Osmanlıda Dini Teşkilat,Dini Kurumlar | Osmanlı Tarihi |

Osmanlıda Dini Teşkilat Osmanlı devletinin bütün, sosyal kuruluşlarında olduğu gibi, dinle ilgili kurumlarda da tavandan tabana doğru derece derece inen bir düzen vardı.

Osmanlıda Şeyhülislamlar

Dinî teşkilâtın en yüksek görevlisiydi. Bu unvanın Osmanlılarda ilk olarak ne zaman kullanıldığı kesinlikle bilinmemektedir.

Ancak, Fatih Sultan Mehmed tarafından düzenlenen kanunnamede ulema sınıfının başında bulunan en büyük görevliye müftü veya şeyhülislâm dendiği yazılıdır.

Osmanlı Devletinde Dini Kurumlardaki Eğitim

İlmiye makamının başında bulunan bu büyük görevliye XVII yy. sonlarına kadar müftü, XVIII. yy. başından sonra da şeyhülislâm denmeye başlandı.

Osmanlı devleti hanefî mezhebine bağlı olduğu için şeyhülislâm veya müftü hanefî fıkhına göre fetva vermekle yükümlüydü.

Fatih kanunnamesine göre, şeyhülislâmın veziriazamın üst tarafında oturması gerekir.

Osmanlı devletinin ilk dönemlerinde müftülük ile kadılık görevi, bazen bir kişinin üstünde bulunuyordu.

İstanbul’un alınışından sonraki birkaç yıl içinde, müftülük ve kadılık görevlerini Hızır Bey yaptı.

Molla Hüsrev de müftülükle İstanbul kadılığını birlikte yürüttü.

Ondan sonraki yıllarda bu iki görev ayrıldı. Molla Hüsrev, Molla Güranî, Molla Arap, Ali Cemalî (Zenbilli Ali Efendi) gibi bilginler sadece müftülük görevinde bulundular.

Osmanlıda Dini Teşkilat
Osmanlı devletinin bütün, sosyal kuruluşlarında olduğu gibi, dinle ilgili kurumlarda da tavandan tabana doğru derece derece inen bir düzen vardı.

Şeyhülislâmlık makamı Ali Cemalî ve Ebussuud Efendilerden sonra çok önem kazandı, önceleri, şeyhülislâmlık makamına büyük kadılık, müderrislik görevlerinde bulunanlar arasından uygun görülenler getiriliyordu.

Ebussuud Efendiden sonra ancak Rumeli, çok seyrek olarak da Anadolu kazaskerliği görevinde bulunanlar bu makama çıkabildi.

Şeyhülislâm, bulunduğu mevki dolayısıyla Divanı Hümayun’a üye olamaz, ancak gereğinde kendisine danışılmak için Divanı Hümayuna çağrılırdı.

Görünüşte şeyhülislâmm derecesi veziriazama eşti, ancak manevî bakımdan şeyhülislâm veziriazamdan üstün tutulurdu.

Osmanlıda Kazaskerlik Kurumu

Dinî teşkilâtın, şeyhülislâmdan sonra gelen ikinci büyük makamı kazaskerlikti.

Ordunun şeriat ve hukukla ilgili işlerine bakan kazaskerlik Murad I zamanında kuruldu ve bu makama ilk defa Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa getirildi.

1480’e kadar Osmanlı devletinde bir kazasker yardı. Devlet sınırlarının genişlemesi, işlerin çoğalması yüzünden bu tarihte, kazaskerlik ikiye çıkarıldı.

Derece bakımından daha üstün tutulana Rumeli kazaskerliği, ikinci derecede olana da Anadolu kazaskerliği dendi, ilk Rumeli kazaskerliğine Muslihiddin Mustafa Kastalânî, Anadolu kazaskerliğine de İstanbul kadısı Hasanzade Mehmed bin Mustafa Efendi getirildi.

Yavuz Sultan Selim’in Doğu ve Güney Anadolu bölgelerini Osmanlı devletine katması üzerine (1516), Arap ve Acem kazaskerliği adıyla üçüncü bir kazaskerlik kuruldu.

Merkezi Diyarbakır’da bulunan bu kazaskerliğin başına çağın ünlü bilgin ve mutasavvıfı İdris Bitlisi getirildi.

Suriye ve Mısır’ın alınması üzerine, bu üçüncü kazaskerlik de başkente aktarıldı.

Fenarîzade Mehmed Şah Efendi kazaskerlikle görevlendirildi.

Bir süre sonra bu kazaskerlik kaldırılarak bütün görevleri Anadolu kazaskerine verildi.

Böylece, osmanlı saltanatı boyunca Rumeli ve Anadolu kazaskerlikleri diye anılan iki kazaskerlik kaldı.

Kazaskerlik makamına, mevleviyetten (beş yüz akçe gündelikli büyük kadılıklar) geçerek yükselinirdi. XVI. yy. sonlarına kadar, kazaskerlikle görevlendirilmek için belli bir düzen yoktu.

Bu dönemden sonra Anadolu kazaskerliğine Anadolu kazaskeri payesini alan İstanbul kadıları getirilmeye başlandı.

Daha sonra çıkarılan bir kanunla kazaskerliğe getirilecek kimsenin daha önce o kazaskerlik payesini alması şartı kondu.

Kazaskerlik süresi genellikle bir yıldı Bu süreyi dolduranlar görevinin bitiminde ayrılmış (mazul) sayılır, yerine sırada olan kimse getirilirdi.

Osmanlıda Şeyhülislamın Görevleri

Anadolu kazaskeri önce o makamın payesini alır, sonra görev başma geçerdi.

Anadolu kazaskerliğinden Rumeli kazaskerliğine geçmek için önce Rumeli kazaskerliği payesini alma gereği vardı, özellikle XVI. yy. sonlarına doğru, ancak Rumeli kazaskeri olan kimseye şeyhülislâm olma hakkı verildi.

Osmanlıda Dini Teşkilat

Kazaskerler Divanı Hümayun toplantılarına katılırlardı.

Veziriazamın başkanlığı altında toplanan Kubbealtı divanında vezirler sadrazamın sağında, kazaskerler solunda otururlardı.

Bu divanda, kazaskerler, kendi yönetim bölgelerinden divana getirilen şeriat ve hukuk davalarına bakarlardı.

XVI. yy. ortalarına kadar, şeyhülislâmdan üstün tutulan kazasker, Ebussuud Efendinin şeyhülislâm olması üzerine, ikinci dereceye indi.

Kazaskerler, özel daireleri olmadığı için, Divanı Hümayun toplantıları dışında, salı ve çarşamba günleri hariç kendi konaklarında divan düzenleyerek ilgili davalara bakarlardı.

Her kazaskerin, ruznamçeci, tezkireci, matlabcı, tatbikçi, mektupçu ve kethüda gibi yardımcıları vardı.

Rumeli kazaskerinin İstanbul ve Galata bedestenlerinde görevli birer kassamı bulunurdu.

Bu görevlilerden başka kazaskerlerin yanında zabıt kâtibi durumunda olan vekayi kâtibi denen bir görevli de vardı.

Rumeli kazaskerinin, defterdar kapısında mîrî kâtibi adı verilen bir görevlisi vardı.

Bunun işi mâliyeyle ilgili davalara bakmaktı.

Her kazaskerin, gereğinde davalıyı ve davacıyı huzura getirmek için emri altında bulunan muhzırbaşıya bağlı yirmi beş muhzırı olurdu.

XVII. yy.a kadar, kazaskerler, veziriazamın teklifi üzerine tayin edilirdi.

Sonra onları tayin yetkisi de şeyhülislâma verildi.

Ancak, kazasker tayininde şeyhülislâmın, veziriazamın onayını alma gereği de kondu.

Rumeli kazaskerliği yapanlar arasında en kıdemli olan reisülulema unvanı verilirdi.

Kazaskerler, padişahla birlikte sefere çıkarlardı.

Osmanlı’da Kadılık Teşkilatı

Dinî teşkilâtın, yukarıdan aşağıya doğru üçüncü basamağında bulunurdu.

Kadılık hukuk ve şeriat hükümlerinin uygulanmasıyla görevli bir makamdı.

Osmanlı devletinde, bütün öteki sosyal kurumlar gibi, kadılık makamı da hanefî fıkhına göre kuruldu.

Kadıya şeriat ilkelerine göre hükmetmesinden dolayı şeriat hâkimi anlamında hâkim-üş-şer de denirdi.

Osmanlı devletinin başlangıcında biri İznik’te, İkincisi Bursa’da olmak üzere iki büyük kadılık vardı.

Daha sonra ele geçirilen yerlerde ikinci, üçüncü dereceden kadılıklar kuruldu.

Kadıların medrese öğrenimi görmesi, ulemadan olması, fıkhı çok iyi bilmesi gerekirdi. XIV. yy.dan XVI. yy. ortalarına kadar, mevleviyet adı verilen büyük kadılıklarla, yüz elli akçelik kadılıklara getirilecek görevlileri seçme, Divanı Hümayunda padişaha sunma yetkisi, Rumeli ve Anadolu kazaskerlerinin elindeydi.

Yüz elli akçelikten yüksek olan mevleviyetleri (kadılıkları) ise kazaskerler sadrazama bildirir, o da padişaha sunardı. XVI. yy. yarısından sonra büyük kadıların tayinleri şeyhülislâmm sadrazama teklifiyle yapılmaya başlandı.

Kazaskerler, kendi yetkileri altında bulunan kaza kadılarının göreve alınması, görevden atılması konusunda akdiye defteri denen bir defter tutarlardı.

Bu defter, divanda okunur, padişaha sunulurdu.

Fatih kanunnamesine göre, en yüksek kadılıklar beş yüz akçelik taht kadılıklarıydı.

Bu kadılıklara daha çok sahmseman müderrislerinden isteyenler getirilirdi.

Beş yüz akçelik kadılar askerlik mesleğini seçerse beylerbeyi rütbesini alırdı.

Osmanlıda Dini Teşkilat

Kadıların en yükseği sayılan İstanbul kadısı, resmî törenlerde beylerbeyiyle bir tutulurdu.

Altmışlı medrese müderrislerinden isteyenler de Mekke, Bağdat, Şam, Halep kadılıklarına getirilirdi.

Bu müderrisler arasında üstün değer taşıyanlar, Bursa, İstanbul, Edirne kadılıklarına tayin edilirdi.

Kadılar arasında da yukarıdan aşağıya doğru inen bir dereceleme vardı.

Bunlar başlıca iki sınıfa ayrılırdı; Bunların birincisine kaza kadıları, İkincisine sancak ve eyalet kadıları denirdi.

Kaza kadılıkları, üç sınıftı: Anadolu, Rumeli ve Mısır kazaları kadılıkları.

Her kadı, yazılı olduğu defterin bağlı bulunduğu bölgelerde kadılık yapabilirdi.

Rumeli kadıları Anadolu’da, Anadolu kadıları Rumeli’de görev yapamazlardı.

Rumeli kadıları kendi aralarında dokuz; Anadolu kadıları on, Mısır kadıları altı sınıfa ayrılıyordu.

Bunların dereceleri akçe üstünden aldıkları gündeliklere göre düzenleniyordu.
XVIII. yy. da Mekke ve Medine kadılıkları Haremeyn kadılığı adı altında birleştirildi.
Bu, İstanbul’dan sonra kadılığın en yüksek derece siydi.
Böylece kadılar dört sınıfa ayrıldı: haremeyn, bilâdı hamse, mahreç ve devriye kadıları.
Bütün kadılar hanefî fıkhının gerektirdiği tutumu benimsemek, şeriat hükümlerini uygulamakla görevliydi.
Haremeyn mevleviyeti de denen Mekke ve Medine kadılıklarına tayin edilen bir kadı ya tayin olduğu yere gider veya gitmeden payesini alırdı, önceleri Mekke, Edirne ve Bursa kadılıklarını kapsayan mevleviyete sonraları Mısır da eklenince, Bilâdı Erbaa adı verildi.
Bir süre sonra Bursa, Edirne, Şam, Mısır ve Filibe kadılıklarına (beş mevleviyet olması dolayısıyla) Bilâdı Hamse («beş ülke») mevleviyeti dendi.
Mahreç mevleviyeti ise Kudüs, Halep, Tırhala, Yenişehri, Galata, İzmir, Selânik, Eyüp, Üsküdar, Sofya, Trabzon ve Girit kadılıklarını ihtiva ediyordu.
Bunlar üçüncü dereceden kadılıklardı.
Buralarda görev alan kadılara mahreç mevalîsi denirdi.
Mevalinin en küçüğüne ise devriye mevalîsi adı veriliyordu.
Bunlar da Bağdat, Maraş, Bosna, Sofya, Antep, Kütahya, Konya, Filibe, Piyarbakır gibi on kadılıktı.
Buralarda bulunan kadılar görev sürelerini doldurunca mahreç mevleviyeti payesine yükselir, sırası gelince mahreç mevalîsi olurlardı.
Kadıların ve mevalînin bulundukları kaza ve illerde şer’î mahkemeler vardı.
Kadılar, şer’î ve hukuka bağlı işlemlerde, kendilerine verilen beratlarda gösterilen görevleri hanefî fıkhına göre hükme bağlarlardı.
Kadı daha çok nikâh, evlenme, miras bölümü, yetim haklarının korunması, vasi tayini, vakıf hükümlerine uyulup uyulmadığının denetimi gibi işlere bakardı.
Her kadının elinde padişahın tuğrasını taşıyan bir berat bulunurdu.
Kadı kendisine verilen berat karşılığı bir harç öderdi.

Osmanlıda Müderrisler

Osmanlı devletinin öğretim ve eğitim kurumlarma medrese, medreseden yetişen ve sonra medresede, camide ders vermekle görevlendirilen kimseye de müderris denirdi.” İlmiye sınıfından olan müderris, Osmanlı devletinin dinî teşkilâtı içinde yer alırdı.
XIV.yy. başından beri Osmanlılarda müderris payesi kullanılıyordu.
Müderris payesini alabilmek için birtakım aşamalardan geçme şartı vardı.
Medreseyi bitiren öğrenci (danişment), önce mülazemat ve kazasker defterine yazılır, göreve başlamak üzere sırasını beklerdi.
Danişment’in ilk görevi derece bakımından ilk sırada bulunan Haşiye i Tecrid’ müderrisliğiydi.
Burada bir süre görev yapan müderris başarı gösterince bir üst derecede olan otuz veya otuz beş akçelik miftah medreseleri müderrisliklerinden birine yükseltilir, görevinde başarı sağladıkça kırklı ve hariç elli derecelerine çıkardı. (Kırklı ve hariç elli medreseleri, Anadolu’da beylik kuran hükümdarların veya yakınlarının yaptırdıkları din öğretimi yapan kurumlardır.)
Kırklı medreselerinde görev alan müderris Mevakıf Şerhi, Makasıd Şerhi, hariç medreselerinde ise Hidaye denen fıkıhla ilgili eseri okuturdu.
Hariç elliden sonra dahil elli müderrisi olurdu. Dahil müderrisliğinin en önemlisi Fatih Sultan Mehmed tarafından Fatih’te yaptırılan sekiz tetimme medreselerindeki görevdi.
Dahil müderrisi olan bir görevli başarı gösterirse sahnıseman medreselerinden birine yükseltilirdi.
Müderris, böylece hâşiyei tecrit’ten miftah, kırklı, iptidayı hariç, hareketi hariç, iptidayı dahil, hareketi dahil, musilei sahn ve sahn derecelerine kadar yükselirdi.
Bütün bu adı geçen kurumlarda müderrisin görevi dinle ilgili dersleri okutmaktı.
Ancak Kanunî Sultan Süleyman’ın yaptırdığı Süleymaniye medreselerinde fen bilgileri okutulmaya başlanınca, bu alanda çalışarak başarı gösteren müderrisler yetişti.
Müderrislerin yanında muîd adı verilen yardımcıları olurdu.
Medrese dışında, yalnız halka ders veren (vaaz eden) cami müderrisleri de vardı.
Bunların da dinî teşkilât içinde, medresede olduğu gibi dereceleri vardı. Her müderris, her istediği camide halka veya öğrencilerine ders veremezdi.
Ayasofya, Süleymaniye gibi camilerde ders verecek müderrislerde ilmî yeterlilik aranırdı. Her müderrisin derecesine göre gündeliği vardı.
Akçe üstünden hesaplanan bu gündelik, aynı zamanda müderrisin İlmî yeteneğini belirlerdi.
Medreselerden birinde müderrislik boşalınca, istekliler hep aynı dereceden olursa, aralarında müderris imtihanı denen bir yarışma yapılırdı.
Bu yarışmada müderrislere bir konu verilir, bu konu üstünde hem «takrir» denen konuşmaları dinlenir, hem de birer risale yazmaları istenirdi.
Sonra yetkili bir kurul tarafından incelenen risaleler arasında başarılı olanın yazarı boşalan müderrisliğe tayin edilirdi.
Kazaskerlerin de hazır bulunduğu müderris yarışması camilerin birinde halka açık olarak yapılırdı.
Düzenlenen soruların müderrislerin ve medresenin derecesine uygun olması gerekliydi, önceleri müderrisler, kazaskerlerin padişaha teklifi üzerine padişah tarafından tayin edilirlerdi.
XVI. yy.dan sonra haşiye i tecrit, miftah ve kırklı medreselerine kazaskerin, daha yüksek derecedeki medreselere ise şeyhülislâmın sadrazam aracılığıyla yaptığı teklifle müderris tayin edilmeye başlandı.
Müderrislerden isteyenler derecelerine uygun kadılıklara tayin edilirdi.

  Osmanlıda Naipler

Şeriat kurallarına göre işleyen mahkemelerde, kadı adına değişik hizmetlerde bulunan görevlilere, vekil anlamında, naip denirdi.
Kadının, görev aldığı kazanın büyük veya küçüklüğüne göre, bazen bir, bazen birkaç naibi olurdu.
Naipler, görevlerinin niteliğine göre kaza naipleri, kadı naipleri, bab naipleri, mevali naipleri, ayak naipleri ve arpalık naipleri olmak üzere altı türlüydü.
Kadı’nın kendi kazasına bağlı nahiyelerde görevlendirdiği kimselere kaza naibi denirdi.
Kadı naipleri kadıların yanında bulunursa, gereğinde ona vekâlet ederdi, öteki naipler ise kadılar tarafından esnafı denetlemek için görevlendirilirdi.
Bunlardan başka bir de arpalık naipleri vardı.
Bunlar, dinî teşkilât (ilmiye sınıfı) içinde şeyhülislâm, kazasker ve mevaliye görevden uzaklaştırıldıkları, zaman geçimlerini sağlamak amacıyla verilen arpalıklara bakan görevlilerdi.
Kendisine arpalık verilen kimse, arpalığın bulunduğu yere gitmez ve özel bir görevli (arpalık naibi) gönderebilirdi.

Osmanlıda Kassamlar

Ölen bir kimsenin geride kalan malını, parasını vârisleri arasında şeriat kurallarına uygun olarak bölmekle görevliydi.
Bunlar, kazaskerlerin emri altında bulunan ve ölen asker mallarını vârislerine bölenler ile kadının başında bulunduğu şer’î mahkemede görev alanlar olmak üzere ikiye ayrılırdı.
Her iki sınıfa giren kassamlarm görevleri hanefî fıkhında ileri sürülen hukuk ilkelerine göre düzenleniyordu. Kassamlar, bağlı bulundukları yetkili makam karşısında sorumluydu.

Osmanlıda Şeyhler

Osmanlı devletinin toplum düzeninde, din ilkelerine bağlı, imparatorluğun her tarafına dağılmış, ayrı ayrı inanç ve görüşleri olan kuruluşlar vardı, özellikle tarikat adını alan bu kuruluşların hepsi hanefî mezhebine bağlı olmadığı gibi sünnî de değildi.
Bağımsız, kendi içine kapalı olan bu kuruluşların yönetim yerlerine tekke, dergâh, zaviye, hankâh gibi adlar verilirdi.
Her birinin başında şeyh, pîr, mürşit denen yetkililer vardı.
Birçoğunda şiî tesirlerin görüldüğü bu kuruluşların yönetimi gene din ilkelerine, İslâm inançlarına dayanıyordu.
Her birinin ayrı bir çevresi, devlet sınırlan içinde ayrı bir etki alanı vardı.
Tekkelerin, zaviyelerin başında bulunan şeyhlerin özel vakıfları, gelir kaynakları, öğretim ve eğitim düzenleri vardı.
Devletin yönetimi altında bulunan Yeniçeri ocağı bile inanç bakımından devletin şer’î kurumlarmdan aynlıyor, pirleri, dedeleri, şeyhleri aracılığıyla halife Ali’ye kadar uzanan bir inanç düzenini sürdürüyordu.
öte yandan fütüvvet adı verilen ayn bir esnaf kuruluşu vardı.
Görünüşte İktisadî bir niteliği olan bu teşkilâtın özünü kuran ilkeler, dinle besleniyordu.
Devletin hanefî fıkhına göre düzenlenen adalet kurumları tarikatlarla pek bağdaşamıyordu.
Bu yüzden tekke ile resmî devlet kurumlan arasında inanç çatışmaları olurdu.
Tekkenin başında bulunan şeyh kendini her zaman şeriat kurallarına bağlı saymazdı.
Bunlar arasında görülen ayrılık, yurdun bütünlüğünü tehlikeye girdiği zaman bile ortadan kalkacak türden değildi.
Hacı Bektaş Veli’ye, onur aracılığıyla İran alevîlerine, halife Ali’ye bağlanan Bektaşîler ve Yeniçeri ocağı, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail Safevî arasındaki savaşta Osmanlıları değil de lranlılan tutar göründü.
Bir, şeyh olarak tanıdıkları Şah İsmail Safevî’ye karşı silâh kullanmak istemeyen Alevilerle bazı yeniçerilerin bu tutumu devlet düzeninde hanefî fıkhının, sünnî inançlarının yeterince hâkim olmadığını ortaya koydu.
Geniş bir halk topluluğunu çevresinde toplayan şeyhler genellikle iki büyük bölüme ayrılıyordu:
a) şehirlerde yerleşen, daha çok okumaya, kendi anlayışlarına göre ilme, sanata önem veren, tasavvuf akımları içinde okumuş sayılanlar (bunların başında mevlevîler, nakşîbendîler, halvetîler ve kadirîler gelir);
b) daha çok halka dayanan, büyük illerin dışında, köylerde tutunan, öğrendiklerini geleneklere, kulaktan kulağa gelen aktarmalara borçlu olanlar (en önemlileri bektaşîler, hurufîler, melâmîler, bayramîler ve bazı konularda onlardan az çok ayrılan alevîlerdir).
Birinci bölüme girenler başta İstanbul olmak üzere Konya, Eskişehir, Bursa, Kırşehir, Rumeli illeri, Ankara gibi merkezlerde yaşardı.
İkinci bölüme girenler gene bazı rumeli şehirleriyle özellikle Sivas ve doğu illerinde kümeleniyorlardı.
Osmanlı devletinin sınırlan içinde yaşayan, fakat genel devlet düzenine bağlanamayan bu kuruluşların önderleri durumunda olan şeyhler kendi aralarında derecelenen ayrı bir düzende yaşarlardı.
Osmanlı devletinde, dinî bir nitelik taşıyan tarikatların başında bulunan şeyhlerle şeyhülislâmlar arasında bazen idamlara varan görüş ayrılıkları olurdu, özellikle şiî inançlannı benimseyen, Ali evlâdına bağlanan topluluklar şeyhlerinin izinden yürüyerek devlete karşı ayaklanırlardı.
Bu yüzden birçok büyük şeyh idam edildi.
Sımavnalı Şeyh Bedreddin, İdris-î Muhtefî, oğlanlar şeyhi İbrahim Maşukî, Pir Sultan Abdal bunların ilerigelenlerindendi.
Şeyhler kendi aralarında mezhep bakımından şiî ve sünnî olmak üzere ikiye ayrılırdı.
Sünnîler genellikle hanefî fıkhına bağlıydı. Şiîler buna pek önem vermezlerdi.
Bu bakımdan,. şiî mezhebinden olan şeyhlere devlet teşkilâtında pek görev verilmezdi.
Sünnî şeyhlerin çoğu da tekkelerde, zaviyelerde bulunduklarından resmî görev almazlardı.
Şeyhülislâmlıktan imamlığa kadar gelen bütün görev basamaklarında, hanefî fıkhı ve şeriat kuralları geçerli olduğundan, bunlara karşı çıkanların yeri yoktu.
Nerede, hangi alanda olursa olsun, şeriat kurallarının hanefî fıkhına göre uygulanması zorunluğu vardı.

  Osmanlıda İmamlar

Camilerde müslümanlara namaz kıldırmakla görevli olan imamlar imtihanla göreve alınırdı.
İmamlıkta aranan nitelikler arasında iyi Kur’an okumak, sesi güzel olmak, ibadet kurallarını iyi bilmek başta gelirdi.
İmamlar için yükseköğrenim gerekli değildi.
İmtihan vererek icazet almak yeterliydi.
Ancak, Süleymaniye, Ayasofya, Fatih, Beyazıt gibi büyük camilerde görev alacak imamlarda ötekilere oranla sağlam ve yeterli bilgi aranırdı.
İmamların da kendi aralarında birinci, ikinci, üçüncü imam gibi dereceleri vardı.
İmamların tayininde de son söz padişahındı, önce cami mütevellisi adayı seçer, bir dilekçe ile şeyhülislâma bildirirdi.
Şeyhülislâm da durumu sadrazam aracılığıyla padişaha sunardı.
İmam tayini İstanbul dışında, taşrada yapılacaksa, işlem kadı’nın orada vereceği ilâm üzerine yapılırdı.
İmamların çok defa hafız olmaları (Kur’an’ı ezbere bilmeleri) gerekirdi.
Osmanlı devletinde imamlarla ilgili bütün işlemler, öteki din kurunüannda olduğu gibi hanefî fıkhı kurallarına göre yürütülürdü.
İmamların, halka örnek olacak nitelikler taşımasına ilgi gösterilirdi.
Derecelerinin küçük olmasına karşılık, bilgin imamlar vardı.
İmamlar arasında, derecesi en yüksek olanı padişahların gittiği camide, özellikle Topkapı sarayı ve Yıldız camilerinde görev alan İmamı sultanî (hünkâr imamı) idi.
Osmanlıda Hatipler
Camilerde halka ders vermekle (vaiz etmekle) görevli kimseler olan hatiplerin durumu da imamlarınki gibiydi. Hatip göreve çok defa, imtihanla alınırdı.
Her caminin bir, büyük camilerin birkaç hatibi olurdu.
Hatipler arasında, belli bir camide görevli olanlar da, elindeki icazetnamenin niteliğine göre başka camilerde halka vaiz veren gezici hatipler de vardı.
En seçkin hatipler Ayasofya ve Süleymaniye camilerinde görev yaparlardı.

Osmanlıda Müezzinler

Daha çok camilerde ezan okumakla görevli olan müezzin ilmiye teşkilâtında derece bakımından en küçük olanıdır.
Bazı kaynaklar bunları, belli ve gerekli bir öğrenim görmediklerinden dolayı ilmiye sınıfından saymaz.
Müezzinlerde aranan başlıca nitelikler, seslerinin güzel olması, ezanı düzgün okuyabilmesi için makam bilmesi, ezanı anlaşılacak bir biçimde okuması, ayrıca bir müslüman görevli için gerekli olan ibadetle ilgili genel bilgileri taşımasıydı.
Müezzinler arasında da dereceler vardı.
Eyüp, Süleymaniye, Ayasofya, Fatih, Sultanahmet, Beyazıt camilerinde müezzinlik etmek öteki camilerdeki görevlilere oranla bir üstünlüktü.
Saray müezzinleri ise, bu görevlilerin en yüksek dereceye varanlan sayılırdı.
Müezzin tayinleri de imam-hatip tayinlerindeki kurallara uyularak yapılırdı.
Osmanlı devletinin dinî teşkilâtında daha alt basamaklarda bulunan görevliler de vardı.
Bunlar da gördükleri işlerin niteliğine göre isim ve ücret alırlardı.
Camilerde dua okuyanlara duagû, cami temizliği, bakımı, içindeki eşyanın korunmasıyla görevli olanlara kayyum, gereğinde Kuran cüzlerinden birini okuyanlara (ibadet veya mevlit gibi dinî törenler zamanında) cüzhan denirdi.
Bunlar da belli kurallara göre göreve getirilirlerdi.
İbadethanelerin, türbelerin, mezarlıkların, cami kütüphanelerinin, imarethanelerin, eytamhanelerin ve dinle ilgili bütün kuramların bakımı, temizliği, korunması ile görevli kimselere genellikle hademei hayrat (hayır işlerini yapanlar) denirdi.
Bunlar da fıkıh kurallarına bağlı kimselerdi.
Yönetimleri, denetimleri devlet tarafından görevlendirilen kimselerce yapılırdı.
En küçük kurumun, en küçük görevlisinden, en büyük kuruluşun başında bulunana kadar bütün dinî teşkilât, kaynağını Kur’an’da bulan, hanefî fıkhına göre yönetilirdi.
Bütün din kuramlannda hanefî mezhebinin genel ilkeleri geçerlikteydi.
Ayrı mezhepten, özellikle şiî mezhebinden olanlara adı geçen kuramlarda resmî görev verilmezdi.
Osmanlı devleti sınırları içinde bulunan ve İslâm dininden olmayan, gayri müslim denen kuramlar bu teşkilâtın dışında kalıyordu.
Sonradan müslüman olan gayri müslimlere, daha çok dinî teşkilât dışında kalan kuramlarda resmî görevler verilirdi.
İslâm dini teşkilâtı dışında kalan kuramlar, bütün içişlerinde, ibadet ve din törenlerinde bağımsızdı.
Ancak genel siyaset bakımından devletin denetim ve yönetimi altındaydılar.
Tarikat kuramlarında da buna benzer bir durum vardı.
Tekkenin en büyük görevlisi olan şeyh veya pirden, en küçük görevlisine kadar bütün işlemler, derecelenmeler tarikat geleneklerine, tekke kurallarına göre düzenleniyordu.
Tekkede müderris, imam, müezzin olmadığı gibi camide de şeyh, pir, dede, baba, postnişin olmazdı.
Cami ile tekke gibi, kaynağını Kur’an’ da bulan iki din kurumu, teşkilât bakımından ayrı ayrı nitelikler taşıyordu.
Cami, medrese ve benzeri kuruluşların amacı şeriatı öğrenmek, öğretmek ve uygulamaktı.
Tekke, şeriatın koyduğu birçok kuralı fazla katı bulduğundan, uygulamak ve onlara uymak istemiyordu.
Cami anlayışına göre Tann ile insan arasında varlık olarak ayrılıklar vardı.
Tekkeye göre, Tanrı ile insan arasında ayrılık değil, birlik, bütünlük söz konusuydu.
İnsanın amacı şeriatın dediklerini yapmaktan çok Tanrı’yı bilmek, Tanrı ile insan arasında bulunduğunu söyleyen perdeyi kaldırmaktı.
Devletin dinî kurumlan şeriat hükümlerine göre düzenleniyordu.
Tekke bu şeriat hükümlerine çoğunlukla karşı çıktığı için, genel teşkilâtın dışında kaldı.
Bu yüzden Osmanlı devletinde şeriata dayanan ilmiye kurumlanyla tasavvufa bağlanan tekke arasında çıkan uyuşmazlık sürüp gitti.
Arada bir yapılan ağır baskılara, idamlara, yasaklamalara rağmen tekke, içişlerinde bağımsız olarak kendini sürdürdü, bazen padişahları,devlet büyüklerini de kendine çekerek varlığını korudu.

Bir cevap yazın