Osmanlıda Edebiyat,Divan,Halk Edebiyatı | Osmanlı Tarihi |

Osmanlıda Edebiyat Selçuklu devri edebiyatının, İran kültür etkilerini benimsemesi, Anadolu Türkçesiyle eser verilmesini uzun süre geciktirdi.

Bizans topraklarındaki türk fetihleri, Orta Anadolu şehirlerini birer kültür merkezi haline getirdi ve burada Türkçenin bir kültür ve edebiyat dili olarak gelişmesini gerçekleştirdi.

Osmanlı Dönemi Divan Edebiyatı

XIII. yy.da farsça eser veren sanatçıların türkçe bazı eserler de yazdıkları görüldü.

Meselâ farsça divanı ve üç mesnevîsi olan Sultan Veled’in (1226-1312) eserleri arasında toplam tutarı 367 beyit olan türkçe parçalara rastlanır.

Aynı şekilde selçuklu Şehname’ sini Farsça yazan, anadolu divan edebiyatının ilk temsilcisi sayılan XIII. yy. sanatçısı Dehhanî nin de Türkçe eserlerinden ele geçenler ancak bir kaside ile 9 gazelden ibarettir.

87 Beyitlik Çarhname kasidesiyle Anadolu Türkçesinin bilinen en eski eserini vermiş olan Ahmed Fakih, Yunus Emre’den önce hem aruz, hem hece vezniyle eserler yazdığı bilinen Şeyyad Hamza (?-?), Selçukluların yıkılışıyla Osmanlıların kuruluşu arasında eser veren ilk sanatçılardır.

Eski yazmalardaki 11 şiiriyle 1 500 beyitlik Yusuf ve Züleyha mesnevîsi ele geçen Şeyyad Hamza da bu dönemin yazarlarındandır.

Osmanlıda Edebiyat
Osmanlıda Edebiyat Selçuklu devri edebiyatının, İran kültür etkilerini benimsemesi, Anadolu Türkçesiyle eser verilmesini uzun süre geciktirdi.

Asıl osmanlı edebiyatı ancak XIV. yy.ın ortalarında başlar.

Selçuklu devletinin yıkılışından sonra türeyen mahallî beylikler çevresinde kümelenen sanatçıların karşısında tasavvuf ilkelerini ve tarikat inançlarını yaymaya çalışan büyük sofilerin edebiyat eserleri yer alır.

Genellikle bilimsel eserler Arapça yazılmakta (msl. Hacı Bektaş Veli’nin arapça eseri Makalat, XIII. ve XV. yy.larda önce nesir, sonra nazım olarak Türkçeye çevrilecektir), edebiyat eserleri fars dilinde verilmektedir.

Bu arada tekkeler çevresinde birleşen halka kendi diliyle seslenen tasavvuf şairleri, Türkçeyi kullanmaya önem verdiler.

Yavaş yavaş Anadolu Türkçesi bir edebiyat dili olarak gelişti, benimsenen yabancı kelimelerle zenginleşerek halka seslenen sanatçıların ifade aracı olmaya başladı.

Tasavvuf temalarını beşerî duygular ve derin bir lirizmle birleştiren Yunus Emre’nin (XIII. yy.) Divan’ındaki şiirlerin büyük çoğunluğu hece veznine uyarlanabilen aruz kalıplarıyla yazılmıştır.

Yunus Emre’nin şiirleri saf, güçlü, zengin bir dille meydana getirilmişti. Fakat özellikle İran edebiyatının etkisinde gelişen divan edebiyatı türk dilinin bu doğrultuda kullanılmasını engelledi.

Anadolu’da merkezî bir özellikle birlik sağlamaya başlayan Osmanlı beyliği, özellikle İstanbul’un fethinden sonra yeniden İran kültür etkisine açıldı.

1402 Ankara savaşından sonra Anadolu’ya yayılan Timur istilâsı, beraberinde bu kültürün baskısını da getirmişti.

Şehirleşmenin hızlanışıyla kültür merkezlerinde sanatçı ve bilginlerin birikimi, medrese – saray çevresinde oluşan yüksek zümrenin ince zevki, divan edebiyatının güçlenmesini sağladı.

Böylece Yunus Emre’nin izinde giden ilk mutasavvıfların halk diline çok yakın olan temiz Türkçelerinin (Âşık Paşa [1272-1333]; Nesimi [öl. 1404]; Kadı Burhaneddin 1134-1398]; Hacı Bayram Veli [1352 – 1429]; Ahmed Dâi [XIV. yy.]; Gülşehrî [XIV. yy.]) kullanılmasına, İran sanatçılarının izinde giden ilk divan şairlerince son verildi.

(Ahmedî [1334 – 1413]; Şeyhî [1371-?-1431 ?] v.d.). Bu sanatçıların çoğu, Osmanlılar kadar güçlü olan başka beylikler çevresinde yetişmiş, güç ve zenginlik birikiminin Osmanlı beyliğine doğru kayması sonucunda o merkeze doğru yaklaşmışlardı.

Osmanlıda Edebiyat

XIII. yy.da yaşadığına inanılan Nasreddin Hoca, anadolu insanının olaylar karşısındaki nükte ve davranışını temsil eder, Doğu Anadolu’da Kitab-ı Dede Korkut alâ Lisan-ı Tûife-i Oğuzân adıyla yazıya geçirilen destanî halk hikâyeleri derlenirken şehir merkezlerinde eski alp geleneğinin yerine derviş-veli-ermiş inanışları yerleşti.

XV. yy. ortalarına kadar Farsçayı asıl dil sayan Selçuklu geleneği, yerel ağızların özelliklerini taşıyan Orta Anadolu Türkçesiyle yan yana yürüdü.

Henüz köyle şehir, halkla yüksek zümre kesinlikle birbirinden ayrılmamış, Batı Türkçesi bir edebî dil olmanın gerekli inceliğine kavuşmamıştı.

Doğu Türkçesi (Çağatayca), Hüseyin Baykara’nın sarayı çevresinde altın çağını yaşarken Farsça kadar Türkçeyi de ustalıkla kullanan Ali Şir Nevaî’nin etkileri başladı.

Böylece XIII.-XIV. yüzyıllarda güçlenen ve halk dilini ifade aracı olarak kullanan tasavvuf! edebiyatın güçlü etkisi azaldı.

XV. yy.ın ortalarından başlayarak Osmanlıcayı kullanan divan şairlerinin yarattığı osmanlı edebiyatı gelişmeye devam etti. Osmanlı edebiyatını inceleyen bilginlerin ayırımına göre kuruluştan (1299) İstanbul fethine (1453) kadar süren yüz elli yıllık ilk dönem, «teşekkül çağı»dır; Osmanlı devletinin ilk fetihlerine paralel olarak orta ve batı anadolu şehirlerinde başlar, yavaş yavaş İstanbul çevresinde merkezleşmeğe yönelir.

Nesir alanında halk konuşma dilini kullanmaya özen gösteren yazarların (Âşık Paşazade [1393-1481]; Mercimek Ahmed [XV. yy.]; Yazıcızade Ahmed Bîcan [öl. 1455] v.d.) yerine ilk inşa örneklerini veren üslûpçular (Sinan Paşa [1437-1485]; Tacizade Cafer Çelebi [öl. 1515]) geçmeye başlar. Tasavvufî edebiyatı yürütenler (Eşrefoğlu Rumî [öl. 1469]; Kaygusuz Abdal [XV. yy.]) yanında sünnî inançlarının yerleşmesi yolunda gayret sarf edenler çoğunluktadır: Süleyman Çelebi (öl. 1422); Yazıcızade Mehmed (öl. 1451) v.d.

 Osmanlı Dönemi Halk Edebiyatı

XV.yy.dan itibaren osmanlı edebiyatı fars (İran) kültürünün İslâm inançlarıyle kaynaşan tarih ve mitoslarını konu edinerek fars belâgatini geniş ölçüde devam ettirdi.
Saray (enderun), medrese ve konak çevrelerinde oluşan divan edebiyatı, halk kaynaklarından gitgide uzaklaştı. Bu yüzden tasavvufî tekke şiirinin yanı sıra ayrı bir halk edebiyatı (asık edebiyatı-saz şairleri)
XVI. yy.dan başlayarak yayıldı; folklor ürünleri halk kütlesinin arzusuna cevap verecek zenginlikte, gittikçe çoğaldı.
1450-1600 Arasındaki ikinci devirde osmanlı edebiyatı, çağdaş İran edebiyatının izinde gelişti, önceleri Firdevsî, Nizamî, Attâr, Sadî, Selmanı Savecî, Kemal Hocendî gibi eski İran sanatçıları taklit edilirken XVI. yy.a kadarki dönemde özellikle Molla Câmî (1414-1492) üstat sayıldı; Ali Şir Nevaî’nin eserleri gibi onunkiler de, bu dönem osmanlı yazarlarının (Ahmed Paşa [öl. 1497]) örnek edindikleri başlıca kaynaktır.
Çeşitli devlet hizmetlerinde çalışan, hükümdar ve bazı şehzadelerin yakınında bulunan Necati’nin (öl. 1509) emeği, dil bakımından anadolu geleneğini sürdürdüğü için gerçekten orijinaldir.
XV. yy.da Osmanlı hanedanının başlıca kişileri de şiir alanında eser verdi. Fatih Sultan Mehmed (Avnî), Cem Sultan, Bayezid II (Adlî), Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman (Muhibbî).
Mesihî (1970 ? – 1512), Mihri Hatun (öl. 1506), Hamdullah Hamdi (1449-1503) bu yüzyılın başlıca sanatçılarıdır. Molla Câmî ve onun izinde giden XVI. yy. osmanlı şairleri, çağdaş İran şiirini izlemeye devam etti.
Süslü ve sanatlı söyleyiş, şiir gibi nesri de etkileyerek divan inşamı yarattı. En üstün örneğini Baki nin (1526-1600) eserinde bulan ikinci dönem sanatçılarının başlıcaları şunlardır: Fazlî (öl. 1564), Şahidi (öl. 1550), Figanî (1505 ? – 1532), Fuzuli (1495-1556 ?), Hayretî (öl. 1534), Hakanî (öl. 1606), Hayalî (öl. 1557), Nev’î (1533-1599), Ruhî (öl. 1605), Taşlıcalı Yahya (öl. 1582), Zatî (1477-1546), Faizî (1589-1621) v.d. Arada Edirneli Nazmi (öl. 1554) sade dil akımı olan bir «Türki-i Basit» hareketi yaratmaya çalıştıysa da başarıya ulaşamadı.
Bu yüzyılın nesri de şiirden, belki de daha çok belâgata yönelerek en anlaşılmaz ses ve ahenk inceliklerine dayanıyordu: Feridun Bey (öl. 1583), Kınalızade Ali Çelebi (1510-1571), Kınalızade Haşan Çelebi (1546-1607), Lâmiî (1472-1532), Latifi (1491-1583), Sehi Bey (öl. 1548), Veysî (1561-1628), Nergisi (1592 ? – 1635) v.d. İmparatorluğun en geniş sınırlara ulaştığı XVI. yy., divan şiir ve inşamın kalıplaşmış geleneklere sarılan ustalarını yetiştirirken Anadolu ve Rumeli şehirlerinde âşık edebiyatının ilk temsilcileri yetişmeye başladı.
XVII. yy.da Ali Şir Nevaî ve Câmî’nin üslûplarından yavaş yavaş uzaklaşan bazı osmanlı sanatçıları çağdaşlan olan İran şairlerinden Urfî, Sâib ve Feyzî’yi izlemeye başladı.
Bu hareket, osmanlı şiirinin üçüncü dönemini teşkil eder. Dil ustalıklarıyla çeşitli anlatım inceliklerine yönelen bu yeni sanatçılann başında kaside şeklinin ustası sayılan Nef’i (1572 ? – 1635) gelir.
Bu dönemde osmanlı edebiyatındaki iran tesiri artmış; dil, karışık Osmanlıcanın en yüksek düzeyine gelmiştir.
Divan edebiyatının hayat ve toplumla ilgisini kesmiş soyut mazmunlar geleneği apayrı bir şiir ve inşa dünyası yaratmıştır.
Yüzyılın sonunda yetişecek Nabi nin (1642-1712), Sâib izinde didaktik ve nispeten gerçekçi bir şiir yaratışına kadar XVII. yy. sanatçıları hemen aynı çizgide eser verdiler: Bahaı (1596-1654), Fehim (1627-1648), Haletî (1570-1631), Nailî (öl. 1666), Nedimî Kadim (öl. 1670),Neşatî (öl. 1674). Nev’izade Atayî (1583-1635), Şeyhülislâm Yahya (1552-1644), Mehmed Niyazi Mısrî (1618-1694) v.d. Bu yüzyılın şairlerinden Sâbit (1650-1712), gazellerinde çok bol kullandığı atasözleri, hikmetlerle, türkçe cinaslı sözlerin zenginliğiyle, yerli hayatı yansıtan gerçekçiliğiyle, yeni mazmunlar arayışıyla dikkati çeker ve osmanlı edebiyatının yerel özelliklerini yansıtır.
Osmanlıda Edebiyat
Bu yüzyılda iran şairleri yoluyla gelen sebki hindî akımı divan şiirine ince hayâller ve mecazlarla dolu bir söyleyiş tarzı getirdi.
Osmanlı şiiri, genellikle arap-iran nazmının hemen bütün unsurlannı aynen kullanmıştır.
Başta arap nazım ölçüsü aruz vezninin iran edebiyatmdan alınmış kalıpları olmak üzere kafiye anlayışı da arap alfabesiyle kelimelerin yazılış ortaklığına dayanır.
Bu örnekten ayrılan yanı, redifin büyük önem kazanması, hemen her fırsatta kullanılmasıdır.
Bütün nazım şekilleri ortak İslâm medeniyetinin kullandığı klasik biçimlerdir.
Lirik şiirler için başta gazel olmak üzere müstezat, kıta ve musammatlar, övgü alamında kaside, manzum hikâyeler anlatımında mesnevî, kısa nükteli şiirler için tuyuğ ve rübai biçimi kullanılır.
Nazımda ana birim, anlam-bütünlüğü olan ve bütün söz oyunlarının içinde toplandığı beyittir.
Manzum eserler divan denilen kitaplarda, özel bir sıraya göre dizilerek tamamlandıktan sonra şairi koruyacak olan bir devlet büyüğüne sunulur. Böyle bir edebiyatın ancak zengin kültür çevrelerinde yayılma imkânı bulabileceği meydandadır.
İslâmî dünya görüşüne sindirilmeğe çalışılan tasavvuf felsefesinden başka hiç bir felsefî düşünceye rastlanmaz.
Temelde İslâmlığın bütün yasaklatma riayet edilmekle birlikte tasavvufî şiirlerde başka anlamlara gelen remizlerle bazı hayat tabloları çizilir.
Aslında birçok gazelde ortaklaşa kullanılmış olan piri mugan, harabat, mey, kûşe-i uzlet, zülfün kesreti gibi kavramların gerçek anlamları sırasıyla mürşit, tekke, aşk, çile köşesi, masivâ’dır.
Ama kavramların sınırı sanıldığı kadar geniş değildir.
Aşk ayrılık, visal arzusu, ruhun özlemleri, irfan, marifet, zikr, tevazu, mahbub, ibadet, bade, câm, bezm, rindane temayüller, rakipten şikâyet, sevgiliye yakarışlar, aşk acıları, zâhitlere karşı koyan bazı tarizler.
Çünkü arap-fars destanlarını kutsal kitapların kıssalarını, edebiyatların ortak kavramlarını tekrarlayan osmanlı edebiyatında dünya görüşü, toplum yapısına göre belirlenmiştir.
Padişah teokratik monarşinin en yüksek kademesinde bulunduğu için edebiyatta da sevilen, güzel, mutlak hâkimi temsil eder. Şair sevgilinin kulu, kölesi olduğunu anlatır.
Nesir alanında ise Veysî ile Nergisî’nin en aşırı uçlara götürdükleri inşa tutumuna karşı bazı tepkiler başladı.
Tatavlalı Mahremi (öl. 1536), Aydınlı Visalî (?-?) ve Edirneli Nazmî’nin Türkçeyi, saflığını yitirmeden aruza uydurma merakı güzel örnekler vermemişse de, nesirde başarılı kullanımlar görüldü.
Bazı bilim, gezi, hatıra, tarih ve tezkireler daha sade ve açık yazılmaya başlandı.
Çeşitli bağlaçlarla uzayıp giden cümleler, kısaltıldı, konuşma tabiîliği hikâye edilen olayları canlandırdı, süsten uzaklaşıldı.
Şehname’cilik geleneği vakanüvislik adı altında daha ölçülü bir tarihçiliğe dönüştü.
XVII. yy .ın bu alandaki önemli eserleri Silâhtar Mehmed Efendinin (1658-1723), Naima nın (1655-1716), Peçevî nin (1574-1649), Kâtip Çelebinin (1609 -1657) tarihleridir.
Devlet düzeni üstündeki tenkitleriyle dikkati çeken Koçi Bey Risalesi, XVII. yy.da bozulmaya yüz tutmuş olan imparatorluğun uğradığı sarsıntılarını belirler. Yüzyılın en ilgi çekici yazan Evliya Çelebi’dir (1611-1682).

Osmanlı Dönemi Türk Edebiyatı

Zamanmın çok dikkatli bir gözlemcisi olan Evliya Çelebi, dolaştığı bütün ülkelerin olay ve özelliklerini eserine koydu. Bazı önemli görevlerle yanlannda bulunduğu saray ve devlet adamlarının sağladığı imkânlan gereğince kullanarak imparatorluk sınırlan içindeki bütün memleketleri dolaştı.
Zaman zaman sınır dışlarına da taşan bu gezilerin bütün izlenimleri Seyahatname’yi paha biçilmez bir zenginliğe ulaştırır. Bu eser tarih, biyografi, folklor, gezi, hatıra bakımlarından verdiği bilgiler kadar dilinin ve anlatımının canlılığı ve zenginliğiyle de türk edebiyatının en önemli eserlerindendir.
XVI.yüzyıldan sonra, halk emeğinin ortak ürünü olan folklor eserleriyle (maniler, türküler, ninniler, ağıtlar v.b.) XIII. yy .dan itibaren geniş halk topluluklarına seslendiği için «halkın şairi» gibi nitelenebilecek tekke şairlerinin yanında asıl halk şairleri de görülmeye başladı.
İlk temsilcilerine XVI. yy.da rastlanan âşıklar, saz şairleri (Kul Mehmed, öksüz Dede, Köroğlu, Hayalî, Ozan, Bahşî, Oğuz Ali, Gedâ Muslu, Çırpanlı, Armudlu, Kul Çulha), asker ocaklarında, köy ve oba çevrelerinde, şehir esnaflığının küçük işlerinde yaşayan, saz çalıp söyleyen sanatçılardır.
Bu edebiyatta hece vezni, yarım kafiye, millî nazım biçimleriyle (koşma, destan, semai, varsağı v.b.) sözlü ve irticalî olarak yaratılan nazım ürünleri yer alır.
Bunların yanında geniş çevrelere yayılan halk hikâyeleri yaratılır (Kerem ile Aslı, Âşık Garip v.d.) Kendi şiirleriyle birlikte başka sanatçıların eserlerini de yayan bu halk sanatçıları gittikçe önem kazanarak
XVII. yy.da teşkilâtlanmağa başlamışlardır; en ünlüleri (Kuloğlu, Kâtibî, Kayıkçı Kul Mustafa, Âşık, Üsküdarî, Keşfî Âşık Halil, İbrahim, Kul Deveci, Kâmil, Benli Ali, Gazi, Âşık Haşan, Gevheri, Âşık Ömer, Karacaoğlan) yerli kaynaklara divan edebiyatından daha çok bağlı bir sanat tutumunun örneklerini verdiler.
Kültür merkezlerinden genellikle uzak kalan halk sanatçıları osmanlı edebiyatının millî kaynağa bağlı bir kolu sayılır.
Asker ocaklarında, sınır kalelerinde, kasaba esnaflığında, çiftçilik hayatında, göçebe oymaklarında, köy çevresinde yetişen, usta edindiği bir sanatçının hizmetinde eğitilen, ezbere dayanan bir metodla dilden dile dolaşan şiirleri hafızasında taşıyan bu halk sanatçıları, bir yandan folklor ürünleriyle, bir yandan başka halk sanatçılarının eserleriyle beslenmiş; yüksek zümre edebiyatçıları gibi medrese öğretiminden geçmemişlerdir.
Çoğu okuryazar bile olmayan bu kişiler saz çalma ustalığının yanı sıra geliştirdikleri şiir sözcükleriyle genellikle kültür merkezleri dışındaki toplum hayatının ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir.
Bu yüzden hemen hiç birinin hayatı hakkında kesin bilgi yoktur; eserleri de ya dilden derlenerek, ya cönk denilen yazma mecmualarda bulunarak ele geçirilebilir.
Osmanlı edebiyatının dördüncü devri XVIII.yy.da başlar ve XIX. yy. ortalarındaki batılılaşma hareketinin başlamasına kadar sürer.
Tanzimat – Edebiyatı Cedide edebiyatları da osmanlı edebiyatının dönüm noktalan sayılır.
Bu dönemde milliyetçilik akımı başlamış, imparatorluk edebiyatının yerini türkçü eğilimler tutmuştur.
Lâle devri adı verilen XVIII. yy. başları, mahallîleşme akımının, İran etkilerinden kurtulma dileğinin sözcülerini yetiştirdi.
Bu dönemde bir tek sanatçının izinde gitmek ve İran edebiyatını değişmez kaynak saymak anlayışı geçerliğini kaybetti. Değişik kaynaklardan yararlanan sanatçılar kendi toplum özelliklerine ön planda yer vermeye başladılar. Yüzyılın başında Nedim (1680 ?-1730), yaşadığı dönemin eğlenceli yaşayışını dile getirdi, iyimser, şen, pervasız mizacını aksettiren neşe ve aşk şiirleri yazdı.
Yaşadığı hayatın yerli özelliklerini eserme yansıtabilecek derecede gerçekçi olan Nedim’i bu yolda Enderunlu Vâsıf (öl. 1824), Enderunlu Fazıl (1759-1810), bir dereceye kadar Nahifi (öl. 1738) takip etti. Yüzyılın öteki şairleri Esrar Dede (öl. 1796), Fıtnat Hanım (öl. 1780), Haşmet (öl 1768), Kâni (1712-1791), Osmanzade Talb (1660-1724), Koca Ragıb Paşa (1699-1763), Seyyid Vehbi (öl. 1736), Sümbülzade Vehbi (1719-1809), Rasih (öl. 1776), Sururî (öl. 1814) v.d.dir. Yüzyılın nesir eserleri Resmî Ahmed Efendinin (1700-1783) Sefâretname’si, Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin (?- 1732) Sefâretname’si, Raşid, Asım, Vâsıf v.d. tarihleridir.
Aziz Efendi’nin (öl. 1798) Muhayyelât adlı eseri ise roman ve hikâye öncesi bir dönemin bu alandaki tek örneğidir.
Bu dönemde osmanlı şairlerinin İran etkilerinden kurtulmalarının sebeplerinden biri İran’da artık ardından sürükleyici güçte büyük sanatçıların yetişmemiş olmasıdır.
Gerçi Şevket’in izinde giderek yeni teşbih ve söz oyunlarını kullanmaya özen gösteren Şeyh Galib (1757 – 1799) gibi sanatçılar varsa da Nabi etkisi de hemen aynı derecede geçerlidir.
Böyle karışık etkilerle XVIII. yy.da divan edebiyatının son önemli kişileri yetişti.
Dördüncü devrin son aşaması olan XIX. yy.da bu yolda yürüyecek hiç bir büyük sanatçı görülmedi.
Saz şairlerinin bir kısmının da kültür merkezlerine yaklaşarak melez bir edebiyata heveslendikleri yıllarda, Karacaoğlan, Gevheri, Âşık Ömer çapmda halk şairlerinin yetişmemesi dikkati çeker (XVIII. yy.ın başlıca âşıkları: Ravzi, Ali, Hocaoğlu, Hükmî, Kâtibi, Derviş Musa, Kabasakal Mehmed, Ahmed, Levnî, Kıymetî, Şermi, Mahtumî, Neşatî, Mecnunî, Vartan, Civan, Nuri, Abdî, Sadık, Kâmil, Âşık Said, Denınî, Nigârî, Küşadî, Âşık Süleyman, Bağdadî, Âşık Halil, Kütahyalı Sırrı, Şem’î, Nakdî, Seferlioğlu, Magrıplıoğlu. Kara Hamza v.d.dir).
XIX. yy.da aruz vezniyle divan edebiyatı etkisinde eserler vermeye başlayan ve divan düzenleyecek kadar bu yolda ısrar eden halk şairleri görülür.
Zihnî, Seyranî, Dertli, Erzurumlu Emrah v.d. Yüzyılın en orijinal şairi Dadaloğlu dur.
Toros göçebeleri arasında Karacaoğlan etkisini yaşatan bu oba şairi, devlet merkeziyle çatışan derebeyleri safında yer alır. (Yüzyılın başlıca halk sanatçıları şunlardır:
Ruhsati [1856-1899), Nigârî [1858-1917], Figanî [1878 -1928], Harabî [1858-1915], Deli Boran [?-?], Sümmani [1862-1914], Celâlî [öl. 1915], Meslekî [?-?], Kâğızmanlı Hıfzı [1893-1918], Huzurî [1885-?] V.d.) XIX. yy.ın başında garplılaşma hareketleri sırasında Şinasi, Namık Kemal v.d. ile birlikte gelişen yeni edebiyatın yanında eski edebiyatın etkilerini yaşatmaya çalışan son divan şairleri yetişti: Âkif Paşa (1787-1845); Ali Ruhi (1853 -1890); izzet Molla (1785-1829); Sümbülzade Vehbi (1719-?1809); Yenişehirli Avni (1827-1883); Hersekli Ârif Hikmet (1839-1903); Leskofçalı Galib (1829-1864); Leyla Hanım (öl. 1847); Nevresi Cedid (1820 -1870); Şeyhülislâm Arif Hikmet (1787 ? -1859); Agâh Paşa (öl. 1906); Muallim Naci (1850-1893) v.d. Ne var ki bu son osmanlı şairlerinin hemen hepsinde, yeni hareketlerin izlerini, garplılaşmanın yarattığı toplum değişiminin etkilerini görmek mümkündür.
Bu etkilerin daha geniş ölçüde yer aldığı yeni edebiyat anlayışı XIX. yy.ın sonundan itibaren klasik osmanlı edebiyatının yerini aldı.
Osmanlı edebiyatı, Türklerin İslâmlık etkisinde yaşadıkları ümmet çağının ürünü, Batı Türkçesinin (Oğuzca, anadolu lehçesi) edebî eserlerinin toplamıdır.
Bu dönemin en belirgin özelliği, dinin bütün topluma olduğu gibi edebiyata da etkili oluşudur, Böylece bu edebiyat İslâmî dünya görüşüyle arap-iran sanat geleneğine, veznine, nazım şekillerine, üslûp ve anlatım özelliklerine, Osmanlıca denilen, yüksek zümre kültür diline dayanır.
Bu bakımdan son yüzyılın içinde gittikçe eskimiş, kendisini yaratan imparatorluk ortamı gibi ortadan kalkmıştır.
Çünkü dille birlikte dünya görüşü, kaynak edinilen edebiyat zevkleri, türler ve biçimler de sürekli değişim içindedir.
Osmanlı edebiyatı, bir imparatorluğun merkezî kudreti çevresinde gelişmiş klasik bir odebiyat sayılabilir.
Millî dil zevkinin oluşmadığı ümmet anlayışı içinde en mükemmel, en kusursuz güzelliği yaratmayı amaç edinen sanatçılar tabiattan uzaklaşmış, zihnî ve soyut bir mazmunlar dünyasının gereklerine göre duygularını ifadeye çalışmışlardır.
Eflatun’un idealizm felsefesinin hem tasavvuf akımında, hem din dışı konuların işlenişinde tesirleri görülür.
Bu yüzden her varlığı en olgun şekilde gösteren mazmun kalıpçılığı yerleşmiş, şairler aynı konuları tekrarlamaktan kaçınmamışlardır.
Tabiattan ve gerçekten, tarih olaylarıyla toplum meselelerinden uzaklaşan osmanlı edebiyatı, kendisini besleyen, kollayan, esirgeyen saray çevrelerinin övgüsünü konu edinen şiirlerle (kaside), aşk ve içki meclislerinin coşkunluğunu dile getiren kısa şiirlerle (gazel) oyalanmış, şiirde ve nesirde düşünce ve tenkitten uzak kalmıştır.
Bu yüzden süs, marifet, hüner gösterilerine yol açan beyan, bedi, belâgat kuralları, arap-iran edebiyatlarından aktarılarak sürdürülmüştür.
Rüya tabiri, kıyafet ilmi türünden bilgilere önem verilir.
Bu edebiyatta, aşk, genellikle tasavvuftaki anlamıyla, insanın kudreti külliye karşısında, Tanrı güzelliğine duyduğu düşkünlüktür.
Tabiat ve toplum olayları sadece hikmeti İlâhiden ileri gelir; bu olaylar karşısında insan, ya rind ya zâhid olabilir.
Osmanlı edebiyatı yüzyıllarca rindlik anlayışını sürdürerek, dünyaya aldırmaz görünen kayıtsız, olgun, ârif gönül erlerinin kural tanımaz gibi görünmeye çalışan hürlüğünü işledi.
Kökü kutsal kitaplara dayanan efsaneler ve inanışlar her şair ve yazar için kullanılabilir birer kaynaktır.
Genellikle gerçek hayatı yansıtmayan osmanlı edebiyatının bazı eserlerinde çağlarının özelliklerini bulmak gene de mümkündür: ramazaniye, iydiyye denilen kasidelerin başında (nesip, teşbib), surname denilen düğün tasvirlerinde şehrengiz denilen tasvir ve anlatı şiirlerinde, tarifat adı verilen portrelerde, hamamnamelerde, gazavatnamelerde, tarih düşürmeyi ilke edinen şiirlerde, çeşitli ortamlara ait özellikler bulunabilir.
Osmanlı edebiyatı; manzum alanda divanlar, mesnevi ve hamseler (beş mesnevi veya beş mensur eser) ile oluşur; nesir alanında tarihler, tezkireler, münşeat derlemeleri, name genel başlığını taşıyan çeşitli konulardaki eserler (seyahatname, sefaretname, fetihname v.b.) başlıca türlerdir.
Düşünce yazıları, roman-hikâye, tiyatro gibi modern edebiyatların ürünlerine rastlanmaz.
Osmanlı edebiyatı, aynı adı taşıyan imparatorluğun son yüzyılında eski köklerinden aynlarak yeni bir yöneliş kazandırdı.

Bir cevap yazın