cemiyet ve fırkaların ve icabında yalnız millet fertlerinin yardımına müracaata çalışacaktır.”
Görülüyor ki, “Millî Kongre” her şeyden evvel memleketin yüksek menfaatleri uğrunda millî birliğin teminini ön planda tutuyordu. 0 sıralarda geniş ve objektif düşünen her aydın bilhassa bu mesele üzerinde duruyor, vatanın aydınlığa kavuşmasında tek çare bunu görüyordu.
Nasıl ki, Ali Fuad Paşa (Cebesoy), Mustafa Kemal Paşa’nın ittihatçı olup olmadığını kendisine soran, baba dostu ve Damad Ferid Paşa kabinesinin nazırı Mehmed Ali Bey’e, aynı günlerde, birlik ve beraberlikten bahsetmiş, artık Ittihatçı-Itilâfçı ayrılığının unutulması lâzım geldiğini belirtmişti.

  Mebusan Meclisi fesholunuyor Hürriyet ve itilâf Fırkası faaliyete geçiyor

Bilhassa Aralık ayı başlarından itibaren Mebusan Meclisi birçok tenkitlere ve taşlayıcı sözlere hedef oluyordu.
Gazetelerde sık sık Mebusan’ın tasfiyesinden bahseden yazılara rastlanmakta, bilhassa padişah ve kısmen de hükümet, meclisin çalışmalarından memnun görünmemekte idi.
Umumî Af Kanunu bir türlü meclisten çıkmıyor, bu arada siyasîsuçluların affı meselesi uzun tartışmalara sebep oluyordu.
Mebuslardan bir kısmı bu gibilerin muhakeme altına alınmasını ve sonunda beraat edenlerin tahliyelerini istiyor, bazıları da ki bunlar arasında İstanbul Rum mebusu Hrelambidi ve Sinop mebusu Haşan Fehmi efendiler de görülmektedir siyasî suçluların mahkemeye şevkini ve bu kanunun da büsbütün kabul edilmemesini teklif ve bu görüşü savunuyorlardı.
21 Aralıkta, meclisin feshine karar verildiği gün sadrazam Tevfik Paşa saraya giderek padişahla bu meseleyi görüşmüş ve ikisi Mebusan Meclisi’nin feshinde sözbirliği etmişlerdi, Bunun sebebi hükümetten gelmiş olan bir istizah (gensoru) önergesi idi.
Bu gensoru neticesinde kabineye güvenoyu verilmeyeceğini, sadrazam Ayan ve Mebusan meclisleri reislerinden öğrenmiş ve buna karşılık bu tedbirin tatbikini uygun bulmuştu.
Kararlaştırılan şekle göre, mebusların sorusu cevaplandırılacak,açıklayıcı bilgi vermekten kaçınılmayacak, fakat, sonunda Kanun-ı Esasî’nin yedinci maddesine uygun olarak meclisin dağıtılması hakkındaki padişahın iradesi okunacaktı.
O sırada mabeyn başkâtibi bulunan Ali Fuad Bey (Türkgeldi) padişahla sadrazamın bu kararına itiraz etmek istemiş ve Vahideddin’e hitaben “Madem ki mecliste vaki olacak istizaha nâzırlar heyeti cevap verecektir, sonunda güvensizlik oyu verilirse vekillerin değiştirilmesi veyahut meclisin feshi hususundaki kanunî hakları kullanılabilir ve bu takdirde kanun ve usule daha muvafık ve itiraz kapısı kapayacak bir harekette bulunulmuş olur.” demiş ise de, orada hazır bulunan Tevfik Paşa da bunu kabule yanaşmamış, geçerli sebep olarak da, Mebusan Meclisi’nin bir aydan beri Umumî Af Kanunu’nu ve memleketin düzenini sağlayacak Polis Kanunu’nu çıkarmadığı halde bu meselelerden dolayı hükümeti tenkit etmekten geri durmadığı ve hükümetin verdiği kanun tasarılarını encümenlere bile havale etmediğini, ne yapılırsa yapılsın hükümeti düşürmeye azmetmiş olduklarını ve o günkü siyasî durum içinde işleri idareye imkân bulunmadığını ileri sürmüştü.
Padişah da bu mevzuda kendisine başvurunca ve “Bunlar velinimetlerine karşı bir vefa eseri göstermek istiyorlar” diyerek Mebusan Meclisi’ni, hâlâ ittihad ve Terakki Fırkası’nın eski liderlerine bağlı gösterince, bunun dağıtılması bir emri vaki haline geldi.
Aynı gün, sadrazam siyasî zarurî sebeplerden dolayı Mebusan Meclisi’nin feshi lâzım geldiği ve Kanun-ı Esasî’nin yedinci maddesinin hükümdara tanıdığı hakka dayanarak meclisi dağıttığı yolunda padişahın iradesine sahip olarak meclise gitti.
Fevkalâde ve tarihi 21 Aralık 1918 günü mebuslardan Karasi mebusu Hüseyin Kadri Bey’in hükümetten siyasî vaziyet hakkındaki sorusuna Hariciye nâzın cevap verdi.
O günkü elim vaziyete sebep olanlar macera arayan bir fikir ile memleketi savaşa sokanlar, göç işleri, asayiş ve emniyet meselesi, vurgunculuk, iaşe sansür… Bütün dertler ortaya döküldü, konuşuldu, tartışıldı ve eski hükümetin yaptığı fenalıklar otuz kırk gün içinde giderilemez dendi ve en nihayet meclisin feshi hakkındaki “irade-i padişah?’ okunarak meclis dağıtıldı.
Mebuslardan bir kısmı bunun bir darbe-i hükümet olduğunu söylüyor, diğer bazıları da hükümetin bütün mesuliyeti Mebusan Meclisi’ne yüklemek suretiyle meclisi dağıtmayı başardığını bildiriyordu.
Şimdi anlaşılması lâzım gelen bir mesele vardı: Yeni seçimler ne zaman ve nasıl olacaktı? Kanun-ı Esasî’ye göre dört ay zarfında yapılması lâzımdır.
Halbuki padişahın iradesinde bu husus açıklanmamıştı. Bu mesele hakkında kendisinden bilgi isteyen gazetecilere Dahiliye nâzırı Mustafa Arif Bey, herşeyden evvel muhacirlerin geri dönmesi, askerin terhisinin sona ermesi, umumî sulhun kararlaştırılmasını beklemek, yani, işgal edilen memleketlerin vaziyetlerinin belli olması gibi hususların aydınlatılması gerektiğini belirtecek bir cevap vermişti.
Zaten bu zat, bir ay evvel de seçim meselesinde fikrini bildirmiş, hükümetin bu konudaki prensibinin, cins ve mezhep farkı gözetilmeksizin bütün unsurların siyasî haklarından tam bir müsavat ve âdalet dairesinde faydalanmalarını sağlamak olduğunu söylemişti.
Meclisin feshi meselesinde dikkate değer bir nokta padişahın, kararın alınacağı gün kendisini ziyarete gelen Âyân Meclisi Reisi Ahmet Rıza Bey’e bundan hiç bahsetmemesidir. Başbayenci Lütfi Simavi Bey’e Vahideddin, “İhtiyarla (yani sadrazam Tevfik Paşa) tertip ettik.
Meclis-i Mebusan’ı feshediyoruz.” dediği vakit o da “Yirmi dakika evvel kabul buyurduğunuz Ayân Reisi ile tabiî istişare edilmiştir.” diye düşüncesini bildirmiş, fakat muhatabından “Hayır Ahmet Rıza Bey’in katiyen haberi yoktur.
O da herkes gibi fesih haberini alacaktır.” cevabını almıştır. Halbuki, Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na mensup olan Mehmed Ali Bey, meclisin feshedileceğini daha önceden biliyor ve 20 Aralıkta bunu Ali Fuad Paşa’ya (Cebesoy) söylüyordu.
Hakikaten, meclisin feshinin nemen ertesı günü Hürriyet ve İtilâf ile Kürdistan Fırkası (Cemiyeti) arasında bir yaklaşma görülmektedir.
Bunu da şöyle anlatmaktadırlar: Öteden beri Hürriyet ve İtilâf Fırkası muhtelif unsurların menfaatini gözönüne alarak elem ve kederlerine katılmaktadır ve bu yüzden Kürdistan Cemiyeti oybirliği ile Hürriyet ve Itiıat Pırkası’na yardım ve korumaya karar vermiştir.
Daha sonra bu siyasî parti ile Sulh ve Selâmet Cemiyeti de, yeni meclisin açılmasına kadar, teşkilât, program ve tüzükleri dahil olmak üzere yine bu ayın sonlarında birleşmişlerdir.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir